Yazdır

“İslam ile modernite tezat teşkil etmez”

Yazar: Frankfurter Allgemeine Zeitung, Rainer Hermann Tarih: . Kategori Alman Frankfurter Allgemeine Zeitung'da Rainer Hermann'la

Oy:  / 5
En KötüEn İyi 

Ünlü Alman gazetesi, Fethullah Gülen Hocaefendi ve 'Hizmet'i yazdı

Rainer Hermann: Sayın Gülen, İslam dünyasında en tesirli vaizlerden biri olarak on yılı aşkın bir zamandır ABD'de yaşıyorsunuz. Müslümanlar Batı kültürünü İslamofobi ile suçluyorlar. Gayrimüslimler ise Müslümanların dinlerini korumak adına uyguladıkları şiddeti tenkit ediyor. Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında barış içinde bir ortak yaşam mümkün mü?

Fethullah Gülen: Evet. Müslümanların ve Hıristiyanların barış içinde bir ortak yaşamın tehlikeye girmesinin sebebi her iki tarafta da marjinal grupların kendini göstermesidir. Bazı Müslümanlar İslam dininin kutsal saydığı değerlere yapılan saldırı ve karalamalara karşı reaksiyonlarını ortaya koyarken dengeyi muhafaza edemiyor, aşırıya kaçıyorlar. Halbuki bu karalama kampanyalarını yapanların asıl niyetleri, gazetelerde verdikleri demeçlerde görüldüğü gibi, Müslümanları infiale sevk etmek ve bununla İslam'ı karalamak. Bu gerçeği fark edemeyen Müslümanlar, münferit bir grubun yaptıklarından yola çıkarak bütün Batı/Hıristiyan dünyasını İslamofobi ile suçlama yoluna gidiyor.

Buna mukabil, bu karalama kampanyalarının başını çekenler medyada çıkan duyurularından da anlaşılacağı üzere Müslümanları aşırılığa sevk etme ve böylelikle İslam'ı karalamayı amaçlıyorlar. Bu eylemlerin sadece marjinal bir gruba ait olduğunu fark etmeyen bazı Müslümanlar ise bütün bir Bati ve Hıristiyan dünyasını İslamofobi ile suçluyorlar.

Batı dünyası da genellemeci bir yaklaşım sergileyerek ortaya konan bu aşırı tepkileri bütün Müslüman dünyasına, hatta İslam dinine mal ediyor. Müslümanlar münferit hadiselerin suçunu Bati dünyasının tamamına yüklememelidir. Diğer taraftan Batı dünyasında da provokasyonlar neticesinde gelişen Müslüman dünyadaki bazı aşırı tepkiler İslam'a ve Müslümanlara mal edilemez ve edilememeli.

Rainer Hermann: O zaman barış içinde ortak yaşam nasıl olacak?

Fethullah Gülen: İslami değerler açısından bakıldığında bir Müslümanın Hıristiyan, Yahudi veya başka din ve inanç mensuplarıyla birlikte huzur içinde yaşamalarına mani bir değer olmadığı gibi, tam aksine birlikte yaşamalarına imkan tanıyan ayetler, hadisler ve bu mevzuda ders alınabilecek tarihi tecrübeler vardır. İslam'ın 4. Halifesi Hz. Ali efendimiz Mısır valisi Malik bin Eşter'e gönderdiği mektuptaki, "Müslümanlar dinde kardeşlerimiz, gayrimüslimlerde yaratılışta eşitimizdir"s özü bu hakikati çok açık bir şekilde ifade eder. Bunu 'ötekini kendi konumunda kabul' diye tavsif edebiliriz.

Müslümanlar ile Hıristiyanların birlikte yaşaması ancak birlikte yaşama kültürünün tesisiyle mümkün olur. Bunun ise temel insani hak ve hürriyetlerin herkes için savunulup korunmasından, her iki tarafın birbirlerini kendi konumunda kabullenmesinden, tahriklere mümkün olduğunca imkan tanımama ve bu türlü hadiseler vuku bulduğunda medenice cevap vermekten geçeceğine inanıyorum.

Rainer Hermann: Peygamber Muhammed'e dair bir nefret filmi İslam dünyasının bir çok ülkesinde kısmen şiddetin eşlik ettiği şekilde protestolara yol açtı. Sizce hangisi daha önemlidir? Düşünce özgürlüğü mü, dinlere saygı mı?

Fethullah Gülen: Bu tarz hadiseler ilk kez olmuyor. Bu gibi hadiseler defalarca vuku bulduktan sonra provokasyonlara sebep olacak gelişmeleri engellemek için gerekli tedbirlerin alınması gerekirdi. Aklı selimin, kalbi selimin gerektirdiği bu. Biz inanan insanlarız. İslam dini de her dine saygılıdır. Hz Ademden itibaren kendisine kadar, Peygamberimiz, hepsini saygıyla anar, mesela Hz. Musa söz konusu olduğunda, "Beni Musa'ya tercih etmeyin" der. Karşı tarafın hissiyatını saygıyla karşılama adına empati çok önemlidir. Seyyidina Hz. İsa hakkında çok taltifkar sözler söyler, dinin onunla tekrar asıl keyfiyetini bulacağına işaret eder. Biz o terbiye ve o kültürle yetişmişiz, bütün dinlere karşı başta saygılı olmak lazım. Ama BM veya AB bu anlamda bütün kutsallara saygılı olmamızı gerektiren bir kanun çıkarabilir mi? Fikir hürriyetiyle bu mesele çelişir mi çelişmez mi? Bu bana zor gibi geliyor. Bu meseleyi en iyisi mi insanları iyi karakterli olacakları şekilde eğitmek üzerinden çözmek gerekiyor. Bu da ahlaki kurallara dayanır. Her meseleyi hukuki kurallar, insan hakları, fikir hürriyeti çözemiyor.

Rainer Hermann: Selefilerin dünya genelinde İslam ile alakalı algıya tesir etme tehlikesi ne kadar büyük?

Fethullah Gülen: Şayet sorudaki Selefilerden kastınız Batı karşıtlığını şiddet ve terörizmle fiiliyata döken gruplarsa bunların dünya genelinde İslam'ın algısına menfi tesiri inkar edilemez. Bazı medya gruplarının, müspet hareket eden çoğunluk yerine, aşırılığa giden marjinal gruplara odaklanması ve onları sürekli gündemde tutması ne yazık ki bu algının hızla yayılmasına sebebiyet vermektedir. Bu algıyı kırmak adına Müslümanlara düşen vazife önce hal dili sonra yazılı ve görsel medya vasıtalarını kullanarak gerçek Müslümanlığı anlatmalarıdır.

