Yazdır

Show TV Ana Haber'de Reha Muhtar'la Kaset Komplosu Üzerine

Yazar: Show TV Tarih: . Kategori Televizyon Röportajları

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

Medyada, bazı kasetlerinize dayanılarak ileri sürülen iddialara göre, devleti ele geçirmeyi düşünüyormuşsunuz ve bu maksatla devlet kurumlarında gizli bir örgütlenme içindeymişsiniz. Bu, doğru mu?

Devleti ele geçirmek için gizli bir örgütlenme kurduğum iddiaları mahkemeler tarafından reddedilmiştir. Böyle bir şey söz konusu olsaydı, istihbarat tespit ederdi. Kasete alınmış bazı konuşmalarımdan bir araya getirilmiş sözlere dayanılarak, hakkımda ileri sürülen bu kabil iddiaları kabul etmem mümkün değildir.

Müsaadenizle bu konuda bir-iki hususa açıklık getirmek istiyorum. Eğer devleti ele geçirme adına devlet içinde gizli bir örgütlenme içinde isem, bir defa, şimdiye kadar bu konuda ileri sürülen bütün iddialar mahkemelere intikal etmiş ve bu iddialar mahkemeler tarafından reddedilmiş, hatta, savcılar genellikle takipsizlik kararı vererek, mahkeme açılmasına gerek bile duymamışlardır.

İkinci olarak, eğer böyle bir örgütlenme söz konusu olmuş olsa idi, devletin istihbarat birimleri, şimdiye kadar bunu çoktan tespit ederlerdi.

Üçüncü olarak, bana atfedilen veya benimle münasebeti olduğu söylenen bütün faaliyetlerin hepsi göz önünde ve kanunlara uygun olarak cereyan etmiştir. Devleti ele geçirme gibi bir niyetim asla olmamakla beraber, eğer böyle bir niyet taşıdığım düşünülüyorsa, insanlar, niyetlerine göre değil, faaliyetlerine göre yargılanır. Bu, önemli bir hukuk kaidesidir.

Dördüncü olarak, devlet içindeki mevhum ve sözde örgütlendiğim iddiasına dayanak yapılan ve bilhassa bazı kısımları verilen konuşmalar, hatırladığım kadarıyla, ziyaretime gelen ve düşüncelerime saygı duyan bazı kişilerin, bilhassa Adalet Bakanlığı'nda yapılan bir örgütlenmeyi veya bazı çete, baskıcı grupları gündeme getirmeleri üzerine verilen cevaplardan ibarettir. Bu örgütlenme, onu yapan adalet bakanlarından biri tarafından, hem de parti kongresinde açıkça ve savunularak itiraf edilmiştir. Dert yanan bu mağdur insanlara mafya, çete veya ideolojik yapılanmalar karşısında meslekten bizar olmuşlara dini, milli hisleriyle onları rahatsız etmemelerini söyledim.

Bugün, konuşmalarım içinden, pek çoğunun başı ve sonu kesilerek ve televizyonlarda verilişinde araya girilen yazılı metinlerle yönlendirmede bulunularak devlet içinde örgütlendiğim iddiasıyla bir linç ve yargısız infaz hareketine tabi tutuluyorum. Pekala, aynı tavır, elde tutulan hükümet gücüyle bazı kanunlar değiştirilerek yapılan bu örgütlenme ve örgütlendiğini bizzat itiraf edenler hakkında gösterilmiş midir? Gösterilmemişse, demek ki maksat, mevhum bir örgütlenmeyi ortaya çıkarmak değil, tamamen başka hesaplara dayanmaktadır. Nitekim, medya organları ve bazı yazarlar bunu itiraf etmiş, ortaya koymuşlardır. Bir düğmeye basıldığından söz edilmektedir. Düğmeye basanlar kimlerdir? Niçin ve ne adına basmışlardır? Yoksa bunlar devlet üzerinde bir güç olma peşinde midirler; yoksa bazı kimseler bu karanlık senaryolarla rejimin her zaman yumuşak karnı olmuş yeni bir 'irtica' gündemiyle hedeflerine varmak mı istemektedirler?

Burada, çok önemli bir noktaya daha parmak basmak istiyorum. Türkiye'deki genel ortamdan ve bilhassa irtica ve dincilik adı altında İslam'a saldırılmasından dolayı, hemen her Müslüman infiale kapılabilmekte ve aşırı düşüncelere yönelebilmektedirler. Bu tür yönelişleri önlemek için bazı konuşmalarda bir gerçeğin yere, zamana ve kişiye göre farklı cepheleriyle takdim edilmesi farklılık arz eder. Tarihte hemen hiçbir gerçek gizli kalmamıştır.

