Yazdır

Fred A. Reed'le "Yeni Bir Uzlaşı Hattı İçin"de

Yazar: Fred A. Reed Tarih: . Kategori Fred A. Reed'le

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

Montreal, Kanada'da yaşayan Fred A. Reed 1992'de L'Orient Imaginaire (Orta Doğu'yu Resmederken) isimli tercümesiyle tercüme dalında Genel Vali Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Japon yazar Aki Shimazaki'nin ilk romanı Tsubaki'yi İngilizce'ye çevirdi. CBC Radio, Radio-Canada, Maclean's, The Globe and Mail, Le Devoir, La Presse, Aegean Review, Odyssey ve Revmanta (Yunanca) için yazılar kaleme aldı.

Fred A. Reed, Fars Kartpostalları: Humeyni Sonrası İran (1994), Salonica Terminus: Balkan Kâbusuna Yolculuklar (1996) ve Anadolu Kavşağı (1999) isimli eserlerin yazarıdır. Fred A. Reed, Massoumeh Ebtekar'ın anlatımıyla Tahran'da İşgal: 1979 Amerikan Elçiliği İşgalinin Perde Arkası kitabını da kaleme aldı (2000).


Fred A. Reed: Kendinizi Said Nursi'nin bir takipçisi olarak görüyor musunuz?

Fethullah Gülen: Onun küçük risalelerinden istifade etmeye çalıştım. Ben basit, küçük bir adamım ve böyle bir iddiayı yapacak son insanım. Onun takipçisi olmak, benim üstesinden gelmekten aciz olduğum büyük bir iş ve büyük bir iddia.

Reed: Diğer dinlerle ilişkilere büyük bir vurgu yapıyorsunuz. Ama aynı vurguyu İslâmî gruplarla olan ilişkilerde göremiyoruz. Neden?

Gülen: Kendimi ifade ederken yahut içinde olma fırsatıyla inayet edildiğim hizmetle ilgili fikir alışverişi yaptığım arkadaşlarla konuşurken sarfettiğim her bir sözde, daima Allah rızasına ulaşmaya çalışırım; ve her zaman bu sözlerin benim inancıma ve düşünce biçimime bir faydası olup olmadığını veya sıkı sıkıya bağlı olduğum fikriyata herhangi bir yardımı olup olmayacağını ciddi bir şekilde düşünürüm. Ki bunun içinde, tüm insanlarla ve insanlıkla aramızın iyi olması veya en azından insanlar arasında karşılıklı anlayış ve uzlaşmaya katkı noktası da söz konusudur. Bir yandan, Allah rızasını dikkate alırım; diğer yandan, inananları gücendirmemeye, onların hislerini incitmemeye büyük önem atfederim.

Gelecekte beni tartışmalı bir duruma sokabilecek, ilgili olmadığım bir konu hakkında veya bir kitap yada dergide basılacak bir şey hakkında söz sarfetmemeye dikkat ediyorum.

Reed: Sayın Gülen'in bugünün toplumundaki rolü nedir?

Gülen: İlk olarak, bunun bir hareket olmadığını açıklığa kavuşturmak isterim. Ben yapılan şeyleri bir hareket, kendimi de bir lider olarak asla düşünmüyorum. Çünkü, bir hareket, bireylerin ötesinde olan bir şeydir. İkinci olarak, bu, aynı görüşleri paylaşan, yani iman esasları ve insanlığa hizmet felsefesinin ortak zeminlerinde buluşan insanların bir araya toplanmasıdır. Ama yine de, eğer bazı insanlar bunu bir hareket olarak tanımlamaya teşebbüs ederlerse, empatik bir şekilde belirtilmelidir ki, bu 'sözde' hareket, İslâm'a yeni ve kendine has bir şey getirme gibi bir iddiaya sahip değildir.

Biz bir şey yaptığımız zaman, onu öncelikle dinî ödev ve mükellefiyetleri gözeterek yaparız ve her zaman dinin şartlarını aklımızda tutarız.