Rainer Hermann: Batı'da bazı insanlar şu tezi savunuyorlar: "Muhammed bir devlet kurdu. İsa ise siyasetten uzak durdu, kayzerin hakkını kayzere verdi. Dünya hakimiyetine ulaşmak İslam öğretileri arasında var midir?

Fethullah Gülen: İslam içinde ille de bir idare olacaksa, İslami disiplinlere göre olması, İslam ahlakına göre kurulması, İslami esaslar üzerinde oturtulmasında bir mahzur yok. Seyyidina Hz. Mesih ve havarilerine devlet kurma imkanı doğmadı. Doğsaydı o da kendinden evvelki selefleri Hz. Davud, Hz. Süleyman gibi bir düzen kurardı. Eski Ahit'te geçen "Krallar Dönemi" anlamına gelen 'Müluk Dönemi'nde onlar devlet kurmuşlardır. Seyyidina Hz. Musa, Hz. Yuşa bir sistem kurmuştur. Seyyidina Hz. Mesih, Hz. Zekeriyya ve Hz. Yahya arasında bu anlamda akrabalık var. Onlar bu türlü imkanları elde edememişlerdir. Ama daha sonra Roma Devleti Büyük Konstatin hakimiyetindeyken Hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul edince, Hıristiyanlığın kurallarına göre yönetmiş. Evet, peygamberimiz kendi döneminde bir devlet düzeni kurmuş, fakat sistemin oturması esasen kendisinden sonraki Hulefa-i Raşidin döneminde olmuştur.

O halifeler çok müstakim, çok doğru idiler. Ama Emevilerin, Abbasilerin bütünü için aynı şeyi söyleyemeyiz, Osmanlıların bütünü, Asya'daki İslami devletlerin bütünü için de aynı şeyi söyleyemeyiz. Hakkaniyetin, adaletin, istikametin, sosyal adaletin bütün insanlar için eşit şekilde uygulandığını söyleyemeyiz. Ancak onlar da intihar suikastçileri gibi İslam'a dayanarak bunları yapmışlardı. Bazı hükümdarlar hissiyatına yenilmiş, İslam'ın arkasına saklanarak bazı zulümler, haksızlıklar yapmıştır. Bazen içtihat hatalarına girerek İslam adına bir kısım cinayetler işlenmiştir. Günümüzde bunun daha vahşileri işleniyor. Canlı bombalar, intihar saldırıları... Olan masum insanlara oluyor. Kur'an-ı Kerim, "Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır" diyor. El Kaide ve Hizbullah İslam'ın temiz çehresini karartmaktan başka bir iş yapmıyor. Kur'an'ı bilmemekten kaynaklanıyor bunlar.

Rainer Hermann: Ama onlar savaşıyor ve İslam adına öldürüyorlar...

Fethullah Gülen: Bu bir dönemde Batı dünyasında da olmuştu, sermaye mücadelesi, çalışma ve maddi imkan adına. Bizdeki güya din adına olmuş. Fakat ben buna ihtimal vermiyorum. Şahsi menfaatler ve nefis rol oynamıştır. Din adına cinayetler işletiyorlar. Halbuki bunlar dine karşı işlenmiş cinayetlerdir. Aynı zamanda papaz olan bir profesör bana, "Cennet ve cehennemin var olduğuna dair sağlam inançları mı bu insanları cinayete ve canlı bomba olmaya sevk ediyor?" diye sormuştu. Hiç düşünmeden, "Böyle yapanlar cennete değil, cehennemin ortasına düşerler" dedim. Din adına öyle şey olmaz, din adına cinayet, adaleti, hakkaniyeti ayaklar altına alma, cinayeti bir dini esas gibi gösterme olmaz. Bu dinle telif edilemez.

Rainer Hermann: O halde nasıl oluyor da İslam bu denli farklı yorumlanabiliyor?

Fethullah Gülen: Dinde bir çok şey tefsir ve yoruma açık tutulmuş. Bunu zamanın beraberinde getirdiği şartlarla izah etmek mümkün. Bizde muhkem nasların yanı başında belli zamanda hükümlerin üzerine bina edilebilecek tefsirler vardır. Bediüzzaman Said Nursi, zamanın en büyük müfessir olduğunu söyler. Talepler zamanla değişir. Biz buna içtihad diyoruz. Bugün içtihat yapacak insan yoksa şayet, o kapasitede ve kabiliyette insan bulunmamasındandır. Yoksa içtihat kapısı ardına kadar açıktır. Zaman, ilim, teknolojik gelişmeler ve uluslararası münasebetler hesaba katılarak yapılacak çok farklı içtihat noktaları vardır. İçtihattan dolayı geçmişte bir kısım ayrılıklar olmuş. Bir zat şöyle der: "Allah'a giden yollar, mahlukatın solukları sayısıncadır."

Rainer Hermann: Sayın Gülen, Türkiye'de "İslam'ın yenileyicisi" ve yeni "Anadolu elitinin manevi rehberi" olarak tanınıyorsunuz. İslam modern olabilir mi veya muhaliflerin eleştirdiği gibi sadece modern dünya mı İslamlaştırılması mı söz konusu?

Fethullah Gülen: İlk olarak, yenileyici ve manevi liderlikle ilgili sözlerinizi kabul etmiyorum. Tartışma götürmeyen mevzu şudur ki, modernitenin demokrasi kavramında da görüldüğü üzere farklı siyasi, sosyolojik, felsefi ve kültürel yorumlardan ve uygulamalardan dolayı tek boyutlu bir tanımlaması yoktur. Moderniteye dair kaynaklarda akıl ve bilimin önemi, fertlerin başkalarının veya devletin iktidarından kurtulması, inanç ve düşünce özgürlüğü, insan haklarının korunması, hukukun ve demokratik yönetimin üstünlüğü gibi prensiplerden bahsedilir. Bunların hiç biri İslami değerlerle tezat teşkil etmez.

Müslümanların bu prensipleri ferdi ve devletsel düzlemde hayata geçirmeleri İslam'ın modernleştirilmesi anlamına gelmez. Burada daha ziyade İslam'ın yorumlanabilir taraflarının modernitenin eseri olan ve İslam'ın temel prensipleriyle çelişmeyen prensipler doğrultusunda yorumlanması söz konusudur. Diğer taraftan İslam'ın modernitenin yorumlarında ve kullanımlarında da rastlanılan her talebi tasvip ettiğinden de yola çıkamayız. Mesela insana ve kainata tamamen materyalist bir bakışla yaklaşma, laikliğin dinsizlik olarak pratiğe uygulanması, sınırsız mutlak özgürlükler veya dinin sonunun geldiği veya yerini akıl ve bilimin aldığı iddiası. Diğer taraftan, Müslümanların moderniteye kendi renklerini katmalarına ve belli meselelerde kendi yorumlarını geliştirmelerine 'modernitenin İslamlaştırılması' da denemez.

