Yazdır

Hocaefendi ve Edebiyat-3

Yazar: Ali Osman Dönmez, Yağmur Dergisi Tarih: . Kategori 2010 Köşe Yazıları

Oy:  / 1
En KötüEn İyi 

Tanzimat'la başladığı kabul edilen Yeni Türk Edebiyatı; araştırmacılar tarafından "Türk Teceddüt Edebiyatı", "Batı Tesirinde Türk Edebiyatı", "Modern Türk Edebiyatı" gibi isimlerle anılır. Tanpınar ise, sözkonusu dönemi, "Medeniyet Buhranı Edebiyatı" şeklinde isimlendirir. Tanpınar bu ifâdesiyle Tanzimat'tan sonraki Türk edebiyatının en esaslı problemi olan medeniyet buhranına dikkatleri çekmiş; incelemelerinde bu buhranın edebî eserlere nasıl yansıdığını çeşitli yönleriyle ortaya koymuştur. Yusuf Kaplan "Medeniyet Buhranı, Bediüzzaman ve Dil'i: Bir Mîlat ve Üstdil Kurucu Düşünür Olarak Bediüzzaman" isimli çalışmasında, medeniyet buhranının ne demek olduğuna ve bir medeniyetin çöküşünün nasıl yaşandığına dâir çeşitli zihnî yolculuklar yapar ve şunları söyler: "Bir medeniyet, o medeniyete asliyetini, asaletini ve şahsiyetini veren rûhunu, o rûha hayat veren, hayatiyet kazandıran sembollerini, üslûbunu, dilini yitirdiği ân biter, bitmiş demektir. Peki, rûh, nasıl yiter ve biter? Kendisini var kılan vasatı ve bu vasatı varkılan vasıtaları, yani usûl ve üslûbunu yitirdiği zaman."1

Medeniyet-Dil Münâsebeti ve Bediüzzaman'dan Hocaefendi'ye Uzanan Çizgi

Bu çerçevede Kaplan, Tanpınar'ın "Yaşadığım Gibi"de yer alan "İstanbul'un Mevsimleri ve Sanatlarımız" başlıklı yazısına temas eder ve bu yazıdaki "lâle" motifinin ışığında Osmanlı medeniyetinin çöküşüne paralel şekilde bir sembolün, bir motifin nasıl yitirildiğini, nasıl anlam kaybına uğradığını, 'medeniyet krizinin, (nasıl) bir üslûp, usûl, dolayısıyla dil kaybı sorunu olduğunu' nazarlara sunar: "Bugün İstanbul'da belki eskisinden çok lâle yetiştiriliyor. Fakat her türlü dikkatten, şahsî çalışmadan uzak olarak. Çünkü lâlenin zevkteki yeri kayboldu. O artık hiçbir şeyin sembolü değildir. Ne şâir, onun renginde sevgilisinin yanağının rengini hatırlıyor; ne nakkaş çiniye, mermere yahut parmaklığın iyi dövülmüş madenden dantelâsına onun birlik işâretini, bir 'lâmelif'in bükülüşü ile Allah'tan gayrı her mevcudun varlığını ortadan kaldıran sessiz belâgatını geçirmeye çalışıyor; ne de yazı ustası, eski lâm'ların kavisinden onun şeffaf fanusunu tutuşturuyor. Lâle, şimdi zevk dediğimiz terkibin dışında, arkasından tanrısı çekilmiş herhangi bir şekil gibi sadece bir çiçek olarak mevcuttur. (…) Üslûp, daima kültüre ve medeniyete aittir. Lâle, bir üslûp motifi idi…"2

Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşanan rûh kaybı; vasat ile vasıtanın kaybolmasına, dolayısıyla ona bağlı dil ve üslûbun yok olmasına, sembolllerin anlam yitirmesine yol açmıştır. Bu açıdan bakıldığında Tanzimat dönemi Türk edebiyatının öncü isimlerinden olduğu kabul edilen Şinasi'nin dinî terminolojide özel mânâları olan "fahr-i kâinat"ı "fahr-ı cihan-ı medeniyet"; " asr-ı saadet"i "vakt-i saadet"; "rasül"ü de "medeniyyet rasülü" şeklinde M. Reşit Paşa için yazdığı bir kasidede kullanması, sözkonusu 'rûh kaybının' nasıl bir mânâ kaymasına ve 'dil' değişimine yol açtığının bariz örneğidir. Şöyle veya böyle, Tanzimat'la birlikte yıpranan/yok olan rûh ve kaybolan vasat ve vasıtaya paralel olarak, hayatın her sahasında yaşanan kopmalara benzer şekilde dil ve üslûpta da kopmalar yaşanmıştır. Bu kopmalar köklü bir medeniyetin üzerine inşa edildiği kadîm dilin yok olması/unutulmasını tetiklemiş, eskisine nazaran daha "çiğ" bir dilin ortaya çıkması sürecini hızlandırmıştır. Tanzimat ve Servet-i Fünun, Fecr-i Âti dönemleri bu gözle incelendiğinde ciddi malzemeler bulunabilir. Hâlbuki "Bir medeniyetin varlığını ve hayatiyetini sürdürebilmesinin biricik yolu, dilini her hâl ve şartta yeniden üretebiliyor olmasından geçer. Dil'i olmayan, başkalarının dillerini konuşan bir medeniyetin hayat ve hayatiyet damarları kurumuş demektir. (…) Köklü bir medeniyet buhranı yaşayan bir toplumun, bir ümmetin, bir coğrafyanın en temel sorunu, varoluş sorunudur. Varoluş sorunu, bir dil meselesidir. Dil meselesi, bir usûl meselesidir. Dil/usûl, ancak asıl'la, aslî olan'la ilişki ve irtibat kurulabildiği zaman kavranabilecek ve hâl yoluna konulabilecek bir meseledir."3

