Yazdır

Farklılaşma Yoksa Hayat Olmaz

Yazar: Milliyet Tarih: . Kategori Milliyet'te Hakan Yavuz'la

Oy:  / 3
En KötüEn İyi 

Neo Nurcu öğreti bir kimliğin veya toplumsal hafızanın yeni Anadolu burjuvazisi, yetişen 'organik' aydınlar ve demokrasi içinde üretilmesiyle bu şuurun (kimliğin) dışarıya yansıtılma yöntemleri, siyaset mi, ekonomi mi yoksa sanat mı olmalıdır?

Önce, meseleye, daha önceki sorularda olduğu gibi, bu soruda da tanım için kullanılan ifadelerin ışığında değil, kendi karekteri çerçevesinde yaklaşmak gerektiği kanaatindeyim. Çünkü bu karekterde ne bir 'neo' düşünce akımı, ne de, kelimenin ifade ettiği asıl anlam içinde bir burjuvazi sözkonusu değildir. Dolayısıyla, bu karekterin kendini ifadesinde siyaset, ekonomi, sanat gibi ayırımlara gitmek de, anlamayı zorlaştırabilecek özelliktedir.

Bugün, yukardaki sorularda ifadesine çalışılan hizmet çizgisi içinde yer alan 'himmet' sahipleri, bilinen manada bir burjuvazi değil, sadece izafi planda bazılarından biraz daha zengin, inanmış Türkiye - Anadolu - Trakya insanıdır. Şüphesiz belli temellere dayanmakla birlikte, yapabileceğini yapmaktadır. Hizmetin temelinde yatan, ferdi planda imanın kurtarılması ve bilhassa Allah'ın rızasını kazanma yoluyla Ahiret saadetinin ve dünya saadeti de büyük ölçüde burada yattığı için, gerçek saadetin emniyete alınmasıdır.

Bu emniyete alma, eğitimi, dolayısıyla zihni ve kalbi aydınlanmayı, insanlar arası münasebetlerde ise adalet, şefkat, merhamet ve hatta bunların da ötesinde başkalarını kendimize tercih, yaşatmak için yaşama sevdasından vazgeçme, lezzeti başkalarının lezzetinde bulma manasında diğergamlığı getirmekte. Şüphesiz bu münasebetlerin tesisi ve hizmetin idamesinde ekonominin sadece araç olarak bir yeri olduğu gibi, insanın her yanıyla kendisini adeta kendiliğinden ifadesi manasında sanatın da yeri olacaktır. Bunları ayrı ayrı ele almak çok doğru olmasa gerektir.

Bu çerçevede ferde yapılan hizmet aynı zamanda ülke ve millet hizmeti, ülkeye ve millete yapılan hizmet de ferde yapılan hizmet olmaktadır. Nasıl bütün bedenin beslenmesi tek tek hücrelerin beslenmesiyle aynı anda ve aynı paralelde oluyorsa, nasıl hücreler beslenmekle beden de besleniyorsa, bu hizmeti bu çerçevede ele almak lazımdır. Tabii bunları derken, dar manada bir dini hizmet veya dar manada dine dayalı bir hizmeti kastetmiyorum. Bir hücre veya bedenin beslenmesinde nelere ihtiyaç duyuluyorsa, ferdin ve milletin beslenme ve bekasında da gerekli her şeyin kendi ölçüsünde ifade ettiği bir değer ve önemi, ona göre de hizmet içinde yeri vardır.

Okullarımızda yetişen öğrencilerinizin 'girintili - çıkıntılı' düşünmekten hoşlanmadıkları, sanat ve edebiyata ilgisiz oldukları ve formülle düşünmeye alışık bulundukları ve yaratıcılıktan uzak oldukları yönündeki yapıcı eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz?

Öğrencilerle doğrudan temasım olmadığı için, böyle bir soruya evet veya hayır şeklinde cevap vermem zor olacaktır. Fakat, şu kadarını söyleyebilirim ki, okullarda tek yönlü formalist ve belli kalıplara dayalı bir eğitimden çok, düşünmeye, araştırmaya yönelik bir eğitimin verildiğini zannediyorum.