Şu andaki kampanyanın arkasındaki gerçek de elbette bir gün ortaya çıkacak ve kimin gerçekten suçlu, kimin masum olduğu mutlaka açıklığa çıkacaktır. Burada bir hususu daha hatırlatmak istiyorum: Bir insan hakkında bir-iki sözüne dayanarak hüküm verilmez. Yapılan konuşmaların ne zaman, niçin ve hangi maksatla yapıldığının göz önüne alınması gerekir. Şu ana kadar yayınlanmış bir hayli kitabım, vaazlarım ve kasetlere alınmış başka konuşmalarım da vardır. Bunların tamamı göz önüne alınarak bir sonuca varılmalıdır. Pek çok konuşmamda bir müminin devlet, hükümet, devlette mevki alma gibi sevdalar taşımaması gerektiğini, Allah rızasının her şeyin üstünde olduğunu, imana ve Kur'an'a hizmetin kazandıracağı makamın üstünde bir başka makamın bulunamayacağını da defalarca ifade ettim. Birkaç yüz kere desem mübalağa etmiş olmam. Dindar, gönüllere girmeli, Allah'ı sevdirmeli, kalbi ve ruhi hayat adına herkesi inançla güçlendirmeli ve ümitlendirmelidir.

Fakat, ortada bir yargısız infaz ve başka hesaplar olduğu için, bu konudaki konuşmalarım da, mevcut iddialar çerçevesinde kesilerek verilmekte ve maksadın tam tersi yorumlara tabi tutulmaktadır.

Mesela, bir TV kanalında, 'Ne zaman, bu iman ve Kur'an hizmeti adına mülkiyemiz olsa, adliyemiz olsa, dinamik güçlerimiz olsa gibi düşünceler zihnimden bir an bile geçse, hemen tokat yerim.' ifadelerinin manası bir mümin için iman ve gönül adamı olmanın dışında bir şey düşünmemenin esas olduğunu anlatmaktır. Yani bu türden bütün beklentilerin, düşüncelerin iman ve Kur'an hizmetinde asla yerinin olmadığını ve böylesi düşüncelerin asla taşınmaması gerektiğini hatırlatmak için söylenmiş sözlerdendir. Her zaman yaptığım bu ikazlarım da, diğerleri gibi çarpıtılarak verilmektedir.

Demek ki, maksat farklıdır ve bu maksada yürümek için her yol mubah görülmektedir. Her hal u karda konu mahkemeye intikal etmiştir. Mahkemelerin vereceği karara saygım vardır.

Siz böyle söylüyorsunuz. Fakat, medyanın gündeme getirdiği kasetlerde, adliyenin, mülkiyenin can damarlarına girmekten, Cezayir'de olduğu gibi, erken bir huruçtan sakınılması gerektiğinden bahsediyorsunuz. İstikbale yürümekten bahsediyorsunuz. Bunlar, bir geleceğe doğru yürüme planlarınızın olduğunu göstermez mi?

Bir defa, kasette geçen bu sözlerin öncesi ve sonrasıyla dinlenip, ele alınması gerekir. İkinci olarak, hayatımda daima devleti, devletçilikle suçlanacak derecede ön planda tutmuş, her türlü anarşinin, terörün, kargaşanın karşısında olmuş, istikrarı ve iç barışı desteklemiş bir insan olarak, Türkiye'nin bir iç savaşa sürüklenmesinden hep endişe etmişimdir.

Bazı örnekleri geçmişte yaşanmış isyan tipi hadiselerin patlak vermesinden hep endişe duymuşumdur. Niçin?

Her şeyden önce, Türkiye'nin kalkınması, büyük devlet olması iç barışın sağlanmasıyla mümkündür. Fakat ülkemizde bu barışı engelleyebilecek potansiyel tehlikeler mevcuttur. Bu ülke halkının çok büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Halkımız her ne kadar her zaman sağduyulu olmayı bilmişse de, dinine, inancına ve milli değerlerine saldırıldığı zaman fevri infialler ortaya koyabilecek bir karaktere de sahiptir. Güneydoğu'da vatandaşlarımızın defalarca bu milletin düşmanı güçler tarafından istismar edilebilmesi, Şii-Sünni farklılığının bir çatışma unsuru olarak değerlendirmeye açık bulunması ve mesela birkaç yıl önce İstanbul'un Gaziosmanpaşa semtinde yaşanan hadiseler, bu konudaki endişelerimi doğrulamaktadır.

Söz konusu kasetlerde herhangi bir huruçtan, huruç tipi hareketlerden, bilhassa kargaşaya ve, Kur'an-ı Kerim'in insanları öldürmekten daha kötü, mahiyeti ve sonuçları itibariyle daha şiddetli olarak tavsif buyurduğu fitneden kaçınılmasını tavsiye etmekteyim. Her türlü sokak hareketlerinin karşısında bir insan olarak yaptığım bir tavsiyenin başka maksatlara çekilmesi, bir kasdın eseridir.

Bu ülke, yüzyıllardır yabancı güçlerin ve onların içteki uzantılarının oyunlarına sahne olmaktadır. Kanaatimce, bu ülkenin geleceğinin teminat altına alınması, bu oyunların sezilip, karşı tedbirler alınmasıyla ancak mümkün olabilecektir. Bu da, bu oyunları bilen ve bunlara gelmeyecek, alet olmayacak insanlarla mümkün, gerçekleşebilir. Bir hakim, bir kaymakam, bir vali, bunları milli ruh köküne bağlı yetiştiği sürece hiçbir olumsuzluğa geçit vermeyecektir. Evet bu güzide müesseseleri teşkil eden insanlar çetelere, mafyalara, menfaat gruplarına alet olmayacak kadar yüksek sorumluluk duygusuna bağlı oldukları ölçüde her türlü istismarın önüne geçilebilir. Devlet-millet kaynaşması buna bağlıdır.

