Yazdır

NMO Hollanda televizyonu ile

Yazar: NMO Tarih: . Kategori Televizyon Röportajları

Oy:  / 4
En KötüEn İyi 

- Fethullah Gülen kimdir?

- Meşhur, üzerinde durmaya değer bir namım yok. Bir köyde doğdum. Köy çocuğuyum. Ne ölçüde oldu bilemiyorum, avamın ifadesiyle feleğin cenderesinden geçe geçe.. anlatmaya değmez.. bir köylü çocuğuyum.

- Bize ailenizden bahseder misiniz?

- Ailem de doğduğum köyde reçber bir aile. Babam daha sonra imamlık vazifesine intisap etti. Orta halli bir aileydi. Belki biraz aile fertleri çoğalınca babam imamlığa intisap etme mecburiyetini duydu. Ben de o ailenin anlayış atmosferinde yetiştim. Din ailimizin eskilerin ifadesiyle lazım-ı gayri müfarikiydi. Yani ayrılmaz bir parçasıydı. Küçük dünyam'da arkadaşlar onu neşrettiler. Onun için kestirmeden cevap veriyorum.

- Ama biz Fethullah Gülen'i merak ediyoruz. Çocukluğunuzu merak ediyoruz. Bize çocukluğunuzu anlatabilir misiniz?

- Böyle bir soru karşısında kalınca neresinden anlatayım. Hangi varyantla işin içerisine gireyim bunda zorlanırım. Bazı doneler verilirse..

- Bugünkü Fethullah Gülen oluşunuzda bunun çekirdekleri size çocukluğunuzda mı verilmişti..

- Şimdiki durumumla hayatımı tecessüs ettiğim ölçüde çocukluğumu ince ölçülerden geçirmediğim için onun varyantlarını çok tespit edemiyorum ama hareketli bir çocuk olduğumu söyleyebilirim. Spora meraklıydım. Kendime göre o günkü imkanlarla koşu yapan bir çocuk olduğumu söyleyebilirim. Çok erken yaşlarda annem Kur'an bildiği için 4 yaşımda hatim ettiğimi onlardan öğrendim. Babam Arapça bildiği için ilk Arapça derslerini onun verdiğini erken yaşlarda hatırlıyorum. Bir taraftan hareketlilik fazla olmasa bile çünkü doğu insanı, Müslümanlığı yanlış anlamaları baskı şu bu bütün bunlara rağmen toplumun içinde hususiyle büyüklerin içinde hayatını geçiren bir çocuk olduğumu söyleyebilirim. Çocukluğumda emsalim içinde oturmaz, yaşlılarla oturup onları dinlemeyi daha zevkli bulurdum. Böyle bir çocukluk yanım vardı.

- Bugünkü Fethullah Gülen olmanızda annenizin nasıl bir etkisi vardır?

- Annemin de babamın da büyük annemin de etkisi var. Bunlar arasında en çok büyükannemin üzerimde tesiri olmuştur. Saf inanç dediğimiz hususu yüksek seviyede temsil eden bir kadındı. Saf derken iki manayı birden mülahaza ediyorum. Birisi o kadar çok fazla okumamış, düşünmemiş olmasına rağmen Allah'la irtibatı çok ileri seviyede bir kadındı. Diğer yanıyla da saf bir gönlü vardı. Yanında bir kere Allah'tan peygamberden, dinden, Kur'an'dan bahsedilirse yirmi dört saat samimi yürekten ağlayan bir kadındı. Benim ruhî hayatım üzerinde engin tesiri olmuştur. Babamın da ona yakın bir hali vardı. Onu tevarüs etmişti. Genleriyle, kromozomlarıyla. Annem de kendi aile yapısı itibariyle zaviyelerde neşet etmiş, büyük insanların dizinin dibinde oturmuş bir kadındı. Üzerimde çok hakkı vardır. Bütün bunların hepsinin tesiri olmuştur da ne ölçüde? Bir de benim o tesirden eskilerin ifadesiyle teessürüm onlar çok mükemmeldi ama ben istifade edebildim mi etmedim mi kendimi hesaba çekmem açısından istifade edemedim şeklinde kanaatim var. Ama birileri dışarıda bir insan gibi görüyorlarsa bunu evvela Allah'a sonra da o mükemmel mazbut aile yapısına borçlu olduğunu söyleyebilirim.

- Neden istifade edemedim diye düşünüyorsunuz?

- O zemin daha büyük insanlar yetiştirmeye istidatlı nüveleri, çekirdekleri daha bir salkım saçak getirmeye müsaitti ama ben öyle mükemmel insan olamadığımın şuurundayım. Annem de, büyükannem de çok büyük insanlardı. Elimden tutmuşlardı. Ama o varidatı gerektiği kullandığımı söylersem, fahir, gurur olur. Gerektiği gibi istifade ettiğim kanaatinde değilim.

- Hocaefendi, Türklerin Avrupa'ya göç edişleri 35 yıl oldu. Bugün dönülmüş olsa Avrupa'nın zihninde hiçbir kültürel iz bırakmamış olacak. Size göre bu durum nereden kaynaklanıyor?

- Türk toplumu burdan Avrupa göç ederken bir kesim itibariyle değişik maksatları olanlar da vardır. Ama o külliden istisna diyeceğiz o her zaman istisna tutulur. Fakat global olarak öyleydi. Bu toplum ihtiyacından dolayı Avrupa'ya göç etti. Gidip üç beş kuruş biriktirip gelip Türkiye'de kendine göre bir hayat standardı elde etmeyi düşünüyordu. Gayesi dinini yaşamak, ruhi ve manevi köklerini orada yaşamak, devam ettirmek değildi. Dini dinamiklerine saygı değildi. Belki, gitme, bir şeyler kazanma, geriye dönme gibi mülahazalar vardı. Aslında insanları yönlendiren gayedir. Oysa ki buradan oraya göç edenler bunlardan yoksundu. Daha sonra gönülleri bu gayeyle mamur hale gelenler olabilir de fakat öyle bir gaye ile gitmediler. Diğer taraftan cehalet, bilgisizlik vardı. Bir diğer taraftan da İslami örnek olarak temsil edememe vardı. Oysa ki İslam kültürü temsil edilmeliydi ki iz bıraksın. İslam yaşanmalıydı ki iz bıraksın. Biz bir taraftan bilgisizlikle, bir diğer taraftan belki tefrika düşüncesiyle giderken oraya gittik. Bir diğer taraftan da fakirdik, fakr u zaruretimiz gözlerimizi kör etmişti. Başka hiçbir şey görmüyorduk. Bilmediğimiz bir dünyanın içinde kendimizi bulduk. Örnek olmak şöyle dursun belki milletimiz adına maddi-manevi ruhi kökleri adına belki utantırıcı bazı şeyler bile yaptık denebilir. Ama oraya bir gaye ile gidilseydi bir temsil ruhuyla gidilseydi zannediyorum iz de bırakırdı, kalıcı da olurdu.

- Ahirzamanda İslam Batıdan doğacak denir. Şu anda görebildiğimiz kadarıyla Batılı İslama sempati ile bakmıyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Batının İslam'a sempati ile bakmadığı yeni değildir. Kadimden bu yana İslam'a karşı sıcak bakmamış, hiç alaka duymamışlardır. Hatta İslamın ilk zuhuru itibariyle Batı, zannediyorum bugünkünden daha çok İslama muhtaçtı. Fakat o zamanda iyi rehberleri, öncüleri olamayışından dolayı batı islama sığınacağına gitti antikiteyi İslamın karşısına çıkardı. Geçmiş şanlı, şerefli o müdepdep tarihine sığındı. Onunla İslama karşı koydu ve bir fırsatı kaçırdı. Şu anda da yine İslama sıcak bakmıyor. Tabi bunların sebepleri var.

Bunlardın birincisi hristiyanlık, taassubu maksadı aşan bir tavırla İslam'a karşı bir tavır koydu. Yani dinler, mezheplar arası bir farklılık olabilir. Bu farklılık bazı çekişmeler, vuruşmalar ortaya koyabilir ama hristiyanlığın müslümanlığa karşı tavrı çok sert oldu. Yermuk'le başladı, Mutede müslümanların karşısına çıktı. Daha sonra yedi sekiz sefer hatta Çanakkaleye de haçlı seferi nazarıyla bakılır. Bu batılı insanı sürekli İslama karşı olumsuz bir gerilim içinde tuttu. Salim düşünemediler. Onun için İslama sıcak bakmıyorlar.

İkincisi müslümanlığı daha ziyade az evvel bahsettiğiniz soru içindeki cevaplarla yaklaşıp çözebiliriz. Karşılarında müslümanları gördüklerinde müslümanlığı onlarda gördüler. Fevkalade fakir, derbeder alabildiğine bilgisiz, görgüsüz... (Müslümana saygısızlık olmasın diye cahil demedim) ve tefrika içinde.. gruplar halinde birbirini yiyen böyle bir temsil batılıya, 'müslümanlık araştırılmaya, üzerinde durulmaya değer' mülahazası vermedi. Temsildeki fenalık, seviyesizlik zannediyorum İslama karşı geçmişten tevarüs ettikleri o duygu, o düşünceyi biraz daha besler oldu. Sempati ile bakamadılar. Ve biraz da işrak ve aynı zamanda hristiyan misyonerleri de böyle olmasını istiyordu. Şu anda dünya medyası da bunun böyle olmasını istiyor. Böyle bir sıcak bakmak salim bir mülahazayla işe yaklaşmayı gerektirir. Onda da Batının kaybı olur. Yani müslümanlığa sıcak bakmayı bir kayıp sayıyorlarsa Batının kaybı olur gibi mülahazalarla zannediyorum Batı kadimden bu yana sekiz on asırdan devamedegelen düşmanlığını devam ettiriyor ama biz buna taraftar değiliz. Batıya düşman olmadığımız gibi Batının bize düşmanlığı karşısında da fevkalade rencide oluyoruz. Çünkü eserleri itibariyle çok vahşice şeyler irtikap ediliyor.

