Yazdır

Üstad'ın Günyedoğu'da Neş'et Etmesi, Kaderin Bir Cilvesiydi

Yazar: Sabah Tarih: . Kategori Sabah'ta Hulûsi Turgut'la

Oy:  / 8
En KötüEn İyi 

Fethullah Gülen'in manevî dünyası henüz 18 yaşındayken, Erzurum'da şekillendi. Risale-i Nurlar'dan etkilenmiş, "bana, bu hizmet içinde yer ver" diyerek, Allah'a yalvarmıştı. Adeta dünyası değişmişti. Heyecanlı günler yaşıyor, her gün güzel haberler alıp, mutluluğuna yeni mutluluklar katıyordu.

Artık bundan sonrasını yine olayımızın kahramanlarından dinleyelim: "Erzurum'daydım. Bir öğle vakti, camiye gittim. Kırkıncı Hoca'nın beraberinde getirdiği bir arkadaş bana, bir rüyasını anlattı. Üstad Bediüzzaman'ı rüyada gördğünü, bana bir mektup gönderdiğini söyledi. Sonra, elinde bulunan 'Tarihçe-i Hayat' isimli risaledeki mektubu gösterdi.

O zaman çok duygulandım. 'Demek isteğim, duam oraya geçmiş' dedim. O zamanki düşüncem, durumum ve mülahazalarım itibariyle Erzurumluluğun da etkisiyle bir ölçüde müsbet milliyetçi düşünceler içindeydim. Fakat Üstad Bediüzzaman, kaderin bir cilvesi olarak, Güneydoğu'da neş'et etmişti (çıkmak). Fakat, bu düşüncemin olumlu yanları galip geldi.

Dinim adına, diyanetim adına bir alaka duydum. Efendimiz de (Hz. Muhammed) Araplar'ın içinden neş'et etmişti. Allah, orada neş'et eden bir insanla, insanların kurtuluşunu gerçekleştirmişti. Mutlaka, bunun da bir hikmeti vardı. Zaman zaman içimde değişik duygular hortluyordu. Ama ben, tüm bu düşüncelerle, o duygularımın tepelerine vurup bastırıyordum."

Yine Terzi Dükkanı

Fethullah Gülen, manevî âleminin zenginleşmesinde bir önemli kilometre taşı olan Erzurum'daki o terzi dükkanını hiç unutmayacaktı. Orası, kendisini çok zengin duygularla donatmıştı. Bir terzi dükkanı değil, dost çevresi, sevgi pınarı ve adeta gül bahçesiydi. Belki de, Said Nursi'nin Barla'da seyrine doyamadığı Cennet Bahçesi.

Şimdi yine Fethullah Gülen'le, terzi Mehmet Efendi'nin atölyesine konuk olalım:

"O terzi dükkanının atmosferini anlatmak o kadar zor ki... Çünkü, belki basit bir terzi dükkanı görünümündeydi ama, gözüme çok büyük görünürdü. Yerde hasır, bir tarafında da küçük bir kilim vardı. Fakirhane bir terzi dükkanıydı.

Mübarek terzi Mehmet Efendi, Muradiye Camii'nin yanı başına, kendisine kerpiçten bir yer yapmıştı. Cami, Selçuklular döneminden günümüze bir tarih mirasıydı. Hemen yanı başında, Ahmediye Mescidi bulunuyordu. Yani burası bir mabed mescit yeriydi.

O terzi dükkanı daha sonra vakıflar tarafından yıktırıldı. Mehmet Efendi'nin atölyesi bir terzi dükkanından çok; ocaktı, yuvaydı. Gelenlerin çoğu orada ders yapardı. Dükkanın müdavimleri arasında Rifat Bey isminde bir zat, Erzurum'da yedeksubaylığını yapan Mehmet Şevket Eygi, Malatyalı Çekmegil ailesinden doktor üsteğmen bir beyefendi bulnuyordu. Evet, zannedersem 1958 yılı idi. İşte buranın daia beş-on müdavimi (devam eden) olurdu.

Mehmet Efendi'nin dükkanında Risale-i Nurlar genelde geceleri okunurdu. Çünkü, birtakım endişeler vardı. Bu endişeler, başka mekanlar için de geçerliydi. Herhangi bir evde okumak isterseniz, orada da bazı önlemler almanız gerekecekti.

Yani okunan kitaplar, Allah'ın varlığından ve birliğinden bahsediyordu. Ama güvenlik güçleri, bu kitapları kouyanları yakalayıp, suçüstü yapmak için özel çaba harcıyorlardı. Yakalandınız mı, kendinizi savcının karşısında buluyordunuz. Tüm bu olumsuz koşullara rağmen, gerek terzi dükkanında, gerekse evlerde yapılan derslerde arkadaşları çok huzurlu ve sakin görüyordum.