Muhtemelen, Bediüzzaman'la başlayan ve insanları en çok etkileyen şey, belirli bir iman ve din anlayışıdır. Ki bu anlayışın temel misyonu, birbirinden ayrı düşmüş toplumun parçalanmış ve dağılmış kesimlerini bir araya getirmektir. Onların yeniden bütün bir vücut olmalarını sağlamak, birbirine yabancılaşmış tüm Müslümanları uzlaştırmak, yeni bir uzlaşı hattı tespit etmek ve en azından bu yeni uzlaşı hattında Müslümanları bir araya getirmek için çaba sarfetmektir.

Bu, insanlarda en çok iz bırakan şeydir ama Kur'ân ve Sünnet'le ilgili bir meseleden başka bir şey de değildir. Bu, insanların kendi inanışları ve yargılarıyla ileri sürülen birtakım fikirler yada reformist düşünceden kaynaklanan bir düşünce sistemi değildir. Dolayısıyla, eğer bir hareket olarak düşünülüyorsa bunun arkasında yatan neden, (içinde bulundukları gün ve çağı yorumlayabilme niteliği ve kapasitesine sahip) bazı insanların Kur'ân ve Sünnet'i zamanın icaplarına göre yeniden yorumlayabilmeleridir. Bir diğer neden de, bunun insanların hâlihazır zamanı kuşatan istek ve ihtiyaçlarını gözetmeye dayalı yeni bir düşünce sistemi olmasıdır. Diğer insanların İslâm anlayışlarından farklı bir şey değil bu. Biz İslâm'ı diğer Müslümanlardan farklı bir şekilde algılamıyoruz. Aslında, İslâm'dan bütünüyle aynı şeyi anlıyoruz.

Bununla birlikte, bazı açılardan, sözgelimi, insanları toplum içindeki mevkileriyle olduğu gibi kabul etme, dolayısıyla onlara saygı duyma bakımından, diğerlerinden biraz ötede olabiliriz. Ben bir Müslümanım ve Hz. Ali, Şah-ı Geylani, Ahmed Yesevi, Mevlâna Celâleddin, Yunus Emre ve Bediüzzaman da Müslümandılar. Yalnız, sözünü ettiğim bu insanlar tüm meselelerini aşk ve insanları olduğu gibi kabul etme üzerine temellendirdiler; tüm insanlara kucak açtılar ve onları olduğu gibi kabul ederek hepsini kucakladılar. Üzerinde çalıştıkları diğer İslâmî meseleler arasında, barış ve uzlaşı büyük oranda başat konuyu oluşturdu. Öte taraftan, onların yaptıkları şeyler, asla sunî ya da İslâm çizgisi dışında değildi. Hatta, İslâm buyrukları veya esaslarından bazılarını esnetme gibi bir tavra dahi sahip değildiler. Tam aksine, dinin özünden çıkan ve türeyen bir yaklaşıma sahiptiler. Bunda, belli ölçüde zamanın ihtiyaç ve gereklilikleri de rol oynadı elbette.

Bir örnek vermek gerekirse, geçmişte insanlar ekonomi üzerine Kur'ân ve Sünnet'ten birçok mesele çıkardılar. Sahip oldukları şeylerin yeterli olmadığını ve daha fazlasına ihtiyaçları olduğunu hissettiklerinde, söz konusu iki kaynağa daha sıkça atıfta bulundular ve sonuç olarak eskiye göre daha fazla çözüm buldular. Bugün çağımızda, Batı gelişmiş ve Müslümanları hem teknolojik hem de bilimsel olarak geçmiş oldukları için, bilim ve teknoloji ihtiyacı ve gerekliliği Müslümanları çok meşgul etti ve nitekim bu bağlamda onlar Kur'ân ve Sünnet'e döndüler ve insanların önceki çağlarda bulamadıkları birçok farklı şey buldular. Dolayısıyla, biz görüyoruz ki, Bediüzzaman'ın sözleri ve yaklaşımında olduğu gibi inanç ve iman algısı yada idraki, birçok meselede hayati ve belirleyici faktörlerdir.