Hocaefendi'nin dile/Türkçeye yüklediği mânânın temelinde, dilin, medeniyet için taşıdığı ehemmiyet yatmaktadır. Fakat bunun anlaşılması için Bediüzzaman'ın kurduğu "kendine has dilin" çerçevesinin bilinmesi lazımdır. Yusuf Kaplan yukarıda bahsedilen çalışmasında, İslâm tarihinde yaşanan iki büyük medeniyet krizine dikkat çektikten sonra, bunlardan ilkinin (12. ve 13. yüzyıllarda yaşananın) siyasî; son birkaç asırdan beri yaşanan ikincisinin ise, sebepleri açısından siyasî değil, "İslâm'la ve hâkim (seküler) paradigma ile eşzamanlı olarak yaşanan epistemolojik ve ontolojik kopuş biçiminde tezahür eden daha derin bir medeniyet buhranı" olduğunu belirtir. Kaplan'a göre, birinci medeniyet krizi, İbn Haldun'un geliştirdiği "asabiye" teorisi ve "umran ilmi" metodolojisiyle aşılırken, epistemolojik ve ontolojik kopuşun bir neticesi olan ikinci medeniyet buhranını ancak sözkonusu "epistemolojik ve ontolojik kopuşu tasvir, tarif ve tahlil ederek bu kopuşun nasıl aşılabileceğini gösterebilecek çok yönlü bir düşünür profili" gerçekleştirecektir. Kaplan'a göre bu kişi, Bediüzzaman'dan başkası değildir. Ona göre bu buhran "Bediüzzaman'ın varlığın, eşyanın ve hakikatin silbaştan Müslümanca bir bakış, duyuş, duruş, kavrayış ve düşünüşle anlamlandırılması için önerdiği 'iman hakikatleri' tasavvuruyla aşılabilecektir. Kaplan, Bediüzzaman'ın geliştirdiği fikriyatın iki dile dayandığını belirtir: "Birinci dil, doğrudan İslâm düşüncesini oluşturan akaid, tefsir, fıkıh, kelam, siyer, felsefe, tarih, gramer, tarih gibi ilimlerin toplamının ifâdesi ve ifâde edilmesinden ibarettir. Yani medeniyetimizin dilidir birinci dil. Bediüzzaman'ın geliştirdiği ve üstdil diye tarif ettiğim ikinci dil, ise, medeniyetimizin dilinin kurulduğu bütün bir fikriyatın ve fiiliyatın şifresinin çözülmesi ve ardından da dört çağın aynı anda harekete geçirilerek yeniden şifrelenmesi çabasıdır. Şunu söylemek istiyorum: Bediüzzaman'ın dili, sadece medeniyetimizin dilinin yeniden üretilmesinden ve tekrarından ibaret olan bir dil değildir; aksine, Bediüzzaman'ın geliştirdiği asıl dil, medeniyetimizin diline/birikimine ayna tutan, medeniyetimizin dilini yeniden şifreleyen ve inşa eden yepyeni bir dildir. İşte yaşadığımız ikinci büyük medeniyet buhranının anlaşılması, anlamlandırılması ve aşılabilmesi sürecinde ihtiyacını şiddetle hissettiğimiz dil, Bediüzzaman'ın geliştirdiği bu üstdil'dir. Aslında Bediüzzaman'ın bizatihî kendisi, geliştirdiği dil'in bir tasavvuf dili, bir kelâm dili, bir felsefe dili olmadığını, bunların üstünde ve ötesinde bir dil olduğunu söyleyerek, yaptığı şeye dikkatlerimizi çekmiştir. İşte bu üstdil kurma çabası nedeniyledir ki, medeniyetimizin hem şifrelerini çözmüş, hem de yeniden şifrelemiş Bediüzzaman'dan başka ikinci bir düşünür yoktur. Bize, Bediüzzaman'dan sonra gelen kuşaklara düşen şey, Bediüzzaman'ın geliştirdiği bu üstdili önce bihakkın anlamak, sonra da geliştirmek, zenginleştirmek ve derinleştirmektir."4

"Bediüzzaman'ın düşünce sistemi" olarak da adlandırılabilecek "üstdili" günümüzde en iyi anlayan ve yorumlayanlardan biri de Hocaefendi'dir. Dolayısıyla birçok konuda olduğu gibi dil konusunda da Hocaefendi'nin hassasiyetlerini Bediüzzaman'ın düşünce sisteminin çerçevesi belirlemiştir denebilir.

