Yazdır

Kaset Olayını Şantaj Aracı Olarak Kullanan Üst Düzey İnsanlar Oldu

Yazar: Zaman Tarih: . Kategori Zaman'da Nuriye Akman'la

Oy:  / 7
En KötüEn İyi 

1999 Haziran'ında başlayan kaset kasırgası ile ilgili bir özeleştiriniz var mı?

Kaset olayı haziranda başlamadı. Daha önce parça parça bazıları onu ileriye sürüyorlardı. Onun evveliyatı vardı. Belli ölçüde bazılarının ne yapacağına muttali olmuştuk. O işi o şekilde pazarlayan ekibin, bugün televizyonda ekrana çıkan insanların bir yerde hatta Emniyet'in de muttali olduğu bir yerde gayri resmi sağdan soldan topladıkları kasetleri montaj yaptıklarını daha önceden birisi haber yapmıştı. Ama benim elimden bir şey yapmak gelmezdi. Aşamayacağımız, söz geçiremeyeceğimiz güçlü kimseler vardı. Onlar istediklerini mutlaka yapmak istiyorlardı. Bir de o zaman arkadaşlarımızdan, esnaftan birisine de şantaj yapmak istediler. Ben o zaman İstanbul'da kalıyordum. Geldi, "Bana böyle bir şey diyorlar; ama bu hususta haber verirsem beni atarlar." dedi. İşin şantaj yanı da vardı. O açıdan çok önceden başlamıştı. Cımbızlama şeyler alınıyordu kasetlerden. Onlar bir araya getiriliyordu. Mutlaka insan olarak hepimizin burada röportaj yaparken bile boş bulunup konuştuğumuz, tartamadan konuştuğumuz şeyler olabilir. Bunlar sonradan gözden geçirilir. Tafradan konuştuğumuz şeyler olmuştur. Benim kendi üslubuma aykırı sözlerimden dolayı hicap duyduğumu itiraf etmeliyim.

Bu kasette yayınlanan sözlerinizden dolayı mı?

Evet. Arkadaşlarımın arasında herhalde zamanla şimdi birisinin yaptığı gibi o meseleyi ticaret haline getirip, kötülük düşünen kötülük yapan kimseler vardı. Şimdi de vardır. Olabilir yani. Sohbete geliyordur. Çünkü herkes geliyordu. Herkese açıktı. Yeşilçam'daki insanlardan müzik dünyasına kadar, ilahiyatçılara kadar hemen herkes geliyordu. Herkesin soracağı şeyler oluyordu. Ben yanıma ülkücü kesimden gelen insanlara da şahit oldum. Hatta aranan insanlara da şahit oldum. "Belki yakalanırız. 'Vaazınızı dinlemiştik. Hakkınızı helal edin' demeye geldik." dediler. Devlet dairesinden gelen insanlar da vardı. Onlar da maruz kaldıkları baskılardan dert yanıyorlardı. Ben de, 'Kendinizi amirleriniz karşısında saklayın.' dedim. Yani bir grubun hissiyatına göre konuşmadım. Herkesin durumuna göre kim ne dert yandıysa, ona kendimce derman olmaya çalıştım. Ama bunların çoğu hususiydi. Üç beş insan arasında cereyan eden şeylerdi. Demek ki o hususi gelen, belki böyle şeyler soran insanlar arasında su-i niyetli kimseler de vardı. Bunlar küçük teyplerle kayıt ediyorlardı. Belki çantalarının içinde kameraları da vardı. Öyle birer parça şeyleri alıp onlara ya sattıklarını veyahut da onlar hesabına çalıştıklarını o gün bugün düşünüyorum. Kafamda yerleştirdiğim bazı tipler, bazı simalar var. Onları tahmin de ediyorum. Yapıyorlardı o kötülüğü. Fakat onu şimdi söylemenin bir manası yok. Zamanı geriye işletmeye gücümüz yetmez. Allah'ın takdir ettiği şeyde hayır vardır diyorum. Fakat çok su-i niyetle hazırlanmıştı her şey. Yani mutlaka bir insanı mahkum etmek için hazırlanmıştı. Aslında kimin kitabı, kimin konuşmaları o ölçüde bir araştırmaya tabi tutulsa insanı idam edecek şeyler çıkabilir onun içinden.

O konuşma, sizin hoşgörü ve diyalog çalışmaları görüntüsünün arkasında, aslında devleti içeriden ele geçirmek istediğinizin ortaya çıktığı şeklinde algılandı. Haksız mıydı?

