Yazdır

"Aklın Nuru Bilim, Kalbin Ziyası Din"

Yazar: Milliyet Tarih: . Kategori Milliyet'te Hakan Yavuz'la

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

Bu hizmetin temel dinamiklerini ve hangi çerçevede cereyan etmesi gerektiğini, yine Bediüzzaman çok güzel tespit etmiştir. O, bir yerde, 'Bizim düşmanımız cehalet, fakirlik ve iftiraktır. Bu üç düşmana karşı ilim, sa'y - servet ve ittihad silahlarıyla mücadele edeceğiz' der.

Bir başka yerde, 'çeşit çeşit istibdad, ahlaksızlık; iç ve dış durumumuzda, işlerimizde ve içtimai hayatımızda karışıklık, düzensizlik ve hareketsizliğe sebebiyet veren ye's ve İslam ile fenler - tabii ilimler arasında var olduğu zannedilen çelişki İslamiyet'in zamanımızda küsüfuna sebep olmuştur' açıklamasında bulunur.

'Gelecek bir saadet sarayı olacaktır ve bu sarayın tahtı gerçeklerden ve maariften, ilim ve eğitimden oluşacaktır' diyerek, çareyi ortaya koyar. Eğitimden ne anladığını, 'Aklın nuru fünun - u medeniyedir. Kalbin ziyası ulum - u diniyyedir. İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar ve talebenin himmeti kanatlanır. Birinin - fenlerin - yokluğundan taassup ve taklit, diğerinin yokluğundan inkar ve şüphe doğar' sözüyle ifade eder.

Kısaca, dertlerimizin çaresi, Batı'da olduğu gibi, sadece zihni veya akli değil. Şark'ta olduğu gibi, sadece kalbi - ruhi de değil... Hem akli - zihni, hem de ruhi - kalbi aydınlanmaya dayalı eğitimde, işbölümüne dayalı çalışmada ve ayrılıklar yerine, birliktedir.

Ayrıca o, 'medenilere galebe ikna iledir' der. Çağımız, medeniyet, ilim ve bürhan çağıdır. Bu çağda, ikna, ilim ve müsbet harekat hükmeder. Bilhassa haberleşme ve ulaşım vasıtalarının alabildiğine gelişmesinin neticesinde dünya bir köy halini almış bulunmaktadır. Böyle bir dünyada düşmanlıklara ve çatışmalara yer olmamalı, insanlar insan olma ve aynı dünyayı, aynı hava ve atmosferi paylaşma gibi asgari müştereklerde birleşerek ve bu asgari müştereklerini artırarak barış içinde bir arada yaşamanın yollarını bulmalı, bunun için de bir hoşgörü ve diyalog ortamı meydana gelmelidir. Çatışma, savaş, kirlenme ve acımasız rekabetten yorgun yaşlı dünyamızın - eğer ömrü tamamlanmamışsa - bu çizgiye geleceğine inanç ve ümidim tamdır.

Fethullah Gülen Hocaefendi öncülüğündeki hareket bir 'kimlik' hareketi mi? Amaçlanan kimliğin ('Türkiye Müslümanlığı') ana unsurları neler? Bu kimliğin işlenmesini amaçlayan eğitim seferberliğiniz hedefine uygun mu?

'Neo - Nurcu öğreti' veya 'hareket' gibi ifadeler, yine her şeyi sadece kendi ölçülerinde bir kalıp içinde değerlendirmeye dayalı modern sosyolojik tanımlamalar olmaktadır. Bunların mutlak yanlış olduğunu iddia etmemekle birlikte, meseleyi tam ifade edemeyecek ve zihinlerde başka çağrışımlar yapması, dolayısıyla yanlış anlama ve tanımlara kapı açması pekala mümkün ve muhtemel tanımlamalar olduğunu da belirtmem gerekiyor.

Yapmaya çalıştığımız, Türkiye Müslümanlığı şeklinde bir kimlik arayışı da değildir. Sadece, bugünkü şartlarda, Allah'ın rızasını kazanma istikametinde, tabii ki önce kendi milletimize ve sonra bütün insanlığa hizmet götürme hedefi güden bir çalışma içinde olduğumuz söylenebilir. Söz konusu olan, bir hareket, bir örgüt çalışması değil, aynı hizmet çizgisini benimsemiş insanların gönüllü katıldığı bir 'rıza pazarı', dokusu son derece gevşek ve fertlerin iradelerini serbestçe kullanmalarına dayalı bir bir aradalıktır.