Herkesin katılıp katılmamakta serbest olduğu bu düşüncelerimi, ziyaretime gelen bazı insanlara ifade etmemde bir mahzur olacağını zannetmiyorum. Hemen her Türk vatandaşı, bu ülkede valinin, kaymakamın, hakimin dürüst, işinin ehli, ülke ve millet sevgisiyle dopdolu, Allah'tan korkan ve ahiret inancıyla, dünyada yaptığı her işten İlahi Mahkeme'de sorguya çekileceğine inanan insanlardan olmasını arzu eder ve onlara güvenir, itimat eder. Fakat, ülkede çöreklenmiş bazı menfaat grupları, bunun böyle olmasını istemez ve emellerine alet edecek insanları ararlar.

Nitekim, benim konuşmalarımdan rahatsız olanlar da bunlardır. Kaldı ki, söylediklerimde işaretlenmiş herhangi bir hedef yoktur. Şu maksatla, şunun için çalışın gibi, rejim ve devlete muhalefet ifade eden bir hedef tayin edilmemektedir. Böyle bir hedef gösterilmiyorsa, demek ki, yapılan tavsiyeler, geleceği daha emin bir Türkiye içindir. Ayrıca az da olsa yanıma her düşünceden insan gelir. Bazıları bazı dini konularda soru sormak için gelir; beni tenkid için gelenler olur. Bunların içinde çok 'radikaller' olduğu gibi, iktidar peşinde olanlar da vardır. Bunları muhatap almayarak, harici kabul ederek bir şey kabul ettirmenin zorluğunu takdir edersiniz. O konuşmaların yapıldığı sıralarda, dönemin sayın genelkurmay başkanı, Türkiye'de Cezayir'dekine benzer bir kalkışma olduğunda, Türkiye'nin Cezayir'den daha beter olacağı hususunda uyarılarda bulunmuştu. İşte, yanıma gelenlere bir kardeşlik yaklaşımıyla, 'ülkeyi Cezayir'e çevirebilecek' her türlü hareketten uzak durulması gerektiğini ve bu konudaki endişelerimi böyle ifadeyi daha hakimane saydım.

Hedef olarak, tekrar gündeme getirilen ve BÇG'ye atfedilen bazı raporlarda 'ak şeriat'tan bahsediliyor. Bu, ne manaya geliyor?

'Ak şeriat' diye bir şeyden bahsettiğimi hiçbir yerde hatırlamıyorum. Kaldı ki, böyle bir tabir İslam tarihinde de kullanılmamıştır. Eğer burada yine suç unsuru olarak ortaya şeriat sürülüyorsa, şimdiye kadar şeriatın ne demek olduğunu defalarca ifade ettim.

İslam bir dindir. Şeriat, bu dinin sosyolojik ve ilmi tarifidir. Mesela tasavvufta bazı evliya kendi keşfine ve sezgilerine dayanarak bazı şeyler söyler. Bu şeylerin doğruluğunun ve yanlışlığının ölçüsü, şer-i şerifin kurallarıdır. Dolayısıyla, şeriat, din olan İslam'ın içtimai açıdan ve ilmi açıdan bir tarifidir ve çok defa bu manalarda kullanılır.

Kur'an-ı Kerim'de de, 'Allah, sizin için dini bir şeriat kıldı' buyrulur. Bununla ideolojik bir sistem, dini bir düzen kastedenler olduğu gibi, şeriat adı altında İslam düşmanlığı yapan pek çok din düşmanları da vardır. Bana bu konuda saldıranlar, işte bu ikinci şıktakilerdir ve bunu kasten yapmaktadırlar. Ben şimdiye kadar şeriat kelimesi yerine, daha kapsamlı bir kelime olarak din veya İslam kelimelerini tercih ettim. Şeriat kelimesini kullandığım zaman da, itikat, ibadet, ahlak ve beşeri münasebetlerin en kapsamlı adı olarak İslam'ı kastettim. Bu konuda, başımdan geçmiş bir hadise olarak, çok önemli bir noktayı arz edeceğim: Allah'ın din olarak insanlara gönderdiği İslam'ın ilmi ve içtimai yanını ifade için kullanılan şeriattan başka, bir de şeriat-ı tekviniye denilen, Allah'ın, hayat ve kainatın işleyişi için koyduğu ve bugün tabiat kanunları olarak adlandırılıp, ilimlerin konusu olan bir şeriat daha vardır. Bir va'zımda bundan bahsettiğim ve dolayısıyla cemaati ilimlere teşvik ettiğimde, bir gazete 'Fethullah Hoca, bir sürü üniversite hocasının önünde şeriattan bahsetti' başlığı atmış ve suç duyurusunda bulunmuştu...

Bugün maalesef bazı yazar-çizerler İslam konusunda çok az şey bilmekte, pek çok şeyi de yanlış bilmektedir. Buna bir de kasıt eklenince, dolayısıyla pek çok insan mağdur olmaktadır. Böylesi mağduriyetler karşısında her zaman temkinli olmaya çalıştığım gibi, başkalarına da temkin tavsiye etmem, yadırganacak ve suç unsuru sayılacak bir şey olmasa gerektir.

