Print

Infinite Thanks

by Fethullah Gülen on . Posted in Videos on Fethullah Gülen

User Rating:  / 14
PoorBest 
May God bestow us with sound hearts. Cenâb-ı Hak, "kalb-i selîm" ile serfirâz kılsın bizi.
Having a sound heart means sharing the same emotions and thoughts as the Prophets. Kalb-i selîm olma, enbiyâ ile aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşma demektir.
God's Messenger, peace and blessings be upon him, had a sound heart and that heart was never contaminated, even in his sleep. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) selîm kalbli; katiyen o kalbe rüyada bile gıllügiş misafir olmamış.
His heart never picked up any dirt or spots, not even smoke; his heart was always pure and it reflected God just like a mirror. O'nun kalbi zerre kadar kir görmemiş, leke görmemiş, sis-duman bilmemiş; hep pırıl pırıl bir ayna gibi O'nu (celle celâluhu) aksettirmiş.
It became a mirror of Divine Character. Huluk-i İlahînin bir aynası olmuş.
'Adorn your character with the Divine Character' he said. He began by acquiring them himself. "İlahî ahlak ile ahlaklanın" demiş; fakat başta kendisi o ahlak ile tahalluk etmiş.
The Qur'an praises his character in Chapter Al-Qalam: Kur'an-ı Kerim de O'nu tebcîl sadedinde, Kalem Sûresi'nde, buyuruyor:
'You are surely of a sublime character, and do act by a sublime pattern of conduct' (Al-Qalam, 68:4). "Yemin olsun, kasem olsun, muhakkak ki Sen, ahlakın en güzeli üzerinesin" (Kalem, 68:4).
He never offended or upset anybody and was not saddened when they offended him. İncitmemiş, kırmamış; incitseler de incinmemiş.
'The lover says with pearl skin "Âşık der inci tenden
Don't be offended by those who offend you İncinme incitenden
The one who is offended is inferior Kemalde noksan imiş
Than the one who offends.' İncinen incitenden."
(Imam of Alvar) (Alvarlı Efe Hazretleri)
'Don't be offended by those who offend you.' "İncinme incitenden."
The Imam of Alvar uses literary techniques like an expert which makes his statements even more enjoyable. Bir cinas da yapıyor, tasannuya girmeden; beyana ayrı bir güzellik katıyor, o ifadeler.
You would see similar statements in Imam al-Ghazali's The Revival of the Religious Sciences. Great minds employ the same literary techniques so that the content is digested without effort. İhyâ'da da bu türlü beyan sanatlarını çok görüyorsunuz; Hazreti Gazzâlî gibi o büyük insanlar, aynı şeylere başvuruyorlar; cinas, seci kullanıyor ve muhtevadaki güzelliği, aynı zamanda üsluptaki güzelliklerde de ortaya koyuyorlar, ta ki kulakları tırmalamasın, yadırganmasın, vicdanlar yumuşaklık ile kabul etsin.
The Pride of Humanity is the same. İnsanlığın İftihar Tablosu'nun hali de o.
And all the great people have tried to attain this character. Ve bütün büyükler -esasen- o hali yakalamaya çalışmışlar.
May God grant us the same. Elde etmeye Allah, muvaffak eylesin.
Good character... Huluk-i hasen.
'Hasan, narrated from his father, who narrated it from Hasan's grandfather: "Hasan, Hasan'ın babasından, o da Hasan'ın dedesinden rivayet etmiş ki:
The most beautiful of the beautiful is good character.' Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır."
When the Pride of Humanity passed away Hasan was seven or eight years old. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, Hazreti Hasan efendimiz -Allahu a'lem- yedi-sekiz yaşlarındaydı.
But they are exceptional minds; the grandson of the Prophet, bright people. You could call them geniuses. Ama cins dimağlar onlar; peygamber torunu, firâsetli; "Hepsi dâhi idi" denebilir.
Whatever was mentioned that day he recorded to memory like a voice recorder. O gün ne denmiş, ne söylenmiş ise, onları bir teyp bandına kaydediyor gibi kaydetmiş.
Until he was poisoned, Hasan always tried to illuminate other people with what he experienced. Yaşadığı sürece, zehirlenip ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar, duyup ettiği şeyler ile başkalarını aydınlatmaya çalışmış Hazreti Hasan.
Thus, this is why I said: Ve onun için deniyor:
Our master the Honourable Hasan narrates: Seyyidinâ Hazreti Hasan rivayet etti.
He heard this from his father, the Honourable Ali. Ama bunu babasından duymuş, demek Hazreti Ali'den.