Dil/Söz/Lisan/Beyan

Kültürel mânâda, 'insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî vasıta' şeklinde tarif edilen dilin; bir milletin medeniyeti, kültürü ve tarihi ile sıkı münâsebetleri vardır. 'Edebiyatın; medeniyet ve kültür değerlerini dil ile ifâde eden bir sanat olduğu' nazar-ı dikkate alındığında, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin edebiyata dâir fikirlerinin anlaşılmasında bize rehberlik edecek, özelde 'Türkçeye' genelde ise, 'söz' ve 'beyan'a5 dâir düşünceleri ehemmiyet arz etmektedir. Değerli edebiyat araştırmacısı Ali Nihat Tarlan, Edebiyat Meseleleri isimli eserinde 'dinin'; 'dil', 'edebiyat' ve 'düşünce' ile münâsebetini açıklarken, dinlerin kendilerine has tefekkür sisteminin kelimeleri ile yeni bir âlem kurduklarına dikkatleri çeker. Hocafendi'nin medeniyet, kültür, beyan ve edebiyata dâir düşüncelerini anlamada bu tespit oldukça önemlidir. Çünkü milletimiz İslâm'la müşerref olduktan sonra, o dinin rûhunu/değerlerini taşıyan kelimeler vasıtasıyla kendini İslâm medeniyetine bağlamış, o kelimeler üzerinden tefekkür sistemini kurmuş, o kelimelerin ışığında hayatı, kâinatı, insanı, eşyayı mânâlandırmış ve o kelimelerle kültür ve edebiyatını inşa etmiştir. Bu noktada İslâm medeniyetini inşa eden Kur'ân'ın, İlâhî kelimelerden müteşekkil, hadîslerin de Efendimiz'den sudûr etmiş mukaddes beyanlar olduğu nazar-ı dikkate alındığında, mesele biraz daha derinleşmektedir. Fakat medeniyetler inşa eden insanoğlunun bizzat kendisinin de ontolojik bir inşası söz konusudur ve bu inşada 'dil/beyan' en temel belirleyicilerden biridir.

Bu husus gözlerden uzak tutulduğunda, dil/söz konusu hep seküler bir noktada konuşulma/tartışılma durumuyla baş başa kalacak ve meselenin özü hep gözlerden ırak duracaktır. Özetle söylemek gerekirse, temelinde mukaddes beyanlar olan bir medeniyeti anlamanın yolu, sözkonusu medeniyetin hem ontolojik hem de kültürel mânâda 'dil'e/beyan'a bakışının ne olduğunun anlaşılmasından geçmektedir. Dolayısıyla Hocaefendi'nin dil/lisan/beyan konusundaki düşüncelerini ona yüklediği mânâlar itibariyle 'ontolojik' ve 'kültürel' boyutlarıyla ele almak daha doğru olacaktır.

A. Ontolojik Olarak İnsanı İnşa Eden Söz/Beyan
Kur'ân Penceresinden Beyan-İnsan Münâsebeti

"Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti. Müteakiben önce onları meleklere göstererek: 'İddianızda tutarlı iseniz, haydi Bana şunları isimleriyle bir bildirin bakalım!' dedi." (Bakara, 2/31)

Elmalılı Hamdi Yazır, Bakara Sûresi 31. âyetteki "Ve Âdem'e bütün isimleri öğretti…" mealindeki ifâdeyi tefsir ederken, 'Bu isimler nedir?' sorusuna cevap olarak bazı selef tefsircilerin görüşlerini maddeler hâlinde aktarır. Bu maddelerden ilkinde "Bu isimler, insanların tanışmalarına, anlaşmasına vesile olan bütün isimlerdir." ifâdesine yer verdikten sonra, sözkonusu isimlerin neler olabileceğine dâir sahabeden çeşitli isimlerin verdiği misâlleri sıralar ve "Bunların özeti, bütün dillerin aslı olan dilin hepsi oluyor." diyerek şu hakikate dikkatleri çeker: "Lisan hususunda bütün Âdem oğullarının zamanımıza kadar vaki olan tenevvü (çeşitlenme) ve ilerlemelerinin hepsi, esas itibariyle, Hz. Âdem'in yaratılış bakımından şereflendirildiği bu isimleri öğrenme özelliğine borçludur." Bakara Sûresi'nin 31, 32, 33 ve 34. âyetlerinin ışığında meleklerin, Hz. Âdem'e, 'öğretilen isimler' vesilesiyle secde etmesi ve bu 'isimler'deki muhtemel maksatlardan birinin de, çeşitli tefsircilerin yorumları doğrultusunda 'lisan-dil' olduğu düşünüldüğünde, 'insan'a 'dil-lisan'la kazandırılan özel bir konum zihinlerde tedai bulmaktadır. Elmalılı; "İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti." (Rahman, 55/3–4) mealindeki âyetlerin tefsirinde de, sözkonusu konumu pekiştirecek ifâdelere ve beyan sayesinde insanın neler kazandırdıklarına yer verir: "Hz. Âdem yaratıldıktan sonra kendisine eşyanın isimlerinin öğretilmesi sayesinde meleklerin bilemediklerini bildi, onların ulaşamadıklarına ulaştı. Peygamberlerin nübüvvete nâil olmaları, Allah tarafından tebliğ yapabilmeleri, kitaplar getirmeleri, ümmetlerin onlardan istifâde edebilmeleri hep beyan ilmi, dil nimeti sayesinde olduğu gibi, Kur'ân'a ve Kur'ân'ın tefsir ve tercemesi nimetine ulaşmamız ve ondan faydalanma derecemiz dahi o nimetten aldığımız hisse oranındadır." Sözkonusu âyetlere müfessirlerin yaptıkları yorumlardan hareketle, insanın beyan/dil sayesinde asıl konumuna ulaştırıldığı ve/veya dil/beyan sayesinde diğer varlıklardan daha farklı özel bir konuma yükseltildiği söylenebilir. Fakat bu âyetlerin tefsirlerinde dikkatleri çeken noktalardan biri de, dil sayesinde medeniyetler inşa eden insanoğlunun, kendisinin de bizzat beyan sayesinde inşa edildiğidir. Hocaefendi çeşitli yazılarında bu hususa temas eder.