Bununla beraber devletlerin bir dünyanın, çok geniş, bir coğrafyanın birden bire İslama sıcak bakması hemen çarçabuk olmaz. Doğru Güneş Batıdan doğacak bazıları ahir zamanda güneşin batıdan doğacağı hadisi şerifiyle batıdan bir güneş gibi İslamın zuhuru yorumunu yapmışlardır. Türkiye'de Süleyman efendi hazretleri ve talebeleri o yoruma bakarlar. Bediüzzaman'ın bir hareket tarzı vardır. O yorumdan hareket ederek mi bir neticeye varır bilemem de fakat İstanbul'da ilk dönemde Ezher ulemasından büyük bir muhaddis onun bir sorusu oluyor. İslam dünyası hakkında, batı hakkında ne düşünüyorsun. Diyor ki Üstad; 'İslam dünyası batıya hamile, çok yakın bir gelecekte Osmanlı devlet yıkılmadan bir avrupa devleti doğuracak, Avrupa da bir islami düşünceye hamile gelecekte o da hamile olduğu o şeyi doğuracaktır.' Ama gelecekte diyor. Tabii devletler arası bu türlü istihaleleler uzun zaman ister. Fırsat kaçmamıştır. Zaman dolmamıştır. Yine de beklenebilir. Batıda eskiye nisbeten bugün İseviyim ama muhammedun resulullah diyenler vardır. Hristiyan müslümanlar vardır. Serbes düşünen mütefekkirler vardır. İslamı arayan cemaatler, cemiyetler vardır. Bütün bunlar zuhur edecek bir fecri sadıkın şafak emareleri sayılabilir. Bir yarım asır, çeyrek asır daha bekleyelim bakalım neler oluyor. Ondan sonra konuşmak icab eder.

- Batılıya göre Berlin duvarının yıkılışı, Rusyadaki gelişmeler 'kızıl tehlike bitti', şu anda 'yeşil tehlike var' diyorlar. Bu konuda düşünceniz nedir?

- Belki bu soruya cevabı biraz evvelki soruyla irtibatlandırarak ortaya koymak mümkün olabilir. Tevarüs edilen bir düşmanlık var. Malesef bu düşünceyi besleyen bir kısım radikal görünümündeki hareketler de olmuştur. Görünümü bilhassa vurgulamak istiyorum. Radikal olma meselesiyle temelden İslama sahip çıkma, kökten onu benimseme manasını kasdediyorlarsa müslümanlıktan insanları kaçırmaya radikalizm denemez. İşi zorlaştırmaya radikalizm denemez. Bu açıdan bilhassa görünenler deme lüzumu duydum. Dünyanın değişik yerlerinde bazı müslümanlar yanlışlıkla terör eylemlerine girdiler. Bu müslümanlığa maledildi. Hedefe varmak için her vesileyi meşru saydılar. Çok pragmatist hareket ettiler. Bütün bunlar da müslümanlığa mal edildi. Kitabın, Kuranın içinde ve Asr-ı saadette yaşanan müslümanlığa bakmadan daha çok bugünkü zayıf, derbeder müslümanların yaşayışındaki müslümanlığa baktılar. Ve müslümanlık hakkında öyle hüküm verdiler. Birileri de bunun böyle olmasını istiyordu. Müslümanlık olduğu gibi kendi orjiniyle görünmesin. Biz nasıl istiyorsak öyle görünsün. Hep tenfir etsin bu insanları. Bu açıdan hakikaten Berlin duvarı yıkıldı, dünyada çok şeyler değişti ve dünyada yeni oluşumlar başladı. Bu oluşum içinde müslümanlığın çok eski 1400 seneden beri devam eden bir din olması itibariyle bu oluşumlara katkısı büyük olacaktı. Dünyadaki oluşum mayalanmalarında İslamın mayası büyük olacaktı. Ama dünya buna karşı sırtını döndü. O da zannediyorum bizim bir ölçüde temsildeki zaafımızdan kaynaklandı. İyi temsil edemedik. Bazı yerlerdeki görüntünün ürkütmesinden, nefret ettirmesinden, işi olduğundan farklı göstermesinden dolayı bir 'yeşil tehlike' çıkardılar. Ve bunu devem ettirecekler. Hoşgörüyü, müsamahayı temsil eden bir zümre herşeye rağmen bu olumsız davranışları, akımları aşarsa İslamı kendi orjinalitesiyle yani Asrı saadetteki temsil keyfiyeti ile, İnsanlığın İftihar Tablosunun haliyle temsil edebilirse bu olumsuz imajlar yıkılır. Ve Türkiye'de bu türlü olumsuz imajları yıkmaya matuf şu anda bir kısım oluşumlardan bahsedilebilir. Radikalizmle çatışa çatışa, İslam düşmanlarıyla çatışa çatışa devamedegelen böyle bir oluşum sürecinin var olduğundan bahsedilebilir.

- Radikalizmi siz İslam düşmanlığı olarak değerlendiriyorsunuz..

- Bilmeyerek, aslında bunlar marjinal topluluklardır. Sayıları azdır, güçleri de azdır ama tahribin gücüyle seslerini duyurmakta, tahrib dinamiği kolay olduğundan dolayı onu kullanmakta ve dolayısıyla seslerini duyurmaktalar. Müslümanlığı kendi orjiniyle yaşayan insanlardan daha çok dünyada onlar bilinmekte, onlar tanınmakta. İsim vermek istemiyorum. Ama zannediyorum hayalimizi dünyanın değişik yerlerinde gezdirdiğimiz zaman pekçoklarıyla karşılaşırız. İşte bu da olumsuz bir imaj uyarmıştır. Onlar da bilmeyerek müslümanlığa kötülük yapmaktalar. Ve Kur'anın nurundan batı dünyasının istifade etmesine engel teşkil etmektedirler, kanaati acizanemce.

- Batılı İslam'ı niye bu kadar olumsuz gösteriyor?

- Bizdeki bu değişik yanılmalar gibi zannediyorum belli bir dönemde kilise insanı da yanıltıldı. Yani Seyyidina Hz. Mesih'e karşı belli bir dönem uzun bir süre müslümanlık doğacağı ana kadar yanıltıldığı gibi, hatta nesepsiz bir çocuk nazarıyla bakıldığı gibi değişik mahfillerde hususiyle yahudilerin elinde islamın zuhuru karşısında da müslümanlık öyle bir hazımsızlıkla karşı karşıya kaldı. Bir kere bu tevarüs mevzuu.

İkincisi devletler halinde güçlü olduğumuz zaman aklı, mantığı kullanarak ve insanî yanlarımız kullanarak, gönüllere girmemiz varken, çok defa kuvvetle karşı koyduk. Kuvvet, akıl ve mantığın verdiği şeyleri attı, yıktı. Kuvveti hakkın önüne geçirdik. Batıda bunun olumsuz izleri var. Bizim Batıya karşı teşkil ettiğimiz orduların hepsi hakkaniyet üzere kurulmuş, hakkaniyet üzere yürümüş olduğu söylenemez. Temelde hakkaniyet mülahazası olsa bile o hakkaniyetin sürdürüldüğü söylenemez. Bu da olumsuz bir imaj meydana getirmiştir. Daha sonraki dönemlerde de Batının gadr u efganı altında inlerken İslam dünyası olarak parçaladılar bizi. Devletçikler haline getirdiler. Bize zulm ettiler. Dolayısıyla Batının mazlumu, mağduru, mahkumu haline geldik. Ve bu, bu dünyada bir antipati meydana getirdi. Bu antipatide de gelecekte bu insanlar bir diyalog kurabiliriz. Küreselleşen bir dünya bizi bir araya getirecek. Duvarın öbür tarafında onlar beri tarafında bizler oturabileceğiz. Muhabere, muvasala, telekominikasyon dünyayı çok daralttı, büzdü bir köy haline getirdi. Mecburen biz bir arada bulunma luzumu duyacağız gibi mülahazaları kulak ardı ederek hali hazırda duyduğumuz, ettiğimiz şeylerden dolayı düşmanlık yaşamaya başladık. Ve bu düşmanlğı izhar ettik. Görüyorsunuz Türkiyede saf müslümanlığı temsil ediyorum gibi görünen kimseler, Batıya veryansın etmeyi cihadın bir buudu zannediyorlar. Küfrü marifet sayıyorlar. Bu zannediyorum geçmişten, miras aldıkları atalarından, Arslan yürekli Rişarlardan, Filiplerden miras aldıkları bu düşünceyi bugün biraz daha kızıştırarak devam ettiriyorlar. Yeşil tehlike demeleri de ondan. Sert, musamahasız tavırları da ondan. Ama öyle inanıyorum ki bütün bu olumsuz şeyleri aşabilecek Mevlanaların, Yunus Emrelerin, Ahmet Yesevilerin yolunda bir müsamaha topluluğu, bir ufuk topluluğu o yüce gayeyi hayalleri etrafında bu sertlikleri kıracak islamın kendi evrenselliğiyle dünyaya tanıtacaklar. O zaman da Nasr suresinde ifade edildiği gibi fevc fevc İslam'a dehalet edecekler. Bediüzzaman da bir yerde buna temas eter. Biz ağzımız Kur'an okurken ahval ve etvarımızla onu yaşasak sair dinlerin salikleri belki küre-i arzın bazı kıtaları İslamiyete fevc fevc dehalet edecekler ki bu yedhulune fi dinillahi efvaca ayetini tercüme etmektedir.

-Batı dünyasına İslamın kendine has ekoloji ve insan hakları konusundaki görüşlerini neden anlatamadık? Ve bu görüşlerini siz anlatır mısınız?

- O mevzuda da yine İslamın ekoloji ile alakalı yanı zannediyorum bizim cehaletimize kurban gitti. Aslında onu temel kaynaklarıyla şimdilerde ele alan uzmanlarımız var. Hadis uzmanları, tefsir uzmanları var. Zannediyorum o meseleyi anlayamadık. Efendimiz (sav)'in hayatı seniyyeleri açısından mesele ele alınacak olursak bir ker çöl ve kurak çorak bir yer olan Mekkeyi korunma havzası içine alıyor. Diyor ki bunun otu kesilmez diyor ve Allah (cc) bunu Kur'an'ıyla yapıyor. Bir yönüyle orada insanlara bir fikir veriyor. Kuraklık, çoraklık ölüm demektir. Mutlaka tabiat, ekoloji kendi dengesi içinde korunmalıdır. Vakıa onun harem olması tamamen dini bir şeydir ama örnek almamıza mani değildir. Çünkü Medineyi münevvereye teşrif buyurunca diyor ki Allah Mekkeyi harem kılmıştı ben de Medineyi harem kılıyorum diyor. Bir korunma alanı içine alıyor. Onun otuna ağacına dokundurmuyor. Hatta ihramda iken haremi şerifte mekkede sair zamanlarda da bu türlü tecavüzleri cinayet sayıyor. İşin bir yanı bu. Allah Resulu bu ise zannediyorum bütün dünya avucunun içine girdiği zaman bunu tamim edecek dünyada büyük parklar ve bahçeler tavsiye buyuracaktı.