Rainer Hermann: Ateizm Avrupa'da yayılıyor ve ateistler ne İslam'a ne de başka bir dine değer veriyor. Bir Müslüman böyle bir ortamda nasıl yaşayabilir?

Fethullah Gülen: Avrupa'da ateistler ve deistler var. Tıpkı Türkiye'de ve Amerika'da da olduğu gibi. İnsanlar farklı dinlere mensup, Hıristiyanlar teslise vurgu yapıyorlar. Gerçeği görmek demek, dünyayı, insanları ve onların duygularını doğru anlamak demektir. Ben, herkesin duygularını algılayıp onlara saygı göstereceğim bir empatiyle konuşmak ve amel etmek durumundayım. İnsanlara bu şekilde yaklaşmak gerek. Peygamberimiz, "Hakiki mü'min insanların elinden ve dilinden emin olduğu insandır" demiştir. Ana prensip kimseye zarar vermemektir. Ateist olsun, deist olsun, materyalist veya natüralist olsun, her insan ilk önce insandır. Allah'ın en en harika sanatıdır ve ona saygı duyulması gerekir. Bunu hümanist bir bakış açısı olarak görmek mümkündür: İnsana saygı en başta gelir. Allah Kur'an'da, "Biz insanı en güzel şekilde yarattık" buyuruyor. Kur'an, meleklerin seyyidina Hz. Adem'e secde ettiklerini ve onun önünde eğildiklerini anlatır. Bu insanın ululuğunu, kutsiyetini, mübeccel bir varlık olduğunu gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında her insan saygıyı hak eder.

Rainer Hermann: Yani başkalarını olduğu gibi kabul etme çağrısında bulunuyorsunuz...

Fethullah Gülen: Bize düşen şey herkesi kendi konumu içinde kabul etmek, bu konuma saygılı olmaktır. Eğer saygı bekliyorsanız, karşı tarafa saygıda kusur etmemeniz lazım. Ateiste karşı da böyle davranmak gerekir. Ne de olsa o da bir insandır ve insanı kucaklamak lazım. Hoşgörü ve diyalogda yedi küsur asır evvel Anadolu'da bir ulu önder olan Mevlana şöyle demiştir: "Gel, ne olursan gel, hangi dinden olursan gel." Ve o kalbini herkese açmıştır. Eğer siz kalbinizi açarsanız ve ben sizi kucaklarsam, sizin kollarınız böyle sarkık kalmaz, siz de beni kucaklama lüzumunu duyarsınız. Buna ihtiyaç var bugün. Bu öldürücü silahların böyle kahredip geçtiği bir dönemde barış yollarını araştırmak, sarmaş dolaş olma yollarını araştırmak önemli bir vazifedir. İnsan kendi yoluna saygılı olabilir, fakat bu karşı tarafa saygısızlığı gerektirmez. Ama bazı davranışlara saygı duyulmayabilir. Bu Müslüman da olabilir, Hıristiyan, ateist, deist de olabilir.

Eğer bir insan zulmediyor, kan döküyorsa, insanların hukukunu çiğniyor, yüksek ahlakı zedeliyor demektir. Eğer bir insan bir şeye karşı mücadele etmek istiyorsa bu gibi olumsuz özelliklere karşı mücadele etmelidir. Bunları elinden geldiğince barış yollarını arayarak, diyalogu sürdürerek, eğitimle, eğitim ve terbiye vermede rol alarak bertaraf etmelidir.

Demokrasi, çoğulculuk ve insan hakları gibi temel kazanımlar sadece batının icat ettiği şeyler mi yoksa evrensel değerler olarak kabul edilip İslami toplumlarda da uygulanabilirler mi?

Fethullah Gülen: Demokrasi, çoğulculuk, insan hakları gibi mevzularda elbette günümüzde önemli mesafeler alınmıştır. Fakat bunların hiçbiri, sadece batıda ve modern dönemlerde ortaya çıkmış değerler değildir. Gelişim sürecinde demokrasinin birçok farklı uygulamalarının olduğunu, tashihlerden ve revizyonlardan geçtiğini görüyoruz. Demokrasi günümüzde çoğu kez yanına bir kelime ilâve edilerek "sosyal", "liberal", "Hıristiyan", "doğrudan", "temsili', "parlamenter" ve benzeri sıfatlarla anılır ki pratikte bazen bunlardan biri diğerini demokrasi de kabul etmeyebilir.

Demokrasinin temellerini oluşturan prensipler ve yönetim biçimi İslami değerlerle uyuşur. Meşveret, adalet, din özgürlüğü, bireylerin ve azınlıkların haklarının korunması, halkın yöneticilerinin seçilmesinde söz sahibi olması ve yöneticilerin icraatlarından mesul olması, azınlık veya çoğunluğun tahakkümüne izin verilmemesi hem İslam hem de demokrasinin kabul ettiği değer ve prensiplere misal olarak verilebilir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, İslam'ın yönetimle alakalı genel prensipleri Müslüman bir toplumda demokrasinin uygulanmasına mani olmadığı gibi, demokrasinin uygulanmasına uygun bir zemin teşkil eder.

Rainer Hermann: Ancak İslam tarihinde bunlar çoğunlukla hayata tatbik edilmemiş. Bunun nedeni nedir?

Fethullah Gülen: Demokrasi evrim halinde kendini geliştirmektedir. Dün başka türlü algılanmış, daha sonra başka türlü algılanmış. Sonra değişik milletler tarafından değişik şekilde uygulanmış. Sosyal demokratlar olmuş, komünistler olmuş, Hıristiyan demokratlar denmiş. Bir gün Müslüman demokratlar da olabilir. Demokrasi dönüşüm halinde olduğu için henüz kemale ermiş değildir. İnsanın bütün maddi manevi, kalbi, ruhi, hissi duygularına cevap verecek mahiyette bir olgunluk izhar etmiyor, gelişme sürecini yaşıyor. Demokrasinin içine konması gerekli hususlardan biri de, insan inansın veya inanmasın, onun öbür alemle alakalı ihtiyaçlarını giderme adına bir ortam hazırlaması olmalıdır. Onun namazına, orucuna, kiliseye veya havraya gitmesi için bir zemin hazırlamasıdır. Demokrasi bağrında buna da bir yer vermelidir ki, evrensel olabilsin. Yoksa sadece belli kimselerin arzu ve isteklerine göre işleyen bir sistem haline gelir. O da meseleyi daraltmış olur. Demokrasi o genişliğe girdiği zaman herkes kendisine bir yer bulacaktır. Belki bir gün Müslümanlar da 'Müslüman demokrasi', 'dindar demokrasi' diyecektir. Çünkü insan ebed için yaratılmış. Ebedden başka hiçbir şeyle tatmin olmuyor. Bazıları öyle inanmayabilir, fakat öyle inanan insanların o hissiyatı da dikkate alınmalı ve saygıyla karşılanmalıdır.