İnsanı İnşa Eden Söz/Beyan

Hocafendi ele aldığı meselelere geniş bir zaviyeden yaklaşarak, onları öncesi ve sonrasıyla etraflı bir yoruma tâbi tutar. Onun 'söz ve beyan'ı ele alış ve yorumlayışı da böyledir. "Yaratıcı'nın insana bahşettiği en büyük lütuflardan birinin beyan kuvveti" olduğuna dikkatleri çeken Hocaefendi, Bediüzzaman'ın "Her nimetin şükrü kendi cinsindendir.' fehvasınca meseleye yaklaşır ve "Beyanın en önemli hakkı, insanı beyanla şereflendiren Allah'ı anlatmaktır."6 der.

Mart 1990 tarihli Sızıntı dergisinde yayımlanan "Söz" isimli başyazıda Hocaefendi, "ilk yaradılışın, yokluğun bağrına atılan iki harf ve bir heceden ibaret 'Kün' sözüyle başladığını ifâde ederek, tekten çoğa, vahdetten sonsuza uzayıp giden yolların sözle açığa çıktığını ve kelimelerle aydınlandığını, (sözün) gönüllerde yankılanmadan önce, insanın hayvandan, hayvanın da taştan, topraktan farkı olmadığını" belirtir. İnsanın 'söz' sayesinde ezele ait şeyleri duyduğunu ifâde eden Hocaefendi, insanın yine onun sayesinde Yaratıcı'nın, gönlünü, gözünü dolduran esrarını anlayabildiğini söyler. Kâinatın 'söz' sayesinde bir meşher, Hak'tan gelen kitapların da birer dellâl kesildiğini belirten Hocaefendi: "Söz zebercet kakmalı bir taç gibi yeryüzü halifesinin başına konunca, varlığın mânâsı ayân oldu ve biz de bütün bütün ondan ibaret hâle geldik..."7 der. Hocaefendi, kültür, sanat ve edebiyat dergisi Yağmur'un Ekim-Kasım-Aralık 1998 tarihli ilk sayısının başyazısında da beyana dâir çok mühim tespitlerde bulunur: "Varlığın plânını Rahmeti Sonsuz'un ilmi, mimarisini de beyanı resmetmiştir." diyen Hocafendi, yaratılışla beyanın 'ayân-ı sâbite'nin mahremlerden mahrem harîminde ikiz olarak belirdiklerini, sonra da haricî vücuda yürüdüklerini belirtir. "Hazreti Rahmân, insanı yaratırken, onun özünü, iç enginliklerini, varlığı, varlığın perde arkasını ifâde edebilme kabiliyetini de ona yükleyerek, öylece haricî vücud buuduna çıkarmıştır. Bu itibarla da denebilir ki; kudret kaleminin ucundan yokluğa akan mürekkebin ilk damlası beyan, Yaratıcıyla-yaratılan arasındaki sırlı münâsebeti keşfedip ortaya koyan da yine beyandır. Yeryüzünün tozundan-toprağından, suyundan-çamurundan yoğrulup şekillendirilen insan, ilim sermayesi ve beyan aktivitesiyle arzın halifesi ve şu dünya mescidinde, cin ve insin hatibi olma pâyesine yükseltilmiştir. İnsan beyanla Allah'a (celle celâluhu) muhatap olmuş ve beyan vasıtasıyla O'na hitap edebilmiştir. İnsanoğlu konuşmaya başlayınca, durgun ve sessiz gibi görünen eşyanın da dilinin bağı çözülmüş ve her biri 'Mele-i Â'lâ'dan birer satır, birer paragraf olan bütün varlık ve hâdiseler, talâkatli birer hatip gibi her şeyin perde arkasındaki hakikatin konuşan dili, hikmet yüklü beyanı ve fasih lisanı olmuştur."8 'Beyanın olmadığı kabul edilen dönemde, varlık ve hâdiselerin suskun' olduğunu ifâde eden Hocaefendi, 'mahiyetine yüklenen beyan kabiliyeti ile insanın, bütün eşya ve şuunâtı istediği gibi seslendirip yorumlayabilecek kabiliyette yaratılmış olduğuna' dikkatleri çeker. 'İzafî değerler dünyasında beyan bizim canımızdır.' diyen Hocaefendi beyana oldukça enteresan tarifler getirir: "Biz hepimiz birer lisan, bu lisanların var oluş gayeleri de beyandır. En büyük gerçek olan hakkı itiraf edip bu konuda varlığı bir senfoni gibi seslendiren, seslendirip eşyanın yüzündeki perdeyi aralayan ve ona kendini ifâde etme imkânını veren beyan.. düşünce hazinelerinin kapılarındaki kilitleri çözen anahtar beyan, geniş bir merkezî hareketin, çevreyi harekete geçirmesinin düğmesi beyan, halife unvanıyla varlığa müdahale etme mevkiine yükseltilmiş insanoğlunun tahtı beyan, kalemi beyan, kılıcı beyan ve saltanatının temel kaideleri de beyandır."9 Ona göre, "kâinat kitabı ve 'şeriat-ı fıtriye'nin ruhu, muhtevası, rengi, deseni; İslâm gerçeğinin mührü, kılıcı ve kalemi de beyandır."10 'Beyanın bayrağının dalgalandığı yerlerde en güçlü orduların bozguna uğradığını' ifâde eden Hocaefendi, aşılmaz surların Beyan Sultanı'nın beyan kılıcıyla paramparça edildiğini söyler.

