Yazdır

Dua saati

Yazar: Ahmet Kurucan, Zaman Tarih: . Kategori 2013 Köşe Yazıları

Oy:  / 10
En KötüEn İyi 

"Ne hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir beyan.."

Hepimizin ortak kanaati, bugün duaya çıkmayacak ve "Siz aşağıda yapın." diyecek. Hatta onu bile demeyecek, normal günlük programın akışı içinde misafirlerle beraber orada kalan kişiler aşağı salonda dualarını yapacak. Neden mi? Hani bir defasında "Bir tek kelime söyleyecek takatim vardı; bittim dedim." demişti; bugün de benzer bir halet-i ruhiyeye sahip. Teşbihte nezaket sınırlarını ihlal etmeyeceğime inansam daha öte tasvirlerde bulunurum ama "arife işaret kâfidir" düsturunca bu kadarla iktifa ediyorum.

Fakat "dua saati" adını verdiğimiz vakit geldi. Sabahtan beri hem fizikî hem de ruhî olarak kendi iç dünyasına kapanmış Hocaefendi salonun kapısını içeriden açtı ve "dua" dedi. Yanılmıştık hep birlikte. İyi ki de yanılmışız; onunla aynı atmosferde yarım saat bile olsa fazla kalma, nefes alışverişinde bulunma, huzurun insibağına mazhar olma imkânını yakalamıştık. Bunlara âmennâ fakat şunu unutmamalı; benim tasvire çekindiğim halde bile olsa duaya çıkma, onun duaya verdiği ehemmiyeti gösterme adına fiilî bir delildir.

Pekala yazının sonuna sakladığım soruyu şimdiden sorayım; biz dua saatine aynı ölçüler içinde ihtimam gösteriyor muyuz? Bu soruyu ve cevabını şimdilik bir kenara bırakıp, yazıya bir başka zaviyeden giriş yapmak istiyorum.

Aslında "Duanın gücüne inanıyorum ama..." ile başlayan ve bitmez tükenmez mazeretler ileri süren anlayışa işaret sadedinde bir yazı kaleme almayı planlıyordum. Bu planımdan haberi olmayan bir arkadaşım bana "Hocaefendi'nin dua saati uygulamasını neden yazmıyorsun?" deyince ve yukarıda resmettiğim hadise yaşanınca içimden 'iktiran buna denir' dedim ve kaleme sarıldım. Nasip olursa o yazıyı yine yazacağım.

Var olmanın, varlık şuuruna ermenin, varlığa sınır çekmenin göstergesidir dua. "Varım ama Sen var ol dediğin için", "Varım ama Senin varlığın yanında bir hiçim!.." İşte duayı hissetme, dua ile bütünleşme, O'nda fani olma bu demektir. Bilmem şuurunda mıyız?

"Birlikte dua etsek..."

Dua saatinin başlangıç tarihi yanlış hatırlamıyorsam 2005. Arapçada nazile dediğimiz çehremizi karartan kara bulutların renk tonunu artırarak semamızda dolaştığı günler. Gerçi âlem-i İslam olarak son birkaç asırdır hep böyle. O kara bulutlar mekân edinmiş semamızı. Hiç terk etmedi bizi. Renk tonları değişiyor sadece. İşte böylesi bir zamanda 'külliyet kesbeden duanın nezd-i uluhiyette kabule karîn olacağı' müjdesinden hareketle "Birlikte dua etsek." dedi Hocaefendi.

Kaldı ki o güne kadar edilmiyor da değildi. Sadece vakit namazlarının arkasından yapılan tesbihatları nazara alsanız, günlük evrâd-ı ezkârı olan bir tarikat mensubunun zikre harcadığı vakitten daha fazla zamanın harcandığını müşahede ederdiniz. Namaz, sohbet ve yemek aralarında salonda ferdî olarak edilen duaları bunlara ilave etseniz, karşınıza çıkan rakam çoklarının dudaklarını uçuklatırdı ve hâlâ uçuklatır.

1985 yılına götüreyim isterseniz sizi sözün geldiği tam bu aşamada. 1985'te de bundan farklı değildi. İlim deyip, irfan deyip, edeb deyip girdiğimiz bu mekânda benim ilk dikkatimi çeken şeylerden biri, namaz vakitlerine göre bölünmüş bir zaman tanzimi; ikincisi ise dua ile özdeşleşmiş bir sinenin rehberliğinde hayatın tüm karelerine yansıyan dua saatleri.

Birkaç kare paylaşayım sizlerle; 47-48 yaşındaydı Hocaefendi o zamanlar. Sabah namazlarından sonra cemaatin önünde, teşehhüt vaziyetini hiç bozmadan tam bir saate yakın -hem de her gün- salına salına dua ettiği sahneler bugünkü gibi gözlerimin önünde. Bazen ılgım ılgım yanaklarına doğru yol bulup akan gözyaşları, bazen "amin"lerine zemin teşkil eden hıçkırıkları; bazen kor haline gelmiş ateş üzerinde kaynayan güveç misali duyulan fıkır fıkır kaynama sesleri, bazen dudakların dahi kıpırdamadığı sessizliğin haykırışları...