'Bizim cephe' ve 'karşı cephe' gibi sözlerle ne kastediyorsunuz? Bunlarla bir cepheleşmeyi ve ayrışmayı ifade etmiş olmuyor musunuz?

Bunlar, benim kullandığım değil, başkalarının kullanıp, benim de konuşmalarıma giren sevimsiz tabirlerdir. Türkiye'de bir hayli cephe icat edildi: Marksist ve Leninistlerin oluşturmaya çalıştığı cephe, yeraltı cephesi, çeteler ve şebekeler cephesi, uyuşturucu ve silah kaçakçıları cephesi. Bu cephelerin hepsinin mümeyyiz vasfı, dindarı ve namusluyu iflah etmeme. Bunlara TİKKO, THKPC ve diğerleri de ilave dilebilir. Bütün bunların karşısında da ülkesini ve ülküsünü aşıkane seven hakiki vatan evladları vardır. İkinci olarak, şu ana kadar herhangi bir insana, gruba karşı olmamış, bunun yerine, inancım ve aldığım İslami eğitim gereği daima davranışlara ve sıfatlara karşı bulunmuşumdur. Kafire karşı olmamış, küfür sıfatına karşı olmuşumdur. Komüniste karşı olmamış, komünizme karşı olmuşumdur.

İnsanlara merhamet etmek gerekir. Peygamber Efendimiz, 'Zalim de olsa, mazlum da olsa, kardeşine yardım et!' buyurur. 'Ya Rasulallah! Mazlumu anladık, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz?' diye sorulduğunda, 'Onu zulmünden vazgeçirmekle' cevabını vermiştir.

Dolayısıyla, burada tavsiye edilen karşı olmak, zulme, tecavüze, cinayete karşı olmaktır. Zulüm gibi kötü sıfatlara karşı olunduğu zaman, insanların üzerine gidilmez; kavga ve cepheleşme olmaz. Bu sıfatların kötülüğü anlatılarak, insanlar bunlardan vazgeçirilmeğe çağrılır. Bu türden tavırlar, insanlar arasında ayrışma ve kavga değil, bütünleşme ve karşılıklı sevgiyi doğurur. Daima bu yolu seçmiş ve bunun doğru olduğuna inanmış biri olarak, cepheleşme ve ayrışma manasında 'bizim cephe, karşı cephe' gibi tabirlerin karşısında olmuşumdur. Tersi olmuş olsaydı, bu, en azından düşüncelerime saygı duyan insanların hareketlerinde belli olurdu ve bu insanlar, toplumda ve bulundukları yerlerde bir düşmanlık havası estirirlerdi. Halbuki, her zaman tam tersi söz konusudur.

Bir insanın bir kelimeyi veya tabiri hangi manada kullandığı hususunda, onun düşüncelerine, genel fikri yapısına ve bütün yazıp söylediklerine bakılarak hüküm verilir. En basit ilkokul Türkçe kitaplarında bile bir yazar ve eseri incelenirken böyle davranılır. Karşı bir davranış, ya bilmeme, ya da çarpıtma, dolayısıyla da kasıt olma ihtimali vardır.

'Doğum Sancısı' örneklemesi ile neyi kastediyorsunuz?

Ben, yıllardır Türkiye'nin mutlu bir geleceğe yürüdüğüne, yürümesi gerektiğine inanıyorum. Büyük millet ve devlet oluşuna yakışır, dünya güçler dengesinde sözü geçer, görüşüne başvurulur bir Türkiye arzuluyorum. Bölgede ve dünyada barışın garantisi bir Türkiye arzusu ve sevdasıyla yaşıyorum. Komşularıyla iyi geçinen, fakat barış derken, ezilmeyen, onurundan taviz vermeyen bir Türkiye arzuluyorum. Ekonomik olarak her bakımdan kendine yeter, başka ülkelere el açmayan, alan değil veren el olan, iç barışını sağlamış, insanları birbirini seven, her bakımdan güçlü bir Türkiye arzuluyorum. Soygunculuğun, yolsuzluğun, çetelerin, mafyaların olmadığı, kanun hakimiyetinin tam tesis edildiği, adliyenin, mülkiyenin saat gibi çalıştığı, eğitim problemlerini halletmiş ve insanlarının zihinleri ilimlerle, kalbleri inançla aydın, ahlaki değerlerle bezenmiş bir Türkiye arzuluyorum.

Ancak şimdilik, böyle bir Türkiye'nin önünde çok büyük engeller var. Harici düşmanların yanı sıra, onların içerdeki uzantıları birer engeldir. Böyle bir Türkiye için geçmişten gelen değerlerin önemine inanıyorum. Gel gör ki, Türkiye'de sesi bir hayli üst perdeden çıkan din, iman, milli mefkure düşmanları da az değildir.

Bu itibarla böyle bir Türkiye sevdasının gerçekleşmesi de çok kolay olmayacaktır. Bütün tavsiye ve teşviklerim buna yöneliktir. İşte, 'doğum sancısı'ndan kastım, hülyalarıyla yaşadığım dünyadaki saygın yeriyle böyle büyük bir Türkiye'dir.