Bir ikincisi köpeklerin zararları ki günümüzde Avrupada değişik araştırmalarda sadece bir yönüyle değil, insana zararlı olabilecek virüsler taşımaları itibariyle aleyhlerinde bir hayli şeyler yazıldı. İnsanlığın İftihar Tablosu bu meseleye de bir hijyenik yaklaşımla birgün köpeklerin zararlarını nazarı itibara alarak diyor ki öldürülmeli. Sonra hemen vazgeçiyor. Şöyle buyuruyor. Buhari ve Müslimde, eğer köpekler başlı başına bir millet olmasaydı ben öldürürdüm. Bunun manası şudur: Onlara dokunulmamalı çünkü tabiattaki denge bozulur. Çekirge öldürülmemeli Hz. Ömer tabiattaki denge bozulur diyor. Ona karşı keffaret vazediyor. Eğer öldürülürse insan şunu ödemeli diyor. Bunlar çoğaltılabilir. Bu zaviyeden bakılınca denilebilir ki İslam insanı koruma mevzuunda ne kadar hassas ne kadar alem şumul bir hüviyeti varsa ekolojik dengeyi koruma mevzuunda da o kadar hassastır. Mesela İnsanlığın İftihar Tablosu buyurur ki kıyamet koparken elinde bir fide olursa onu dik. Kıyamet koparken ağaç dikeceksen dünyadan ümidini kesmemişsen dünyayı ağaçlandırmak mecburiyetindesin. Bunları emreden bir dinin şarii teşrideki kaynağı sayılan İnsanlığın İftihar Tablosuna intisabını söyleyen insanların ağaçları kesip ortalığı çöle çevirmelerinin onunla nisbetlerinin var olup olmaması meselesinin her zaman münakaşası yapılabilir. Yeniden İslamı ve müslümanları bir kere daha gözden geçirip, doğrudan doğraya asrı saadetten ilham almalı ve ona göre konuşulmalı. Bu da Akifin Kur'anla alakalı yaklaşımıdır.

- İslam'da insan hakları.. bu konuda bize ne söyleyebileceksiniz?

- İslam bilindiği gibi evrensel bir din. Sadece insan hakları değil, hayvan haklarıyla gelmiştir İslam dini. Bir kuşun yavrularını alma kuşta heyecan uyarma mevzuunda Allah Resulunun heyecanını görseydik zannediyorum ne insan kafasından çıkan sistemler adına ne de semadan indiği veya indiği söylenen sistemler arasında bu ölçüde herşeyi kucaklayan birşeyin var olduğu söylenemez. O kadar engindir. Bir kere Kur'an-ı Kerim bir insana dokunma mevzuunu bütün insanlara karşı cinayet işleme şeklinde ele alır. Açıktır. Devlete millete başkaldırmış, başkalarını öldürüyor, öldürüp geziyor. Böyle bir istihkakı yoksa bunun bir insanı öldürme bütün insanları öldürmek demek gibidir. Ben bu tabiri hiçbir dinde ve modern hukukda hiçbir sistem içinde görmedim. İnsan hakları var bugün. Devletlerarası değişik hukuki toplantılar var. Cemaatler, cemiyet var. Hiçbirinde bu seviyedeki bir ifadeye rastlamadım. Neden? Çünkü bir insanı öldürülmesi insanın öldürülebileceği fikrini vermek demektir. Onun için Kur'an ve sünnet kaynaklarında isim tasrihi yoktur fakat genelde Tevrat kaynaklı tevratın şerhlerinde Hz. Ademin çocuklarının habil ve kabil olduğuna dair rivayetler vardır. Bizim kaynaklarda isim tasrihi yoktur ama böyle iki insandan bahsedilir. İşte bu iki insandan biri diğerine karşı hakkına razı olmayıp öbürünü öldürdüğünden bahsedilir. Kur'an'ın o mevzuda meseleyi ele alması çok ağırdır.

Bir diğer taraftan yine Kur'an-ı Kerim'de başka bir surede buyrulur ki bir insan haksız yere birini öldürürse o halidin olarak cehennemde kalır. Halidin kelimesini bilhassa tasrih ettim. Ebeden değil çünkü Kur'anda ebeden kelimesi de kullanılır. Ebedi manasına. Burada halidin tabiri kullanılır. İbni Abbas ve ondan sonra gelen tabiin imamlarından onun talebeleri tıpkı küfür gibi kasdi iradi o mevzu da çok su götürür Allah'ı inkar edenler nasıl ebedi bir azaba düçür olurlar, insan öldüren de öyle ebedi bir azaba müstahak olur gibi bir yaklaşımı vardır ki bence bu insanı ürpetmelidir. Bu esaslardan hareket ederek, insan hukuku sistemi geliştirilmiştir. Efendimiz (sav) sahih hadislerinde bir insan kendi nefsi kendi aklı kendi malı kendi dini uğrunda ölürse şehid olur. Ve bu hususlarda mücadele verme cihad sayılır. Dünyadaki bütün hukuk sistemlerinde temelde beş esasın birer esas olarak alındığı ve korunulduğu da bir esastır. Bu bizim hukuka esas teşkil edecek usul kitaplarında da vardır. Başta din gelir dinin mutlaka korunması lazım. Nefis gelir, insanın kendini koruması. Nesil gelir, mal bunlar korunması gerekli olan şeylerdir. Bu açıdan nefislerin, nesillerin korunması mevzuu temel esaslardandır. Ve insan haklarına İslam bu temel prensipler açısından yaklaşır. Böyle bir dinde insan haklarının ihmal edildiği söylenemez. Onun için biz bir yerlerde bir uyuşturucudan dolayı insanların kellesini alan hukuki sistemleri kritik ettik, bu doğru değil, bunun ne modern hukukla ne vazi hukukla ne de dünyadaki ilahi hukukların herhangi biriyle telif etmek mümkün değildir dedik.

- Batılı bizi düşman olarak görüyor ve İslamda insan hakları yok diyor. Örnek olarak da kadının durumu gösteriliyor. Örneğin bir şahitlik olayında....

- Belki geriye döneceğiz. İnsan hakları derken biraz evvel arzetmeye çalıştığım gibi insan yeryüzünde Allah'ın halife ünvanıyla sadece İslam dininde esas, eski ifadesiyle serfiraz kılınmıştır. Bir sultan haline getirilmiştir. Allahın halifesidir. Eşyaya müdahale imkanı verilmiştir. Kendini koruması, nesillerini koruması, yaşama-çalışma hürriyeti, teşebbüs hürriyeti gibi hürriyetlerle serfiraz kılınmıştır. Bu mevzuyla alakalı müslümanlığın karşısına herhangi bir şeyle çıkmak mümkün değildir. Bu mevzuyla alakalı olumsuz bir şey göstermek mümkün değildir. Şu olumsuz yanını göstersinler diyebiliriz.

Kadın hakları meselesine gelince aslında İslamda kadın-erkek bir vahidin iki yüzü gibidir. Eksik yan mı diyelim yoksa birbirlerini tamamlama adına birinde negatif olan bazı şeyler öbüründe pozitif şeklinde kendisini gösterir. Bu açıdan da kadın-erkek cüzi ferdine çünkü onlar bir araya gelerek bir vahidi teşkil ederler. Bunlara çarkın dişlileri şeklinde bakmak daha uygun olur. Negatif tabirini önce kullandım. Sonra ondan içtinab ediyorum. Birinde bir eksiklik düşünme mülahazasını hatırlatabilir. Ama çarkların dişleri, sistemin dönebilmesi için birinde diş olacak, şöyle bir yiv veya bir civata gibi bir somun gibi ve böylece bir vahit meydana gelecek. Dolayısıyla bunlar anlaşarak iş bölümü yaparak birbirlerine destek olarak çok mükemmel işleyen bir sistem meydana getirecekler. Evvela temelde dimağlarımızda kadının farklı yaratılışını bir eksiklik şeklinde algılamadan daha ziyade aile yapısı mükemmeliyetini meydana getirmek için erkeğin öyle yaratılması, kadının da öyle yaratılmasına esasına vermek lazım. Bu işin biraz tabiatının biraz fıtriliğinin bir buududur. Bu birinci şık. Bir kere bunun kabul edilmesi lazım. Tabiatta bunlar belli ölçüde farklı yaratılmışlardır. Yapabilecekleri iş açısından, ve aynı zamanda altında bulundukları bazı sorumluluklar açısından hatta maruz kaldıkları bazı şeyler açısından farklılıkları vardır. Tasrihi yakışıksız buluyorum. Tabiatının icabı iş bölümünde ona bazı şeyle düşecek öbürüne de bazı şeyler düşecek. Kadın normal çalışabilir. Kadının çalışmayacağına dair İslamda herhangi bir şey gösterilemez. Ancak bir yerde ona takatinin üstünde vazife tahmili mevzuunda Allah Resulu karşı çıkmıştır. Mesala bir yerde buyurur ki geçmiş dönemde bir zat bir öküzle beraber bir ineği koşmuştu. O inek ona hal diliyle veya mucize olabilir dedi ki ben bu iş için yaratılmadım. Silahı omuzuna verme, cephelerde bir kadını o yanları itibariyla zayıf sayılabilecek bir kadını en ağır şeylerde koşturma ona karşı bir haksızlık olur. Bir yönüyle mizacı itibariyle sert, dış işlere karşı açık ama evde şefkat isteyen, mülayemet isteyen bazen çok defa dışarıya çıkma gibi biraz sabır tahammül isteyen çıldırtan bazı şeyler karşısında şefakat kahramanı olmak isteyen bazı hususlar vardır ki bence erkeği getirip o işlere sarf etme ona karşı zülum olur. Tabiatı icabı evde çok mükemmel bir mürşide bir muallime olarak bir taraftan çocuklarını yetiştirirken diğer taraftan beyinin bir kısım aldığı sitresleri onları dökmesine yardımcı olacak, fikir taatisinde bulunacak onun evindeki işlerini görecek ama dışarıda da çalışacak. İster memur olarak çalışacak, ister başka şekilde çalışacak ama takatini aşan işlerin altında ezilmeyecek gibi bir iş bölümüyle büyük ölçüde ona evinin içindeki işler düşmüşse insanlık bir gün düşünür siz böyle demişsiniz ama yanlıştır. Gelin kadını biz işlerin en ağırıyla sorumlu tutalım. Erkeği de hafifleriyle sorumlu tutalım, bu işi değiştirelim derler ve öyle yaparlar. Vazgeçerler, geriye dönerler. Tabi bütün bunlar oturup bu meseleyi müzakere edince, münakaşa yapınca sorgulayınca varid olabilir. Bir yönüyle zannediyorum iki kadının şehadette bir erkek yerine konması da biraz bundandır. Vazife ve sorumluluk itibariyle çok defa evde bulunan çok defa hayati içtimaiyedeki hadiselere şahit olma imkanını bulamayan, hepsi için olmasa bile, mesela çok asker kadın olabilir, memur kadın olabilir, tarlada çalışan kadın olabilir fakat genellikle insan tabiatı bu işe yatkınsa o çoğunluk nazarı itibara alınarak kanunlar öyle vaz edilir. Modern hukukda da böyledir. Büyük çoğunluk işin objektif olması onun öyle olmasını gerektirir. Büyük çoğunluğu itibariyle kadınlar dışta cereyan eden hadiselerin hepsine tam müttali olmadıklarından bu açıdan iyi görmemiş, iyi tecessüs etmemiş olabilirler. Bu onların konum itibariyle bir zaafı olabilir. Evde bulunma, çocuğuyla meşgul olma gibi birşey. Öbürünü görmemiş olabilir. Bundan dolayı ekseriyet için varid olan bir şey tamim etme olabilir. Aksi olsa ne olurdu? Azınlık itibariyle çarşıda pazarda erkek gibi çalışan, çalışmasında da mahzur yok. Onları nazarı itibara alarak burada deseydik ki hayatı içtimaiyyenin içinde erkek kadar bulunmayan bir kadının şehadeti de tıpkı bir erkek gibi geçerlidir filan deseydik bu defa hukuki hükümleri azınlığa bina etmiş olacaktık. Hukuk felsefesi açısından acaba o mu tasvip edilir beriki mi? Çoğunluğunun mülahazası mı tasvip edilir bu mu tasvip edilir? Bunların hepsinin münakaşası yapılabilir.

