Yazdır

Ergenekon İçimizde!

Yazar: Ayhan Aktar, Taraf Tarih: . Kategori 2009 Köşe Yazıları

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Geçen yıl İlhan Selçuk'un gözaltına alınmasından sonra, Yıldırım Türker nefis bir yazı yazmıştı. Şöyle diyordu: "İlhan Selçuk'a basının duayeni demek için gerçekten de Kemalist Kişilik Bozukluğu'ndan (KKB) muzdarip olmak gerek" (Radikal, 24 Mart 2008).

Son gözaltılardan sonra, yine "KKB'den muzdarip olanlar"ın sesleri ayyuka çıktı. Yanlış anlaşılmasın, Tuncay Güney konuştuğunda "Ay valla, beni tehdit ediyorlar!" diye telaşlanıp başyazı döşenenlerden veya "son gözaltılar Emniyet'teki F tipi örgütlenmenin (Fethullahçılar!) yürüttüğü tasfiye operasyonudur" diyen 'hisli' gazetecilerden bahsetmiyorum. Onların durumu farklı. Onlar, "Yurdun Sesi Oğlanlar Korosu" olarak, Kemanî Serkis Efendi'nin Nihavent makamındaki şarkısını söylüyorlar:

Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime
Titrerim mücrim (suçlu) gibi, baktıkça istikbalime
Perde-i zulmet (karanlık perde) çekilmiş, korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime.

Ergenekon soruşturması ile ikbali (talihi, kariyeri) tehdit altında olanları şimdilik bir kenara bırakalım. Aslında "KKB'den muzdarib olanlar", etrafımızda sık rastladığımız kişiler. Bunlar okul arkadaşınız, komşunuz veya iş arkadaşınız olabilir. Ayrıca, kendilerini solda görebilirler. Suikast silahları ortaya çıktıkça, sahte kimlik taşıyan prostatlı emekli paşalar yakalandıkça bunların korkuları arttı. Ümit Kıvanç'ın yazdığı gibi, size utanmadan "Ay Valla anlayamıyoruz, bilemiyoruz ki neler oluyor" tiradları atabilirler (Taraf, 14 Ocak). Lütfen, kızmayın onlara. Hatta, o silahların bizlere, bizim arkadaşlarımıza çevrildiğini falan da anlatmaya kalkmayın, anlamazlar.

Bendeniz çok denedim, olmuyor! Eskiden "Ay Valla İran gibi olucaz" diye dellendiklerinde, bunları sakinleştirmek için Türkiye ve İran arasındaki mezhep ve dinî örgütlenme farklarını anlatmaya çalışırdım. Konuşmaya başladıktan hemen sonra karşımdakinin gözleri cam gibi olurdu. Söylediklerimin bunların bir kulağından girip diğer kulağından –içeride hiçbir bilgi ve bilinç sıçraması yaratmadan!- çıktığını anlardım. Dolayısıyla, sorun bilgi eksikliği falan değildir. Aynen Yıldırım Türker'in dediği gibi, mesele "kişilik bozukluğu" düzeyinde ele alınmalıdır.

Artık birşeyi itiraf etmenin vakti gelmiştir. Kabul edelim artık, Ergenekon içimizde! Mesele, sadece üç-beş emekli paşa, onların sivil şakşakçıları ve gözükara tetikçilerin oluşturduğu bir gizli örgüt meselesi değildir. Mesele, darbenin yolunu döşemek için yapılacak suikastlar ve toplumda ses getirecek terör olayları da değildir. İşin o tarafı, zabıtayı ilgilendirir. Mesele, bir zihniyet kalıbı ve bunun yarattığı kişilik bozukluğu meselesidir! Eğer, bu ülkenin kentli, eğitimli ve hâli vakti yerinde orta sınıflarına mensup insanlar askerî darbeyi hâlâ bir 'çözüm' olarak düşünüyorlarsa, durum vahimdir.

Tuncer Kılınç Paşa, Kemal Gürüz ve diğerlerinin toparlandığı gün bütün gözler Org. İlker Başbuğ'a çevrildi ise, bu işte bir tuhaflık var demektir. Genelkurmay'ın web sitesine 'zehir zemberek' bir bildiri konmayacağı veya Org. Başbuğ'un birilerine 'fırça atmayacağı' belli olduktan sonra, bu durum "askerler bizi yine sattı" edâsı içinde haber yapılıyorsa, vaziyet vahimdir. Aynı gün, '367 Sabih'in evi aranırken komşuları balkonlarına bayrak asarak durumu protesto ediyorsa, komiktir. Sonra, Star Ana Haber ve 32. Gün programına 'Onursal Başsavcımız' davet edilip Savcı Zekeriya Öz'ün savunmasız kalesine gol atma imkânı veriliyorsa, hazindir.

Kabul edelim artık, bu ülkede kendisini tehdit altında hisseden, korkudan donuna dolduran kentli orta sınıflar var. Bunlar AKP iktidarından kurtulmak için şeytanla bile işbirliği yapmaya hazırlar. Kriz patladığında, bir güzide üniversitemizin mezunlarının oluşturduğu internet grubunda "Oh ne iyi, kriz geldi. Tayyip'ten kurtuluyoruz!" diye mesajlar dolanıyordu. Irak'ta askerlerin kafasına çuval geçirildikten sonra, Org. Tuncer Kılınç'ın "ABD'den ayrılalım; Rusya ve Çin'le iş tutalım" cinlikleri bunlara cazip gelmişti. KKB hastaları ile biraz konuşursanız, hemen Büyük Ortadoğu Planı veya "Yahudiler Harran'ı satın alıyor" türünden senaryolar dinlersiniz. TRT Kürtçe yayına geçince, "bölünüyoruz" diye feryat ederler. Zaten, AB-ABD ikilisinin nihai amacı ülkemizi bölmektir. 'Tenekeden Fırtına' gibi kitapları okuyup zihinlerini bulandırırlar. Komploculuk orta sınıfların can suyudur. Ayrıca, bu görüşler sağcı ve İslamcı kesimde de çok yaygındır.

Maalesef, resmî ideoloji bu ülkede güce tapan, sürekli mağdur edildiğine inanan, ruhen ezik, işkencecisine âşık olan ve postal koklayarak mutlu olan bir kesim yaratmıştır. Veli Paşa ve arkadaşlarının güvendikleri taban da budur. İnanın, KKB hastalarının korku ve travmaları hiç eksilmez. Hatta, eğitim seviyesi yükseldikçe daha 'akut' hâle gelir. Zaten 'Milli' Eğitim'in misyonu yeni nesillere travma yüklemektir. Atatürkçü derneklere çöreklenmiş ve kolej sınavları ile 'tepe sersemi edilmiş' gençler, İtilaf Devletleri donanmasının yakında İstanbul'u işgal edeceğine inanırlar. Yazık, ama maalesef böyle.

Peki, 'ağır abiler' gözaltına alındığı için kendilerini 'öksüz ve yetim' hisseden bu insanlara karşı nasıl davranmalıyız? Benim nâçizane önerim şudur: Bunlara 'hasta, sakat ve kederli' muamelesi yapın, onlara acıdığınızı hissettirin. Ama sakın laf anlatmaya çalışmayın ve mümkün olduğu kadar uzak durun. Onları acılarıyla baş başa bırakın. Toplumsal değişme sürecine uyum sağlayamayan, tarihin çöplüğüne atılarak tasfiye olur. Moralinizi bozmayın.