Yukarıda temas edilen noktalardan da anlaşılacağı gibi, Hocaefendi'nin, Yaratıcı-insan münâsebeti, insanın kâinatı anlama ve yorumlaması konusunda 'beyan'a yüklediği mânâ, klâsik medeniyet-kültür-dil münâsebetlerinin çok ilerisindedir. 'Varlığın mimarisini, Rahmeti Sonsuz'un beyanı resmetmiştir.' hakikati üzerinden yapılacak fikrî bir yolculuk, insanın ontolojisine dâir çok derin tedailer barındırır. Beyan sayesinde Yaratıcı ile muhatap olan, beyan sayesinde kâinattaki diğer mahlûkatla diyaloga girip kendini kâinatta konumlandıran insan, yine beyan sayesinde kendini ifâde ederek kültür ve medeniyetler inşa eder. Bu noktada beyan, insanın hem ontolojik hem de kültürel varlığının en temel unsuru olarak öne çıkar. Yani insan 'söz' sayesinde sadece yokluk âleminden varlık âlemine ayak basmamış, sadece halifelik vasfını kazanmamış, onun sayesinde hayat-kâinat ve varlık hakkındaki yorumlarıyla kültürel varlığını devam ettirecek medeniyetler de kurmuştur. Hocaefendi'nin düşünce dünyasında bizim medeniyetimiz, insanı ontolojik ve kültürel olarak inşa eden yüce beyan Kur'ân'ın tayfları altında serpilip boyvermiştir. Bu noktada, beyan da medeniyetin kurulup gelişmesinde rol olan diğer bütün unsurlar gibi kutsiyet kazanmaktadır. Hocaefendi İslâm medeniyetinin temelini oluşturan 'beyan' örneklerini çeşitli yazılarında etraflıca ele alır.

Zaman ve Mekân Üstü Bir Beyan Mucizesi: Kur'ân

Kur'ân'ın 'İlâhî hitaba muhâtap olabilecek kabiliyette yaratılmış olan ve ahsen-i takvim sırrına mazhar kılınan insana indirilmiş bir kelâm-ı ezelî' ve surları aşan bir beyan örneği olduğuna dikkatleri çeken Hocaefendi, onun insanın ortaya koyduğu beyan örneklerinde, gerek üslûp inceliği, gerek mânâ derinliği, gerekse müzikal letâfetleri açısından örnek alınacak hususiyetlerine, Yağmur dergisinde yayımlanan "Beyan" başyazısında göndermelerde bulunur. Kur'ân "bütün çağların sesi-soluğu olma liyakatiyle serfiraz bir beyan mucizesi ve meleklerin ışığına pervane döndükleri kelâm-ı İlâhî'nin en nurefşan ifâdesidir." diyen Hocaefendi, 'Kur'ân'ın, Peygamberimize bahşedilen yüzlerce mucizenin en parlağı ve kalıcı olanı' olduğunun altını çizdikten sonra şunları söyler: "O, ifâdesi, üslûbu, beyan tarzı açısından bir harikalar mecmuası olduğu gibi içtimaî disiplinleri, hukukî kuralları, terbiye ile alâkalı kaideleri, insan, varlık ve kâinat hakkındaki yorumları; hemen bütün ilimlerin esaslarına işaret, remiz ve îma, hattâ bazen tasrih ölçüsünde temasları; idarî, iktisadî, siyasî, kültürel problemleri çözmedeki alternatif yöntemleriyle her zaman herkesin başvurma mecburiyetinde olduğu/olacağı bitip tükenme bilmeyen dupduru bir kaynak, en karmaşık ve en bulanık dönemlerin dahi bulandıramayacağı kadar engin bir ummandır."11 "O, bu bütüncül bakışı ve ihata eden engin ifâde ve üslûbunun yanında, muhteva ve mânâ genişliği, beyan inceliği, herkesin ilim ufkuna göre açılma sihri ve rûhlara nüfuzu sayesinde öyle bir güce sahiptir ki, önyargısız olmaları şartıyla ulaşabildiği herkesi büyülemiş ve başlarını döndürmüştür. Dostlar onu taklit şevkiyle, düşmanlar onun sesini kesme hıncıyla yıllar ve yıllar boyu aynı malzemeyi kullanmış, aynı konuları seslendirmeye çalışmışlardır; ama kat'iyen onun üslûbunu yakalayamamış ve o enginlikte bir beyan ortaya koyamamışlardır: İfâdeler sun'îliği aşamamış, söz sarraflarının takdir ufkuna ulaşamamış ve hele asla gönüllerde kalıcı, yönlendirici bir tesîr uyaramamıştır."12

Söz Sultanı

'Her peygamberin bir söz sultanı, her edîbin de o sultanların başımıza saldıkları ışığın birer gölgesi olduğunu belirten'13 Hocaefendi'nin, Yeni Ümit dergisinin 12, 13 ve 14. sayılarında "Peygamberimiz ve Söz" başlığıyla üç yazısı yayımlanır. Bu yazılarda, Allah kelâmına tercüman olma vazifesiyle gönderilmiş bulunan Peygamberimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem), aynı zamanda bir Söz Sultanı olduğunun altını çizen Hocaefendi, O'nun sözlerinde herkesten farklı olarak, bir başka derinlik, bir başka lezzet, bir başka halâvet olduğunu söyler. Efendimiz'e peygamberlik vazifesinin verildiği dönemde, fesâhât ve belâğatin zirvede olduğunu hatırlatan Hocaefendi, "daha sonraki dönemlerde, zekâ, söz ve beyân üstünlükleriyle dünyaya hükmeden ve cihanı hâkimiyetleri altına alan bu edîb ve zekî milletin; İlâhî Mesaj'ın o mübarek ve münevver Mümessiline, ister 'vahy-i metluv-i Kur'ân' olsun, ister onun dışındaki mesaj, irşâd, hutbe, nutuk ve tâlimat gibi şeyler de olsun, en küçük bir itirazda bulunmadıklarını aksine hep hayranlık duyup takdîr ettiklerini" nazara verir.14

