Yazdır

Devlete İnanırım, Devletçi Değilim

Yazar: Milliyet Tarih: . Kategori Milliyet'te Hakan Yavuz'la

Oy:  / 6
En KötüEn İyi 

Benim 'Dadaş ruhu' olarak tanımladığım 'sınır İslamı'na özgü, devlet eksenli İslam anlayışının sizin ve Mehmed Kırkıncı Hoca'nın öncülüğünde günümüze taşındığı düşüncesi doğru mu? 'Devlet ve millet bütünleşmeli' diyorsunuz (Hürriyet, 25 Ocak 1995). Bütünleştirici köprü İslam mı?

'Dadaş ruhu'ndan kasdınız, bilhassa tarihten ve tarihi dinamiklerden güç alan milliyetçilik temeline dayanan ve kahramanlık öykü ve duygularıyla beslenmiş bir İslam anlayışı ise, bu ruh, yalnızca Dadaşlar'da değil, şu veya bu ölçekte milletimizin tamamında vardır dersek, herhalde yanlış bir tesbitte bulunmuş olmayız. Gerçekten de, Selçuklular'ın ve bilhassa Osmanlılar'ın kendi milli karakterleri veya Orta Asya Türk idare gelenekleriyle birleştirdikleri ve bir devlet dini haline getirdikleri İslam anlayışı, malumunuz olduğu üzere, milletimizin en azından önemli bir kesiminde 'şanlı tarih' örgüsünün en önemli atkılarından birini oluşturmaktadır.

Bir şairimiz, 'Aziz-i vakt idik, a'da zelil etti bizi' der. İzzet ve ihtişam asırlarından sonra zillet, veya Cemil Meriç'in ifadesiyle, 'bozgun akşamları'na duçar oluşumuz, tabii olarak kendisini en fazla serhat illerinde hissettirmiştir. Fakat, nispeten bir serhat şehri olarak da bakabileceğimiz Dadaşlar diyarının havasını teneffüs etmenin bilhassa yetişme dönemlerinde yaptığı tesiri inkar etmemekle birlikte, bunun gerek fakir, gerekse Mehmet Kırkıncı Hocaefendi tarafından İslam'a yamanmış katı bir devletçilik ve devlet eksenli İslam şeklinde günümüze taşındığı sonucuna varmak, biraz, tabii bilimler gibi, sadece zahiri gözlemlere dayalı, kısmen sübjektif ve modern 'sosyolojik' bir tespit olmaktan öte fazla bir mana ifade etmediğini arz etmek isterim. İslam'ın temelinde, yeryüzünde fitne ve fesadın olmaması, insanın hür iradesiyle, fakat ilahi düsturlar çerçevesinde tasarrufuna bırakılmış olan yeryüzünün, tam bir nizam, denge ve ahengin hüküm sürdüğü kainatın diğer yöreleriyle aynı nizam ve ahenk içinde bütünleştirilmesi hedefi yatar.

Şu halde İslam, her zaman güvenlik, esenlik, sulh, barış ve dolayısıyla istikrardan yanadır. Bunun sağlanması, en azından devamında devlet örgütünün ne kadar önemli olduğu inkar edilemez. Ama, bu devlet örgütünün katı bir bürokratik yapıda olması, modern tabirlerle 'faşit' veya 'komünist' devlet örgütlenmelerindeki gibi, bir yumruk veya bir duvar manzarası arz etmesi, tabii ki çok farklı şeydir. Böyle bir devlet veya devletçilikle alakam olmadığını da belirtmem gerekiyor.

Kendinizi Bediüzzaman'ın öğrencisi (talebesi) olarak mı, yoksa Bediüzzaman'dan etkilenen bir alim aydın olarak mı görüyorsunuz?

Bir tevazu gösterisi olarak değil, fakat kalbimin ve ruhumun bir sesi olarak ifade etmem gerekirse, kendimi, bazılarının mutlaka insanları bir yere koymak için yaptıkları sınıflama çerçevesi içinde ne bir 'aydın alim' olarak gördüm, ne de daha başka bir ad, ünvan veya fonksiyonun sahibi olarak telakki ettim.

Esasen bu türden değerlendirmeler, insanı her şeyden önce kalbi, ruhu, duyguları ve daha iç fakülteleriyle sarıp sarmalayan ve bir tatma, yaşama, tecrübe etme meselesi olan İslam'ı, dini, ana özelliği gereği daha çok görüntüleriyle ele alan ve ilahi bir vahiy olmaktan çok, insan ürünü bir sistem olarak gören modern sosyolojik kalıplara dayanmaktadır. Evet, kendimi herhangi bir ad, ünvan ve fonksiyonun insanı olarak görmediğim gibi, Bediüzzaman'a talebe olabilmeyi, o şerefi elde edebilmeyi cana minnet bildiğimi de arz etmek isterim. Bediüzzaman, benim değerlendirip kabul etmem bir mana ifade edecekse, çağın en büyük müttefikiri, İslam'ın ve insanlığın dertleriyle muzdarip çilekeş bir aksiyon insanı, hayatını gayesine adamış bir ilim, mana, iffet, istiğna ve hizmet kahramanıdır.

Fikirleri, hizmet metodu, yaşayışı, hemen herkes gibi, beni de derinden etkilemiştir. Bu etkilenme içinde, dinime ve milletime yararlı bir şeyler ortaya koyabilme niyet ve gayreti dışında bir sermayemin olduğunu söyleyemem. Eğer zat-ı aliniz veya daha başkaları bunu Bediüzzaman'a talebe olmak gibi çok yüksek bir paye ile ifade edecekseniz, bunu sadece bir 'hüsn-ü zan'nın verdiği en büyük bir makam olarak kabul ederim.