Bugün bazı insanlar sevgi, hoşgörü, diyalog ve uzlaşma için muazzam bir ihtiyaç hissetmektedirler. Bediüzzaman zaten gergin, sinirli, kızgın, dirençli yada yanlış bilgilenmiş olan insanlara aynı ölçülerle, yani kızgınlık, nefret ve sertlik ile karşılık vermenin iyi bir şey olmadığını ve bir işe yaramayacağını ifade etmiştir. Yukarıda bahsettiğim insanların tecrübeleri ve erdemlerinden istifade ederek, onlar öfke, nefret ve garazdan karşılıklı sevgi, tanıma ve kabule döndüler. Onlar bunu yapmaya giriştiler ve biz onların yöntemlerinin işe yaradığını ve hâlâ işe yaramakta olduğunu görebiliriz.

Reed: Sizin inancınızı reddeden baskıya tepkiniz nedir?

Gülen: Müslümanlar başkalarının idaresi altında dinlerini zorluklar içinde yaşadılar. Sadece Müslümanlar değil diğer İlâhî Dinlerin inananları da aynı baskı ve acıları yaşadılar. Peygamberlerin büyük bir kısmı kendi vatanlarında bile bitirilmeye çalışıldı, kendi halklarının elinden eziyet gördüler ve hatta katledildiler. Onların çoğu, zihinlerdeki dev testerelerle ikiye bölündü ve benzeri görülmemiş belalara maruz kaldı. Ama biz onların çekmiş olduklarının onda birini bile çekmiyoruz. Öte taraftan, biz geçmişte Türkiye'de takibata uğrayan, bir bölgeden diğerine sürgün edilen, aylarca başka insanlarla görüşmesi yasaklanan, eşkıya ve vatan haini gibi mahkemeye çıkarılan, eziyet gören ve mahkûm edilen ya da ölüm cezasına çarptırılan insanları da biliyoruz. Yine, ifade etmeliyim ki, biz onların yaşadıklarının onda birini yaşamıyoruz. Yunus Emre'nin şiirinde ifade ettiği gibi:

'Allah'a giden yol uzun ve uzak
Mola vermek için durağı olmayan
Ne geçitler ne yollar
Sadece katedilecek derin sular.'

Türkiye'deki Müslümanların geçmişte bugünkünden çok daha zor günleri oldu. Dinlerini ve dinlerinin dilini öğrenmek için mücadele ettiler ve çok acı çektiler. Bunun üzerine vaizler, imamlar, ezan okuyacak ve Kur'an öğretecek insanlar yetiştirmek için okullar açmaya gayret ettiler ve millî eğitim müfredatına din ve ahlâk eğitimi dersleri koymaya çalıştılar.

Bununla birlikte, yaklaşık 50 yıl önce, Türkiye'de demokrasiyi tam olarak yerleştirme amacında olan yeni hareketler ortaya çıktı. O zamandan beri, Türkiye'de insanlar sözünü ettiğim konularda belli bir rahatlığa kavuştular. Demokrasi, insanların dinlerini yaşamaları ve ona göre hareket etmeleri için müsait ortamları belli ölçüde sağladı. Buna rağmen, Türkiye, her on yılda bir, bir darbe yada anti-demokratik müdahale yaşamaya devam etti. Bazı kişiler, Türkiye'yi insanların kendilerini ifade etme hakkına pek sahip olmadıkları, dolayısıyla Müslümanların baskılara maruz kaldığı eski günlerine döndürmek için gerçekten çok çalıştılar.

Son iki yıla kadar, Türkiye'de insanlar büyük bir özgürlük ortamı ve rahat içerisinde idiler. Türkiye'yi öteki Müslüman ülkelerle karşılaştırdığım vakit, Türkiye'nin Müslümanların yaşamasına daha uygun olduğunu söyleyebilirim. Çünkü İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde belli bir İslâm'ın var olduğu gözüküyorsa da, onlar toplum içinde farklı düşünce ve anlayış biçimlerinin varlığını hoş karşılamazlar. Maalesef, Arap dünyasının kalan kısmı da onlardan farklı değildir. Gerçek şu ki, batılı anlamda olmasa da, cumhuriyetçi sistem ve demokrasinin Türkiye'de belli ölçüde yerleşik olması, dinlerini yaşamak isteyen Müslümanlar için rıza gösterilebilir bir ortam sağlamaktadır.

