Yazdır

Mescid-i dırâr ve zarar-i âmm ve tasfiye

Yazar: Ahmet Kurucan, Zaman Tarih: . Kategori 2013 Köşe Yazıları

Oy:  / 16
En KötüEn İyi 

Gazete köşelerinde polemiklere girmeyi sevmem. Şu ana kadar girmemeye çalıştım. Sadece zaruret sınırına dayanan birkaç meselede cevap yazdığımı hatırlıyorum. Uzmanlık isteyen ve ancak ehl-i ilmin kendi aralarında müzakere edeceği meselelerin gazete köşelerinde tartışılmasını hakikate karşı saygısızlık olarak görüyorum.

Müzakere usulünü bilsek ne âlâ, çoklarımız itibarıyla bilmiyoruz. Dolayısıyla da bir yere varamıyoruz. Kimse kendi doğrularından taviz vermiyor. Hakikatin zuhuru değil kendi haklılığı esas herkes için neredeyse. İltihak bekliyorlar çokları. Toplumumuzun neredeyse bütününü alakadar eden İslam hukukuna ait meseleler de bu çerçevenin içinde. Benim de bu alanda yazıyor olmam mezkur düşüncemi hayata taşımamı netice veriyor.

Bununla beraber bu düşüncelere iştirak etmeyen, ilmi dirayeti, tecrübesi, mücadelesi, halk katındaki şöhreti ve hak ettiği saygınlığı itibarıyla hepimizin gönüllerinde farklı yere sahip duayen bir hocamızın gazete lisanıyla söylediği bazı şeyler, beni okumakta olduğunuz yazıyı yazmaya zorladı. Yanlış anlaşılmasın, polemik değil, sadece benim ve kamuoyunun merakını tatmin için bazı sorular sormak istiyorum.

Üç husus var son dönemlerdeki yazılarında hâlâ izaha muhtaç olan. Mescid-i dırar, kamuya/ümmete ait umumi zararın def edilmesi için hususi zararın tercihi ve tasfiye. Duayen hocamızın yazdıklarını birebir intikale gerek görmüyorum ama soruların daha net anlaşılması için birer cümle ile tekrar edeyim mezkur düşüncelerini.

Mescid-i dırar; “Meşruiyet ve İslâmîlik ölçütlerine uyanlar ‘ümmetin kurum ve kuruluşları, ilk Mescid’in yavruları’dır, uymayanlar ise Peygamberimiz’in yıkılmasını emrettiği ‘zırar’ mescidi örnekleridir.”

Zararı âmm ve hâs; “Mecelle’mizin 26. maddesi şöyle der: ‘Zarar-ı âmmı def’ içun zarar-ı hâss ihtiyar olunur’. Gençler de anlasın diye günün diline çevirelim: Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.”

Tasfiye; “...meşru hükümetlerin hem kendilerine hem de ülkeye zarar vermesi kaçınılmaz olan ‘derin yapılara’ müsamaha etmemesinden, gücü yettiği takdirde tasfiye etmesinden daha tabii bir şey olamaz; aksi halde bu yapılar onu yer ve bitirirler.”

Yaptığım bu üç iktibastaki ortak nokta arayışına görecek, ardından sorularımı soracağım. Ama önce kamuoyundaki algı hakkında bir hususu hatırlatmak istiyorum. Bu düşünceler halk nezdinde dershanelerin kapatılma (dönüştürülmesi mi deseydim!) tartışmaları ile başlayan, 2004 MGK kararları ve yolsuzluk iddialarına kadar uzayan ve devam eden süreçte hükümetin Hizmet’e karşı almış olduğu tavrın fetvası olarak algılandı. “Siyasette olan selim ve akıl sahiplerine!” hitabı da bunun delili sanki. Sokağa yansıyan manzara inanın bu. İslam hukuku ile alakalı sorulara cevap yazdığım için olsa gerek, bu bağlamda e-posta kutuma düşen soruların had u hesabı yok.

Üç husustaki ortak paydaya geçeyim; bana göre ortak payda, devlet ve devletin otoritesidir. İyi ama hangi devlet? İsterseniz bunu ilk sorum kabul edebilirsiniz. Daha dün denecek kadar kısa zaman öncesinde red ve inkâr edilen devlet, bugün neredeyse kutsanacak ölçüde kabul ediliyor. O zaman ikinci soru, devlet yapısı itibarıyla dün ile bugün arasında değişen ne? Çok şeyler değişti de bizim mi haberimiz yok, yoksa devleti idare eden, daha doğru bir tabirle hükümet eden kişilerin dini tercih ve kimlikleri mi bu zihniyet değişikliğine yol açtı?

Sorumu şöyle açabilirim; talebelik yıllarımızda altını çize çize okuduğumuz, şimdi de referans kitabı olarak şahsen benim kütüphanemin en üstünde duran “Mukayeseli İslam Hukuku” kitabında “Kur’an-ı Kerim’e Göre Devlet Telakkisi” başlığı altında ortaya konulan prensip ve hususiyetler şu anki devlette var mı? Nedir onlar? 10 madde halinde izahı yapılmış o tarihlerde. Kendi ifadesi ve sıralamasıyla; “İslam devletinin 10 özelliği. 1- Hakimiyet Allah’a aittir. 2- Düzen ve istikrar temin edilmelidir. 3- Hakka teslimiyet ve kanuna itaat sağlanacaktır. 4- Kanun hakimiyeti sağlanacak ve adalete riayet edilecektir. 5- Toplum ıslah edilecek ve değerler korunacaktır. 6- Danışma yapılacaktır. 7- Sosyal adalet gerçekleştirilecektir. 8- İlahi irade çerçevesinde devletlerarası ilişkiler kurulacaktır. 9- Dini hoşgörü bulunacaktır. 10- İslam devleti ve toplumu bütün insanlara açık olacaktır.

Şahsi beklentim şu; eğer hocamız hâlâ bu düşüncelerinde sabit kademse kıyas-ı ictihadîlerle bu prensipleri izah etmesi. Belki de benim seküler olduğunu zannettiğim devlet formu farklı bir zemine oturuyordur. “Muhalif olanların hizmet alanları yıkıla” manasına gelen mescid-i dırar benzetmesi, ümmetin maslahatı için cemaatin faaliyetleri engellenebilir şeklinde özetlenebilecek “Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir” cümlesi ve nihayet devletin organlarında devletin kanunlarına göre çalışan, iyi niyetli, ülkenin ve milletin hayrına hizmet eden memurlar tasfiye edilebilir ancak bununla izah bulur. Kaldı ki beklediğimiz bu izahlardan sonra da ümmet kim, halife kim, şeyhülislam kim ve sistem sorularına sıra gelecek. Nedense bütün bu söylenenler bana geçen senelerde yaşadığımız İslamcılık tartışmalarını hatırlatıyor!