The Honourable Ali narrates it from the grandfather of Hasan, our beloved Prophet, peace and blessings be upon him: O da ana tarafından dedesi Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem):
'The most beautiful of the beautiful is good character.' "Güzellerin en güzeli, güzel ahlaktır."
Good character is the pinnacle of worship. Güzel ahlak, ibadetin en önemlisidir, zirvesidir.
We are in need of it most in this day and age. Günümüzde ona çok ihtiyaç var.
Good character is much needed to stop disrespect towards God and also to stay on the correct path in the face of calamities. Güzel ahlaka çok ihtiyaç var, hem Cenâb-ı Hakk'a karşı saygısızlığa düşmeme adına, hem de bir kısım musibetler karşısında istikameti bozmama adına.
There are calamities, troubles, people getting hurt and shocked in the face of incidents. Badireler var, gâileler var, rencide olmalar var, üst üste gelen hadiselerin şoku var.
People lose motivation and morale. İnsanlarda moral bozulmaları oluyor.
In the face of all these, not being affected by this shock, but acting with good character. Bütün bunlar karşısında, bütün bu şokların tesirinde kalmayarak, hep güzel ahlak ile hareket etmek.
Confronting everything with praise and glorification and asking God for 'more'. Her şeyi hamd ü senâ ile karşılamak ve böylece Cenâb-ı Hak'tan sürekli "mezîd" (artma, arttırma, çoğalma) istemek.
You must act like the Imam of Alvar described earlier, not to be offended by the offender, to not be offended, complain or be critical, to say, 'Thanks to all conditions besides disbelief and misguidance', this way you will protect your character while also allowing for the blessings to multiply. Siz, olup biten şeyler karşısında rencide olmadan, incinmeden âh u vâh etmeden, biraz evvelki Alvar İmamı'nın (rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsiaten) "İncinme incitenden" dediği gibi, hiç incinmeden sürekli "Küfür ve dalaletten başka, her hale hamd ü senâ olsun" derseniz, hem edebi korumuş hem de nimetlerin artmasına davetiye çıkarmış olursunuz.
Some have said, 'All praise and thanks to God in all circumstances except for disbelief and misguidance.' Bazıları, "Küfür ve dalalet ahvâli müstesna, her şeyden dolayı Sana hamd ü senada bulunuruz" demişler.
Because for every good they have faced, God has been praised and glorified. Gelen iyilikler, iyilik olduklarından dolayı, onlar için Allah'a hamd ü senâ edilmiş.
In the face of hardship, troubles and calamities, they have required for patience. Bir kısım sıkıntılar, gâileler, belâlar, musibetler gelmiş; sabır faktörünü isteyen hususlar gelmiş.
Like patience in the face of worship... İbadet ü tâate sabır gibi.
Patience when calamities are smashing down upon you. Sağanak sağanak gelen belâlara karşı sabır gibi.
Like grunting your teeth and being patient in the face of the desire of the flesh and physical desires. Cismanî arzu, istek ve garîze-i beşeriyetlere karşı dişini sıkıp istikametini koruma mevzuundaki sabır gibi.
It is essential to praise and glorify God when all of these are bombarding you, when we feel the pressure of all of these. Bütün bunlar, başımızdan aşağıya yağdığı zaman veya bunların tazyikine maruz kaldığımız zaman, bunlar balyozlar gibi başımıza indiği zaman da Allah'a hamd etmek esastır.
All of these have been expressed. Bunların hepsinin, zannediyorum, ifadede bir yeri var.
God's Messenger mentions three important issues and one of them is taking the longest route while travelling to the mosque. Çünkü -mesela- bir yerde Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) üç tane önemli husustan bahsediyor; bir tanesi de "mescide çok adım ile gitmek", uzaktaki mescide gitmek.
He lived five kilometres away from mosque but he still strived to go to mosque, and to be part of the congregation, in the front lines. Beş kilometre ötede oturuyor ama ne yapıp yapıp mescide gitmeye, cemaatin içine girmeye ve o saflar içinde yerini almaya çalışıyor.
Someone who takes part in such a congregation is also a part of the lines that start from the Ka'ba stretching all the way to the Lote-tree of the Utmost End, and when he says, 'You alone do we worship and from You alone do we seek help' using the first person plural pronoun, he is like one who says, 'I submit to You the servanthood of all these people in these lines. O saflar içinde yerini alan insan, Kâbe'nin etrafında halkalanan, tâ Sidretü'l-Müntehâ'ya kadar uzanan o saflar içinde yerini almış; "iyyake na'budu ve iyyake nestain" beyanını, mütekellim-i maa'l-gayr ile ifade ettiği zaman, "Bütün bunların ubudiyetini Sana takdim ediyorum.