Bir diğer yandan; Allah kadını değişik şeylerle donatmıştır. Bir şefkat kahramanı desek mübalağa yapmış olmayız. Öyle olmasa mesela biz hepimiz çocukları severiz, çocukları yetiştirmeyi de severiz ama bir, iki, üç... nihayet kaldırır bir tarafa çalarız. Ben arkadaşlarımdan biliyorum. Çocuk yanımda ağlayınca 'onu götürüp hanımın yanına koyup kendim istirahatıma çekiliyorum' derler. Ama anneler öyle yapmazlar. Demek ki bir ekstra yanları var. Bir tavuk yumurtalar, civcivler üzerinde öyle yapamaz ama o mesele horozun umurunda değildir. Başkaları da öyledir. Şefkatla donanmış bir kadın. Şimdi bu şefkat o aile fertlerinin iyi yetişmesi için annenin silahıdır, malzemesidir. Öyle olursa çocuk mükemmel yetişir. Şimdi bu şefkat başka yerlerde de şimdi bir yönüyle belki negatif yanları olabilir. Öyle bir şehadette aleyhte olabileceği bir yerde o şefkat öne çıkabilir. Kadın orada objektif olmayabilir. Bir yerde kendisi için yararlı bir duygu, bir düşünce, bir his onun çok faydalı.. onu rantabl kullandığı zaman iyi bir muallime, iyi bir mürşide olabilirken fakat şehadet meselesinde şefkat öne çıkar. Halbuki orada hakkaniyet önemlidir, ihkak-ı hak etme önemlidir. Onun için şefkatini orada bir yönüyle bir zaaf nazarıyla bakılmıştır. Aslında zaaf değil de bir vahidi tamamlayan bir yandır o. Fakat orada mücerred, nisbî olarak onu ele almadığınız zaman ona bir zaaf nazarıyla bakılabilir. Onun için Kur'an-ı Kerim de, o ayette meseleye böyle yaklaşmış, onu öyle ele almıştır. Yani sürekli evinden, işinden alıp mahkemelere götürmek.. sürekli hakimlerin karşısına dikmek.. bence kadın hakları adına, feminiz adıma bile bu mesele münakaşası yapılırken üzerinde durulmaya değer. Zannediyorum Avrupalılar, Batılılar İslam'a böyle garazla bakarken bu mevzuda çıkış noktalarını da çok iyi tesbit edememişler. Objektif bakamıyorlar meselelere, denilebilir. Tabii üzerinde çok durulabilecek bir husus.

- Bir de şunu soracağım. İctimai ölçülerin değişimine göre şeriatta bir değişiklik olacak mı?

- Şimdi müşahhas misal verme meselesi bazı zihinleri karıştırabilir. Din-i mübin-i İslam. Bir adını dindir bunun, bir adı İslam, bir adı şeriattır, bir adı Allah kanunudur. Zaten din tarif edilirken de, din; 'vaz'ün ilahiyyün saikün lisevkil ukuli biihtiyarihimil mehmudeti ilelhayri bizzat' sözüyle ifade edilir. 'İnsanları kendi iradeleriyle mutlak hayra sevkeden ilahi kanunlar mecmuasıdır' şeklinde bir kaba tercümeyle verebiliriz bu tarifi.

Şimdi şeriata karşı, bazılarının batıda da, Türkiye'de de bir ürperti var. Bu isimle ürperti hasıl etmeye gerek yok. Din, İslam'dır; İslam dindir ve din şeriattır. Şeriat bir yol demektir. Bu da Allah yoludur. Bunun insanların ferdî, ailevî hayatlarına taalluk eden yanları %95 nisbetinde muhtevada zenginlik, bir çokluk ifade eder. Devlet ve idare hayatıyla alakalı ancak %5 kanunlar vardır bu mevzuda. Bu açıdan o sahasa olmasa bile insanlar %95 müslümanlıklarını yaşamış olabilirler. Bir yüzde beş eksiğiyle. Bu bir eksikliktir. Ama statik güçler arasında mesela tamam olunca zannediyorum belli ölçüde o da giderilebilir. Allah Rasûlü 'Kema tekünü yüvalla aleyküm' 'Nasıl iseniz öyle idare edilirsiniz' buyurulurlar bu mevzuda.

Şimdi dinin Kitab ve sünnet kaynaklı olan yanları var. Bir de Kitab ve Sünnet'in açık olmayıp da usulde -meselenin ilim ıstılahlarına girerek bir röportajı başka sahalara taşıma gibi bir yakışıksızlığa girmeyelim- muhkem, sabit değişmeyen nasslar olduğu gibi yoruma açık naslar da var. O onun biraz evrenselliğiyle alakalıdır. Enginlik kazandırır ona. O esneklik dolayısıyla her devir adına İslam'a tatbik gücü verir. Her devirde tatbik edilebilir. Bu açıdan bir doğrudan doğruya Kitab'dan ve Sünnet'ten çıkarılan şeyler vardır, bir de bilindiği gibi, ictihad vardır, kıyas vardır; benzetmelerle elde edilen şeyler vardır ve bunları pekiştirme adına diğer bir rükun; icma vardır. Yani kollektif şuurun veya erbab-ı ilim, bilenlerden, uzmanlardan çoğunluğun bazı meseleleri 'bu budur, evet bundan şu yorum çıkar' deyip de sahip çıktıkları, ortaya koydukları şeyler var.