'Kuvvet dengesinin olmadığı yerde tekniğe başvurma' gibi ifadeleriniz, belli bir hedef doğrultusunda bir plan dahilinde yol almayı çağrıştırmaz mı?

Yukarıdan beri arz etmeğe çalıştığım bir gerçek var. Bir defa ben, dünyevi, siyasi hiçbir emel peşinde olmadım ve değilim. Kur'an-ı Kerim, peygamberlerin fonksiyonlarını anlatırken, bu fonksiyonları, 'Kainatı iyi okuyup, gerçek manasını kavrayarak insanların zihinlerini yanlış inanç ve kabullerden, iman, ibadet ve güzel ahlakla kalbleri günah kirlerinden arıtmak, sonra bu arınmış zihinlere ve kalblere kainatın ve Allah'ın Kitabı'nın ilmini yerleştirmek ve ayrıca insanlara eşyanın ve hadiselerin nedenini ve niçinini öğretmek' olarak zikreder.

Dikkat edilirse, bu fonksiyonların içinde ve Kur'an'ın herhangi bir yerinde siyasi hedef, dünyevi iktidar söz konusu edilmez. Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen peygamberler kavimlerine gelmiş, tebliğlerini, irşad faaliyetlerini yapmış, inanan inanmış, inanmayan inanmamış ve sonra Allah, aralarındaki hükmünü vermiştir.

Fakat, bütün peygamberlerin karşısında inanmamakta direnen, direndikleri gibi, inananlara mani olmaya çalışan, onlara karşı savaş açan, inananları diri diri ateş dolu hendeklere dolduran, başlarından aşağı demir testerelerle kesip, vücutlarını doğrayan topluluklar olmuştur. Bu, tarihi bir gerçektir. Bu gerçek, asrımızda komünist ülkeler başta olmak üzere, pek çok ülkede yaşandığı gibi, ülkemizde de, bilhassa bazı fanatik ateist kesimlerde böyle iflah olmaz bir İslam düşmanlığı, Kur'an düşmanlığı vardır. Sadece İslam ve Kur'an düşmanlığı değil, bu ülkenin her türlü değerlerine düşman olan kesimler vardır. İnanıyorum ki, bu kesimler bir gün gerçek yüzleriyle ortaya çıkacak ve herkes kendilerini tanıyacaktır. Bu kesimler, güçlüdür, yukardan beri izah etmeğe çalıştığım gibi, yanlarına daha başkalarını alabilmekte, en azından onları etkileyebilmektedirler. Yıllarca nasıl bir Kemalizm ve ordu düşmanlığı yaptığı herkesin malumu olup, halk nazarındaki yeri ve reyi de 1000'de 1'leri aşmayan bazıları bir takım uygulamalarda tetikçi olarak kullanılabilmekte, hatta bunlar, ülke politikasında, önemli halk reyine sahip büyük partilerden daha çok söz sahibi görünmektedir. Bu güç nereden gelmektedir; bu gücü kullananlar kimlerdir ve ne adına kullanmaktadırlar? Bunların diğerlerinden daha vatansever olduğunu kim iddia edebilir ve bunu iddia edebilecek bir delil, bir işaret var mıdır?

Beni sorgulamadan ve üzerime linç etme kampanyalarıyla gelmeden önce bu sorular ve daha benzeri sorulabilecek yüzlerce soru cevaplandırılmalı ve sonra bana 'kuvvet dengesinin olmadığı yerde tekniğe başvurmak'tan neyi kastettiğim sorulmalıdır.

Ben, bu milletin değerlerini müdafaa ediyorum. Bu değerlere sahip çıkmakla Türkiye'nin geleceğe yürüyebileceğine inanıyorum. Bunun önündeki engellerin de güçlü olduğunu gördüğümden ve müdafaa ettiğim değerlerin hiçbir zaman kuvvet yoluyla kabul ettirilmesinin mümkün olmadığına, kuvvetin ancak nifak ve iki yüzlülük doğuracağına inandığımdan, her şeyin akla, mantığa, hür düşünceye, benimsetilmesine vabeste olduğunu düşünüyorum.

Türkiye, büyük bir geleceğe yürürken, çatışmaların, yıkmaların, iç kavgaların hiçbir zaman olmamasını, bilhassa inanan kesimlerin buna meydan vermemesini ve her zaman söylediğim gibi, istikrarın, devletin, iç barışın yanında olmaları gerektiğini söylüyorum.

'Ben, her tarafı fethetmeğe çalışıyorum.' diyorsunuz. Bununla kastınız nedir?

Eğer bir gerçeğe inanmışsanız ve bu gerçeğin güzelliğine, faydasına kanaat getirmişseniz, onu mutlaka başkalarıyla paylaşmak istersiniz. Tanıdığım ve saygı duyduğum bir zat, 'Bir genç ateist olmuş deseler ve bunun karşısında bir kalb param parça olsa değer.' diyor.