Hocaefendi, Efendimiz'in sözlerinin insanlar üzerindeki tesîrini şöyle anlatır: "O'nun beyânı o kadar tatlı, ifâdeleri o kadar büyüleyiciydi ki, O konuşurken başlar döner, bakışlar başkalaşır, kalbler duracak hâle gelir, akıl ve muhâkemeler teslîm-i silâh eder, insânî duygular dirilir ve rûhlar da âdetâ kanatlanırdı. Allah O'nun diline öyle bir güç ihsan etmişti ki, O'nu dinleme bahtiyarlığına erenler, ifâdeleri en özlü, beyânları en çarpıcı bir Söz Sultanı'nın huzurunda bulunma mehâbetiyle âdetâ dilleri tutulur ve büyülenirlerdi.. ne zaman O'nun dudaklarından hikmet pırlantaları dökülmeye başlasa, akıl ve muhâkeme erbabının nutku tutulur; ne zaman O, iyiyi, güzeli, doğruyu anlatmaya koyulsa, ağzının şeker-şerbeti dinleyenlerin rûhlarını sarar; ne zaman o âteşîn sözleriyle fenalıkları hedeflese, küfür ve münkerâtı kendi çirkinliklerinde boğar.. ve hele davâsı adına serdettiği hüccet, bürhan ve delillerle kükrediği zaman, bütün karanlık rûhların dillerine zincir vurur ve karanlıkları bozguna uğratırdı..."15

Peygamberimizin sözlerinin 'öte' kaynaklı olduğuna dikkatleri çeken Hocaefendi, "Eğer vahiy fitiliyle parlayan O'nun sözleri olmasaydı, cihanlar hep kaos olarak kalır giderdi." der. Efendimizin 'tabiatın yüzündeki perdeyi söz kılıcıyla delik-deşik ettiğini, şeriat kitabını da yine söz nakışlarıyla süslediğini' belirten Hocaefendi, 'söz'ün Peygamberimizin atının terkisine vurulmuş bir metâ, sadağında altın tüylü bir ok olduğunu söyler. "O (sas), uğradığı her yerde sözden anlayanların eteklerini mücevherlerle doldurdu ve yayını gerip atını karanlıklar üzerine sürdü. Allah, son bir kere daha sözlerle bir yeryüzü devleti kurmak murâd buyurunca, bu devletin başbuğluğuna o Beyân Sultanı'nı (sav) getirdi; ifâde, sikke ve tuğrâsını O'nun eline verdi."16

Söz Erleri

Sözün kaleler fetheden, ülkeler yıkan hususiyetlerine de göndermelerde bulunan Hocafendi, 'onun vesâyâsına girmeyen cihangirlerin bir köy bile fethedemediklerinin' altını çizer. İyi bir beyanın hemen herkese -istidat ve kabiliyetler ölçüsünde- tesîri olduğunu belirten Hocaefendi, 'Semavî bülbüller' olarak tavzif ettiği 'söz erleri'nden bahseder: "Onların dilleri, dostların sînelerinin inşirahı, düşmanların da korkulu rüyalarıdır. Bunların dillerinden dökülen söz süngüleri, muhariplerin kılıçlarından daha keskin, mızraklarından daha ürperticidir. Hekimler, kılıç yaralarını, ok yaralarını tedavi edebilmişlerdir ama, söz yaralarını tedavi ettikleri görülmemiştir. Sözün en müessir ve en içlisini peygamberler, sonra da derecesine göre ilhâma açık saf gönüller söylemişlerdir. Söylemiş ve yerinde karanlığın bağrına yağdırdıkları söz oklarıyla zulmetleri delik-deşik etmiş; yerinde sînelere saldıkları beyân kıvılcımlarıyla rûhlarda yangınlar meydana getirmiş ve yerinde de rahmet damlaları şeklindeki kelimeleri dört bir yana saçarak her yeri cennetlere çevirmişlerdir."17 "Söz erleri" tabiri, Hocaefendi'nin yazılarında idealize ettiği, Kur'ân menşeli bir insan modeli olan "Yeryüzü Mirasçıları" kavramının içinde değerlendirildiğinde, daha bir derinlik kazanmaktadır. "Yeryüzü Mirasçıları"nın en belirgin vasıflarından biri de, güzel ve tesîrli bir dile sahip kılınmaları, yani gerek hâl dilleriyle gerekse kâl dilleriyle birer 'söz eri' olmalarıdır. Sözün bugün elden ayağa düştüğünü belirten Hocaefendi, 'günümüzde, söz sarrafı gibi görünenlerin çoğunun ilhamsız, ötelere kapalı ve Allah'tan kopuk kimseler olduğunu, bu sebeple beyân sanatının büyük ölçüde başıboşların elinde' bulunduğunu ifâde eder.

