Yazdır

Koskoca Devletin Yapamadığını...

Yazar: Abdullah Aymaz, Zaman Tarih: . Kategori 2010 Köşe Yazıları

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Dünyanın gözü önünde ve bazı Avrupa devletlerinin tasvibiyle Bosna, kafeste kuş gibi her yandan çevrilip top ve kurşun yağmuruna tutulmuştu. İşin iyice kızıştığı 1994 senesinde Türkiye'den YEDİ GENÇ, yedi eğitim gönüllüsü, gazeteci kimliğiyle Bosna'ya doğru yola çıkmışlardır. Mehmet, İbrahim, Tuncay, Recep, Mahmut, Akif ve Muzaffer isimli bu adanmış ruhlar önce Zagreb'e indiler. Uçakla Bosna'ya gitmek mümkün değildi.

Hayat hikâyelerini, bu yedi kişiden Bosna'ya ilk girenlerin sözlerinden takip edelim:

Mehmet Karslı diyor ki: "Benim babam Zonguldak'ın Devrek ilçesinde müftü idi. Kırk yedi yaşında vefat etti, o sene, Bosna'ya geleceğim sene. Kardeşlerim okullarda okuyorlardı. Normal şartlarda belki benim Devrek'e dönüp ailemin başında bulunmam gerekiyordu. Fakat Bosna, benim vicdanımda daha ağır bastı. Anneme, 'Bosna-Hersek'e gitmem gerekiyor, anne hakkını helâl et!.. Gidip oradaki insanlara yardımcı olmamız lâzım.' dedim. Tabii titrek bir sesle izin verip kabullendi. Zagreb'e gelip kalmaya başlayınca oradaki Boşnak göçmenlerle irtibata geçtik. Zagreb'de güzel bir medrese var. Savaştan önce yapılmış. Orada yaşlı bir Faik Hoca bulunuyordu. Türkçeyi iyi biliyor. Faik Hoca'dan Boşnakça kursu almaya başladık. Tabii bu sıralarda Zagreb'de yüz binin üzerinde Boşnak muhacir vardı. Yani Sırpların yoğun yaşadığı yerlerden dereleri, tepeleri, ırmakları aşarak canlarını kurtarma adına Zagreb'e bir şekilde ulaşan insanlar, devletin yaptığı ahşap barakalarda yaşıyorlar. Biz de bu insanları ziyarete başladık. Artık Bosna'ya yola çıkma vakti gelince otobüse bindik. Hırvat polisi biz üç Türk'ü aşağıya indirdi. Çantalarımızı aldırdı ve bizi polis karakoluna götürdü. Otobüs bekliyor. Tam iki saat, 'Nereye gidiyorsunuz? Niçin gidiyorsunuz? Kimsiniz, nesiniz?' gibi sorular sordular. Çantalarımı, üzerindeki her şeyi boşalttırdılar. Teker teker incelediler. Otobüs beklediği için tekrar yola devam ettik. Bosna'ya gelince... Evden eve koşmak zorundasınız. Siz dağı, dağ sizi görüyorsa keskin nişancı insan avcılarının hedefisiniz. Sizi çok rahat avlıyorlar. Av partileri var... (Avrupa ülkelerinden, Rusya'dan gelip Sırplara para vererek hayvan avlar gibi Boşnak avlayanlar vardı.) Tabii bunu öğrendik. Zenitsa'da iki göz bir oda böyle küçük bir kulübeye yerleştik. Bir oda var mutfak. Bir köşesine banyo, tuvalet koymuşlar. Orada altı arkadaş kalmak zorundayız. Balık istifi... Türkçe kursu için izin çıktı. Çok sevindik. Bir anda yedi-sekiz okulda kurslar vermeye başladık. Öğrencilerimiz bir anda yedi yüz-sekiz yüze çıktı."

"Zenitsa'daki Türk birliğinin komutanı çok güzel bir insan. Bizim okullarda Türkçe kursu verdiğimizi öğrenmiş. Bizi makamına davet etti. Gittik. 'Ne yapıyorsunuz?' dedi. Biz, 'Okullarda Türkçe kursu veriyoruz, yedi yüz-sekiz yüz öğrencimiz var!' dedik. Çok sevindi. Bize teşekkür etti. 'Koskoca Türkiye Devleti'nin yapamadığını şu an siz yapıyorsunuz. Türkçeyi bu çocuklara öğretmek önemlidir. Bir sıkıntınız, bir ihtiyacınız var mı?' diye sordu. Biz de ümitsiz bir şekilde; 'Kitap olmadan Türkçe kursu vermek çok zor. Kitap ihtiyacımız var. Kitaplar olsa çok kolay olacak. Bir de insanlar, misafir olarak geliyorlar. Onlara sadece bir çay ikram edebiliyoruz. Çayımız da bitmek üzere. Çay da getirebilsek iyi olur.' dedik. 'Hiç problem değil... Bizim uçaklarımız Zagreb'e geliyor. Oradan da her hafta karayoluyla veya helikopterle bize ulaşıyor. Biz de size ulaştırırız.' dedi. Biz çok sevindik ve şaşırdık. 'Ankara'dan teslim etsinler, biz oradan getirtelim.' dedi. Gerçekten Zaman Gazetesi'nin aracılığıyla beş bin kadar ay-yıldızlı kolye bastırmışlar. Ondan sonra kırk kadar Türkçe kitabı ve bir çuval çay bize ulaştı. Çok sevindik. Çocuklara kitapları ve ay-yıldızlı kolyeleri dağıttık. Çarşı, pazarda bütün gençler ve çocuklar altın sarısı, ay-yıldızlı kolyeleri takıp gezdiler... Çok hoşlarına gitti, çok sevindiler."