Rainer Hermann: İslam'a göre insan haklarını nasıl emniyet altına alıyorsunuz?

Fethullah Gülen: İslam bu konuda beş temel esas saymaktadır: "Can, mal, din, akıl ve nesil." İnsan haklarında bu esaslar ölçü alınmaktadır. Ayet, hadis ve içtihadi hükümlerin hemen hepsi insan haklarını belirlemekte ve koruma altına almaktadır. Peygamberimiz tarafından çıkarılan "Medine Vesikası" buna emsal teşkil eder. Orada gerek Müslüman gerekse Müslüman olmayanlar için garanti edilen sorumluluk, hak ve hürriyetleri görebilirsiniz. İslam bu beş esastan her birini hayati prensipler olarak deklare etmiştir. İslam hukuku ve Müslümanların hayatı bu prensipler etrafında örgütlenmiştir. Neslin devamı konusunda çok şey düşünülebilir. Kürtaja izin verilebilir mi? Bu aileye dokunduğu kadar çocuğa da dokunan bir konudur. Onun hakkını ihlal etme hakkımız var mıdır?

Rainer Hermann: Tekrar diğer konuya dönersek... İslam gerçekten buna izin vererek çoğulculuğu kabul etmiş oluyor mu?

Fethullah Gülen: İslam'ın özü şu prensiplerden oluşmaktadır: "Herkesi kendi konumunda kabul etmek; kanun önünde herkesin eşit vatandaşlar olarak hak ve özgürlükleri başkalarının hak ve özgürlüklerine tecavüz etmemek kaydıyla yaşayabilmesini temin etmek; belli bir inanç sistemi veya hayat tarzını politik yollarla empoze etmemek ve hiç kimseyi etnik, kültürel, dini ve benzeri sebeplerle hor ve hakir görüp ayrımcılığa tabi tutmamak."

Rainer Hermann: Ancak birçok Kur'an ayeti, Medineli Yahudiler örneğinde olduğu gibi başka olanın hakkını sınırlamıyor mu?

Fethullah Gülen: Çoğulculuk ve ötekini kabul etmek, hukuk önünde insan olarak eşitlik, dilediği inanca sahip olmak ve o inancı yaşamak, eğitim ve öğretimini yapmak ve benzeri şeyler zaten İslami prensiplerdir. Bu prensipler başkalarının hakkına tecavüz etmemek kaydıyla geçerlidir. Kur'an-ı Kerim'de ilk bakışta bu prensiplere ters gibi görünen bazı ayetlerin nüzul sebebi, siyak ve sibak bütünlüğü içinde ele alındığında, bu ayetlerin oturmuş olduğu temeller anlaşılabilir. Bu konuda söylenebilecek en genel yorum, bu ayetlerin bir genelleme içinde şahısları ve grupları değil, onların tavır ve davranışlarını hedef aldığıdır. İslam dini, Hıristiyan'a, Yahudi'ye veya müşrike yönelik muameleleri ve münasebetleri inanç farklılığına göre değil, onların tavır ve davranışlarına göre bina etmiştir. Kur'an-ı Kerim ve sünnet, birlikte yaşama prensiplerini ortaya koymuştur.

Rainer Hermann: İslam hoşgörülü mü yoksa başka inanca sahip olanlara hükmetmek mi istiyor?

Fethullah Gülen: Müslümanlıkta inanç hürriyeti esastır. Burada İslam tarihinden bir misal meseleyi daha açık anlatmaya yardımcı olabilir. Peygamber efendimiz Mekke'den Medine'de hicret ettiklerinde, Medine'de Araplar'ın yanı sıra Yahudi kabileleri ve az sayıda Hıristiyan da vardı. Yahudiler ve Hıristiyanlar, kitap ehli yani ilahi bir din ve kitaba sahip oldukları için müşrik Araplar onlara saygı gösterirlerdi. Bu Araplar içinde bilhassa çocukları yaşamayan kadınlar veya aileler, çocukları yaşarsa onları Yahudi veya Hıristiyan yapacaklarını nezrederlerdi. Peygamber efendimiz Medine'ye hicret ettiklerinde bu şekilde Yahudi veya Hıristiyan olmuş Araplar vardı. Bunların babaları, anneleri Müslüman olunca bu çocuklarını da Müslüman olmaları için zorlamaya kalktılar. Bunun üzerine, dinde zorlama olmayacağı, dinin ilahi bir teklif olup, insanların onu kendi hür iradeleriyle kabul ve reddetmeleri gerektiğini ifade eden ayet indi. ve bahis mevzuu Arapları çocuklarına zor uygulamaktan men etti. Tarih boyunca görülen farklı uygulamalar kendi tarihsellikleri içinde ele alınmalı, her hadise kendi siyasi, sosyal ve ekonomik şartları ve konumu içinde değerlendirilmelidir.

Rainer Hermann: Düşüncelerinizde kadının rolü nedir? Toplumda ve hareketinizde konumu ne olmalıdır?

Fethullah Gülen: Kadın, fıtratına ters düşmemesi ve dini hassasiyetleri gözetmesi kaydıyla, toplumun hemen her alanında hakimlik ve devlet başkanlığı da dahil olmak üzere değişik rolleri üstlenebilir. Kadının rolü sadece evinin işleriyle meşgul olmak ve çocuk büyütüp yetiştirmekle sınırlı değildir.

Bugün "İslam ve kadın" özellikle Batı dünyasında menfi çerçevede en çok gündeme getirilen konuların başında gelmektedir. Bunun sebebi ise temel İslami değerlere ters birçok uygulamaya Müslümanların maalesef imza atmış olmalarıdır. Halbuki olumsuz görünen hususların bazıları yaşandığı dönemin şartları ve o zamanki devletlerin uygulamaları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Ayrıca bazı bölge ve toplumlarda Müslüman olmadan önceki âdet ve geleneklerin Müslüman olduktan sonra da günümüze kadar devam ettiği göz önünde bulundurulmalıdır. Bunların da İslam'a fatura edilmesi doğru olmaz. Müslümanlıkta kadının toplum içindeki rolünü ve hareket alanını daraltma asla söz konusu değildir. Maalesef, Müslümanlar bunu göz ardı ediyor. Kaba bir anlayış, hoyrat bir düşünce kadın ve erkeğin birbirine yardımcı olmaları ve hayatı paylaşmaları esasına dayalı bu sistemi bozmuştur. Onun bozulmasıyla da hem aile düzeni hem de içtimaî nizam bozulmuştur.