Bununla birlikte, sizin sorunuzda ifade ettiğiniz tasvip edilemez şartları düşündüğümde, kendime Türkiye'de bazı Müslümanların bu şartları suistimal edip etmediğini sormadan edemiyorum. Acaba bu bize dinimizi yaşamak için yeterli hürriyet verildiği, ama bundan bazılarının hoşnut olmadığı ve bu bazılarının aşırılığa müracaat eden ve böylece bazı insanları derin endişeye sevkeden marjinal bir grup olarak fazla talepkâr oldukları anlamına gelir mi? Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir sorudur. Zannımca, bu sebeplerden ötürü, Türkiye'de Müslümanlar için şartlar, oldukça ağırlaşmıştır. O yüzdendir ki, şartların her zaman kötü yada zor olduğunu ifade etmek doğru değildir. Sanırım, biz Müslümanlar Türkiye'de şu anda mevcut olan ortamın müsebbibleriyiz. Çünkü ellerimizi herkese uzatamadık ve toplumu bir bütün olarak kucaklayamadık ve inançlarımızı yaşamamızı sağlamakta olan demokrasi lütfunu takdir edemedik. Mevcut sistemin bize dinimizi yaşayabileceğimiz kabul edilebilir bir atmosfer sağladığını, dolayısıyla sahip olduğumuz şeyleri takdir etmemiz gerektiğini fark edemedik. Eğer biz mevcut durumu tevhid anlayışımız ışığında değerlendirirsek, Kadir-i Hakîm Müslümanlara bir nimet olarak ihsan ettiği şeyleri geçici olarak onların ellerinden geri aldı diyebiliriz.

Ama yine de, ben bunun (bu geri almanın) sonsuza dek süreceğini zannetmiyorum. Samimiyetle umut ediyorum ki, bir şekilde kesintiye uğramış olan Allah'ın inayeti devam edecektir ve ülkemizi geriye götürmeyi planlayan kötü insanlar meydana çıkarılacak ve yok edilecektir; dini siyasallaştıran ve kendi siyasî endişelerinden ötürü onu sömüren kimseler saf ve masum müminlerden ayrılacak; ve şartlar samimi Müslümanların dinlerini -en azından bizim eskiden sahip olduğumuz düzeyde- yaşayabilmeleri için daha uygun hale gelecektir.

Reed: Şimdi sorularımın ikinci kısmına geçiyorum. Ne yapacaksınız? Reaksiyonunuz ne olacak?

Gülen: Türkiye diğer tüm Türk vatandaşları gibi bizim de anavatanımızdır. Ben anavatanımda yaşamayı kişisel bir yükümlülük olarak hissediyorum. Gidecek başka bir yerim yok. Aslında, bizim sahip olduğumuz ve inandığımız görev ve sorumluluk, zaten başka bir yere gitmememizi gerektirmektedir. Biz gerçekten anavatanımızda kalarak başarabileceğimiz birçok şeye sahibiz. Eğer demokrasi Müslümanlara ve diğer anlayışlara uyum içinde yaşamak için müsait şartları sağlarsa, demokrasiyi yerleştirmek için kendimizi teşvik etmeli ve ülkemizde batılı anlamda tam demokrasiye sahip olmak için her türlü çabayı sarfetmeliyiz. Ki bu, iki sebepten dolayı gerçekten önemli ve esastır: birincisi, bizim itikadımızı ve inançlarımızı huzur içerisinde yaşamamız ve ikincisi yeni nesillerin hayatlarını ve anlayışlarını barış içinde yaşayabilmeleridir.

Eğer bizim İslâm hakkındaki yanlış yorumlarımız bazı insanların Müslümanların üzerine yürümesine ve bir şekilde saldırı ve baskı yapmalarına neden oluyorsa, o zaman görevimiz, böylesi yanlış yorumlara karşı çok sıkı çalışmak ve bunları düzeltmek için gayret sarfetmektir. Eğer İslâm bir inanç, ibadet ve ahlâk dini ise, demokratik ülkelerde hiç kimse böyle bir sisteme itiraz edemez. Fakat bu sistemi göz ardı etmek ve İslâm'ı sadece halkı yönetim ve idare etme tarzı olarak anlamak ve bu şekilde birtakım siyasî mevkilere aday olmak ve teşebbüslere girişmek, İslâm'ın yanlış yorumlanmasından başka bir şey değildir. Zaten, niçin Türkiye'de kalmamız ve İslâm'ın siyasallaşmasına karşı mücadele etmemiz gerektiğinin sebebi de budur. Yani, biz İslâm'ı toplumun geniş kesimlerine dönük, büyük ölçüde inanç, pratik ve ahlâk ile ilgili bir olgu olarak sunmalıyız. Ve İslâm'ın demokrasiyle çelişmediği ve çatışmadığını ortaya koymalıyız.

