Yazdır

İslamfobyadan cemaatfobyaya

Yazar: Ekrem Dumanlı, Zaman Tarih: . Kategori 2013 Köşe Yazıları

Oy:  / 19
En KötüEn İyi 

Önemli bir şahıs, Mağrip diyarındaki bir entelektüeli öve öve bitiremiyor, ardından da “Keşke bizde de ufku böyle geniş alimler olsaydı.” diyordu. Bir bakıma haklıydı; zira bahsi geçen kişi hem telif ettiği eserleriyle hem yürüdüğü mutedil yolla numune-i imtisal sayılabilecek bir aydındı. Bir bakıma haksızdı; zira bizim ülkemizde de çok sayıda değerli alim vardı ve her birinin tefekkür dünyamıza taşıdığı bir zenginlik söz konusuydu.

Üstelik “Nerde öyle şahsiyetler!” diye serzenişte bulunan zatın bilmediği bir gerçek söz konusuydu: O kanaat önderi de Türkiye'yi yakından izliyor, ülkemizdeki gelişmelerden ders çıkarıyordu. Hatta Fethullah Gülen Hocaefendi'nin yaklaşımlarından ilham alıyor, etrafına Hocaefendi'nin eserlerinden bahsederken 'sadece ilim değil irfan da içerdiğini' söylüyordu. Tam da bu sebeple ülkesinde Hizmet ile ilgili bir konferansa öncülük etmişti...

Ne yazık ki bazen çok uzaklarda aranan, hemen yanı başımızda olabiliyor ve çok defa bu gerçek fark edilemiyor. Görmek için bakmak gerekiyor; bakarken önyargılardan sıyrılmak gerektiği gibi.

Ta yirmi yıl önce Dedeman Otel'de Hocaefendi “Demokrasiden geriye dönüş yok.” demişti. Nasıl sarsıcı bir şok yaşandığını ‘İslamî kesimler'e yakın olanlar hatırlayacaktır. Çünkü o günlerde demokrasi ile ilgili müspet bir şeyler söylemek küfür addediliyordu. Benzer bir hadiseyi 2004'te Nuriye Akman'ın yaptığı röportajda yaşadık. “Dünyada en nefret ettiğim insanlardan bir tanesi Bin Ladin'dir. Çünkü Müslümanlığın dırahşan (aydınlık) çehresini kirletmiştir.” dediğinde İslam dünyası henüz kendisine biçilen terörist gömleğinden bîhaberdi. Hatta Bin Ladin bazı yerlerde kahraman gibi resmediliyordu. Daha yüzlerce misal verilebilir. Görünen o ki bazı ikazlar vaktinde tam anlaşılamasa bile zaman içinde kavranıyor.

Cemaatfobya, amansız bir virüs gibi bazı bünyelere musallat oldu. Kaleme alınan keskin yazılarda, irad edilen coşkun nutuklarda, dost meclislerinde yapılan gıybet dolu sohbetlerde cemaat fobisinin bir cinnete dönüştüğünü görüyor, üzülüyor, uhuvvet için tekrar tekrar dua etmeye mecbur kalıyorsunuz.

Şimdilerde Hocaefendi çok manidar tembihlerde bulunuyor. Sade yaşamaktan, dünya malına tamah etmemekten, benlik davasına kapılmamaktan, şöhret-i kazibenin paletleri altında ezilmemekten bahsediyor. O sohbetler sayesinde çilekeş ve mustarip bir fikir adamının feryadını yüreğinde duyan her fert, sorumluluk duygusuyla bir daha ürperiyor...

Çoktandır düşündüğüm ama (pek çok insan gibi) bir türlü mana veremediğim bir meseleye geçenlerde Radyo    Cihan'da denk geldim. Herkul.org'dan nakledilen bir sohbette Hocaefendi şöyle diyordu: “Cemaat diyorlar, hareket diyorlar, hizmet diyorlar, oturup kalkıyor Batılıların İslam fobyası yaşadığı gibi, bir cemaat fobyası yaşıyor ve yaşatıyorlar…”

İslamfobya! İnsanlığın yeni imtihanı.