Beyan Edebi

Efendimiz'in (sas) hayatında gaye edindiği şeylerin hudut ve sınırlarına riayet etmenin bir 'edeb' olduğunu belirten Hocaefendi, 'sözünün muhtevasının derin ve coşturucu olmasını, bu coşturucu mânâ ve muhtevaya çok güzel kalıplar bulmasını, zarfı mazrufa muvafık kullanmasını' O'nun kendine mahsus bir beyan edebi olarak yorumlar. Efendimiz'in mübarek beyanına aksedenlerin feyz-i akdesten gelen esintiler olmasını, engin bir muhteva zenginliği taşımasını, bu muhteva zenginliğinin en tatlı, en çarpıcı ve en ölçülü kelimelerle ifâde edilmesini de bir 'beyan edebi' olarak nazara veren Hocaefendi, ayrıca O'nun, sözleri karşısında kendine hayran kalanlara fahirlenmeden "Beni Rabbim edeplendirdi; hem en güzel şekilde edeplendirdi." diyerek, kendisine ait güzellikleri inkâr etmeden Allah'a havale etmesini de yine bir 'beyan edebi' olarak değerlendirir.18

Zekâ, hafıza, beyan gücü ve ses güzelliği gibi değişik istidatların Allah'a şükür gerektiren nimetler olduğunu dile getiren Hocaefendi, bazen insanların bu tür nimetlerin kendilerine Allah tarafından emanet bir elbise gibi giydirildiğini unuttuklarına, ebedî birer üstünlük vesilesi gibi görmeye başladıklarına, kalb ve kafalarındaki bu duygu ve düşünce inhirafını "Benim zekâm, benim hafızam, benim fikrim, benim yazım..." gibi sözlerle birer fâikiyet iddiası şeklinde telâffuz ettiklerine dikkatleri çeker. Her nimetin kendi cinsinden bir şükrü gerektirdiğinin altını çizen Hocaefendi, bu konularda yaşanan duygu ve düşünce kaymalarının, o nimetlerin çehresini bencillik, gurur ve riya isleriyle kararttığını söyler. O, kendine bu tür nimetler bahşolunmuş kişilere, nimetleri kendilerinden bilmemeleri, alkış ve takdir dâhil, hiçbir hak iddiasında bulunmamaları, Allah'a sığınıp kulluk çıtasını biraz daha yükseltmeleri tavsiyesinde bulunur.

Zekâ, hafıza, beyan kabiliyeti gibi zahirî fâikiyet unsurlarının, Hakk'a karşı birer medyûniyet, tevazu ve mahviyet vesilesi sayılması lâzım geldiğini belirten Hocaefendi, irşad ve tebliği gaye edinmiş kişilerin şahsında, Müslüman yazarın hangi hassasiyetler çerçevesinde kalem oynatması gerektiğine ışık tutacak tavsiyelerde bulunur: "Şayet, irşad ve tebliği hayatınızın gayesi kabul etmişseniz, herkesten daha ziyade, hâl, tavır ve davranışlarınızı 'kûnû lillah' emri çerçevesinde ortaya koymaya çalışmalısınız. Çünkü, Allah için olunca fevkalâdeden bir genişliğe ulaşırsınız; şayet, her şeyi Allah'tan bilirseniz, Cenâb-ı Hak sizin irade gücünüze, görüş ufkunuza, duyuş alanınıza ve beyanınızın tesîrine Zât'ına ait nâmütenâhîlikten nihayetsiz ihsanlarda bulunur. Bunların hepsi hem bu dünyada meyvelerini verir, hem de nâmütenahîlik adına birer yatırım hâline gelerek öbür âlem için azık olarak biriktirilir. Fakat, meseleleri kendi darlığınızla ele alırsanız, hem sürekli o darlığın mahkûmu olursunuz, hem de her işinizde kendi iradenizle, kendi görüşünüzle, kendi duyuşunuzla ve kendi beyan kabiliyetinizle sınırlı kalırsınız. Ayrıca, Hazreti Üstad'ın da ifâde ettiği gibi, hak ve hakikate hizmet yolunun esası ihlâstır. Samimi ihlâsı kıran adam, ihlâs kulesinin başından sukût eder ve ihtimâl, gayet derin bir çukura düşer. Zîrâ, bir insan ne kadar İlâhî lütuflara mazhar olmuşsa, ihlâsa muhâlif davrandığı zaman içine düşeceği çukur da o ölçüde derin olur."19

Beyan ve Yalan

Selef-i sâlihînin; peygamberlerin vasıflarından üçünü sıralarken önce sıdkı, daha sonra emaneti, akabinde de tebliğ aşkını saymalarını nazara veren Hocaefendi, tebliğ vazifesinin eksiksiz ve kusursuz yapılabilmesi için tebliğcinin önce sıdkla, sonra da güvenilir, inanılır ve itimat edilir bir insan olma mânâsına gelen emanetle muttasıf bulunması gerektiğine dikkatleri çeker. Ona göre; "Tebliğ aşkı ancak peygamberâne sadâkat ve peygamberâne emanetle beraber bulunursa, bir kıymet ifâde etmektedir. Bu iki kanattan yoksun bir tebliğ adamı hem hizmet adına yapıp ettiklerini başka beklenti ve mülâhazalara bağlamaktan kurtulamayacak hem de sunacağı mesaja kimseyi inandıramayacaktır."20 Hocaefendi, yalanın lügatlerde verilen "gerçeğe aykırı asılsız söz, vâkıaya mutabık olmayan beyan, zatında olmamış bir şeyi var gibi sunma veya söyleyen insanın bilgisini, düşüncesini, kanaatini -kasdî olarak- tam yansıtmayan bir ifâde.." gibi mânâlarına temas ederek, belâgat ilminden, yalanla alakâlı ürpertici bir tarife yer verir: "Yalan, Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini söylemenin, Allah'ın bildiğine muhâlif iddiada bulunmanın ve bir meselenin Cenâb-ı Hak nezdindeki keyfiyetine aykırı söz uydurmanın adıdır."21 Hocaefendi, Ölümsüzlük İksiri (Kırık Testi–7) isimli eserinde "Özümüzle Sözümüz Bir mi?" "Korkunç Bir İddia" "Yalan Küfrün Arkadaşıdır" "Örtülü Yalanlar" başlıklı bölümlerde yalan ve çeşitlerine dâir önemli pespitlerde bulunur. Yazdıklarıyla insanları irşad etmeyi hedefleyen her Müslüman edîbin bu yazılardan alacağı mutlaka önemli şeyler vardır.