Hoşgörü benim o günlerde başlattığım bir şey değil. Hoşgörü ruhumda vardı, tabiatımda vardı. Ölçü veya Yoldaki Işıklar, Kriterler diye kitap var, benim Kestanepazarı'nda idarecilik yaptığım dönemlerde aldığım notlar. Daha sonra çıkardıkları mecmualarda arkadaşlar parça parça onları vecize gibi koydular. Orada devlet, cumhuriyet, demokrasi mevzularındaki mütalaalarım var. Sonra bir kıymet-i harbiyesi olsun, bir şey ifade etsin etmesin, değişik düşüncelerimi değişik zamanlarda hep ifade ettim. Ta Edirne'de genç yaşımda vaaz ederken Atatürk'e karşı birisinin hakaretini cami kürsüsünden cevapladım. Yani bugün ne düşünüyorsam, nasıl hoşgörülüysem ta o günlerde öyleydim. Zaten kimseyle öyle senli benli olma gibi bir halim olmadı. Belki genel tavrım itibarıyla insanlar kendilerini yakın hissettiler. Tavırlarım öyleydi. Cami kürsülerinde duygularımı hep ifade ediyordum. Otuz-kırk sene cami kürsülerinde vaaz ettim. Bir insanın bir hesabı ve planı varsa eskilerin ifadesiyle bir müzmeratı varsa şayet, bir gün mutlaka bunu ifade eder. Ben hiçbir zaman bu konuşmalarımdan dolayı istintak edilmedim. Bir memurdum. Memurin Muhakematı Kanunu'na göre de sorgulanmadım. Hiç mahkeme olmadım. Sıkı yönetimlerde takibe alındım. Askerî idarenin olduğu dönemdi. 12 Mart'ta daha mahkeme bitmeden af kanunu çıkmıştı. Yargıdaydı, mahkum etmek istemişlerdi. Ben o günün savcısıyla görüşürken dedi ki: "Üç beş tane onlardan, üç beş tane de sizden dengelemeye çalışıyoruz." Yani solcusu sağcısı karşılıklı... Bu hesaplarla cereyan eden sıkı yönetim mahkemesinde böyle bir şey oldu; ama ben vazifeden dolayı sorguya çekildiğimi hiç hatırlamıyorum.

Herkes geliyordu. Çok kalabalık bir cemaat dinlemeye geliyordu. Süleymaniye Camii'nde, Sultanahmet Camii'nde, Fatih'te de haddim olmayarak vaaz ettim. 15-20 bin insan geldi. Bunların içinde herkes vardı. Bilinen bir insan olmam itibarıyla herhalde dinleyenler, o anda bunları kasete alanlar vardı. Bunların içinde bir şey çıkmadı. Eğer benim gizli bir hesabım olsaydı buralarda da şöyle böyle onları ifade etmiş olurdum. İnsan ağzından kaçırır bunu. Devleti ele geçirme gibi, devlete nüfuz etme gibi hususlarla alakalı açık sarih bir şey yoktur. Bu iddialar müdde-i umuminin önüne geldiğinde onlara gülmüştü: "Bunlarla mı devlet ele geçiriliyor?"

Ben insanları hep teşvik ettim

Bir diğer mesele; benim hakkımda konuşuldu duruldu, hakkımda dosya tanzim edildi. Ama kimdi bu devleti ele geçirmek isteyen insanlar? Bunlardan birkaç tanesinden bahsetselerdi. Bir terör örgütü deyip ezbere dava açan insanlar, birkaç tane de örgütün üyesinden bahsetselerdi. Bir yerde iki kişi sabotaj yapınca yirmi tane insanı içeriye alıyorlar. Son hadiselerde aldılar da.