Eğitimi hiçbir zaman öğrenciye üniforma giydirmek şeklinde algılamadığımızı, tam tersine, ferdi farklılıkların önemine her zaman önem verildiğini, hatta bu farklılıkların teşvik edildiğini belirtmek isterim. Şu kadar ki, hiçbir zaman okulların değil, günümüzün şartlarının belirlediği şekilde, bugünkü öğrenci daha çok fen derslerine ilgi duymakta, o tarafa yönelmekte ve dolayısıyla bir dereceye kadar ferdi farklılıklarını sanat ve edebiyat yoluyla tam olarak ortaya koyma imkanı ve fırsatını yetirince bulamamaktadır.

Bunun da sebebi, okullar ve uyguladıkları eğitim değil, günün dikte ettiği şartlardır. Bununla birlikte, kendileriyle temas kurulduğunda, zannederim öğrenciler içinde düşünce, zevk, sanat ve edebiyat alanlarında da çok renklerin, çok televvünlerin ve tonların olduğu görülecektir.

Günümüz siyasi düşüncelerinin odağındaki temel soru şu: Hem ekonomik faktörlerin öncülüğünde gelişen globalleşmenin (AB, NAFTA, ASEAN, vb) hem de yerel dini - milliyetçi akımların 20. yüzyılın ürünü olan ulus - devleti üstten ve alttan saldırı altında tuttukları bu ortamda, yeni bir 'siyasi' örgütlenme anlayışına ihtiyaç var mıdır? Sizce, ulus - devlet yerine nasıl bir yapı düşünülebilir?

Şahsen, milli devletlerin tamamıyla ortadan kalkacağını sanmıyorum. Bununla birlikte, medeni bir varlık olarak insan hemcinsleriyle bir arada yaşama mecburiyeti hisseder ve en azından ürünlerinin mübadelesi, karşılıklı yardımlaşma ve başkalarına muhtaç olma açısından, 'Komşu komşunun külüne muhtaçtır' atasözümüzde ifadesini bulduğu üzere, komşuluk münasebetlerine ihtiyaç duyar.

Bugün bu münasebetler bütün dünyayı içine almış bulunmaktadır. Yani, artık dünyanın batısındaki ve doğusundaki insanlar birbirine adeta kapı - komşusu konumundadır ve bu yakınlaşma artarak devam edecektir. Sözünü ettiğiniz kuruluşlar, daha çok bu yakınlaşmanın ve karşılıklı ihtiyacın, ayrıca en azından belli ölçülerde büyük güçler karşısında eriyip gitmeden milli varlığı sürdürme gayesinin örünü olarak ortaya çıkmışlardır.

En fazla, bir milletler konfederasyonundan bahsedebileceğimiz bir zaman gelir mi gelmez mi tartışılabilir ama, herhalde yine de milletler ve milli devletler belli ölçülerde varlıklarını sürdüreceklerdir. Bu çerçevede insanları ve milletleri bir arada olmaya mecbur ve mahkum edecek ortak paydalar artacak, fakat, farklılıkları bütün bütün ortadan kaldırmaya yetmeyecektir.

Kaldı ki, farklılaşmanın olmadığı yerde hayat da olmaz. Bu çerçevede siyasi yapılanma, içte daha çok demokrat, daha özgürlükçü, daha gevşek, yani daha az bürokratik, ferdi haklara ve ferdi teşebbüse daha çok saygılı, bununla birlikte kendi DNA'sındaki farklılıkları kısmen koruyucu, milletlerarası münasebetlerde ise daha esnek, hemen her ülkeyle münasebete açık, insiyatif almaya her zaman hazır, fakat kendi içinde kavgasız ve çatışmasız özellikte olmayı gerektirebilir.

Güç Peşinde Olmadım

'Eğitim - Şuur - Aksiyon - Güç' Olarak Tanımlanan Yeni Nurcu Öğretinin Bölgesel Bir 'İmparatorluk' olarak tanımlanması veya 'neo - Osmanlıcılığın' oluşumu olarak görülmesi sağlıklı bir bakış açısı mı? Yoksa Bediüzzaman'ın 'iman, hayat ve şeriat' hedefinin ikinci aşaması mı?