Rainer Hermann: Erkek ile kadın eşit midir?

Fethullah Gülen: Kadın da hukuken hür ve müstakil bir şahsiyettir. Onun kadınlığı, ona ait ehliyetlerden hiçbirini daraltıcı, ortadan kaldırıcı mahiyette değildir. Herhangi bir hakkına dokunulduğu zaman, o da tıpkı erkekler gibi hakkını arayabilir. Başkasının zimmetinde bir hakkı varsa onu istirdat edebilir.

Farklı milletlere mensup Müslümanların kendi tarihi birikimlerine İslam libası giydirmeleri, âdet ve geleneklerini dinin esaslarıymış gibi görüp göstermeleri ve belli dönemlerde bu çizgide bir kısım içtihatlar yapmaları sebebiyle kadının hakları yenmiş, gün be gün o daha dar bir alana itilmiş ve bu işin neye müncer olacağı hesaba katılmadan, bazı yerlerde hayattan bütün bütün tecrit edilmiştir.

İslam'ın temel esaslarında kadının inanç ve düşünce hürriyeti, mülkiyet ve tasarruf hakkı, kanun karşısında eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığı hakkı... gibi konuların hiçbirinde erkekten farkı yoktur. Erkek gibi onun da malı, canı, ırzı teminat altındadır ve bunları ihlâl edenler için ağır cezalar söz konusudur.

Rainer Hermann: Kadının hareketinizdeki yeri nasıl olmalıydı?

Fethullah Gülen: Hareketin hanım katılımcıları da insanlığa faydalı olma yolunda önemli fonksiyonlar eda ediyor. Hemen her faaliyette erkeklerin yaptığı gibi, ellerindeki bütün imkanları kullanıyor, hal ve tavırlarıyla başkalarına da örnek oluyorlar. Kendi eğitim ve birikimlerine göre idarecilik de dahil olmak üzere üzerlerine düşen vazifeleri yerine getiriyorlar, gerekirse, onlar da dünyanın dört bir yanına gidiyorlar. Gerek toplum gerekse harekette kadınların katılımı noktasında olması gereken yerde miyiz denecek olursa, bu konuda düne nispetle ciddi mesafelerin kat edildiği vaki olmak birlikte istenen seviyede olduğumuz söylenemez.

Rainer Hermann: Sayın Gülen, on yılı aşkın bir süredir ABD'de yaşıyorsunuz. Bunun sebebi nedir? Türkiye'ye geri dönmeyi arzuluyor musunuz?

Fethullah Gülen: Birincisi, Amerika'ya beni ve sağlığımı düşünen bazı arkadaşların ısrarları üzerine, sağlık problemlerim sebebiyle geldim. Buraya geldikten sonra gelişen şartlar, bilhassa sağlık problemlerim ve doktorların tavsiyesi gibi sebeplerle burada kalmam uzadı.

İkincisi, hakkımda yapılan mesnetsiz ve yanlış yayınlarda birçok iftira ve karalamaya maruz kaldım. Bunların pek çoğunu tekzip ve tashih etmek için hukuki yollara başvurdum. Burada bu tür rahatsız edici hususlardan uzakta olmam sebebiyle daha az etkileniyorum diyebilirim.

Üçüncüsü, Türkiye'ye dönüşümün, demokratik kazanımları tersine çevirmek için bazı çevreler tarafından kullanılacağı endişesini taşıyorum. Dolayısıyla Türkiye dönmeyi çok arzu etmekle birlikte endişelerim izale oluncaya kadar dönmeyi düşünmüyorum.

Rainer Hermann: AK Parti, ilk yıllarında birçok reformlar gerçekleştirmişti. Bu canlılık kayboldu. Sizin Başbakan Erdoğan ve İslami-muhafazakar bir parti olan AK Parti ile münasebetiniz nasıl?

Fethullah Gülen: Demokratikleşme adına bir çok reform mevcut hükümet tarafından gerçekleştirildi. Arzumuz bu kazanımlardan geriye dönülmemesi ve hatta daha ileriye götürülmesidir. Hayatım boyunca bütün siyasi partilere eşit mesafede durdum. Bu AK Parti için de geçerlidir. Şayet geçmişte ve günümüzde siyasi partilerin bazı icraatlarına destek verdiysem bu bizatihi o partiye değil, Türkiye'nin demokratikleşmesi veya inandığımız değerlerle örtüşen icraatlarına destektir. Misal vermek gerekirse, 2010 yılında referanduma sunulan anayasa değişikliklerini milletimizin onaylaması için teşvikte bulundum. Çünkü cumhuriyet tarihinde ilk defa milletimizin kendi hür iradesiyle anayasasını değiştirme fırsatını çok önemli gördüm.

Şayet bu değişiklikler AK Parti iktidarı döneminde değil de, CHP'nin iktidarı döneminde halka arz edilseydi yine desteklerdim. Sayın başbakan ile münasebetim kendisinin İstanbul'un belediye başkanı olduğu günlerde, gıyabında medyaya yansıyan ya da çevremde konuşulan hizmetlerden ileri gelir. Yüz yüze gelmemiz, sadece bir veya iki defadır. Amerika'ya geldikten sonra zaten hiç görüşmedim. Kastınız idari ve icrai manada bir münasebetse, demokratik hak ve sorumluluğum gereği olarak gerek sayın başbakana gerekse daha önceki devlet idarecilerine çeşitli yollarla sıradan bir vatandaş olarak bazı mevzularda görüş ve kanatlarımı aktarmışımdır.

Rainer Hermann: Pensilvanya'dan talebeleriniz ve adınıza ithaf edilen hareketin mensupları ile irtibatınızı nasıl sağlıyorsunuz?

Fethullah Gülen: Münzevi bir hayat, bilhassa şu ihtiyarlık dönemimde ruhuma daha uygun düşüyor. Ömrümün sonunda Rabbimle daha çok baş başa olmak istiyorum. Hepimizin önünde sonsuz bir hayat var ve yaşlılık insana bu hayatı, kabri ve ötesini daha çok ihtar ediyor. Bununla birlikte günlük hayatımda bazı ilahiyat mezunlarıyla birlikte ders takriri yapıyor, haftada bir iki defa bana yöneltilen sorulara cevap vermeye çalışıyorum. Arkadaşlar bunları kaydedip bir web sitesinde yayınlıyorlar. Benimle görüşmek için ziyaretime gelenlerle de sağlığımın müsaadesi ölçüsünde görüşüyor, onlarla yapıcı fikir alışverişinde bulunuyorum.