Bazan da örfe, adeta, dayalı olan hükümler vardır. Bu açıdan Allah (cc( esnekliğiyle beraber Kur'an'da birşey buyurmuşsa onu değiştirmek bizi aşar. Efendimiz (sav) sarih birşey buyurmuşsa onu değiştirmek bizi aşar. Fakat böyle örfe, adete ve daha değişik şekilde icmanın, o sevad-ı azam tabiriyle yaklaşılır, uzman çoğunluğun ictihadlarına vabeste bazı hükümler vardır ki bunlar Mecelle'ye giren kaideyle; 'Zamanın değişmesiyle ahkam değişir.' Bir meselenin bu yanı var. Yani değişecek şey var. Onun yorumu, tevili, tefsiri insanlardansa şayet ve onun başka yorumlara, başka tevillere de müsait yanları varsa şayet bir başka dönemde uzmanlar yeni teviller, tefsirler ortaya koyup yeni şekiller teklif edebilirler. Alternatif tekliflerde bulunabilirler, denebilir. Ki Osmanlı hukuk sisteminde bu örf, adet, anane hakkında nass bulunmayan hususlarda hatta Efendimiz'den, sahabiden birşey rivayet edilmeyen hususlarda çoğunluk teşkil eder kararnameler vardır. Ve bu mevzuda uzman bir profesörümüz 10. cildi neşrediyor. Ve böyle bir sistem gelişmiş. Şimdi bu kararnameler gözden geçirilebilir. O dönemdeki şeyhülislamlar, büyük İslam alimleri tarafından ortaya konmuştur. Bunların içinde temel kaynaklardan neşet etmeyen şeylerin münakaşası yapılabilir. Evet, ama diğer öyle örf değildir, anane değildir ve İslam bunları görmüşse biz başka bir milletten taşımışız sükut etmiştir.. bunlar her zaman değişebilir. Bu cümleden olarak mesela kılık-kıyafet. İlle de devr-i risalet penahideki gibi olması gerekmez. O toplumun gelenekleri öyleydi. Düğmesiz cübbeler giyiyorlardı. Göğüsleri açıktı. Bugün bizim giydiğimiz urbalar gibi urbalar yoktu. Bizim giydiğimiz pardisöler, sakolar gibi şeyler yoktu. İsteyen onları taklid edebilir. Bir mahzuru yok. Belki halis niyetiyle mükafat da alabilir. Fakat bunlar da müslümanlıktır diye bunları müslümanlığın içine sokarsınız işi zorlaştırmış, tenfir etmiş olursunuz. Bunlara dinin füruatı bile denmez. Usul, temel meseleler şöyle dursun onlara teferru eden detaylar bile denemez zannediyorum onlar hakkında çok abartılı bir hüküm vermiş olursunuz. Bunlar adetlerdir, örflerdir. Hatta denebilir ki bazılarına göre, baştaki sarık bile öyledir. Mesela sarık müslümanlar arasında Efendimiz de sarık sarardı, asr-ı saadette de sarılırdı. Çok yaygın olmasına rağmen sarığın, Buhari, Müslim, Tirmizi gibi kitablarda sarıkla alakalı birşey yok. Ebu Davud'un Sünen'inde sarıkla alakalı olan şey Mekke fethinde Efendimiz içeriye girerken Mihver'inin üzerinde sarık vardı. Maslahatı bilemeyiz bunun. Belki bizim motosiklet binerken başlarımıza taktığımız kasklar gibi birşeydir, o mülahazayla yapılmşıtır. Ve bazıları öyle olduğunu da söylüyor. Şimdi ille de müslüman olabilmek için bunlar lazımdır derseniz meseleyi zorlaştırmış olursunuz. Teferruatı usulün önüne çıkarmış olursunuz. Kaldı ki Kur'an-ı Kerim'de Hacc Suresi'ndeki bir ayette buyuruluyor ki, 'şeaire tazim kalbin takvasındandır.' Yani Allah'ın büyüklüğü gördüğü şeyleri büyük görmek, kabullenmek, Allah'ın küçük gördüğü, zikretmediği, zikrederken çok önem vermediği şeyleri de kendi çerçeveleri içinde bırakmak lazım. Yoksa sahib-i şeriat tarafından çok önemsenmemiş, öne çıkarılmamış meseleyi farzların önüne, imanın önüne çıkarırsanız hatta bu arada devleti mesela inanmanın önüne çıkarırsanız, devleti ibadet-ü taatın önüne; namaz kılmanın, oruç tutmanın, zekat vermenin, hacca gitmenin, insanca davranmanın, insanları sevmenin, insanlara kucak açmanın önüne çıkarırsanız Allah'ın vazettiği dengeleri bozmuş olursunuz. Ekolojik dengenin bozulması nasıl bir handikaptır aynı zamanda insanlar arasında onların hayatlarını tanzimde dinin dengesinin bozulması da böyle bir handikaptır, kanaat-ı acizanemce. Bu açıdan füruat, detay diyebileceğimiz meseleleri öne çıkarmak dindeki dengeyi, ahengi bozmak demektir. Buna fırsat verilmemeli. Teferruat teferruat olarak kalma, usul usul olarak benimsenmeli. Dinin usulü; 'Lailahe illah muhammedürresulullah'tır. Dine göre bunu diyen Ebu Hanife Fıkh-ı Ekber içine sokmuştur. Bu insan cennete girebilir, bitti artık. Hatta bir yönüyle belki Maturidi akidesine göre bir yaratıcıya inanma, Eşari akidesine göre peygamber gönderilmemişse, sesi duyurulmamışsa, iyi anlatılmaşsa bu mesele, Allah dilerse, murad buyurursa bu mahrum insanları da cennete koyar gibi bir enginlikle sunulmuştur. İnsanları mahkum eden, mahkum edici bir muhakeme şeklinde hükümler vermektense bence, Allah'ın rahmetinin enginliği açısından meselelelere yaklaşmak daha isabetli bir yol olsa gerek İslam'a göre.

- Dinin değiştirilmez unsuru İslam'da bakış nedir?

İslam'da din değiştirme meselesi daha ziyade bu tabir kullanılırken itikade müteallik meselelerde din değiştirmek şeklinde yaklaşılır. Buna irtidat denir; gerisin geriye dönme. Müslümanlığa göre mürted, vicdanı tefessüh etmiş insan. O kadar kabullenip geriye dönünce kötülük yapabilir, yılan gibi zehirleyebilir. Bu açıdan başkalarına tanınan bir kısım haklardan mahrum edilmesi sözkonusu olabilir. O da şöyle:

Dinden geriye dönme, doğrudan doğruya, silahlı bugün bir PKK hareketi gibi, bir İrlanda ordusu gibi. Meşru ise şayet, meşru devletlere karşı başkaldırma. Osmanlı döneminde, Selçuklu döneminde de olmuştur. İrtidat eder başkaldırır. Asilere, bağilere, taği tabiri de kullanılır ki daha çok çoğuluyla hukuk kitablarında rastlarız, buğat, tuğat tabirleriyle ifade edilir. Ee bunlar normal. Size karşı savaş ilan ediyorlar. Savaş ilan edenlere karşı nasıl davranılıyorsa öyle davranılır. Bir; böyle bir dinden dönme hali, keyfiyeti vardır. Ve bu keyfiyette onlara karşı karşılık verilir.

Bir de böyle değil de şöyle düşünmüş, böyle düşünmüş, şu dinden vazgeçmiş, ya ateizme kendini salmış veya hristiyanlığa, yahudiliğe girme arzusu vardır. Cumhura göre fukuhadan bazıları bunu evvelki kategori içinde mütalaa ederler de azınlıkta kalırlar. Genelde İslam Hukukuna göre bunun şüpheleri giderilmeye çalışılılır. Bir yerde tutulur. Bu düşüncesini etrafta neşretmesine fırsat verilmez bir yönüyle de. Yani başkalarına bu küfrünü sirayet ettirmesine belli ölçüde fırsat verilmez. Bu da mazur görülmelidir.

Diyelim siz demokratik sistem var, yaşıyorsunuz. Sağda-solda bu sistem aleyhinde konuşuluyor. Ve bu mevzuda grup oluşturuluyor. Lobiler oluşturuluyor. Sistem hakkında insanlar şüpheye düşürülüyor. Buna karşı nasıl bir tavır alınacaksa şayet onun için öyle bir gözaltı olabilir. Ebu Hanife'ye göre ona tereddütleri anlatılmalı. Hangi hususlarda şüpheye düşmüşse o anlatılmalı. Bu açıdan dinden dönenler için bir şekilde muamele değil de alternatifli muamele şekilleri vardır. Ve geniştir bu. Değişik fıkıh ekollerinin farklı mülahazaları vardır. Ve çok insancadır bunlar. Öyle yapılmış. Hatta çok defa da bunlara nazar-ı müsamaha ile bakılmış. Düşüncelerini çok rahat ifade etmişler. Hiç ilişilmemiş. Zannediyorum ictihaddaki farklılık Asr-ı Saadet'teki mürdetler ordular teşkil ederek Medine-i Münevvere'yi tehdit etmeye yönelmişlerdi. İtikadî ve amelî irtidatlar olmuştu. Bu devleti yıkalım, yerine yeni devlet kuralım. Buna karşı bir tavır konmuştu ortaya. Daha sonra bazıları mürtede karşı tavır belirlerken bunu esas almış. bu noktadan hareket etmiş, öldürmeye yönelmişlerdi. Oysa ki şartlar ve durum çok farklıydı. Evet, bu daha sonra cereyan eden ferdî hadiseleri, ailevî hadiseler, bölgevî hadiselere misal teşkil etmezdi bu. Onlarda devletin temel yapısı ele alınıyordu, daha doğrusu hedef alınıyordu. Evet, bu farklı mülahazalarla iş ele alınmalı, üzerinde durulmalı derim.

- Hocam, zımmî gayr-i müslimler konusundaki düşünceniz nedir?

Din önemli bir faktör. Fakat dinin kanatları altında o zimniyeti düşünmek de mümkündür. Çünkü İslam'ın evrenselliği de onu gösterir. İslam'ın hemen her döneminde yani Mekke'de bu işe mecbur idiler öyle oldu, Medine'ye geldiklerinde çevrelerinde çok az gelip-giden hristiyanlar ve kalıcı yahudiler vardı. Ondan dolayı bir zimmî hukuku teşekkül etti. Plan değil. Efendimiz (sav) öbür aleme intikal buyururken buyurur ki, zımmîye eziyet eden bana eziyet etmiş olur. Yani onlar idarede bizi kabul ettiklerinden dolayı bir yönüyle bizim adaletimize, hakkaniyetimize sığınmışlardır. 'Onlara haksızlık yaparsanız, bana haksızlık yapmış olursunuz.' Şimdi bu, Efendimiz'in şefkatine ait bir mütalaa değildir. Hz. Ömer vefat ederken buyurur ki, 'zimmîleri size emanet ediyorum' der. İki şey emanet eder, biri zımmilerdir. Zımmi kendi rızasıyladır bir yönüyle. Müslüman fatihler gelmiş bir ülkeye. Anlaşmış-uzlaşmışlar. Müslümların verdiği zekat kadar, öşür kadar bir zimmet borcu cizye vermişler. Ve müslümanların korunması altına girmişler.

Değişik zamanlarda paktlar oluşumunda bu hep cerayan edegelmiştir. Ve müslüman fatihler mesela Haleb'e geldiklerinde, Şam'a geldiklerinde, mesela Humus'a geldiklerinde hristiyanlarla karşılaştılar. Hristiyanlar müslümanları tanıyınca onların zimmetini kabul ettiler. Mevlana Şibli'ni Asr-ı Saadet'le alakalı engin araştırmasında diyor ki, 'Bir aralık Hirakliyus çok büyük, karşı konulmaz ordularla Antakya'ya kadar gelince Şam'da bulunan Ebu Ubeyde (Aşere-i Mübeşşereden. Efendimiz'in önemli komutanlarından. Ümmetin emini zat) cizye alarak ordaki hristiyanları korumaya almıştı. Fakat o orduya karşı koyamayacağını anlayınca hristiyan büyüklerini çağırdı ve 'ben sizi koruyamıyacağım' dedi. 'Oysa ki zekat ölçüsündeki bu vergiyi sizi korumak için almıştım. Gelin bunu geriye alın. Çünkü haksızlık yapmış olurum.' Onu dağıttı ve öyle geriye çekildi. Ve sonra onlar kiliselere doldu ve ağladılar: 'Allah yeniden sizin dönmenizi müyesser kılsın' dediler.

Bir idarenin beğenilmesi meselesi vardır, bir hoşgörü vardır, bir tolerans vardır. Aynı şeyi zannediyorum Osmanlı bidayetinde de yaşamıştır. Düşünün çok müsamahalı, toleranslı hareket etmişlerdir. İslam mesajını sundukları yerlerde iltihaklar olmuştur. Mesela akıncı beyleri arasında hristiyan büyükler vardır. Bunlar hristiyanlığı bırakmış müslüman olmuşlar. Evranos adını değiştirmemiş ve tarihimize öyle geçmiş. Zağnos Paşa. Bunlar adına camiler, köprüler yapılmış. Edirne'yi, İstanbul'u bilenler bilirler. Gazi Mihal mesela. Osman Gazi'nin yanında savaşan insanlar. Öyle müsamahayla hareket edilmiş ki bu insanlar zorlanmamış katiyyen. Eğerzorlansaydı Osmanlıların müslümanlık adına girdikleri yerlerde hristiyan kalmazdı.