Daha başka bazılarının da iddia ettiği gibi, hiçbir zaman güç peşinde olmadım ve 'eğitim - şuur - aksiyon - güç' veya 'iman - hayat - şeriat' şeklinde birkaç basamaklı bir çizgiden de söz edilemez. Bir defa, eğitim ve aksiyon olduğu gibi, şuur da bütün insan faaliyetlerinin tabii bir unsurudur. İnsani olmaktan kaynaklanan ruhudur.

Bediüzzaman'ın 'iman - hayat - şeriat' şeklindeki sözleri de yanlış tefsir edilmektedir.

Bunu, onun düşünce yapısının bütünlüğü içinde değerlendirmek gerekir. O, bir başka yerde, 'İman, taklide dayalı olarak yalnızca 'inandım' demekten ibaret değildir. Bir ağacın çekirdeğinden meyvelerine kadar ve güneşin eldeki aynada görülen aksinden, deniz yüzündeki aksine ve ta bizzat kendisine kadar temsil ve tecelli mertebeleri olduğu gibi, imanın da o derece çok hakikatleri, Allah'ın binbir ismi ve diğer iman esaslarının kainatla bağlantılı hakikatlarıyla alakalı o kadar çok hakikatı vardır ki, bütün ilimlerin ve marifetlerin ve insani kemalatın en büyüğü imandır ve araştırmaya, bürhana dayalı imandan gelen Allah bilgisi, 'Allah hakkında duyulup, yaşanan, tecrübe edilen vicdan kültürü'dür' şeklindeki ifadeleriyle, İslam'ın tamamını adeta imanın tahsili olarak görüyor, hatta İslam - iman anlayışını ortaya koyuyor.

Yine bir başka yerde, 'Katiyyen bil ki, yaratılışın en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, Allah'a imandır. Ve, insaniyetin en yüce mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, Allah'a iman içindeki marifetullah - Allah'ı vicdanda duyma ve O'nunla ilgili olarak bir 'vicdan kültürü' edinmedir. Cin ve insanın en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullah - Allah aşkı - dır. Ve, beşer ruhu için en halis sürur ve insan kalbi için en safi sevinç, o muhabetullah içindeki ruhani lezzettir' diyerek, her şeyi adeta imanda düğümlüyor.

Bu takdirde, onun 'iman - hayat - şeriat' şeklindeki ifadelerini, merhalelerden çok, fertlerle başlayan iman hizmetinin herkese götürülmesi ve imanın hayatı yönlendiren bir ışık olması gerektiği şeklinde anlamak daha doğru olacaktır. O, bunun dışındaki hedefleri, 'Allah'ın vazifesi'ne veya 'şe'n - i Rububiyet'e karışmak olarak değerlendirir ve fakirin de yıllardır söylediği hep bu olmuştur.

Onun 'şeriat'tan kasdettiği de, bugün bazılarının iddia ettiği gibi, teokratik bir devlet özlemi değildir. Çünkü, 'İslam'ın yüzde 95'i iman, ibadet ve ahlaka mütealliktir, ancak yüzde 5'i idareye bakar, onu da idarecilerimiz düşünsün' diyen de odur ve bu sözü tek parti döneminde söylemiştir.

O, 'şeriat'ı dinle aynı manada, İslam'ın itikad, ibadet ve ahlakla alakalı yanlarını ifade için kullanmıştır. Ayrıca, mesela, yatarken Peygamber Efendimizin okuduğu duaları okuma gibi, davranışlarımızda Peygamberimizi örnek almanın her günkü basit hareketlerimizi bile ibadete dönüştüreceğini söyleyerek, günlük hayatımızı da sünnet yoluyla imanın, İslam'ın çizgisinde sürdürmeyi de şeriat kavramıyla ifade etmektedir.

Başka türlü değerlendirme ve hele hele yapılan hizmetleri güç elde etmeye vasıta olarak görme, menfaati, iktidar olmayı ve maddeyi hayatın merkezine yerleştiren modern anlayışları mutlak hakem yapma demek olur ki, büyük bir yanlış ve çok büyük bir yanılgıdır.