Ben, Allah'a ve Ahiret'e inanan bir insanım. Bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu problemlerin başında inançsızlık gelmektedir. İnançsızlık bir vebadır, tehlikeli bir hastalıktır. Ahiret'e inanan bir insan olarak da, kimsenin ebedi bir azaba müstahak olmasına gönlüm razı olmaz. Bazıları, 'günah işleme hürriyetimiz, inanmama hürriyetimiz de olsun.' diyebilir. Normaldır; zaten bu konuda her hangi bir zorlama söz konusu değildir; zaten din de bunu yasaklar. Medeni insan aklıyla mantığıyla muhakemesiyle insandır. İcbar ve zorlama vahşi ve bedevilerin işidir. Önemli olan duyurmaktır, anlatmaktır. Ben, herkesin Allah ve Ahiret gerçeğine uyanmasını ve böylece ruhunda bir cennet meydana getirdiği gibi, ebedi hayatı da Cennet'te sürdürmesi ve bunun da ötesinde Allah'ın rızasını kazanmasını arzu ediyorum. Benim bu sözümü bazıları yanlış anlayarak, dünyayı sanki ordularla fethetmek istiyormuşum gibi bir yoruma gidiyor ve buradan hareketle benim deli olduğumu söyleyebiliyorlar. Bu tür anlayış ve yorumları ancak tebessümle karşılarım.

Evet ben bir şeyin delisiyim: Herkes imanın tadını tatsın, gerçek imanın ruhta nasıl bir Cennet meydana getirdiğini görsün. Herkes Allah'ı tanısın, ruhuna yok olmanın azabını tattırmasın ve Ahiret'e inansın. Bu şekilde, ruhta meydana gelen cennet, cennet Türkiyemize ve mümkün olursa dünyaya da taşınsın.

Işık evlerden kastınız nedir ve neden ışık evler için 'meçhul evler' diyorsunuz?

Işık evleri bir makalemde yazdım. Bütün kutsal kitaplar bol bol ışıktan bahseder. Bu tabir, Kur'an-ı Kerim'den alınmış bir tabirdir. 'Meçhul evler' demem de, bu evler tabiri Kur'an-ı Kerim'de nekre olarak geçer. Nekre, Türkçe'deki karşılığıyla belirsiz demektir. Meçhuliyetten kasıt budur. Yani, tamamen kelimenin Kur'an'daki geçiş şeklinin teknik tarifinden, açıklamasından ibarettir.

Onların meçhul evler olması, meşhur ve belli maksada yönelik evler olmaması demektir. Her mü'minin evi, bir ışık evi olduğu gibi tarihi süreç içinde İbn-i Erkam evinden, Yesevi'nin, Hacı Bektaş'ın ve Anadolu'nun Türkleştirilmesinde ve Müslümanlaştırılmasında önemli bir misyon yüklenmiş o eski dervişlerin irşat evlerini sevip beğendiğimden bilhassa aydınlık gençlerin kaldıkları evlere o ismi vermek içimden geldi.

Nitekim, Güneydoğu Asya'dan gelen bazıları, inanmış bazı insanların evlerinde misafir olarak kalmışlar ve evlerdeki huzuru görünce, 'Biz de Müslüman olsak, evimiz böyle olur mu?' diye sormuşlardır. Doğrusu bir gün 'ışık'tan rahatsız olacakların bulunacağını düşünememiştim. Kaldı ki, bu 'ışık' tabirini Türkiye'de kullanan o kadar çok insan, o kadar çok grup, hatta müessese var ki!.. Işık Lisesi, Işık Üniversitesi, Işık Mobilya vs..

Şu ana kadar ki açıklamalarınıza rağmen, hoşgörü ve diyalog çağrısıyla kamuoyunun önüne çıktığınız 1995 yılından önceki Fethullah Gülen'le, 1995 yılından itibarenki Fethullah Gülen arasında bir farklılık görüyor musunuz? Sizin için de, bir değişimden, bir söylem farkından bahsedilebilir mi?

Düşüncelerde değişiklik son derece normaldir. Hatta, alkışlanması gereken bir davranıştır. İnsan, doğruyu bulduğunda, yanlışlarından vazgeçmesini bilmeli ve o yanlışlarından vazgeçtiği zaman da, eski düşüncelerinden dolayı sorgulanmamalıdır. Bu, İslam'da da bir kuraldır ve 'İslam, evveli siler.' temel bir kaide olup, bir insan Müslüman olduğu zaman, önceki bütün günahları affedilir, silinir ve bir daha gündeme getirilmez, onlardan dolayı kınanmaz.

1995 yılından önceki pek çok yazı ve konuşmamda da hoşgörü ve diyalogdan, sevgi, merhamet ve müsamahadan bahsettim. Bunlar, bir kitaba da alınmıştır. Ben düz bir insan, düz bir Müslümanım. Böyle olmaya çalışıyorum. Herkes gibi düşüncelerimde ve davranışlarımda, tavırlarımda farklılıklar, değişmeler olabilir. Kur'anı Kerim, dinin bile tekamülünden bahseder. Dinin yorumunda zamanın ve şartların da çok büyük önemi vardır. Zaman, yorumunu ve hükmünü ortaya koyduğunda, buna itiraz edilmez. Bir zaman, hadiselerin ve şartların tesirinde kalarak, sert ifadeler kullanmış, bugün benimsemediğim görüşler serdetmiş olabilirim. Bunlar için de Rabbimden bağışlanma dilerim. Yanlış yaptığımın yanlış olduğunu itiraftan çekinmediğim gibi, bana doğru gösterildiğinde ona tabi olmaktan çekinmem.

