Yazdır

Yazıktır, ayıptır, günahtır, suçtur

Yazar: Ahmet Kurucan, Zaman Tarih: . Kategori 2013 Köşe Yazıları

Oy:  / 24
En KötüEn İyi 

Yazıktır, ayıptır, günahtır, suçtur

“İlk defa anlattım size bunu...” dedi. Sohbetin kayda alındığını bildiği bir ortamda, anlattığı bu hatırayı sizlerle paylaşmakta mahzur görmüyorum. Merhum babasına ait hatıralardan bahis açılmıştı. Babasının, hafız olması konusunda gösterdiği gayretleri anlattı. Önce Yasin Sûresi'ni ezberletmiş Ramiz Hoca, Hocaefendi'ye. O çocukluk dönemlerinde sesinin ince ve güzel olduğunu gören köy ahalisi de Ramiz Hoca'yı teşvik etmiş, “Oğlunu hafız yapsana!” demişler. “Sanki,” dedi Hocaefendi, “Sesim hep öyle kalacak, rüşte erince kalınlaşmayacak; öyle zannetmişler herhalde.” Sonra sanki yanlış bir söz söylemiş gibi aniden durdu ve ekledi: “Gerçi ben hiçbir zaman rüşte ermedim. Rüşte ermek için akıl gerek.” Bu cümle sonrası salondan “estağfirullah” sesleri yükseldi.

Devam etti ve ilk defa anlattım dediği hatırata geçti. Bir gün camide cemaate baba-oğul üçer sayfa Yasin Sûresi'ni okumuşlar. Hocaefendi, kendi hissesine düşen 2. sayfada, “Kale ya kavmi ittebiu'l mürselîn” ayetini “ittebiu'l mürselûn” diye okumuş. Babası oğlunun bu yanlışını camide anında değil eve gelince düzeltmiş. Salonda birisi, “Kaç yaşındaydınız o zaman?” diye sordu. Halkada babasının yanında yer alan 7-8 yaşlarında bir çocuğu göstererek, “İşte şunun kadardım.” diye cevap verdi. Pekala, 7-8 yaşlarındaki o çocuğun cevabı ne olmuş biliyor musunuz babasına: “Manayı bozmaz.”

Güya, hizmete nispet edilen talebelerin evlerine uyuşturucular, silahlar yerleştirilecek ve ardından yapılacak baskınlarla bunlar bulunup, hizmet ve Hocaefendi uyuşturucu trafiği ve terörizm ile ilişkilendirilecek. İnsanın kanını donduran, beynine bir kıymık, kalbine bir hançer gibi saplanan, hatta diyebilirim şeytanın bile aklına gelmeyecek; geldiği zaman da “el-insaf” deyip herhalde vazgeçeceği planlar, projeler bunlar.

Çocukluk dönemine ait latif bir hatıra bence bu ve ağlamayı değil gülmeyi, tebessüm etmeyi hatta farklı açılardan bakıldığında takdiri gerektiren bir husus. 7-8 yaşındaki çocuk, Yasin ezberlemiş, camide okuyor, yaptığı bir hatanın manayı bozmadığını biliyor; baba, psikoloji eğitimi almışçasına oğlunu camide değil evde ikaz ediyor vs. Bunca takdire medar noktalar olmasına rağmen Hocaefendi bunu anlattıktan sonra çoğu zaman olduğu gibi birden duygulandı, hissiyatına hakim olamadı, yaşlarla nemlenen gözlerini sildi ve dedi ki: “Ne enaniyet! Karbon döneminin çınarları gibi.” Karbon dönemi nedir, çınarları ne kadar büyüktür bilmem ama Hocaefendi'nin bu yorumuna katılmam mümkün değil. Şahsen ben çevresine ders vermek için böyle bir değerlendirmede bulunduğunu düşünüyorum. Zaten sözün devamında bu kendini gösteriyor. Evet, ‘ilk defa anlattım' dediği bu hatırayı girizgâh yaptı Hocaefendi ve dedi ki: “İyi bir terbiye şart. Birini gıybet etmişsin, ona bağırıp çağırmışsın, aleyhinde yazmışsın; bunların hepsi ahirette sorulur. Ben çocukluk dönemlerimde bile dirsek temasım bulunan insanları hakkı-hukuku geçmiştir diye yıllar sonra aradım buldum, hediyeler verdim, helallik diledim. Hatta hiç unutmam, Kars'ta bulmuştum bir medrese arkadaşımı. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Bugünün insanları çok hesapsız yaşıyor. Nasıl kurtuluruz bilmiyorum. ‘Ahirette kurtulman mümkün değil!' deyip insanların ümitlerini berhava etmemeli ama bu hesap duygusunu da mutlaka uyarmalı.”

‘Ahirette nasıl kurtulu böyle diyenler?’