Bunu başarabilmek için, insanlar diğergam ve verici olmalıdırlar. Gelecek nesillerin barış ve huzur içinde yaşayabilmeleri için, insanlar kendi kişisel zevklerinden vazgeçmeli ve rahatlarını terketmelidirler. Ben bu insanlardan biri olduğumu ima etmiyorum, fakat inanıyorum ki, bu vazifeyi hakkıyla ifa edecek kimseler olacaktır. Ve ben kendimi irademiz dışında geçici bir süre için Allah tarafından bir inayet ve lütuf olarak bu tip işlere sevkedilmişlerden biri olarak görüyorum. Bu yüzden, biz Türkiye'de kalacağız ve belli tarzlarda İslâm adına çalışacağız. Amacımız da İslâm'ın hakiki yorumlarını insanlara götürmek, demokrasiyi bütünüyle ve herkesin onayıyla yerleştirmek ve İslâm'ın siyasallaşmasına karşı çalışmak olacak.

Reed: Dünyadaki düzen adil bir düzen değil. Bunu düzeltmek için ne yapmak gerekir?

Gülen: Sanırım, günümüz kargaşası ve düzensizliğinin altında yatan şey, alınan acele kararlar ve dünyaya bir düzen getirmeyi hedefleyerek yapılan hatalı müdahalelerdir. Söz gelimi, kapitalizm dünyaya huzur ve refah getireceği düşünülerek öne sürüldü ve kabul edildi. Fakat görünen o ki, bazı insanlar kapitalizmle gelen şeylerden memnun olmadılar; o yüzden de bir alternatif olarak komünizm ve sosyalizme yanaştılar. Bugün, bunlar liberalizm -yada popüler olarak tanımlandığı şekliyle, pazar ekonomisi- gibi yeni sistemlerle yer değiştirmiş durumda. Bu kavramların hepsi kendisinden çok şey umulan dünyaya ve insanlığa barış ve düzen tarafgirliği ile formülleştiriliyor fakat belki de yeterince iyi bir çözüm yolu bulunamadığı ve insan akıl, mantık, muhakeme, hisleriyle birlikte çevre ve kâinatla olan ilişkileri açısından analiz edilemediğinden dolayı bir şekilde insanın tabiatına uymuyor.

Dolayısıyla, biz bir sistemden diğerine kayıyoruz ve yönümüzü sürekli olarak değiştiriyoruz. Maalesef, her müdahale ettiğimizde, aslında bugün tecrübe etmekte olduğumuz yeni karmaşıklıkların ortaya çıkmasına sebep oluyoruz. İnancım o ki, günümüzün gelişmiş ülkeleri ve süper güçleri silahlanmaya yaptıkları yatırımın yarısını, sosyologlar, psikologlar, pedagoglar gibi dünya çapında kabul gören ilim adamlarıyla birlikte dünyanın şimdiki ve gelecekteki problemlerine çözüm arayan araştırma ve strateji geliştirme merkezlerine yapmış olsalar, çok daha etkin sonuçlara ulaşabilirdik. Aksi halde, eğer herkes bir iddiayla ortaya çıkıp kendi huzur anlayışını yerleştirerek dünyaya düzen getirmeye devam ederse -ki bunlar sadece kendileri tarafından doğru kabul edilmektedir- bu karmaşıklık ve çatışmalar birbirini izlemeye devam edecektir.

Reed: Bu adil olmayan düzene sizin çözümünüz nedir?