Ama şimdiki asimilasyonlara bakınca kim zorluyor, o açıktır. Hukuk sistemlerinin günümüzde iyice belirgin hale geldiği ve bir yönüyle insanlığın kaderine hükmettiği şeylere bakın, bir de o dönemdeki yapılanlara bakın. Bu açıdan denebilir ki din o zimnet meselesinde hakikaten çok esnek, çok yumuşak hareket etmiş ve bir yönüyle onun prensipleri, evrenselliği içinde zaten insanlığı kucaklama olduğundan dolayı yahudiyi de kucaklamış, hristiyanı da kucaklamış. Onlar tek taraflı bu işi, bu zimmeti, mukaveleyi bozmadıkları sürece İslam da tek taraflı o meseleyi hiç bozmamış. Kendi vatandaşları başkaldırdığında nasıl bir tavır almış, mukabelede bulunmuş. Aynen onlar da zimmeti bozup karşı koydukları zaman öyle bir tavır almış, öyle bir muamelede bulunmuş.. belki daha müsamahalı bulunmuştur zannediyorum.

- Bugün Türkiye İslam kurallarına göre yönetilen bir ülke olmuş olsa müslim ve gayr i müslimlerin yaşayış biçimleri 14 asır öncesi olduğu gibi mi olacak yani zımmî mefhumu kullanıcak mı yoksa günümüzün şartlarına uygun bir ahenk mi oluşacak?

Zimmi adının, ünvanının kullanılması meselesi bir tarihi vakadır. Tarihseldir bu mesele. İlle bunun tevarüs edilip onları kendi hukuk sistemleri içinde, kendi anlayışları içinde, kendi düşünceleri içinde din-inanç-çalışma-ticaret-teşebbüs hürriyetleri içinde, kabulleri içinde kabullenme esası vardır. Öyle bir kabullenişe o dönemde biz onları koruyoruz diye, devlet veseyatine alıyor, dokundurmuyoruz diye zımmi denmşi. Arapça bir kelime. Fakat şimdilerde onların kanunları, nizamları neyse onları kendi konumlarıyla kabul edeceksek, müsamahayla bağırlarımızla basacaksa, İslam bunu amirse şayet ad ve ünvandan hiç bahsedilmez. Ad ve ünvan tarihsel şeylerdir. Onlara zimmi demek.. Hele zimmi demek meselesini hakaret şeklinde alıyorlarsa hiç denmez. Hatta hristiyan demeyi hakaret kabul ediyorlarsa hiç denmez o. Bunlar İslam'ın emridir, Efendimiz'in emirleridir. Kafir demek meselesi, Allah kabul etmiyor, ateist bir insan bu kafir demektir. Kafir demeyi hakaret sayıyorsa kafir diyemeyiz ona.

Bu bizim müslümanlık adına takınmamız gerekli olan tavırdır, o tavrın gereğidir. Kendi terbiyemizin ifadesidir. Üslubumuzdur bizim. Bu açıdan bir ölçüde belki çağın gerekleri de kemal-i hassasiyetle ele alınacak, kimse rencide edilmeyecek. 14 asır öncesine gidilen hususlar olacak muhakkak. Keşke o döneme ait müslümanlığıyla o safvetiyle yaşayabilsek. Hz. Muhammed (sav)'in anladığı manada o enginlikle yaşayabilsek. Raşid Halifelerin kucaklayıcığıyla yaşayabilsek. Evet, bunlar özlenen şeylerdir. Ama teferruata ait mesele.. böyle iki yanlı meseleler onların hukukları, onların anlayışları nazarı itibara alınarak anlaşmalar yapılır. Tek taraflı olmaz.

Bu açıdan da Osmanlıyı veya daha evvelki islami idareleri tahrip eden düşünce insanları felsefe açısından bakınca onlara diyorlar ki Osmanlılar laikti. Çünkü 250 milyon insanın sınırları içinde yaşadığı bir dönemde saf kan türk 10 veya 11 milyondu. Fakat hiçbir arıza, problem yoktu. 4 asır arıza olmadı. Polisiye devlet ve zabıtayla olmaz. Muhabare, muvasele imkanları ulaşım imkanları telekominakasyon gelişmiş olmasına rağmen bakın dünyanın jandarmalığını yapan ne Rusya ne Amerika bu ölçüde hakimiyet tesis edemedi. Oysaki önceden fizanda çıkan bir hadise, ona ulaşmak için 3 ay at koşturmak icab ediyordu. Fakat yerinde duruyordu.

Demek ki meselenin insani buudları çok engindi. Hakikaten herkeshalinden memnundu. Ve şimdilerde bunu daha iyi anlıyoruz. O altın kuşakta devletler muvazenesinde kuvvetle güçle beraber hakkı temsil eden devletin yok oluşu bu bölgede genel ahengi bozmuştur denebilir. Batılara karşı bu belki bu anlaşılmaz ama birgün onlar da anlayacaklar.

- İslam dininde ırkçılık yoktur. Fiiliyatta bu olmuyor. Bu nereden kaynaklanıyor?

Aslında insan mahiyetine Allahın dercettiği bazı duygular vardır. Bunlar islami bir terbiye ile tadil edileceği bazen nötre edileceği demekle belki ifade edilir. Yumuşatılacağı ana kadar bunların olumsuz yanları da olabilir. Mesela diyelim ki bir yerde insanda bir inat duygusu var. Bu insanın hakta sebat etmesi için verilmiştir. Ama haksız yerde bazen insanlar hiç olmayacak şeylerde inat edebilirler. İslamî terbiye ile olmayacak şeylerde inat etme meselesi yumuşatılır, kırıtılır, o inad hakta sebat şeklinde yine tesirini gösterir. Allah'ın mahiyetimize koyduğu birşeydir bu.

Mesela akıl diyelim. Çok meseleleri akılla çözeriz. Hatta İslam'da bilginin bir yönü de selim akıldır. Bilgi toplama unsurudur akıl. Ama akıl vahiyle, haber-i mütevatirle beslenmiyorsa şayet bazen cerbezeye kayan bir akıl ifratkar rasyonalizmin temsilcisi, aleti bir akıl haline gelebilir, zarar olabilir. Bu İslam'la tadil edilmeli, yumuşatılmalı, ilmen çok önemli bir sebebi olabilir.

Hicab ederek arzediyorum ışık tutacağı mülahazası var. Mesela insandaki şehevî hisler. Bunlar insanın mahiyetine konmuştur. Eğer bunlar olmasaydı nesiller devam etmezdi. Herşey kururdu. Ama bu bir ilahî avanstır. Bu su-i istimal edildiği, dinle yoluna konmadığı zaman hafizanallah insan bohemlik yaşar. Ama tadil edildiği zaman meşru dairede 'evet', gayr-i meşru dairede 'hayır' gibi şeyler olabilir.

Aynen öyle de her insanın kendi milletini sevmesi insanın mahiyetinde vardır. Allah 'Ve cealnaküm şüüben ve kebaile litearüfü.' Sizi şube şube, kabile kabile kıldık. Ayrı ayrı milletler, farklı farklı düşünceler var. Böyle olması o insanlık çapında evrensel tearüf için bir esas. O mevzuun felsefi yanına geçmiyeceğim. Çünkü sorunun içinde de yok. Şimdi bu duygu insana verilmiş, insanda var. İnsan evvela kendini belli bir ölçüde tutar, sayar, sever. Sonra ailesini. Toplumun cüz'i ferdidir, molekülüdür bu. Sonra da kendi toplumunu. Kendine en yakın, en iyi bildiği, en iyi tanıdığı için sever. Ama bu sevme dini esaslarla modern, gelişmiş hukuk sistemlerle tadil edildiği, yumuşatıldığı zaman zararsız olur. Ama bunu tıpkı o şehvet, o inad gibi kendi taşkınlığı içinde bırakırsan ondan korkunç bir ırkçılık çıkar. Bir dönemde İtalya'da yaşandığı, Almanya'da yaşandığı gibi. Hala dünyanın yerlerinde işte Saraybosna'ya karşı Sırbistan'da yaşandığı gibi, Rusya'da yaşandığı gibi.. Bir sürü mesaviye, fecai ve fezaiye sebebiyet verecek şekilde sahnelendirilebilir, yaşanabilir. Bu açıdan onun bir yönünü tabii kabul etmek lazım.

İslam meseleye yaklaşırken, Bediüzzaman'ın yaklaşımı içinde ele almakta yarar görüyorum ben. 'Menfi milliyet', 'müsbet milliyet' der. Menfi milliyet; dinle tadil edilmemiş, yumuşatılmamış, başkalarını da kendi konumları içinde kabul edecek hale gelmemiş bir milliyetçilik. Bu gider ırkçılığa, kafatascılığına, deme-damara dayanan bir milliyet mülahazasına incirar eder, tehlikeli olur. Her insan bir Hitler olur, bir Mussolini olur.

Ama bir de müsbet milleyetçilik vardır. 'Evet, ben kendi milletimi başklarından çok severim. Kendi mezhebimi başka mezheplerden çok sevdiğim gibi.. kendi dinimi başka dinlerden çok sevdiğim gibi. Fakat bu benim başkalarına karşı düşmanlığımı gerektirmez. Yine Bediüzzaman'ın bir yaklaşımı içinde 'kendi mesleğinin muhabbetiyle yaşamak başkalarına düşmanlık beslememek.' Bunlar birbirinden farklı şeylerdir. Mesela kendi milletinin muhabbetiyle, sevgisiyle yaşamak başkalarına düşmanlık beslememek. İşte bu müsbet milliyetçilik. Bu da dinin yerine konmamalı. Belki dini koruyan bir kalkan olmalı, bir sera olmalı. Ona yardım etmeli, onun yerine geçmemeli. Çünkü onun düsturları, prensipleri elmastır.

Şu anda zannediyorum İslam dininden nasibini alamayan ırkçı milletler değişik hukukî sistemlerle, değişik paktlarla tadil edilmeye çalışılıyor. İslam'dan nasibini almayanların öyle olmaları gayet normaldir. Müslüman göründüğü halde meselelere ırkçılık mülahazasıyla yaklaşanlar zannediyorum onlar da İslamiyet'i anlıyamamışlar. İslam'ın evrenselliğini anlayamamışlar denebilir.