DSP, CHP ve SHP hakkında, ''canları cehenneme'' diyorsunuz!

Hayatımda hiç beddua etmedim. En bunaldığım anlarda, ''Rabbim, takatim yoktur, sana havale ediyorum'' demişimdir. Bu da ülke, millet ve din düşmanlığı yapanlar hakkında söylediğim bir sözdür. Kaldı ki, DSP, CHP ve SHP'yi din düşmanı göstermek dini bilmemek demektir. Dini partilere bağlama, dine saygısızlık ve bazı partilere haksızlıktır. Bana atfedilen o ''Canları cehenneme'' sözünü kullanmadım. Aksine, ''Bazılarının böyle diyebileceğini, katiyen denmemesi gerektiğini''söylediğim halde, sözümün sadece o kısmı alınarak tahrif edilmiş.

Atatürk'e dahi dediğiniz gibi, Hitler ve Napolyon için de dahi diyorsunuz?

Zekanın fonksiyonları olduğu gibi, dehanın da fonksiyonları vardır. Dehanın cinnet halleri olur. Hitler, Mussolini veya Napolyon bu ikinci gruba girebilir. Atatürk ise, bir ülkeyi Hitler ve Mussolini gibi, Napolyon gibi yıkıma götürmek yerine, bir cumhuriyet kurmuş ve arkasında bir enkaz değil, bir ülke, bir sistem bırakmıştır. Bunlara dahi demek, hepsini aynı kategoriye koymak manasına gelmez. Ayrıca Hitler hakkında bunu biraz da sempatizanlarının kabulü olarak, Napolyon'u da tarihi telakkiler içinde dahiler içinde saydım.

'Anayasa'nın 24. Maddesi, bu adamlara kelleyi ver demek gibi bir şeydir' diyorsunuz. Neden?

Böyle bir sözümü hatırlamıyorum; hatta o maddenin muhtevasını da hatırlamış değilim; söylemişsem, neden söylediğimi de bilemiyorum. İhtimal başka bir şeyle iltibastan ötürü bir zühul eseri olabilir. Ayrıca getirilmek istenen 8. maddenin dindarları sıkboğaz edeceği açıktı. Çünkü kanun net değildi, yoruma açıktı. 163. madde kabul edilirken, bir milletvekili, 'Arkadaşlar, bir insan Fatiha'yı okursa bu kanuna göre cezalandırılabilir.' demişti. Hazırlanan terör kanununun 8. maddesi, bazılarınca böyle yorumlanıyordu.

Emekli Orgeneral Sayın Kemal Yavuz, Kürt bir aileden geldiğinizi söyledi?

Garip tecellilere bakın ki, çokları beni aşırı Türk milliyetçisi, Turancı olmakla suçlarken, şimdi de bazıları kalkmış, Kürt bir aileden geldiğimi öne sürüyor. Kimin hangi aileden, hangi renkten, hangi ırktan, hangi fizikle, hangi anne-babadan dünyaya geleceği konusunda, kaderin kendisine bıraktığı seçim hakkı var mı? Bir Kürt aileden gelmiş olsaydım, bu suç mu olacaktı?

Böyle bir meselenin gündeme getirilmesini bile çok tuhaf karşıladığımı belirtmek isterim. Fakat, sadece soruya cevap olarak diyorum ki, öz be öz Türk bir aileden geliyorum. Fakat, dedelerim içinde Kurt İsmail Paşa var; çokları bunu, zannediyorum kasten Kürt İsmail Paşa olarak anıyor ve benim Kürt olduğumu söylüyorlar.

Abdullah Öcalan'la el altından görüştüğünüz ve ona mesaj ilettiğiniz iddia ediliyor?

Kat'iyyen. Terörü en çok lanetleyenlerden biriyim. Ama, o terörün önlenmesi konusunda farklı mütalaalarım olabilir ve bu gayet normaldir. Terörün önlenmesi konusunda elimde güç yok, mekanize birlikler yok. Eğitim yoluyla yapabildiğim tavsiyeleri yapmaya çalışırım. Nitekim, Van'daki Serhat Liselerinin Van'da terörün büyük ölçüde önüne geçtiği Yeni Yüzyıl gazetesinde yarım sayfa halinde yayınlanmıştı.

Benim Abdullah Öcalan'la görüştüğüm veya ona mesaj verdiğim gibi bir iftira atılacağına, bazı sözlerim çarpıtılarak bu manaya çekileceğine, Öcalan'ın Türkiye'de kimlerle görüştüğü ciddi, objektif ve iyi niyetli olarak araştırılsın; PKK terörünün iç bağlantıları ortaya konsun. İnanıyorum ki, bunlar da bir gün ortaya çıkacak ve o gün bazılarının yüzleri fena kızaracaktır.