İnsanları barışa, huzura, kardeşliğe davet eden İslam dini, maalesef, terör gibi feci bir insanlık suçu ile yaftalanmak isteniyor. O menhus çamur tutmasa bile iz bırakıyor. Bu noktaya gelişimizde Müslümanların da payı var kuşkusuz. Samimi müminlerin çağın ruhuna uygun bir dil ve üslup geliştirmekteki yetersizliği büyük bir mesuliyet yüklüyor omuzlarımıza... Bir de İslam adına asıp kesen, bomba atıp adam öldüren, vahşi ve cahil bir zümre kol geziyor yeryüzünde. Hocaefendi onlar için “İslam'ın yüzüne zift sıkıyorlar.” dedi geçen hafta. Haksız mı Allah aşkına!

Cemaatfobya! Müslümanların yeni sınavı.

Esefle ifade etmek gerekiyor ki cemaatfobya, amansız bir virüs gibi bazı bünyelere musallat oldu ve hükmünü icra etti. Kaleme alınan keskin yazılarda, irad edilen coşkun nutuklarda, dost meclislerinde yapılan gıybet dolu sohbetlerde cemaat fobisinin bir cinnete dönüştüğünü görüyor, üzülüyor, uhuvvet için tekrar tekrar dua etmeye mecbur kalıyorsunuz. “Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım! Kalplerimizi telif et!” diyorsunuz. Heyhat! Nefisler bencillik ve bizcillik iddiasından vazgeçmek istemiyor. Davanın hatırına bir iki hususu hatırlamakta fayda var sanırım.

Cemaatler, tarikatlar bu ülkenin sosyolojik bir gerçeğidir ve o sosyal gerçek, gücünü gönüllüler hareketi olmasından alır. Hiçbir camia, cemaat, tarikat, devlet düşmanlığı yapmamıştır. “Allah devletimize zeval vermesin!” diye dua eden o kitleler hiçbir zaman sırtını devlete de dayamamıştır. Ve dayamamalıdır. Bu özgün yapı tahrip olursa bin küsur yıllık sivil ve bağımsız duruş bozulur ve o sendeleme safhası halk ile camiaların arasındaki gönül bağını koparır.

Bütün camiaların özü insandır; hangi partiden olursa olsun, hangi çevreden gelirse gelsin her fert camialar içinde kendine bir yer bulur; bulmalıdır. Bu orijinal birliktelik herhangi bir siyasi akıma indirgendiğinde o köklü gelenek zarar görür. Bazı “İslamcı Yazarlar”ın devletle sınavı çok çetin geçiyor. Daha düne kadar “Laik devlet yıkılacak elbet!” sloganının altında homurdananlar, bugün devletle kendilerini özdeş görüyor. Vâ esefa! Vâ esefa!

Devlet ne Tağut'tur ne ma'bud! Dün Tağut benzetmesi yapıp devleti taşlamak nasıl yanlışsa, bugün ona ma'bud muamelesi yapıp tapınmak da o kadar vahim bir hatadır. Devlet, fertlerin güvenliğini sağlayan, eşit vatandaşlar arasında hak ve adalet dağıtan ve insanlara hizmet taşıyan bir aygıttır. Vergi toplama salahiyeti insana hizmet vermesinden dolayıdır. Devlete bir kutsiyet atfedip sonra da kendini ‘devletin gerçek sahibi' ilan eden ve bunu da İslamcılık sanan erbab-ı kalem, kendini yanlış yere konumlandırdığı için cemaatleri, tarikatları anlayamıyor, aynadaki yansımasına yumruk atarak kendine zarar veriyor.

Onlarca yıldır insan yetiştirme uğruna gece gündüz çalışan ve hiçbir menfaat beklemeyenlerin kadr-u kıymetini iyi bilmek lazım. Her tohumu gözyaşlarıyla tek tek sulayanlar fevkalade bir sabır ve tahammülle haksızlığı sineye çekebilir; ancak unutmamak gerekir ki bir noktadan sonra mevzu kul hakkı olmaktan çıkar O'nun hukukuna girer. Ve hiç şüphesiz O, her şeyin gerçek sahibidir...