And I seek from You the all the cries of aid that they seek from You.' Gücüm yetse, bütün bunların yardım isteğini Sen'den istiyorum" demiş olur.
Standing before God with such a deliberation. O mülahaza ile Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda durma.
Coming from far and taking part in the congregation. Tâ uzak mesafeden gelip mescitte cemaate iştirak etme.
And it is also emphasised 'to perform the ablution in whole despite all the difficulties.' Ve bir de "Bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam almak" buyuruyor.
When it is really difficult to do so. Çok çetin olduğu zaman.
When I consider this now, it is very easy; I hold my hands under the tap and water flows. Şimdi Kıtmîr de abdest alırken bakıyor, çok rahat; bir de elini musluğun altına tutuyorsun, su kendi kendine akıyor.
It wasn't like this before. Öyle değildi.
One would have to fill their buckets with water. Kırbalar ile su dolduracaksın.
Sometimes the water would be freezing. Bazen buz gibi olacak.
Sometimes, like it happens in our village, when you splash water on your face, your moustache and eye brows get icy. Bazen -eskiden bizim memleketimizde olduğu gibi- çeşmelerden şakır şakır akan suyu siz ağzınıza-burnunuza vurduğunuz zaman bıyıklarınızda, kaşlarınızda buz haline gelecek.
In such a period... O dönemde.
Performing ablution properly and without any defects in difficult circumstances, washing your face three times, and your arms three times, rubbing your hair wet despite the cold. Nahoş gibi görünen durumlarda abdesti tastamam alma, arızasız alma; ellerini yıkama, yüzünü üç defa yıkama, kollarını üç defa yıkama, her şeye rağmen, başını mesh etme.
One should say, 'All praise be to God' under such circumstances as these difficulties result in many gains. İşte, bu türlü durumlarda da bunların sıkıntılarının insana kazandırdığı şeyler olduğundan dolayı, bunlara da "Elhamdülillah" demeli.
In essence, these are not blessings from God. Bakın bunlar -esasen- gelen bir nimet değil.
However, we are bound to be grateful to God in face of both comfort and difficulty. Fakat hem "fezâil" hem "fevâdil" karşısında Cenâb-ı Hakk'a hamd ü senâ ile mükellefiz.
Thus, 'praise' essentially refers to this. Dolayısıyla "hamd" de esasen buna delalet ediyor.
So when you praise God for showering us with all the beautiful blessings: Dolayısıyla bazen hamd ederken, gerçekten iyilik hâlinde başımızdan aşağıya akan güzelliklere karşı, sağanak sağanak yağan güzelliklere karşı:
You say, 'I spit in the face of unbelief and misguidance. "Küfür ve dalaletin yüzüne tükürük.
Praise and glorification be to God for everything' or 'praise and glorification be to God for everything except unbelief and misguidance.' Her şeyden dolayı Allah'a hamd ü senâ olsun" veya "Ahvâl-i küfür ve dalaletin dışında her şeye hamd ü senâ olsun" dersiniz.
All the good things directly require praising God. İyiliklerden dolayı, doğrudan doğruya hamd, zeminine oturuyor.
However, when it comes to praise and glorification in the face of negativity. Fakat bir kısım olumsuz/negatif şeyler karşısında hamd ü senaya gelince.
If you clench your teeth and are patient with such things, that requires praise and gratitude to God as well. Onlara karşı da dişinizi sıkar sabrederseniz şayet, o da hamdi gerektirir.
Again, praise and gratitude... Yine hamd.
Indeed it is not possible to be truly grateful to God Almighty; for even gratitude is a blessing and worship. Cenâb-ı Hakk'a karşı -esasen- şükür ile mukabele etmeye imkân yok; çünkü şükür de bir ibadettir/nimettir esasen.
You say, 'All praise be to God' for He has granted you worthy of worship and blessings. O'na karşı bir ibadete/nimete sizi muvaffak kıldığından dolayı "Elhamdülillah" diyorsunuz.
And because saying, 'All praise be to God' earns you something, you say, 'All praise be to God' again. "Elhamdülillah" da size bir şey kazandırdığından dolayı, ona da "Elhamdülillah" diyorsunuz.
And since that earns you something as well, you say, 'All praise be to God' again. O da bir şey kazandırdığından dolayı, ona da "Elhamdülillah" diyorsunuz.