Bana, Güneydoğu'dan gelen bazı insanlar, PKK'nın o bölgedeki okullara saldırıp saldıramayacağını, eğer saldıracak olurlarsa ne yapılması gerektiği konusunda tavsiyelerimi sordular. Ben de cevap olarak, 'Güneydoğu'daki okullarda, o bölgede etkili pek çok kişinin çocuğunun okuduğunu, dolayısıyla PKK'nın bu okullara saldırarak, bölgedeki söz konusu etkili şahısları karşısına almak istemeyeceğini' belirttim ve her hal u kârda muhtemel bir saldırıya karşı gerekli tedbirlerin alınmasını da tavsiye ettim. Fakat, pek çok sözlerim gibi, bu sözlerimin de başı ve sonu kesilerek veriliyor ve sanki Öcalan'a mesaj verdiğim gibi korkunç bir sonuç ve iftira üretiliyor.

Tekrar BÇG raporları, teşkilatlanma iddiaları ve şemaları gündeme geldi. Orduya da karşı olduğunuz ve onu da ele geçirmeğe çalıştığınız ve ordunun size bütünüyle muhalif olduğu iddia edildi. Bu konularda neler diyeceksiniz?

Bunları da defalarca cevapladım. Ben, hiçbir tarihte hiçbir zaman ordunun aleyhinde olmadım. Beni bir şaki gibi takip edenler hakkında bile, bu milletin ordusunun bir ferdi olduğu için, güzel hislerimi ifade ettim. Ordunun Türkiye'nin lehindeki hiçbir harekete muhalif olacağını düşünemem. Fakat, ordu adına çok kişiler konuşmaktadır. Doğu Perinçek çok defa ordu adına konuştuğunu iddia etmiştir, daha başkaları da...

Bırakın orduyu ele geçirme planlarımın olmasını, ordu içinde, Balkan Savaşı yıllarındaki gibi herhangi bir ikilik, anlaşmazlık olabilir endişesini benim kadar içinde bir azap, bir ıstırap olarak duyan olmamıştır. Bununla birlikte, şu da bir gerçektir ki, ordu, zaman zaman tahrik edilmektedir. 27 Mayıs'ta bu tahrik olmuştur ve bu ihtilali yapanlar içinde, 'Biz Akis gibi dergileri okuya okuya ihtilal yaptık.' itirafında bulunanlar çıkmıştır. İhtilalden sonra da binlerce subay emekliye sevk edilmiştir. Talat Aydemir teşebbüsünde Mamak'ta askerdim. O yaşıma rağmen bu müessese içindeki çatlak endişesiyle iki büklüm oldum. Aynı şey, 12 Mart'tan sonra da yaşanmıştır. 9 Mart'ta tasarlanan bir ihtilal için ordu içinde cuntalar oluşturulmuştur. Ordumuzu bu milletin varlık ve bekasının her zaman en birinci şartı saymış benim gibi bir insan için, bu tür müessif hadiselerden daha kahredici bir şey olamaz. Ordu, bu milletin dinine, inancına, asli değerlerine karşı gibi gösterilmek istenmektedir. Bu tür çalışmalara karşı zaman zaman düşüncelerimi ifade etmişimdir. Bu müessesenin dinin karşısında olmadığını göstermek ona karşı saygısızlıksa ne diyeceğimi bilemiyorum.

İddia edilen teşkilatlanma ve şemalar da uydurmadır. Bunlar, geçen yıl da gündeme gelmiş, fakat itibar görmemiştir. O raporlarda, aklımda kaldığına göre, Al-Baraka benimle alakalandırılmaktadır. Hiç alakası yoktur. Amerika imamı olarak Abdullah Aymar diye birinden bahsedilmektedir. Aymar soyadlı birini tanımıyorum. Sadece Abdullah Aymaz adlı Zaman gazetesinde çalışan bir arkadaşı tanıyorum. Zannederim bu zat, bir dönem de Zaman gazetesinin Amerika temsilciliğini yaptı. Sabri Ülker, Hacı Kemal gibi yardımcılarımdan bahsedilmektedir. Sabri Ülker, tanıdığım kadarıyla çok yaşlı bir insandır ve kendisiyle birkaç yıldır görüşmedim bile. Hayatımda bir araya geldiğim de sayılıdır. Hacı Kemal, çoktan vefat etmiş bir zattır. Bunun gibi, yanlışlarla dolu bir rapora nasıl güvenilebilir?

BÇG'ye atfedilen raporlarda inanılması ve kabul edilmesi güç iddialar var. Dışarıda açılan okullarda okuyan öğrenciler, bulundukları ülkelerde yönetimi ele geçirecek ve bu arada Türkiye'de kurulacak İslami devlete uluslar arası planda destek vereceklermiş. Moskova'da, Güney Afrika'da, Danimarka'da, Petersburg'da okullar var. Bu okulların bulunduğu her ülke, laiklik konusunda Türkiye'den çok daha hassas. Bunların pek çoğunun dinleri ayrı. Kaldı ki, bu okullardan bazıları ilk mezunlarını verdi ve şu ana kadar o talebeler içinde doğrusu din değiştirip de Müslüman olanı var mı bilmiyorum. Böyle düşünmek yerine, Türkiye'yi tanıtma ve milli meselelerinde uluslar arası destek bulma adına yabancı lobilere milyonlarca dolar para akıttığımız bir dönemde, bu okullara ülkemize dost ve ittifaklar kazandırma açısından bakmak daha akıllıca, daha mantıklıca ve daha gerçekçi olmaz mı?