Yazdır

Âkıbet, müttakîlerindir, takvânındır

Yazar: Ali Ünal, Zaman Tarih: . Kategori 2013 Köşe Yazıları

Oy:  / 57
En KötüEn İyi 

İki yıldır, çevremdeki arkadaşlara ve bazı sohbetlerde, “Türkiye’de çok önemli hadiseler yaşanabilir; fırtınalar kopabilir.

Öyle ki, “Camia”nın dershaneleri kapatılabilir; okullarının, yurtlarının üzerine gelinebilir. Bürokraside tümden tasfiyeler yaşanabilir. İhanetler, içeriden önemli çökmeler olabilir.” diyordum. Neye dayanarak? Kur’ân-ı Kerim’e. Medine’de Allah Rasûlü (sas) ve Müslümanların nihaî olarak en fazla sıkıştırıldığı ânı Kur’ân-ı Kerim tarif ederken, “Üstünüzden ve altınızdan gelmişlerdi. Gözler dönmüş, canlar gırtlaklara dayanmıştı ve Allah hakkında kötü kötü zanlar besliyordunuz. İşte o halde, orada mü’minler iptilâya tutuldular ve şiddetli sarsıntılarla sarsıldılar.” buyurur. Bu durumda, mü’minler arasındaki münafıklar, bozgunculuk yapıp, firar etmeyi düşünürken, mü’minler, “Bu hal, bize Allah ve Rasûlü’nün va’d ettiğidir. Allah ve Rasûlü, elbette doğru söylemiştir.” diyor; iman ve teslimiyette daha bir derinleşiyorlardı. Çünkü Allah ve Rasûlü (sas), ta baştan beri “Sizden önceki ümmetler gibi sarsıldıkça sarsılacak; açlık, korku, mallarınızdan, canlarınızdan, yakınlarınızdan, kazançlarınızdan eksiltme ile imtihan olunacaksınız; kazanlarda kaynar gibi imtihandan imtihana sürükleneceksiniz; cepheden cepheye koşturulacak, musibetlere, belâlara, zararlara maruz kalacaksınız.” demiş ve sonra da “Bütün bunlar karşısında sabreden, yılmayan, birbirlerine kenetlenip, birbirleriyle yardımlaşanlar”ı müjdelemişlerdi. Ne için olacaktı bütün bunlar? Ak ile karanın, elmas ruhlularla kömür ruhluların, altın cevheriyle posaların, gerçek inanmış ve Allah yolunda cehdeden ve sabır gösterenlerle münafık tıynetlilerin, iddialarında, davalarında samimî olanlar ile olmayanların, hakkın gerçek bağlılarıyla rüzgârın esiş yönüne göre, menfaatlerine, nefsanî tarafgirliklerine göre yön ve tavır değiştirenlerin, temizlerle kirlilerin ayrışması, Allah’ın, insanlar için vaz’ettiği yolun doğruluğuna şahitler edinmesi için; “uzun, menzili çok, geçidi yok, derin sularla kaplı” yollarda kalbi zayıflarla yol alınamayacağı için.

Medine’de Allah Rasulü (sas) ve Sahâbe-i Kiram’ın yaşadığı ve yukarıda tasvir edilen ânın bir benzeri İsrailoğulları tarihinde de yaşanır; çünkü tarih, mislî tekrarlardan, Sünnetullah denilen aynı mahiyet üzerinde farklı kimliklerle temsil edilen hadiselerden ibarettir. İsrailoğulları Hz. Musa’dan (as) üç asır kadar sonra kendilerine va’dedilen topraklara girmek için bir peygamber rehberliğinde ve Talût komutasında nihaî savaşa giderken bir nehre uğrarlar. Normalde mataralarını sonuna kadar doldurmaları gerekirken, o nehirden su içmeleri menedilir. Suyu içenler serilir kalır; emir ve itaatteki inceliği anlamayıp bir avuç içenler, nehri geçtikten sonra serilir kalır. Nihayet “Nice küçük topluluğun Allah’ın izniyle büyük toplulukları yendiği”nin şuuru içindeki gerçek mü’minler yoluna devam eder ve “Rabb’imiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sâbit tut ve bize kâfirler topluluğu karşısında zafer ihsan eyle!” diyerek, muharebeyi kazanırlar ve İsrailoğulları’nın tarihteki en parlak dönemlerinin önü açılır.

Türkiye, “Köprüden önce son çıkışta”dır. Şimdi sert rüzgârlar esiyor. Hadiseler tırmanabilir. Çok İskariyotlar çıkabilir. İçilmemesi gereken sulardan bir avuç bile içenler yola devam edemez. Fakat, yeni bir bakan nal toplama fıkraları anlatsa da, Allah, hükmünü yerine getirecek ve yine Kur’ân’ın dediği olacaktır: “Âkıbet, müttakîlerindir. Âkıbet, takvânındır.”