İslam'ın mesajı evrensel olduğu gibi, dili de evrenseldir. Bilhassa 19'uncu asırdaki bütün anlayış ve felsefeler düz çizgili bir ilerleme ve mutlak değişim esnasına dayalı olduğu ve bu anlayış büyük ölçüde hala hakim bulunduğu için İslamı değerlendirmede de aynı hatalara düşülmektedir. Halbuki, her Peygamberin ve dolayısıyla Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)'in getirdiği dinin de ana mesajı, yani iman, ibadet ve ahlak esasları ayrıdır.

Bunlar, hiçbir zaman değişmeyen evrensel doğrular ve ölçülerdir, dolayısıyla bütün bu değişmez ölçüler çerçevesinde olmalıdır. İşte, bu temel prensip ve ölçülere dayalı olarak, hiç şüphesiz milletimizin kendine has dinamik, örf ve karakterini de nazara alarak, günümüz şartlarında nasıl bir hizmet yapılabilir anlayışı, takip etmeye çalıştığımız çizginin ana vasfını oluşturmaktadır.

Belli kelime ve akım isimlerine dayalı değerlendirme ve adlandırmalar birer ayırım ifade ettiği ve dolayısıyla 'biz ve onlar veya başkaları' şeklinde farklılaşmalara sebep olacak şekilde duvarlar ve perdeler inşasına yol açtığı gibi, içinde bulunduğumuz hizmet ve faaliyet çizgisini de yanlış tanımalara sebep olmaktadır.

Öze dönmek (Sızıntı, 1985) düşüncesini biraz açar mısınız? Öz olarak tanımlanan noktada İslam, Osmanlılık ve Türklük mü var? Türklükle Müslümanlık arasındaki bağ nasıl olmalı?

Öze dönmek, Sızıntı'da bu adı taşıyan yazının yanı sıra, ondan önce yayınlanmış 'Yabancılaşma' yazısında da ifade edilmeye çalışıldığı üzere, bir 'Osmanlılık, Türklük ve Müslümanlık'tan ziyade, içinde yaşadığımız çağda ve gelecek çağlarda hayatiyetini ve devletler - milletler dengesindeki yerini muhafaza edebilecek bir millet olmanın dinamiklerini ifade etmektedir.

Bugün bir küreselleşmeden tabii olarak bahsediyorsak da, bu milletlerin her bakımdan aralarındaki farklılıkları atarak aynı inanç, aynı düşünce, aynı örf ve aynı anlayış etrafında birleşecekleri manasına değildir. Belki tam tersine, fertlerin bile kendi konum ve düşüncelerini, inançlarını koruyarak, bütün milletlerin ortak paydalarda, fakat kavga değil, barış içinde bir arada yaşamak üzere birleşmelerini öngören bir anlayıştır.

Küreselleşme sürecinde fertler gibi, milletler de yok olmayacaktır. Çünkü, fertler arasındaki mizaç, mezak, karakter farklılıklarını ortadan kaldırmak mümkün olmadığı gibi, dünya üzerindeki anlayışları, dünya görüşlerini, düşünce ve hayat şekillerini bile icra etmek de asla mümkün değildir. İşte bu noktada, herkesin ve her ferdin varlığını koruması, başkalarıyla iradi ve tabii olarak paylaştığı ortak noktaların yanı sıra, kendi olarak kalmasını da gerektirmektedir.

Cemil Meriç, 'Medeniyetlerin birbirine istihale edemeyeceği, Danilevsky'den beri bir kaziyye - i muhkemedir' der. Medeniyetlerin temelinde kültür yatıyor, kültür de belli bir inanç, dünya görüşü, hayat anlayışı, hatta dil ve tarihi birikim ve dinamiklerden oluşuyor. O kadar ki, bunda coğrafyanın, iklimin, tabiatın ve bir dereceye kadar ırki farklılıkların bile tesiri oluyorsa, bu takdirde bir milli özden bahsetmek her zaman mümkündür.

Buna karşılık, bir iki asırdır bu gerçeğe zıt olarak, suni ve taklide dayalı bir başkası olma yarışına girdiğimiz ve bunun neticesinde, adeta hiçbir şey olamadığımız da bir vakıadır. Bugün ülkemizde yaşanan çatışmanın ve halk - aydın farklılaşmasının temelinde de, esasen bu 'bir şey olamama', 'kekliğin yürüyüşünü taklit edelim derken, kendi yürüyüşümüzü unutma' garabeti yatmaktadır.

