Yazdır

Orada Bir Ev Var Uzakta

Yazar: Süleyman Sargın, Zaman Tarih: . Kategori 2010 Köşe Yazıları

Oy:  / 2
En KötüEn İyi 

Uzun bir yolculuğun ardından varılır oraya. Havaalanından sonra daha iki buçuk saatlik bir karayolu vardır.

O sırlı mekâna yaklaştığınız her bir metrede kalb atışlarınız hızlanır. Tarifsiz bir heyecan kaplar yüreğinizi. Mutluluk ve endişe karışımı farklı bir histir bu. Kavuşmanın, görüşmenin mutluluğu ile "bir türlü olamamanın" endişesi yan yanadır.

Göklerin mavisi ve yerin yeşilliklerinin birleşik noktasındaki bu müstesna mekâna mütevazı bir bahçe kapısından girersiniz. Bir süre sonra yemyeşil ağaçların arasından, güvenli bir insan çehresine benzeyen cephesiyle "o ev" belirir. Eve attığınız her adımda kendinizi annenizin sımsıcak bağrına yürüyor gibi hissedersiniz. Kapıdan içeriye girer girmez, mekânın duyguları besleyen, düşünceleri coşturan büyüsü sarar her yanınızı. Sıcaklıkları kalbinize akan tertemiz simalar, ruhunuzu kucaklayan hoşâmedîlerle karşılarlar sizi.

En alt katta yemekhane vardır. Sınırlı sayıda misafiri ağırlayabilen bu mekândan üst kata doğru çıkarken merdivende bir uyarı levhasıyla karşılaşırsınız:

"Ya sükût et ve düşün, ya hayırlı şeyler konuş, ya da evrâd u ezkârla meşgul ol; ama asla aktüaliteye girme!"

Anlarsınız ki bu ev, kalbin otağıdır. Burada nefsin mırmırlarının, hevânın sınır tanımaz isteklerinin yaşama imkânı yoktur. Lağv u lehiv (boş ve faydasız lakırdı) kapı dışarı edilmiştir. Aktüaliteye ve günlük siyasi muhabbetlere girilmez. Burada her şey Nebevî talimata uygun işlemektedir: "Ya hayır konuş ya da sus!"

Merdivenlerden çıktıkça bu havanın her tarafa sindiğini görürsünüz. Birkaç günlüğüne ârâm etmeye gelmiş misafirlerde de, müstahdemlerde de, talebelerde de bu ledünnîliği fark edersiniz. Onlar âdeta dört bir yanda kırılacak kristaller varmışçasına, yürürken dikkatli, konuşurken ölçülü, olabildiğince nazik ve kibardırlar. Hemen hepsi halinden memnundur. Kaynağı cennetlerde olan tatlı bir çeşmeden kana kana içmektedirler çünkü. Bir tek dertleri vardır; Hakk'a yakın olmak..

En büyük sâkininin,

"Sen bilinmedik ne insiyaklarla kuruldun,
Gelip geçen onca yârâna uğrak oldun;
Dilerim için de göründüğün gibi olsun,
Ufkunda her dem rûhanî nağmeler duyulsun."

Dizeleriyle hitap ettiği bu evde hayat teheccüdle başlar. Misafirler ve evin sakinleri, ışığa koşan pervaneler gibi, hatimli teheccüde koşarlar. Cemaatle kılınan teheccüdün ardından, sabah namazına kadar evrâd u ezkârla meşgul olunur. Sabah namazındaki rûhanî havayı tarif etmek imkânsızdır. Sünneti, farzı, tesbihâtı ve sabah zikirleriyle birlikte bir saate yakın bir zamanda eda edilir. Namazdan sonra iman ve Kur'an hakikatlerinden "huzur"da kısa bir ders yapılır.

Kahvaltının ardından, felsefeden kelâma, sosyolojiden tasavvufa, edebiyattan tarihe, çok geniş yelpazede titizlikle seçilmiş kitapların özetleri müzakere edilir. Her gün farklı bir kitap ve konu ele alınır. Bu dersler "merkez insan"ın ilim deryasındaki incileri avlama zamanlarıdır. Yaklaşık iki saat süren dersten sonra misafirlere istirahat imkânı verilir.

Öğle namazı ve yemeğinden sonra ikindi namazına kadar herkes kitaplarla ya da evrâd u ezkârla meşgul olur. İkindi namazı "ikindi sohbetleri"nin de vaktidir. İkindi sohbetleri ilm ü irfânın nebeân ettiği tükenmez kaynaklardır. Kalbin ve ruhun, bütün fakülteleriyle "merkez nokta"ya yöneldiği bu demler, iradelerin şahlandığı, ruhların coştuğu ve her ferdin kabiliyetine göre mâverâîliklere açıldığı gönül pazarlarıdır.

Akşam namazından sonra, yıllardır terk edilmeyen "dua saati" vardır. Bu saatte herkes bir aradadır ve herkes külliyet kesbetmiş dualarla o kutlu kapının tokmağına dokunmaktadır. Orada insanlığın dertleri, İslâm âleminin ızdırabı dillendirilir. Kötülerin şerlerinden koruması için Kudreti Sonsuz'a sığınılır.

Akşam yemeği ve yatsı namazının ardından vakit, muhasebe ve tefekkür vaktidir. Dostlar günün muhasebesini, sohbetlerin müzakeresini yaparlar. Ardından herkes, kalbi dolmuş, gönlü yıkanmış bir şekilde, yarına daha zinde başlamak ümidiyle istirahate çekilir. Herkes istirahate çekilir ama gözüne uyku girmeyen biri vardır. "Şeb-i yeldâyı müneccimle müvakkıt ne bilir; Mübtelây-ı gama sor ki geceler kaç saat!" mısraını başucuna asmıştır. Geceler boyu gözüne uyku girmediği zamanlar olur. Sık sık kendisine başvurulan, akıl danışılan, dert paylaşılan bir mercîdir o. Herkesin ondan bir beklentisi vardır ve o, kendisine her başvuranı memnun eder. Çok defa içindeki fırtınaları iradesiyle bastırıp çevresine tebessümler yağdırır. Ashâb-ı mesâlihin gönlünü hoş tutar.

İnsanlığın maruz kaldığı sıkıntılar, boğuştuğu herc ü merçler, zulümler, haksızlıklar, adaletsizlikler, ihanetler, ahde vefasızlıklar ve türlü türlü riyakârlıklar ruhunu yangın yerine çevirse de o, yaşlı gözlerle seccadesinde sürekli tecelli avındadır. Izdırap, uykusuz gecelerinde, boğazında düğümlenen lokmalarda, simasının her karesinde, oturuşunda, kalkışında, bakışında, duasında, konuşmasında... hâsılı her halinde kendini gösterse de o, her zaman kollarını makas gibi açarak cehenneme giden yolları tıkama gayretindedir. Çoğu zaman boğazında yumruk gibi biriken hıçkırıklarını yutsa da, "neylersin" diyerek serzenişini, "fedâkarlık yâ hû" iniltisiyle sitemini, "bu da geçer yâ hû" sözüyle de ümidini seslendirmektedir.

Ve o ev, bizim evimizdir...