- Müslümanlık ilk olarak Arabistan'da yayılmaya başladı. Türkler daha sonra müslüman oldular. Türklerle Araplar aynı dini paylaştıkları halde birbirlerine sempatik bakmadıkları gibi nefret bile etmektedirler. Bunun nedeni nedir sizce?

Aklıma gelen yanlarıyla birkaç sebep söyleyebilirim.

1- Bunlardan bir tanesi biraz evvel bahsetmeye çalıştığım gibi milliyetçilik mülahazası herkesin mahiyetine konduğundan dolayı tadil edilememiş, dolayısıyla su-i istimale uğramış. Yani Arap da şeriftir, kavm-i neciptir veya Farslar kavm-i neciptir, bir dönemde Acemler -Fars ırkı- işe vaziyet edince öyle demişler. Dünyada müslümanlık adına Türk hakimiyeti ki hicri 5. asırdan itibaren belli ölçüde başlar. Başladığı andan itibaren onu tam anlayanlar olmasa bile pekçoğu itibariyle o kavm-i necip Türk milletidir, mülahazasıyla bakılmış ve dolayısıyla millet sevileceği yerde, 'müsbet milliyetçilik'le meseleye yaklaşılacağı yerde bir yönüyle başkalarını tahkir, tezyif gibi, sanki müslümanlık onlara muvakkaten inmiş, o muvakketen temsil etmişler, daha sonra başkalarına onu tevdi edecek, kendileri kenara çekilecekmiş gibi bir nazarla bakılmış. Bu bir yanlış algılama zannediyorum. İşin temelinde bir bu mülahaza var.

2- İstişrak belli ölçüde, bazıları bunu tam yüz sene evvel müslümanların içine girmiş kabul eder. Vakıa biz İşrak tarihini çok yakın dönem itibariyle müsteşrikleri ele alıyor, inceliyoruz ama 1100-1200 senelik tarihi vardır. Ta Abbasi döneminde müslümanlar tanıştılar onunla. Müslümanlar arasına fitne sokmak için bu ırkçılık mülahazasını da körüklediler. 'Hayır o kavim değil, o kavim beceriksiz, falan kavim değil filan kavim...' gibi başkaları sürekli bu duygu, bu mülahazayı körüklediler.

Yakın tarih itibariyle gördüğümüz şeylerle daha iyi anlıyoruz ki mesela Araplara telkin ettiler. Şimdi Batıda bu meselenin filmleri de çevriliyor. Mesela Lavrence'yi Almanlar çevirdiler. İngilizlerle aralarında olan şu şekilde-bu şekilde bir kısım huzursuzluktan dolayı Almanlar biraz İngilizlere vurmak istediler. İlke defa onlar çevirdiler. Araplar tahrik edildi: 'Türkler sizi sömürüyor. Tıpkı Batılı müstemlekeciler gibi bunlar. Eziyorlar sizi.' dediler ve onlar da işin doğrusu -avamca diyeceğim- bu oyuna geldiler. Senelerce kendilerini koruyan, himaye eden Türk askerlerini arkadan vurdular. Bir kere onlar böyle bir hınçla arkadan vurdular. Şimdi yürekleri yansa, acısa bile geçmişte yaptıkları böyle bir hatanın hacaletini yaşıyorlar. Eee Türk milleti de arkadan böyle hançer yemiş veya ciğerinden zıpkın yemiş bir millet olma konumunda olduğundan işin doğrusu bu mağduriyet, bu mahkumiyetten dolayı antipati duyuyuyorlar.

Bir diğer taraftan dünyada medya, büyük ölçüde haber ağı Batılı büyük haber ağlarının elinde. Ve hadiseler yoruma bu haber ağları tarafından esas sunuluyor, veriliyor ve dünya medyası hep bununla besleniyor. Meseleler çok yanlış intikal ettiriliyor. Mesela Cezayir'de bir durum var. Cezayir'deki müslümanlar 'teröristler', Sudan'da bir durum var 'Turabi ve çevresi terörist', mesela Bangledeş'deki kendi ülkelerinde davranışını yakışıksız bir çıkış olarak kabul ettikleri bir kadına karşı 'ordaki insanların hepsi terörist', 'Kaddafi terörist'... Haber ağları meseleye böyle yaklaşınca ve o değişik ülkelerdeki insanlar da meseleleri öyle kabul ediyorlar. Şimdi biri kalksa size bu ülkede toleransın, hoşgörünün, müsamahanın tellalılığını yapıyorsunuz, size , 'inhisar-ı fikrin temsilcileri, bağnaz insanlar, fundemantalist insanlar, filan...' deyince hakikaten başkalarında da aynı duygu uyarabilir. Bu açıdan bir de böyle bu milletleri bu şekilde, bu yolla birbirine düşürme gibi bir plan var. Ama öyle inanıyorum ki, küreselleşen bir dünya bizi bir ölçüde batılılarla entegrasyona zorladığı gibi İslam dünyasıyla da bir entegrasyon sözkonusu olabilir. Anlaşacak, uzlaşacak, bu asırlardan beri devam edegelen kini, iğbirarı, nefreti bir daha hortlamamak üzere bir yere gömecek, üzerine de çok ağır taşlar koyacağız. İnancım tam.

- Türkiye hep dış güçlere bağlı olmuştur. Ve dış güçlerin yarı sömürgesi durumundadır. Türkiye bağımsız olsaydı daha ileri gidemez miydi?

Bu hepimizin arzu ettiği birşey. Senelerce komünist bloka bağlı olanlar Türkiye'de hep bunu terennüm ettiler. Aşırı milliyetçiler de terennüm ettiler. Müslümanlar da bu meseleyi terennüm ettiler. Herkes bir 'bağımsız Türkiye' dediler. Slogan buydu. 'Ne Amerika, ne Rusya; bir bağımsız Türkiye' bu Türkiye'de çok yerleşmiş, yaygın sloganlardan birisidir. Bu, hepimizin arzu ettiği birşeydir. Kendimiz olalım, kendi ayaklarımız üzerinde duralım, kendimiz düşünelim, kendimiz planlıyalım, kendimiz yapalım.. yürünmesi gerekli olan yolu kendimiz seçelim.. başkaları bizi yönlendirmesin. Bu, bir esas. Fakat acıdır ve gariptir tabii devlet olarak zaafa düştüğümüzden andan itibaren kendimiz olamamımışız. Başkaları yönlendirmiş. Çünkü devletçe zaafa düştüğümüzden, cehalete kurban gittiğimizden, fakr-u zaruret içinde kıvrandığımızdan hatta belli bir dönemde yanlış harplere girdiğimizden dolayı istiklalimizi kaybettiğimizden başkalarının boyunduruğu altına girmişiz. Ve bunlar da bizim dirilmemize imkan vermiş.

Bugün dünyanın değişik yerlerinde değişik dirilişlere yol vermedikleri gibi bize bir yönüyle yumuşak bakıyor gibi davranmışlar ama öldürmeme-kaldırmama politikasıyla cankeş etmişler; fakat 'ne öl, ölürsen başımıza dert olursun, tampon vazifesi göremezsin bir yerde ama kendi kendine dirilirsen, kendi dinamiklerinle ayaklanırsan bizim bir için gaile' olursun demişler, sürekli böyle adeta uyuşturucuyla bir nesli mahvettikleri gibi bizi kendi düşünceleriyle, kendi anlayışlarıyla birer uyuşturucu mübtelası haline getirmiş ve ezmişler, yönlendirmişler bizi. Bu açıdan da güç kazanıp kendimiz olacağımız, kendi ayaklarımız üzerinde ayakta duracağımız ana kadar zannediyorum bu açık-kapalı sömürüden kurtulamayacağız. Bir yönüyle açık yanıyla bir istiklal var. Müstakil bir Türk devleti var. Fakat kapalı sömürüler var. IMF ense kökümüzde. Bir yönüyle dünya devletlerine muhalif kendinize göre birşey yaptığınız zaman hemen amborgalar geliyor. Bir Kıbrıs Harekatında hemen ambargo geldi. Körfez Savaşı esnasında o gün devletin başında olan insanla görüşülürken 'bedava böyle birşeye iştirak etmeseydiniz daha iyi olmaz mıydı? Böyle davranmakla kendi dünyanızı düşman yaptınız?' diye sorulunca 'Gitmeseydik kulağımızdan tutar götürürlerdi. Ve size bir ambargo ilan ederlerdi' diye cevap vermişti.

Bu açıdan anlaşılıyor ki aslında biz o kapalı sömürü de istemiyoruz, o ezikliği de istemiyoruz. Kendimiz olmayı istiyoruz. Kendi kendimizle ayakta durmak istiyoruz. Ama başkaları bize o fırsatı vermiyor. PKK musallat ediyor, alevi-sünni birbirine musallat ediyor ve düşünün şu esnada bile zannediyorum şu hükümet krizlerinin arkasında yabancı misyönler var. Aslında birilerini alet ediyor, satın alıyor, kullanıyor, Türkiye'de problem çıkarıyorlar ve tabii bir krizler silsilesi yaşanıyor. Krizden krize giriliyor. Krizlerin komplikasyonları yaşanıyor. Millet derlenip-toparlanamıyor. Aslında ülkemiz ve milletimiz büyüklüğe yürüme sath-ı mahilinde bulunuyor. Zannediyorum rampaya binmiş gibi dikey olarak büyüklüğe sıçrayabilir. Fakat bu krizler devam ettiği sürece tabii bu çok zor olacaktır. Yani mesele bize ait yanı belki daha dikkatlice, daha politik hareket ederek başkalarının bizimle oynamasına fırsat vermemek şeklinde bize ait yanı olabilir ama koskocaman bir dünyayla uğraşmak da epey zor olduğunu zannediyorum takdir edersiniz.

- Türkiye'nin geleceğini nasıl buluyorsunuz?