Dilin Âfetleri

Dilin bir rahmet olduğu gibi, bazen belâ ve musibetlere de kapı araladığını belirten Hocaefendi, hayırda kullanıldığında, insanı yücelten dilin, şerde kullanıldığında da insanı alçalttığına ve esfel-i sâfilîne düşürdüğüne dikkatleri çeker. Hocaefendi, Ümit Burcu'nda (Kırık Testi–4), dilin âfetlerini anlattığı bölümde Efendimiz'in bir hadîsine yer verir: "Allah Rasûlü (aleyhissalâtu vesselam) buyururlar ki: "Kul (bazen), Allah'ın rızasına uygun olan bir kelâmı, ehemmiyet vermeksizin sarfeder de, Allah o söz sebebiyle kulun Cennetteki derecesini yükseltir. Yine kul (bazen) Allah'ın hoşnutsuzluğuna sebep olan bir kelimeyi ehemmiyet vermeksizin sarfeder de Allah, o sözden dolayı onu cehennemde yetmiş yıllık aşağıya atar." Bediüzzaman Hazretleri'nin sözlerinden hareketle 'hususiyle âhirzamanda beyana çok önem verileceğine' dikkatleri çeken Hocaefendi, âhirzamanda çok küçük bir meselenin, beyandaki sihir kullanılarak en mühim meseleymiş gibi kabul ettirilebileceğini, en önemli hakikatlerin de, yine bir kısım beyan hileleri sayesinde insanlar nazarında karartılacağını söyler. Bu noktada müminlerin dil ve beyanın bu tesîrini göz önünde bulundurarak onu dâima müspet yanlarıyla kullanmaları gerektiğini belirtir. Bu ifâdeler her ne kadar şuurlu konuşmanın ehemmiyetine işaret etse de, kalemiyle konuşan yazarların da bu sözlerden alacağı hisseler vardır. Çünkü yazdıkları sayesinde bazen hiç tahmin etmediği insanlar üzerinde bile müessir olan yazarlar, elbette yol açtıkları duygu ve düşünceler sebebiyle bir mesuliyet yüklenmiş olmaktadırlar.

Dipnotlar

1. Yusuf Kaplan, "Medeniyet Buhranı, Bediüzzaman ve Dil'i: Bir Mîlat ve Üstdil Kurucu Düşünür Olarak Bediüzzaman", Köprü Dergisi, Bahar 2008, Sayı 102.
2. Kaplan, a.g.y; Bknz: Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, "İstanbul'un Mevsimleri ve Sanatlarımız" s. 115–116.
3. Kaplan, agy.
4. Kaplan, agy.
5. Beyan'a Ferit Develioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe Lûgat'inde; "1. anlatma, açık söyleme, bildirme; 2. (ed.) belâgat ilminin, hakikat, mecaz, hikâye, teşbih, istiare gibi bahislerini öğreten kısmı" şeklinde mânâlar verilmiştir. Diyanet Vakfı'nın hazırladığı İslâm Ansiklopedisinde ise, beyâna dâir şöyle bir açıklama yapılmıştır: "Sözlükte 'ortaya çıkmak, açık seçik olmak; açıklamak, anlaşılır hâle getirmek' gibi mânâlara gelen beyân kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'in üç âyetinde geçmekte olup buralarda 'ilân etme' (ÂI-i İmrân 3/138), "açıklama" (el-Kıyâme 75/19) ve "ifâde etme" (er-Rahmân 55/4) anlamlarında kullanılmıştır. "Ifâdenin öylesi vardır ki büyüleyici bir etkiye sahiptir" (Buhârî, "Nikâh", 47, "Tıb", 51) hadîsinde ise 'söz ve ifâde' mânasına gelmektedir."
6. M. Fethullah Gülen, "Kabiliyetleri Allah Yolunda Kullanma" Zihin Harmanı (Prizma–7), s. 44, Nil yay., İst., 2008.
7. ____, "Söz" Sızıntı, Mart 1990.
8. _____, "Beyan", Yağmur, Ekim 1998.
9. _____, "Beyan", Yağmur, Ekim 1998.
10. _____, "Beyan", Yağmur, Ekim 1998.
11. _____, "Kur'an-ı Kerîm ve Meali Üzerine", Yeni Ümit, Nisan 2005.
12. _____, "Kur'an-ı Kerîm ve Meali Üzerine", Yeni Ümit, Nisan 2005.
13. _____, "Beyan", Yağmur, Ekim 1998.
14. _____, "Peygamberimiz (sav) ve Söz–2" Yeni Ümit, Temmuz 1991.
15. _____, "Peygamberimiz (sav) ve Söz", Yeni Ümit, Nisan 1991.
16. _____, "Peygamberimiz (sav) ve Söz", Yeni Ümit, Nisan 1991.
17. _____, "Söz" Sızıntı, Mart 1990.
18. _____ "Bir Başka Açıdan Edep", Yol Mülâhazaları (Prizma–6), s. 137, Nil yay., İst., 2008.
19. _____, "Üstünlük Tutkusu ve Cemaat Enaniyeti", İkindi Yağmurları (Kırık Testi–5), s. 334-335, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yay., İst., 2007.
20. _____, "Kezzâblar Devrinde Sıddîkların İzinde", Ölümsüzlük İksiri (Kırık Testi–7), s.158, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yay., İst., 2008.
21. _____, age, s. 160.