Kısaca, değişmeyen kültür ve millet dokumuzun üzerinde, çağın ve şartların gerektirdiği değişen unsurların inşasıyla, bir başka şekilde ifade edecek olursak, doku uyuşmazlığı sebebiyle ölüme mani olamayacak bir 'organ transplantasyonu' yoluyla değil, kendi DNA'sına sahip temel hücrelerimiz üzerine yeni, 'çağdaş' beslenme kaynaklarından gelecek hücreler inşasıyla oluşacak bünyemizdeki ana unsur, yani ana hücreler bizim özümüzü teşkil etmektedir.

Tarikat Değil Hakikat

Bu söylemle Nakşilik ve Bediüzzaman arasındaki düşünsel bağı nasıl tarif edersiniz? Yoksa, kendinizi günün koşulları içinde 'yeni ve farklı' bir söylemin sesi olarak mı anlıyorsunuz? Örneğin, Şerif Mardin, Bediüzzaman'ı Nakşi düşüncenin devamı olarak ele alıyor. Siz bu düşünceyi paylaşırsanız, kendinizi Nakşiliğin bir başka versiyonu olarak görebilir misiniz?

Nakşiliğin de, Bediüzzaman'ın düşüncelerinin de temel kaynağı İslam olduğu için, aralarında şüphesiz paralellikler bulmak mümkün olmakla birlikte, meslek ve meşrebi itibariyle Bediüzzaman, Nakşi olmadığı gibi, onun hizmet çizgisinin de Nakşilikle doğrudan bir alakası yoktur. Bilindiği gibi Nakşilik, bilhassa Türkler arasında daha çok yayılmış Sünni bir tarikattır.

Tarikatların Osmanlı toplumunda kaynaştırıcı, birleştirici bir fonksiyonu, hatta Osmanlı iktisadi hayatında belli tesirleri olmuşsa da, esasen tarikatın bir insanın yetişmesinde en önemli unsurlarından biri olan nefis terbiyesini esas alması hasebiyle, bu tesirin tabi ve normal olduğu kabul edilmelidir.

Fakat, Bediüzzaman tarikatlar karşısındaki tavrını açıkça belirtmiştir. Tarikatlarda nefis terbiyesinin esas olmasına mukabil, 'Gelecekte akıl ve ilim hükmedecektir. Dolayısıyla, bütün meselelerini akla ve ilme tasdik ettiren Kur'an hükmedecektir' diyen ve öncelikle pozitivist ve materyalist anlayışa dayalı eğitimden, Batı'da büyük ölçüde dine karşı gelişen fen ve felsefeden kaynaklanan inkar karşısında iman esaslarını müdafaaya birinci derecede önem veren, dolayısıyla her şeyden önce zihindeki şüpheleri silerek, aklın aydınlanmasına çalışan Bediüzzaman'ı tarikatla bir arada değerlendirmek doğru bir hareket olmasa gerektir.

İkinci olarak, şüphesiz Bediüzzaman'ın çizgisinde terbiyesi ve ruhi - manevi tekamülün de önemli bir yeri vardır. Fakat burada bile Bediüzzaman tarikatlardan, bilhassa Nakşilikten ayrılır. Bir yerde, 'Nakşibendi yolunda dört şeyi terketmek esastır; dünyayı terk, ukbayı terk, benliği terk ve terk düşüncesini terk. Benim, insanın aczini itirafına dayalı yolumda ise, dört şey lazımdır. İnsanın Allah karşısında mutlak yoksunluk ve yoksulluğunun, mutlak aczının idraki. O'nun servet ve kudretine dayanarak şevkle hizmet edip, bütün muvaffakiyetleri O'ndan bilerek tam bir şükür içinde olması, ayrıca tefekkür,' der.

Kaldı ki, 'Zamanımız tarikat değil, doğrudan hakikatı bulma zamanıdır' diyen de odur. Aynı şekilde, tarikatlarda mürşidler silsilesi, bir mürşidin ölmeden önce bir başkasına 'hilafet' vermesi esastır, fakat Bediüzzaman'ın çizgisinde böyle bir şey yoktur. Sonra, Bediüzzaman'ın hayat, İslami anlayış ve hizmet yolunun sosyolojik bir tetkiki bile, onunla Nakşiliğin içtimai hizmet çizgisi arasında dahi, birbirinin devamı sayılabilecek parellelikler bulmanın ne kadar zor olduğunu ortaya koyacaktır.