Gülen: Dünya daha küresel bir hal almaya başladıkça, insanlar arasındaki sunî engelleri ortadan kaldıracak yeni tarzlar ve sistemler bulunmalı ve hayata geçirilmelidir; böylece insanlar bir araya gelebilecek ve birbirlerini daha iyi tanıyabilecektir. Belki ileride çok daha iyi çözümler teklif edilebilir, ama kanaatime göre tüm ülkeler birbirleri arasında köprüler kurmalı ve kendilerini karşılıklı yatırım ve ticarî faaliyetlere açık tutmalıdırlar. Ancak bu sayede başkalarının yaşama ve düşünme biçimlerinin farkına varabilirler.

Ne var ki, bundan daha önemli görünen şey, eğitim faaliyetlerinin, gelecekte üreteceği sonuçlar dikkate alındığında, milletler arasında çok daha önemli bir rol ve etkiye sahip olacağıdır. Dünyanın her tarafında açılan okullar, çok semeredar olabilir: Sözgelimi Amerikalılar burada okullar açabilirler ve biz de aynısını Birleşik Devletler'de yapabiliriz. Benzer şekilde, Kanadalılar Türkiye'ye gelip okul açabilir ve biz de Kanada'da okul açabiliriz. Eğer kanunlar ve düzenlemeler insanların uluslararası düzeyde okul açmalarına imkân tanımıyor ve insanların kendilerini özgür bir şekilde ifade etmelerine izin vermiyorsa o zaman, büyük sayıda öğrenci değişimleri gibi alternatif kanallar düşünülebilir.

Benim düşünceme göre, insanların birbirleri hakkında fikir sahibi olmaması, bugün yaşadığımız çatışmaların en birinci sebebidir. Söz konusu eğitim faaliyetlerine burada ve orada girişmemizin öteki faydaları, kayıtsızlık, cehalet, fakirlik ve sosyal bölünme gibi problemlerin çözümüne yardım etmesidir. Ki bu problemler, tüm dünyayı ilgilendirecek şekilde ortaya çıksalar da, güney yarımkürede daha tehlikeli boyutlardadır. Üçüncü olarak, aynı kaderi paylaşan ülkeler ve milletlerin bir araya gelmelerinden bahsedebiliriz. Bizim rahmetli cumhurbaşkanımız Turgut Özal, geçmişte benzer teşebbüslerde bulunmuştu. Meselâ, bu teşebbüslerden biri olan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü milletleri ve ülkeleri aynı masanın etrafında toplamayı ve böylece kendi aralarında güçlü ilişkiler geliştirmeyi ve birbirlerini daha iyi tanıma fırsatı elde etmeyi amaçlıyordu. Şu anda biz NATO ve diğer benzeri örgütlere sahibiz, ama bunların gerçekten planlandıkları şekilde fonksiyon icra ettiklerinden veya sorumluluklarını yerine getirebileceklerinden kuşkuluyum.

Çok yakın zamana kadar kendi çerçevesi içinde bir dizi işleve sahip Varşova Paktı yürürlükteydi. Onun dağılmasından sonra, o örgüt içindeki ülkeler kendi haline bırakıldı ve hâlâ da bir boşluk içindeler ve onlar için bir örgütlenmeye gidilmedi. Uzak Doğu da aynı şekilde bir örgütlenme sıkıntısı içinde. Siz sorunuzda andığınız için, ben Endonezya'yı örnek vereceğim. Endonezya Uzak Doğu'nun bir parçasıdır ve uzun süredir bahsettiğim türde bir örgütlenmeden yoksun olarak bir boşluğa terkedilmiş durumdadır. Maalesef, Endonezya o bölgede en kötü etkilenen ülkedir. Bu ülkelerin bir araya gelmeye, problemlerini müzakereler ve uzlaşmalar yoluyla analiz etmeye ve çözmeye ihtiyaçları var.

Siz örnek olarak Endonezya'yı verdiniz ve ben onun hakkında birkaç söz daha söylemek istiyorum. Biz bundan böyle dünyada bu tür hadiselerin görülmesini istemiyoruz. 28 yıl önce bir diktatör iş başına geldi ve millî menfaatler ve hislerle komünist ayaklanmaya karşı millîyetçilerin safında yer aldığı halde, sonradan milletine rağmen konumunu bırakmadı. Epey yıl sonra, o baskıdan dolayı insanların içinde hâlâ öfke var. Dahası, yönetimi de başarısızdı, çünkü halk fakirlik ve yoksulluk içindeydi. Bütün bu faktörler borsanın çöküşüyle birleşince, insanlar gerçekten yaşama bağlılıklarını ve ümitlerini yitirdiler.