Yanıma herkes gelip gidiyordu. Siyasi partilerin liderlerinden gelmeyen kimse yoktu. Gelip görüşüyorlardı. Onların bir mülahazaları olabilir, beklentileri olabilir. Sempati duyan insanları kendi taraflarına yönlendirmeyi düşünebilirler. Su-i zan etmeyeyim. Olabilir. Ama gelip gidiyorlardı. Yapılan bu şeylere destek de veriyorlardı. Oysaki onların o iddia ettikleri istikamette hiçbir hareket olmadı. Yani hoşgörü dediğimiz andan itibaren yaptığımız şeyler daha ziyade teşvik mahiyetinde hep eğitim faaliyetlerinden ibaret oldu. Benimkisi hep teşvik oldu. Hatta açılan onca okulun bile nerede açıldığını bilmem. Gezdiğim her yerde, cami kürsülerinde 'eğitime sahip çıkın' dedim. 'Seviyeli insan yetiştirin' dedim. Ülkemizin derdi cehalettir, tefrikadır, birbirini yemedir, fakirliktir. Bunların çaresi de zenginlerin organize olması, çalışmayı öğrenmeleridir. Bugün bile yanıma gelen insanların, Türk müteşebbislerin burada mutlaka bir şeyler yapmalarını arzu ediyorum. Ve onlara 'iyi bir pazar araştırması, zemin yoklaması yaptınız mı? Dünyada bu mevzuda karşınıza çıkacak rakipleriniz var mı?' gibi hüsnüniyetle düşüncelerimi ifade ediyorum. Orada da aynı şeyleri ifade ettim.. Ma'kes buldu. Millete mâl oldu. Büyük bir kısmı esasen onların o iddia ettikleri şeyin dışında Türkiye'nin geleceğine ait çok önemli şeyler yaptılar. Vaaz ediyordum. Binlerce insan dinliyordu. Ama ben hepsini tanıyamam. Belki kürsüye yakın duran bazı kimseleri simalarından tanıyabilirim. Eğitim faaliyetlerine yönlendireceğime başka taraflara yönlendirirdim.

İkincisi o günden bu güne onların iddia ettiği mevzuda ne yapıldı? Organizenin birine rastladılar mı? Böyle bir şeyin en küçük bir emaresi görüldü mü? Böyle bir şey yoktur. Kaldı ki aynı savcı bey, daha önce de bir hadise münasebetiyle ifademi almıştı ve takipsizlik kararı vermişti. O da yine öyle komplo gibi bir şeydi. Sonra birdenbire değişti. Daha başka şeyler var. Söyleyemeyeceğim ben onları. O meseleyi şantaj yapan insanlar oldu. Telefon edenler oldu. Yani şunu tutarsanız, şunu desteklerseniz temizleriz diyen insanlar oldu. Ama isim veremeyeceğim. Bunlar benimle beraber kabre gömülecek. O gün olup bitenler, kim ne yaptı, ne söyledi dokümanlarıyla biliniyor. Ben bunu tarihe emanet ediyorum. Bir gün bunlar mutlaka ortaya çıkacak. Çok büyük gibi görünen kimseler, çok hicap duyacaklar, hilaf-ı vaki beyanları karşısında, komploya nasıl tenezzül ettikleri karşısında, nasıl baskılar yaptıkları karşısında. 'Ne yaparsanız yapın bir şeyini bulun mutlaka' demeleri... Bütün bunlar yazılı olarak var. İmzalı bunlar aynı zamanda. "Ne yapın edin kendisinde bir şey yoksa, para gibi, çalma çırpma gibi bir zaafı yoksa, hatta başkalarını dize getirdikleri türden bir zaafı yoksa, yakınlarından birisinde bulun bunları. Onu yakınıyla yıkın." sözleri var. Bunları bir gün birisi neşredecek.

Bunlar ne zaman yayınlanır?

Ben ölümümü bekliyorum. Ölümüme emanet etmişim bunları.

Bu beş yıl içinde hangi kitapları okudunuz? Kimleri keşfettiniz?

Öyle çok sistemli kitap okumuyorum. Biraz da klasikleri okuyorum. Mesela burada kariyer yapan bazı arkadaşlarla fıkıh metodolojisiyle alakalı Şatıbi'nin Muvafakat'ını okuyoruz. Fıkıhtan yeni yazılmış bazı şeyleri okuyorum. Hadisten bir külliyatı okumaya çalışıyoruz. Biraz farklı bir şey, rical dediğimiz hadisin senedinde bulunan insanlar... Eskiden, zannediyorum beşinci, altıncı asırda da yapılıyordu. Ama şimdilerde yapılmıyor, bilinmiyor bu mesele. Ben yanıma gelen arkadaşlara o kapıyı aralayarak o hususta biraz da sinevizyonla göstererek ricali öğretmeye, tanıtmaya çalıştım. Çünkü hadis metninin nesebi onlardır. Hadisin o zatlarla sıhhati, sağlığı belli olur. Onun dışında başka yerlerde yazılan, tercüme edilen kitaplar da oldu İslam dünyasının dünü ve bugünüyle alakalı. Türkiye'de yazılanları gönderdiler. Onlar da oldu. Bazen uzun boylu bir ansiklopediye bakmak icap etti. Bazen terimler ve deyimlerle alakalı kendime göre bir araştırma yaptım. Daha çok kendim yapacağım şeylerle meşgul oldum.