- Herşeye rağmen Türkiye şimdiki durumu itibariyle bakir bir millet zannediyorum. Kendisini ayakta tutabilecek dinamikleri yeniden kullanmaya yöneldi. Bir dönemde Allah'ın bir sıfatından gelen esasları zannediyorum şimdi yenilerde Allah kelam sıfatına yöneldiği gibi ayet-i tekviniye diyebileceğimiz kainat kitabına da yönelmeye başladı. Fiziğe, kimyaya, matematiğe, ilmi araştırmalara da yöneldi. Ve bunca zamandır böyle gadr ü efgan yaşamasından dolayı biraz da bilendi azcık. Yani 'yeter bu mağduriyet, mahkumiyet, mazlumiyet' deme gibi bir ruh haleti yaşıyor. Bu açıdan Türkiye gibi dünyada böyle bir ülke azdır. Ben şahsen Türkiye'yi şu anda aşağılarda bile olsa başı yukarıya doğru yürüyen, tırmanma şeridinde bir ülke olarak görüyorum. Başkaları da çok yukarda bile olsalar başları aşağıya doğru, aşağıya inmeye namzet milletler şeklinde görüyorum.

Genci var Türkiye'nin. Genç zengini denebilir bu. Güç zengini denebilri Türkiye'ye. Bazı problemleri var. Beş, on, yirmi sene içinde bu problemlerini çözebilirse tekerlek tümsekte sayılabilir. 'Ebed bizimdir, elbet bizimdir' Necip Fazıl'ın sözü nazarıyla bakabiliriz Türkiye'ye.

- Amerika ve Avrupa yeni bir doğa programıyla ortaya çıktılar. Ortadoğu ve Akdeniz ülkelerinin yaptığı kirliliği durdurmak istiyorlar. Bu biraz çelişkili değil mi?

- Orada hocamızın da ifade ettiği gibi hakikaten tam çelişki denecekse, çifte standart denecekse ona denir. Vakıa doğayı kirletmeme, ekolojik dengeyi koruma mevzuunda batılı bir hata yaptı. Onlar doğayı kirlettiler. Hatta büyük, engin denizleri kirlettiler. Tertemiz suları ; Tuna'yı kirlettiler, Nil'i kirlettiler, Don nehrini kirlettiler, Amazon'u kirlettiler, Mississippi'yi kirlettiler. Dünyada kirlenmedik yer kalmadı. Amerika'da bile açık denizlere baktığınız zaman denizlerde kir yüzdüğünü görürsünüz.

Onlar bilmeyerek, teknolojinin bu neticelerinin bir kısım ceremelerini olduğunu da mülahaza edemediler, tabiatı kirletti, ekolojik dengeye aleyhimize bozdular. Yani bugün üzerinde durulacak birşey varsa teknolojik gelişme sürecini tamamlayan milletler bu işi götürürken onlara bu ölçüde ekolojik dengeyi bozmamaları tavsiye edilmeli, yolları gösterilmeli. Fabrikada birşeyle aranmalı. Atıklar ve artıklar mevzuu gözden geçirilmeli. Batının şimdilerde ekololjik denge adına bulduğu dinamikler çok iyi değerlendirilmeli, meseleye böyle yaklaşılmalı. Yoksa teknolojik gelişme vetiresi yaşayan milletlere 'siz dengeyi bozuyorsunuz, ekolojik dengeye dokunuyorsunuz, tabiatı kirletiyorsunuz, vs.' derlerse bunların o süreci tamamlamalarına fırsat vermeme demektir. Kendileri yapacaklarını yaptılar, öne geçtiler ve size arkadan belli bir ölçüde belli bir süre için şablonculuk, taklid yapıyorsunuz. Ama siz de dünyadan nasibinizi almaya, o vetireyi tamamlamaya çalışıyorsunuz. Çok kullanılan bir tabirle 'çifte standart.' Oraya başka, buraya başka bir muamele şeklinde bir muameleyle elimizi, kolumuzu bağlayıp bizi bir kere daha dışlamak istiyorlar. Yani bir dönemde şaşkınlığımızı, cehaletimizi değerlendirdiler.

Şimdi gözlerimizi açtık bu defa da tabiat katili olarak mahkum edip bizi zindana koymak istiyorlar. Yani yine kendileri çok rahatlıkla yürüsünler diye. Hoca'nın o sözü de güzel. Hakikaten mahalle aralarını arabalarla doldurmuşlar, bir garip, bir fakir bir araba getirip koyunca sen garaj adına mahalleyi yürünmez hale getirdin, filan deyip sadece onun üzerine yürüyorlar. Evet, 'niye bu kadar araba üretiyorsunuz, eksoz borularından çıkan gaz atmosferi kirletiyor, siz fabrika bacalarıyla onu kirlettiniz, hatta bize de tesir etti, bizi de tesir altına aldınız, bizi de kirleten bir unsur olarak kullandınız şimdiye kadar' denebilir. Bunların hepsi yaklaşımlardır ama belli bir süre zannediyorum biz onlara bunu anlatamayacağız. Ve onlar bu mevzuda ısrar edecekler.

İşte düşünün Patrikhane veya Yunanlılarla Türkiye'deki bir kısım gruplar ekolojik denge adına, tabiat ve yeşil adına vahy veya yeşil, tabiat veya ekolojik denge deyip Türkiye'de geziler tertib ettiler. Temeli, esasları, temel prensipleri o dengeye dayalı olan din ve o dinin erbabına yeni birşeyler öğretmeye çalışıyorlar. Felek çarklarının tersine dönmesi demek.

- Günümüzde ırsî hastalıkların araştırmaları yapılabiliyor. Hamile bir kadında böyle bir araştırmanın yapılmasını nasıl karşılıyorsunuz?

- Bu türlü meseleler biraz da fetva mahiyetinde olduğundan dolayı genel düşüncem benim bunları uzman bir heyet cevaplandırmalı şeklindedir.

Genetik bugün çok ilerde. Daha embriyolojik safhaların ilkinde, başlangıcında insanlar buna muttali olarak öyle arızaya açık bir küçük kan pıhtısına, daha canlı şekline gelmemiş birşeyi almalarında zannediyorum fukuha birşey demeyebilir de benim hususi görüşüm, nokta-i nazarım gerek yok buna şeklinde olabilir. Ama fukuha öyle bir müdaheleyi mahsursuz görür. Bunu, ailelerin o mevzudaki hassasiyetine, öyle bir meseleden dolayı açılıp saçılmaya değer mi-değmez mi mülahazalarına bırakmakta yarar olabilir; bir.

İkincisi de; bu türlü meselelerin yani münakaşaya açık meselelerin artık her türlü dedikoduyu, güft u gûyu önleyebilecek şekilde bir heyetten çıkması isabetli bir yol olur kanaatini taşıyorum. Müsaade ederseniz burda da o disiplinimi bozmayı düşünmüyorum.

- Kesinlikle iyileşmeyen, ağrıları artık morfinle bile kesilemeyen bir hastaya ötenazi uygulanabilir mi? Siz ne dersiniz?

- Ötenazi zannediyorum yakın tarih itibariyle bizim medyada da bahis mevzuu edildi. Bilindiği gibi, sizin de buyurduğunuz gibi, tahammülfersa olan hastalıklar karşısında biraz da hastanın rızası, gönlü alınarak ona belki yüksek dozda birşey vererek veyahut da oksijen çadırı gibi birşeydeyse şayet serumla nebatî hayatını veya nebatî hayata yakın bir üst hayatını böyle devam ettiriyor da serum çekilince, oksijen çadırından uzaklaştırılınca öldürülmesi. Türkiye'de yakın tarih itibariyle bu mesele görüşüldü.

Bir kere dünya hukuk sistemlerinde bu meseleyle alakalı kesin, kati bir şey söylenilememiş daha. Bu açıdan dünya hukukuna karşı bir şey demiş oluruz evvela. Yani olmalı demek, insan haklarını ihlal gibi bir meseledir. Meselenin bir yanı budur.

Bir ikincisi İslamî hukuk sistemi açısından meseleye yaklaşılınca aklıma ilk gelen misal şudur: Bir muharebede birisi çok ağır yaralanır. Tahammülfersadır. Kan kaybediyordur. Acıyı duymamak için okunun veya mızrağının temreni üzerine kendisini salar ve öldürür. İslam saflarında savaştığı halde Efendimiz buyurur ki, acıya dayanamadı, öldürdü, cehenneme gitti, der. Şimdi eğer bu hukuk sistemi Efendimiz (sav)'e ait bu espri üzerine değerlendirilecek, geliştirilecekse şayet çok acılı dönemlerde bile böyle bir meseleye tevessül etme tecviz edilemez. İslam Hukukunda bu meseleye evet demek de mümkün değil.

Meselenin bir diğer yanı ağrı, sızı, dayanma, dayanmama meselesi hukukun temel disiplinlerinden birşeydir. Sınırları belli olmayan şeyler bir kısım hükümlere esas teşkil etmez. Mesela bu nasıl bir ağrıdır? Bu ağrıyı bir kantara, bir teraziye, bir basküle koyup tartmak lazım. Ona tahammül-fersa demek lazım. Yani bu götürülemezdi. Kaç dirhemi götürülür, kaç dirhemi götürülemez? Dolayısyla dünyadan bıkmış, usanmış, bedbin, karamsar, nevmid bir insan bir dişi ağrıdığı zaman bile bunu diyebilir. Ama bir taraftan da metastas olmuş, ağır bir kanser karşısında da diyebilir bunu insan. Bu açıdan yani ağrıyı, sızıyı duymanın, tahammül edilir mi-edilmez mi sınırları belli olmayan böyle bir mesele karşısında ferdin feza ü ceza nazarı itibare alınarak dayanmayışı, çığlıkları, feryad ü figanı nazar ı itibare alarak bu mevzuda hüküm vazederek zannediyorum sınırları belli olmayan birşeye hüküm bina etmiş oluruz. Bu da hukukun ruhunu sarsar.

Bu üç açıdan ötenaziye 'evet' demek mümkün değil. Ama bir gün dünya hukuk sistemleri ve İslam hukukçuları, uzmanlar bu mevzuda bilgisayarla, kompitürlerle ağrıyı tartacak hale gelirlerse, 'artık bu insanı bayıltıyor, dayanılmaz birşey, filan...' derlerse, yeni ve değişik bir şey ortaya atarlarsa o zaman ben değil onlar hüküm vermiş olacak.

-Teşekkür ederim.

- Ben teşekkür ederim. Siz tenezzül edip benimle mülakat yaptınız. Gönlümden çok mülakatlarımı sevmediğim halde fakat arkadaşlarımız teklif edince. Hollanda'dan gelmişler. Ben de kırmayı size karşı nezaketsizlik saydım. Ve hocamızı da sevdim. Az görüştük ama çok görüşmenin hasıl ettiği bir intiba üzerimde hasıl etti. Size teşekkür, ona da saygılarımı arzederim.