Bunun ötesinde, insanlar tevekkül ve İlâhî İrade ile kuşatılmış olduklarına ilişkin dinî çerçevelerden de mahrumlar. Ve sahip olduklarından memnun değiller; büyük oranda Çarlık Rusya'sındaki köylüler gibiler. Biz bu problemlerin üstesinden gelmek için ne kendileri ne de dünya gemisine yön veren kaptanlar tarafından hiçbir şeyin yapılmadığını görüyoruz. Bu yüzden, dünyanın farklı bölgelerinde çatışmalar hâlâ devam ediyor. Tekrar ediyorum çözüm, gelişmiş ülkelerin samimi eylemlerine bağlıdır. Onlar bir araya gelmeliler ve bu tip krizleri insanlığın bir problemi olarak işbirliği içinde çözmeliler.

İnsanın kendini bilmeden problemleri çözmesi imkânsız değil midir? İnsanı bir birey, aile ve toplum içindeki rolü, temelinde anlamayla doğrudan bağlantılı olarak birinin kendini bilmesi, sanırım anlamlı bir şeydir. Alexis Carrel, Bilinmeyen İnsan adlı kitabında insanın fizyolojik ve anatomik yapısına odaklanır. Bu kitap ilk basıldığı yıllarda çok popülerdi, çünkü Carrel insan anatomisinin gizemli boyutlarını bir araya getiriyordu o kitapta. Ve onun iddiaları, Allah'ın varlığı için delillerin bir araya getirilmesi olarak da düşünülebilir. Aslında, anlatmak istediğim bu değil. Benim inancım ve itikadım diyor ki, insan tüm varoluşun bir modeli olarak en iyi biçimde yaratılmıştır. İnsan yaratılışın özü olarak düşünülür.

Hem İncil'in Yaratılış kitabında hem de Kur'ân'ın yaratılışla ilgili bölümünde insanın dünyanın her bir tarafından harman yapılan bir hamurdan, karışımdan yaratılmış olduğu söylenir. Bu yaklaşım insanın hem dünya hem de semânın kendine has niteliklerini buluşturan bir tabiatla mübarek kılındığı anlamına gelir. Bizim çokça saygı duyduğumuz Hz. Ali'nin bir sözü var ki ikinci cümlesi çok etkileyicidir 'Sen kendini küçücük bir zerre sanıyorsun ama aslında tüm âlemler senin içinde kökleşmiştir.' Eğer inancımızın bize öğrettiği şekilde tüm mevcudat Allah'ın isimleri ve sıfatlarının tezahüründen başka bir şey değilse ve insan tüm varoluşun özü olarak en mükemmel bir surette yaratılmışsa, o zaman, insan Allah'ı yansıtan parlak bir ayna gibidir.

Hıristiyanlık Allah'ın isimleri ve sıfatları şeklinde bir kavrayışa sahip değildir. Onun yerine, her şeyi insan kavrayışı yoluyla ele alır. Bununla birlikte, eğer eski ve yeni ahitler dikkatli ve titiz bir şekilde çalışılırsa, Allah'ın isimleri ve sıfatlarının zımnen oralarda anıldığı görülebilir. Bizim inancımızda en mükemmel insan olarak görülen Peygamberimiz Hz. Muhammed 'Allah her zaman Muhammed Aynası'nda görülür' sözleriyle tanımlanır. İslâmî tarikatlar arasında, özellikle Melamilik'te insanın Allah'ı yansıtan bir ayna olduğu gerçeği hususan ele alınır.