Hatırlıyorum o günlerde İ. Gazzali Hazretleri'nin Hizbu'l-Hasîn ve Hizbu'l-Masûn duaları akşam namazları sonrasında bir gün rahmetli Ömer Türkmen Hoca, bir gün bir başkası tarafından nöbetleşe okunur, cemaat de ellerini açar amin derdi. Hadis kriterleri açısından Efendimiz'in (sas) ağzından çıktığına emin olunan sahih hadislerden derleme duaları –ki bu dualar, El-Mecmuatu'l-Me'sura ismiyle yayımlandı- sabahıyla-akşamıyla hep birlikte yapılırdı; tıpkı bugünkü gibi.

Sebeplerin bi'l külliyye sukût edip dergâh-ı İlahiye'ye bir başka türlü iltica ve iltizamın gerektiği zamanlarda salonda toplanılır, kıble istikametine teşehhüt vaziyetinde oturarak yönelinir ve Ashab-ı Bedir'ler, "İçinde size açamayacağım ne sırlar gizli." dediği Fetih'ler, Nasr sûreleri ile her şeye gücü yeten kudret-i İlahi'den istimdadda bulunulurdu.

1985'te böyle de, 1975'te nasıl acaba? Bu yazıyı yazmadan önce 1975'te yanına gelmiş, vefası, sadakati, teslimiyeti ile malum ve "hakkında ansiklopedik çapta eser yazılsa sezadır" dediğim gönül insanına sordum bu soruyu? "Fazlası var, eksiği yok." dedi bana. Ya ondan önce? 1967'lerde Kestanepazarı'nda kendisine talebelik etmiş insanlara da sordum; aynı cevabı verdiler. Sözü bu kadar uzatmamın sebebi; 2005'te başladı dediğim uygulamanın daha önceki yıllarda hem ferdî hem de içtimaî planda uygulandığını ifade etmek için.

Soru ve cevaba geri dönüyorum; ister ferdî isterse literatürümüze dua saati olarak giren topluca dua yapmaya bu ölçüde ehemmiyet veriyor muyuz? Bu sorunun cevabını herkes ve her kurum kendisi verecek. Benim hariçten ahkâm kesmem hem yakışık almaz hem de doğru olmaz. Ama soruya cevap ararken yardımcı olacak bazı sorular sorabilirim. Vicdan kantarında kendimizi tartmak için. Kalb aynasında kendimize bakmak için. Fikir arenasında kulvarımızı kaybetmemek için. Beden hapishanesinde delil arayanlara delillerini göstermek için. İşin özü; kalben, ruhen, fikren, bedenen doğru cevaba ulaşmak için.

Acziyetin idrak edilişi

Dua bir oluştur, bir duruştur, bir had biliştir. Dua ederken bunları hissediyor muyuz?

Dua, acziyetin idrak edilişi ve "Ben bana yetmiyorum Allah'ım! Ben yetmediğim gibi Senin haricinde kâinatta bulunan hiçbir şey de yetmiyor. Muhtaç oluşumu Sana ama sadece Sana itiraf ediyorum." demektir. Bunun şuurunda mıyız?

Dua, Hocaefendi'ye göre 'Allah'a karşı uzaklığımızı aşma çabası'nın adıdır, unvanıdır. Yanlış anlaşılmasın; haşa ve kella, O bize şah damarımızdan daha yakın ama günahlarımızla, isyanlarımızla, hatalarımızla ve daha ötesi nasûh unvanını kazanamayan ve tevbeye ihtiyacı olan tevbelerimizle O'ndan çok uzakta bulunuyoruz. İşte dua ile bu uzaklığımızı aşmaya çabalıyoruz. Bu gerçeğin farkında mıyız?

Elleri karıncalanıncaya kadar demişti geçenlerde Hocaefendi. Ellerimizi çok uzun zaman yücelerin yücesi dergâha kaldırmakla, vaktin nasıl geçtiğini bilmemekle mümkün olur bu fiziken. Acaba böyle bir hal yaşadık mı duada?

Var olmanın, varlık şuuruna ermenin, varlığa sınır çekmenin göstergesidir dua. "Varım ama Sen var ol dediğin için", "Varım ama Senin varlığın yanında bir hiçim!.." İşte duayı hissetme, dua ile bütünleşme, O'nda fani olma bu demektir. Bilmem şuurunda mıyız?

Sözü daha fazla uzatmanın manası yok. Genel ahvâl onu gösteriyor ki; hakkıyla ne duaya ne de dua saatine gereken ehemmiyeti veriyoruz.