Aynen aktardım; görüşümü sizlerle paylaşmak için yaptım bunu. Bakalım katılacak mısınız? Bana göre, zahirî zaviyeden bakınca çocukluk hatırasından buraya intikali gerektirecek bir bağ yok gibi. O zaman buraya intikalin sebebini arka plan şartlarında aramak lazım. Bu da Hocaefendi'nin zihnini meşgul eden gündemi bilmekle mümkün olur. Gündem neredeyse aylardır, hatta diyebilirim son bir yıldır tahammül sınırlarını aşan haliyle devam edegelen öfke, kin, nefret, haset ve düşmanlık hisleri ile yapılan saldırılar. Herkül Nağme'de yayınlanan birçok sohbetinde de yer alan ve gazetelere de konu olan ithamları kastediyorum. Perde arkasına vâkıf değilim, hadiseyi genişliği, uzunluğu ve özellikle derinliği itibarıyla bilmiyorum. Fakat söylediği şeyi söylemeden de duramayacağım; zira bu sözler benim yaklaşımıma hak verdiriyor. “Yakın tarihte bir Müslüman bizler için ajan, falanın, filanın güdümünde gibi şeyler söylemiş.”

Yüzüne baktım bu cümleleri not aldıktan sonra. Melûl, mahzun, mükedder bir sima vardı. Bu iftirayı yapan sanki kendisiydi de, pişmanlık duyuyordu, pişmanlığı da ses tonuna yansıyordu. Sonra birden, “Ahirette nasıl kurtulur böyle diyenler bilmiyorum.” dedi, “Sağlam bir imanla günde bin defa estağfirullah dersin de, arada kul hakkı olunca, kul hakkını sana helal etmeyince kurtulmak zor.” Ramazan'da oldu bu hadise. Ama geçen hafta Herkül Nağme ve Bamteli'nde yayınlanan iki sohbette anlatılan şeyler düşmanlığın çok daha öte boyutlara taşındığını anlatıyordu. Güya, hizmete nispet edilen talebelerin evlerine uyuşturucular, silahlar yerleştirilecek ve ardından yapılacak baskınlarla bunlar bulunup, hizmet ve Hocaefendi uyuşturucu trafiği ve terörizm ile ilişkilendirilecek. İnsanın kanını donduran, beynine bir kıymık, kalbine bir hançer gibi saplanan, hatta diyebilirim şeytanın bile aklına gelmeyecek; geldiği zaman da “el-insaf” deyip herhalde vazgeçeceği planlar, projeler bunlar. “Haset, imanın önüne geçti...” diye adlandırdı bir arkadaşım bu durumu. Haset imanın önüne geçince küfrün ve kâfirin yapmayacağı şeyi yapabilir insan. Nitekim uyuşturucu çetesi, terörist ilanı düşünceleri bunu göstermiyor mu Allah aşkına?

Ekrem Dumanlı, zihnimde iz bırakan yazılarından birinde başörtüsü eksenindeki kasıtlı yalan yanlış haberlere değiniyor ve ardından Anadolu halkının “Ekmek, Kur'an çarpsın” sözünden hareketle “bu Kur'an sizi çarpar” diyordu. Aynı şeyi diyorum, öfke, kin, nefret, haset, rekabet ve bütün bu menfi duyguların çıkmaz sokağı sayılan düşmanlıkla her türlü itham, iftira ve tezviratı yapanlar dikkatli olmalı; Kur'an'a tercümanlıktan öte bir şey düşünmeyen bir insan ve o insanın etrafında gösterdikleri maddî-manevî fedakârlıkla dünyanın dört bir bucağına giden insanlar sahipsiz değildir ve gün gelir çarpar onların sahibi sizi.

Bir zamanlar “bu kabağın da bir sahibi var” menkıbesini anlatmış ve ardından “Gayretullaha dokunmaya az kaldı.” demiştim. İş gayretullaha dokunursa zaten iş bitmiş demektir. Ne güzel der Sırrı Paşa: “Zalimlere mehl olmasa matlubu İlahi; Bir demde yıkar âlemi mazlumların ahı” Yunus diliyle: “Ne varlığa sevinirim; Ne yokluğa yerinirim; Aşkın ile avunurum; Bana Seni gerek Seni” deyip “Sırat kıldan incedir; Kılıçtan keskincedir; Varıp ânın üstüne; Evler yapasım gelir.” diyen bir insandan bahsediyoruz. Ziya Paşa diliyle “Onlar ki verir laf ile dünyaya nizâmât; Binbir teseyyüp bulunur hanelerinde” denilen noktada yerlerini alanlar şunu unutmasınlar: “İnsana sadakat yakışır görse de ikrah; Yardımcısıdır doğruların Hazreti Allah.”

Ne demiştik başta: Yazıktır, ayıptır, günahtır, suçtur.