Daha açık olmak gerekirse, insan özel bir varlıktır ve bu özel varlık aklı, kalbi ve ruhu, ruhî, entelektüel, fiziksel yapısı, hayatı ve vasıfları, muhakemesi, hisleri ve genellikle Sufiler tarafından ele alınan sır, hafi, akfa, şuur gibi batınî hususiyetleri itibarıyla incelenmelidir. İnsanın hakiki özü ve tabiatını keşfetmeden, kavramadan yapılmış ve yapılacak her türlü müdahale, tamamen yanlış ve yanıltıcıdır. Bu bana Ziya Paşa'nın dörtlüğünü hatırlatıyor:

'Evvelâ hastalığı teşhis et, sonra onu tedavi etmeye yollar ara,
Sakın her merhemin yarana iyi geleceğini düşünme,
Hiçkimsenin tahmin etmediği bir adam en sırlı şeyleri keşfedebilir
Asla senden başkalarının senin gibi kör ve aptal olduğunu sanma.'

Dolayısıyla, biz ilk önce insanın hastalıklarını teşhis etmeliyiz. Ancak ondan sonra bu hastalıkları tedavi edecek yollara müracaat etmeye girişebiliriz. İnsanın ve insanlığın problemleri derken biz insan tarafından tecrübe edilen tüm bireysel ve sosyal problemleri, fiziksel, psikolojik, ekonomik tüm rahatsızlıkları, depresyonları ve krizleri kastediyoruz. Maalesef, insanlar insan varlığına, onun batınî özellikleri ve niteliklerine yeterince dikkat sarfetmediler ve bunları dikkate almadan çözümler üretmeye giriştiler.

Aslında, Camus, Sartre ve Varoluşçu yaklaşım içindeki başka bazıları mevcut sistemlere karşı geldikleri zaman bile, öncelikli noktaları, insan iradesini veya ruhunu dinlemek, böylece onu daha iyi tanımaktı. Onlar, insanı, sistemin aksesuarları olarak gördüler, dolayısıyla onların iradeleri ve ruhları bu yapıya karşı koydu. Bu, insan gururu ve onuruna karşı bir ayaklanma idi. Ama yine de, çok komik ve hatalı bir şekilde, yaklaşımlarını Yaratıcı'nın ve insan ruhunun inkârı üzerine kurdular. Meselelere ateist bir perspektiften yaklaştılar, bu da yeni sapıklıklara yol açtı (bununla birlikte, tüm varoluşçu insanların ne geçmişte ne de bugün bütünüyle ateist yada sapkın olmadıklarını eklemeliyim). Benim vurgulamak istediğim nokta, pedagoji, eğitim, psikoloji, psikiyatri, iktisat vs.den türetilen sistemler insan tabiatı ve özüne kapalı oldukları ve bu çerçeve içinde insan problemlerine çözüm aradıkları müddetçe, sadece daha fazla yeni problemlerin ortaya çıkmasına sebep olacaklarıdır. O nedenledir ki, ben insan türünün birçok probleminin altında yatan nedenlerin insanın tam manasıyla bilinmemesinden kaynaklandığını düşünüyorum.

Her ne kadar bilimler belli ölçüde ilerlemiş ve rafine bir hal almış olsa da, insanın hâlâ bilinmiyor olduğu gerçeği, bir kördüğüm gibi karmaşık bir mesele olarak duruyor ve hiçkimse onu çözmeye çalışmıyor. Hâlbuki yapılması gereken, bu. İnsanlar en azından Yaratıcı'nın Kutsal Kitaplar'da insan tabiatının hâlihazırdaki vaziyetine ilişkin vahyettiği değerleri dikkate almalılar. İnsanlar en azından bu Kitaplara ve değerlere, her imalâtçının müşterisine ürünü için bir el kitabı sunmasına benzer bir çerçevede atıf yapabilirler, elbette bu ürün uygun ve etkin kullanmak isteniyorsa. Kuşkusuz, insanlar bu 'ürün'ü istedikleri gibi kullanabilirler ama takip etmeyeceklerse bile el kitabındaki talimatlara yine de bir göz atmaları gerekir diye düşünüyorum. Bu 'ürün'ün birçok problemi çözümünde ve kolay çözümler bulmada söz konusu tarzın daha faydalı olacağı kesindir. Bu, antropolojik, sosyal, psikolojik ve ekonomik konuları içine alan çok geniş bir mesele ve bu meseleler benim kapasitemin çok fevkindedir.