Rainer Hermann: Sizin gibi resmi ilahiyat eğitimi almamış ve Bediüzzaman Said Nursi'nin halefi olan bir vaizin Türk toplumunun önde gelen liderlerden biri haline gelmesini neye bağlıyorsunuz?

Fethullah Gülen: Bediüzzaman'ın halefi olduğumu söylüyorsanız bu ancak hüsn-ü zannınızın bir sonucu olabilir. Fakat size şunu söyleyebilirim ki bu doğru değildir. Fakat bu Bediüzzaman hazretlerini okumadım demek değildir, aksine o benim en önemli beslenme kaynaklarımdan biridir.

"Türk toplumunun önde gelen liderlerinden biri" olmaya gelince: Hayatım boyunca liderlik bir yana sıradan bir Müslüman olmayı en büyük paye addeden insanlardan biriyim. Bununla beraber vaaz, hutbe, sohbet, yazı, konferans vb. vesilelerle hep halkın içinde halkla beraber oldum. Bunun neticesi olarak onlar hüsn-ü zanlarının neticesi olarak beni bir yere oturtmuş olabilir. Ortaya konan bunca güzel hizmetin bir kişiye atfedilmesini ve hak ettiğinden fazla övgü görmesini bir haksızlık olarak görüyorum.

Rainer Hermann: Türkiye'de ve dünyadaki takipçilerinizin sayısını biliyor musunuz?

Fethullah Gülen: Bir lider değilim ki sayısı üzerinde durulacak takipçilerim olsun. En sıradan bir insan olarak Hakk ve halk, Yaradan ve yaratılanlar adına dini ve insani bir vazife yapmak en büyük hedefim. Bazılarıyla yolum kesişmişse ve aynı hedef ve idealleri paylaşıyorsak, bu benim liderliğimde oluyor şeklinde anlaşılmamalıdır. Buna İslami literatürde iktiran denir; yani irademiz dışında olarak iki şeyin bir araya gelmesi. Bu da, biz insanlara ait bir şey değildir; Cenab-ı Hakk'ın bir takdiridir. O bakımdan ne takipçilerim olduğu gibi bir düşünce ve duygu taşıdım ve taşırım ne de takipçilerimin miktarı gibi hesaplar ve düşünceler içine girdim ve girerim. Böyle bir şeyden de Allah'a sığınırım.

Rainer Hermann: Size bağlı olan cemaatin 'hareket' kelimesi ile doğru tanımlandığını düşünüyor musunuz?

Fethullah Gülen: Hizmetin başlangıcı açısından bir cemaatten söz edilse de günümüzde din, dil, kültür farkları ile birlikte dünyanın değişik yerlerinde hizmete değişik seviyelerde sahip çıkan insanlar nazara alındığında cemaat kavramı bu topluluğu ifadede yetersiz kalmaktadır. Hareket denildiğinde ise günümüzde daha çok içtimaî, daha da öte siyasî akımlar akla geliyor. Bazı faaliyetleri ve bu faaliyetleri gönüllü olarak gerçekleştiren insanları ve bunların kurdukları müesseseleri topluca tarif manâsında bir 'hareket'ten söz edebilir.

Bu açıdan, başkaları ismime izafe etseler de, ben bazen "Hizmet", bazen "Gönüllüler Hareketi", bazen "insanlığa adanmış ruhlar", bazen de "Örnekleri Kendinden Bir Hareket" diyorum. Biraz uzun olsa da kapsayıcılığı açısından "yüksek insanî değerler etrafında buluşan insanların hareketi" de denebilir.

Rainer Hermann: Harekete yönelik çokça yapılan ithamlardan biri de İslamcı bir elit yetiştirip gizlice Türkiye'de idareyi ele geçirme hazırlığı yaptığıdır. Tenkitçiler hareketin şeffaf olmadığını, mafya gibi veya gizli bir örgüt gibi yapılandığını söylüyorlar. Bu doğru mu?

Fethullah Gülen: Bu iddiaya onu ileri sürenlerin de inandığını zannetmiyorum. Bahsi geçen hizmetlerin, İslamcılık gibi kavramlarla anılması görmezden gelmeden kaynaklanmaktadır. Ya kasıtlı olarak yanlış bilgiler yayılıyor ya da insanlar hizmetin de İslamcılığın da ne demek olduğunu bilmiyorlar. Karşı taraftaki diğer tenkitçiler ise 'Hizmet Hareketi'ni İslam'a ihanetle, Amerika ve İsrail'e hizmet etmekle, Hıristiyanlık ve Yahudilik propagandası yapmakla, Vatikan'la veya başka dini merkezlerle işbirliği içinde bulunmakla suçlayabilmekte. Yaşım 74. Hayatım ve eserlerim meydandadır. Şimdiye kadar bırakın bir ülkeyi, bir köyde bile idareyi ele geçirme peşinde olmadım ki devletleri ele geçirme peşinde olayım. Bu mevzuda hakkımda neşredilen asılsız iddialar ve mahkemelerin verdikleri kararlar ortadadır. Hayal mahsulü bu tür iddialara artık gülemiyorum da. Sadece iddia sahipleri için üzülüyorum.

Ayrıca hayatın her alanında, her sahadan, her milletten, her inançtan insanların ortaklaşa katkılarıyla yapılan bütün hizmetler herkesin gözü önünde cereyan ediyor. Müessese planında olan her şey ilgili makamlardan alınan izinlerle yapılıyor ve denetime tabii tutuluyor. Müesseselerin dışında kalan ferdi ve içtimai faaliyetler de yine ilgili devletlerin bilgisi dahilinde ve tamamen hukuki bir zeminde cereyan ediyor. Şeffaf olmayan nedir, doğrusu merak ediyorum.

Rainer Hermann: Okulları ele alacak olursak, çoğu zaman bu okullara "Gülen Okulu" diyorlar. Fakat bu okullar hareketin kurumları değil, kurucular ve idarecileri sizin fikirlerinizden ilham almaktalar. Sizin bu okullar üzerinde ne tür bir etkiniz var?

Fethullah Gülen: Benim bu okullara olan etkim en fazla kurulmaları mevzuundaki teşviklerim ve hayatım boyunca eğitim sahasında dile getirdiğim fikirlerin bu okulların kurucuları ve idarecileri tarafından hüsn-ü kabul gördüğü takdirde hayata geçirilmesinden ibarettir. Herhangi bir okulla resmi kuruculuk, yönetim kurulu üyeliği, idarecilik ve benzeri bir münasebetim mevzu bahis değildir. Bu müesseselerin Gülen okulu diye isimlendirilmesini doğru bulmadım ve tasvip etmedim.

Rainer Hermann: Sayın Gülen, size yakın olan hareket beş alanda faaliyet göstermekte: Eğitim, Medya, Diyalog, iş dünyası ve Hayır işleri. Her alan ile alakalı bir sorum olacak. Evvela okullar: Hareket neden özellikle bu alanda aktif? Düşüncelerinize uygun dünyada ve Almanya'da kaç tane okul var?

Fethullah Gülen: Bütün sosyal problemler insanda başlayıp insanda biter. İnsanın ailesine, topluma ve insanlığa faydalı bir fert olabilmesinin yolu eğitimden geçer. Biz Allah'ın kullarının ancak dünyevi ve manevi eğitimle ferdi olgunluğa erişebileceğine inanıyorum. Bu mütevazı fikirleri hayatım boyunca cami kürsülerinde, yazılarda, konferanslarda ifade ettim. Himmetleri ve milletleri insanlık olan insanlar vatanperverliklerini ispat ediyorlar. Çevrelerine ve bütün insanlığa hizmet etmek için ilk olarak Türkiye'de daha sonra kürselleşen tüm dünyada eğitim kurumları açtılar. Onları destekliyor ve angaje oluyorlar. Bunun sebebi eğitimin merkezi rolünde yatmaktadır. Almanya veya başka ülkelerde bu hareketle şöyle veya böyle alakalı gönüllülerin açmış oldukları müesseselerin sayısına gelince, ne benim böyle bir tesbit yapma arzum olmuştur ne de kesin bilgi sahibiyim.

Rainer Hermann: Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonu gibi medya kuruluşları, ABD'de Ebru televizyonu sizi takip etmekte. Bu kuruluşları diğer medya kuruluşlarından ayıran far var mı?

Medya ile ilgili düsturlarım şunlardır: Habercilikte doğruluktan ayrılmama, yazılı ve görsel her türlü yayında içtimai mesuliyet prensibiyle hareket etme, geniş bir yelpazedeki fikirlere kendini ifade etme imkanı verme, bir yekun olarak medya organlarını toplumda demokratik kültürün, hoşgörünün ve birbirine karşılıklı saygının yerleştirilmesi adına bir fırsat olarak değerlendirilme. Bunların hayata geçirilmesi ise bahsi geçen müesseselerin yönetim ve editör kurullarının yetkisinde olup bu mevzularda ne derece muvaffak olunduğu kamuoyunun takdirine kalmıştır.

Rainer Hermann: Büyük bir iş adamları federasyonu sizinle bağlantılı görünüyor. Bunların ve 'Anadolu kaplanlarının' Türkiye'nin kalkınmasında, nasıl bir etkisi var. Size göre 'müteşebbis ruh' sizin için ne mana ifade ediyor ve ne gibi bir iş ahlakı öğretiyorsunuz?

Fethullah Gülen: İş dünyasından şahsıma bir değer atfedip beni dinlemeye gelen zatlara, her zaman müteşebbis ruhlu olma, en kötü ihtimalleri nazara alıp ticaretlerinde temkin ve tedbiri elden bırakmama, makul ölçüler içinde kalmak kaydıyla cesur hareket edip yurt dışı açılım yapma, başka iş adamlarıyla gücünü birleştirerek ticari birliktelikler teşkil etme gibi mevzularda tahşidatta bulundum. İş sahiplerini derneklerle bir araya gelip birbirine destek olmaya ve aynı zamanda cemiyete faydalı hizmetlere sahip çıkmaya davet ettim. Özellikle Türkiye'nin dünyaya açılmaya başladığı 80'li yıllarda bir çokları gibi hem de cami kürsüsünden Türk işadamlarına dünyanın dört bir tarafına dağılıp yatırım ve karşılıklı ticaret imkânları aramalarına, oralardaki eğitim ve başka hayır faaliyetlerine destek olmalarına teşvik ettim.

İş, iktisat, kazanma ve kalkınma gibi mevzularda asıl söz sahibi sahanın uzmanlarıdır. Benim acizane söyleyebileceğim şeyler ancak dine ait çok umumi bazı kaideler ve ahlaki düsturlar olabilir. Mesela, doğruluktan ayrılmayıp emniyet telkin etmek, Allah'ın verdiği nimetlerden istifade etmekle beraber kesinlikle israfa girmemek, çalışanların hakkını gözetmek, elde edilen kazanç içinde yaşanılan toplumun ve bize bütün bu nimetleri veren Allah'ın hakkının olduğu mülahazasıyla hareket etmek, spekülasyon, karaborsacılık gibi şeylerden içtinap etmek, vs.

Rainer Hermann: Öğretilerinizde Rıza-i İlahi'nin merkezi bir rolü var. Bu yeni bir iş ahlakı oluşturdu mu?

Fethullah Gülen: Hem Kur'an-ı Kerim'de hem sünneti sahihada, hem Mevlana'dan Abdülkadir Geylani'ye, Şah-ı Nakşibendi'ye kadar İslam büyüklerinde Allah'ın hoşnutluğu diyebileceğimiz rızaya çok önem verilmiştir. Allah'ın hoşnutluğunu araştırma aynı zamanda sizin de Allah'tan hoşnut olmanızın bir emaresidir. Allah'ın rızasını aramak çok kıymetlidir. İnsan Allah'ın hoşnutluğuna kilitlenmişse, onun berisinde her şey ona nispetle küçük kalır. İnsanlar her şey yapmalı, fezayı fethetmeli, orada kentler kurmalı. Bunlar büyük şeyler. Fakat Allah'ın rızasına nispeten bunlar çok beride şeyler kalır. Allah'ın rızasının ötesinde büyük bir şey yoktur. İnsan daha ziyade ona gayret etmeli. Allah rızası peşinde bir insan için onu durduracak sınırlar olmaz. Malı da, canı da ikinci derecede öneme haiz olur.

Allah'ın rızasına ulaşmak için üniversite öğrencilerine burs vererek insanlığa hizmet edilebilir. Hizmet eğitim alanında gerçekleşiyorsa, bu Allah rızasını kazanmak içindir. Demir döver, fırında çalışır ve elde ettiklerimizle okul finanse ederiz. Diyalogu sağlamak, eğitimle insanlığa hizmet etmek, böylece barış, diyalog yollarını, köprülerini atmak, bu istikamette, ben bunları Allah rızası için yapıyorum deyince sonu yok bu meselenin. Son kuruşuna kadar harcar, endişe duymaz, ukde olmaz içinde, bunu seve seve yapar. Ama fani şeylere bağlanınca, mesela siyasi makamlara bağlanınca, oraya kadar gider dayanır. Bu aslında bir darlığın ifadesidir. İlahi rızaya bağlanınca o bir sonsuzluğun ifadesi olur. sonsuzluğa kadar yolu var onun o zaman.

Rainer Hermann: Devletin sosyal programları olduğu halde sivil toplum olarak yardım faaliyetleri sizce neden ehemmiyetli?

Fethullah Gülen: Gerek Türkiye gerekse Batı ülkelerinde devletin değişik alanda sosyal programları olmakla birlikte bunların ihtiyaca cevap vermede ne derece muvaffak olduğu tartışılabilir. Sosyal yardım programlarında sivil toplum kuruluşlarının tamamlayıcı rolü ve önemi umumi kabule mazhar olmuş bir mevzudur. Dünyanın en zengin devletleri bile sosyal yardım programları için sivil toplumdan destek almakta hatta bir çok faaliyeti ortaklaşa gerçekleştirmektedirler.

Meselenin bu yönü mahfuz, yardım faaliyetlerinin Müslümanın sosyal sorumluluğuna, sosyal adalet ve toplumsal huzura bakan yönleri vardır. Toplumun yardıma muhtaç fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya müteallik faaliyetler dini ve ahlaki bir vazife olarak Müslümanın mükellef olduğu ameller cümlesindedir. Bir Müslümanın bunları bütünüyle devlete havale etmesi mevzu bahis olamaz. Öte yandan bu yardım faaliyetleri vesilesi ile toplumda değişik sebeplerle oluşmuş gerginlikler ve düşmanlıkların tamiri mümkündür.

Rainer Hermann: Almanya'da çok defa Türklerin uyum sağlamak istemedikleri veya uyum yaşayamadıkları, bundan dolayı da Alman toplumunun bir parçası olamadıkları söyleniyor. Uyum konusundaki tavsiyeleriniz nelerdir?

Fethullah Gülen: Geçmişte hem Türk göçmenler hem Avrupa ülkelerine bakan sebeplerle entegrasyonda çok muvaffak olunamadı. Sorumluları göçmenler olduğu kadar Avrupa devletleridir. Göçmenler geldikleri topluma entegrasyonu uzun süre düşünmediler, çünkü hep bir gün ülkelerine dönme niyetiyle yaşadılar. Ama dönemediler. Bunun faturasını hem kendileri ama en çok da çocukları ödedi. Gitmiş oldukları ülkeler de aynı sebepten dolayı göçün ilk yıllarında uyumu destekleyecek programlar hazırlamadı. Onların entegrasyonuna yardımcı olabilecek eğitim başta olmak üzere siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda yeterli imkanları sağlamadı. Bu arada göçmenlerin asıl ülkeleri de vatandaşlarına gittikleri ülkelerde yeterince ve zamanında sahip çıkmadı.

Bugün her iki tarafın tavrının da değişmeye başladığını görüyoruz. Avrupa devletleri artık son yıllarda geliştirdikleri programlarla kalıcı olarak entegrasyonun önündeki engelleri bertaraf etmeye çalışıyorlar. Göçmenler de oralarda kalıcı olduklarının idrakiyle genç nesillerin eğitimine önem veriyor, ekonomik alanda girişimci ruhla hareket ediyor ve inisiyatif alıyorlar. İşte bu çerçevede Hizmet eğitim müesseseleri entegrasyona katkı maksatlı Almancayı öğretme dahil akademik, kültürel ve sosyal destek veriyorlar. Bu kurumlar yeni nesillerin gelmiş oldukları kültürü inkar etmeden topluma faydalı olacak katılımcı vatandaşlar olmaları için gayret sarf ediyorlar. Geleceğe bakan yönü itibariyle ben karşılıklı perspektif değişikliği ve buna bağlı gösterilecek çok yönlü gayretlerle entegrasyon konusunda müspet netice alınacağından ümitliyim.

Rainer Hermann: Birçok diktatörlük yıkıldıktan sonra Arap dünyasından nasıl bir gelişim bekliyorsunuz?

Fethullah Gülen: Uzun müddet devam eden diktatörlüklerin yıkılmasını müteakip Arap ülkelerine demokrasinin gelmesi herkesin beklentisi. Bununla birlikte bir ülkede demokrasinin yerleşmesinde ideolojik ve kültürel unsurların, ordu, bürokrasi ve hukuk sisteminin, medya, büyük sermaye sahipleri ve sivil toplumun rolü olduğu gibi uluslararası konjonktürde o ülkenin yeri, gelişmiş ülkelerin bu mevzuda destek verip vermemeleri de rol oynamaktadır.

Malumu aliniz olduğu üzere Türkiye'de 1950 yılında çok partili sisteme geçilmesine rağmen neredeyse her on yılda bir gelen askeri darbelerle demokrasi tecrübesi defalarca kesintiye uğradı. Avrupa Birliği üyeliği süreci ve cesur bazı devlet adamlarımızın gayretleriyle son dönemlerde ciddi mesafeler alındı. Ancak halen demokrasinin tam manasıyla oturduğu söylenemez. Ümidimiz Arap ülkelerinde demokratikleşme adına Türkiye benzeri badirelerin yaşanmaması ve bu sürecin daha çabuk atlatılmasıdır.

Rainer Hermann: Öğretilerinizi bir iki cümle ile özetleyebilir misiniz?

Fethullah Gülen: Evvela, benim şahsıma ait bir öğretiden bahsedilemez. Ancak istifade ettiğim kaynaklardan başta Kur'an ve sünnet olmak üzere selef-i salihinin ve bütün insanlığa mal olmuş büyük zatların eserlerinden istifade ettiğim bir prensipler manzumesinden bahsedilecekse birkaç tanesini sıralayabilirim: Tahkiki iman, insan sevgisi, kendini hiç bir insanın üzerinde görmemek, sevgiyi sevip nefretten nefret etmek, akıl ve kalp bütünlüğü, hür düşünce, disiplinli çalışma, mutluluğunu başkalarının mutluluğunda aramak, fedakarlık, insanlığa yapılan hizmetlere mukabil bir karşılık beklememek, herkesi kendi konumunda kabul etmek, iradenin hakkını vermek, sosyal sorumluluk şuuru içinde bulunmak, müspet hareket, barışı esas alıp şiddetin her türlüsünü reddetmek, kolektif şuura ehemmiyet vermek, düşünce ve aksiyon dengesini sağlamak. Özet olarak "İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır" hadisine uygun bir hayat hedeflenmelidir.