That is why the noble Zaynulabidin says: Onun için Hazreti Zeynülâbidîn, sarih olarak diyor ki:
'How can I ever be grateful to You if even in saying, 'Thanks to God,' You allow me to achieve something; even that requires thanks. "Sana nasıl şükredebilirim ki, "Şükür Allah'a" dediğim zaman bile, bana bir şey kazandırıyorsun; o bile şükür istiyor.
If I say it once more, it requires more thanks; once more, more thanks.' Bir kere daha desem, o bile şükür istiyor; bir kere daha desem, o da şükür istiyor."
Perhaps we should repeat it often for this reason. Onun için belki günümüzde de çok tekrar etmek lazım.
Previously, one of your friends thought it was sufficient, or perhaps he did not know, to say, 'Praise and glorification to everything except disbelief and misguidance.' Eskiden, "Ahvâl-i küfür ve dalaletin dışında her şeye hamd ü senâ olsun" demeyi, bir arkadaşınız, yeterli buluyordu veya bilmiyordu daha ötesini.
Now I do not know whether what he knew was correct or not; I leave that to your own deeper knowledge. Şimdiki bildiği doğru mu, değil mi, onu da bilemeyeceğim; onu sizin irfanınıza havale ediyorum.
Now, 'Millions of praises and glorifications, O God, for every state other than disbelief and misguidance!' Artık, "Bir milyon defa, milyonlar defa hamd ü senâ olsun Allah'ım, küfür ve dalaletin dışındaki her hale" diyor.
A group of certain people, those locked on evil, those whose hearts have been polluted, those without a pure place left in their minds, they may think of only evil. Şimdi bir kısım kimseler, kötülüğe kilitlenmiş kimseler, kalbi kirlenmiş kimseler, dimağlarında pâk bir yer kalmamış kimseler; oturup-kalkıp hep kötülük düşünebilirler.
And they may realise and apply these evils onto you. Bu kötülükleri de bazen sizin üzerinizde realize edebilirler, uygulayabilirler.
You may be exposed to different evils. Değişik kötülüklere maruz kalabilirsiniz.
But you can transform this into worship with praise and glorification. Bunları hamd ü senâ ile ibadete çevirebilirsiniz.
These hardships will take you one step closer to Him on your own Ascension, if you face it with thanks and gratitude. Başınıza gelen her şeyden dolayı, onu şükür ile karşılarsanız şayet, bir adım daha o Miraç'ta O'na doğru yaklaşmış olursunuz; bir adım daha O'na doğru yaklaşmış olursunuz.
Indeed, upon saying that, 'The most strenuous, troublesome, deadliest of calamities came to the Messengers; and continues to come to the believers in order of faith;' it is said that the condition that allowed the great Messengers to live their entire lives on an Ascension were these calamities. Evet, "Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta Enbiyâ'ya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü'minlere gelir" dendiği üzere, Enbiyâ-ı ızâma da hayatları boyunca Miraç yaşatan -bir yönüyle- başlarına gelen o belâlar/musibetlerdir.
Patience in worship and obedience. İbâdet u tâate karşı sabır.
In fact, the name 'innocence' is a necessity of their nature, prosperous with innocence. Zaten "ismet" sıfatı onların tabiatlarının bir gereği, masumiyet ile mamurlar.
God bestowed such a nature and willpower to them that they did not even have evil in their dreams. They have not dreamed of it. Allah, onlara öyle bir tabiat ihsan etmiş, öyle bir irade ihsan etmiş ki, hayallerinde bile kirliliğe rastlamıyorlar; rüyalarında kirlilik ile tanışmış değiller.
Yes, it is such a thing. Öyle bir şey.
But a human, the requirements of human nature, our eyes could catch something. Ama bir insan; muktezâ-ı beşeriyet; göz ilişebilir.
Most have strived to avoid this. Çoğu kaçmış bu türlü şeylerden.
But they also said things 'like others'. Ama "Başkaları gibi" falan da demiş.
But they did not have the power to hurt others. Fakat katiyen başkaları gibi onlara ilişmeye onun gücü yetmez.
They have such protection, like greenhouses that assaults bounced off them as soon as they arrived. Evet, onlar öyle İlahî seralar ile seralandırılmışlardır ki, gelen şeyler, o seralara çarpar ve geriye dönerler.
They have such association with the Almighty God. Cenâb-ı Hak ile öyle bir irtibatları vardır ki.
Besides worldly beauties, even if he was surrounded by the servants of Paradise and mansions of Paradise, they would not be tempted. Since no one directs their hearts other than God under the Divine Gaze, without even going through the tiniest tremor, they walked their path. Dünyanın güzellikleri değil, Hûri-Gılman etraflarını sarsa, Cennet köşkleri etraflarını sarsa, "nazargâh-ı ilahî" olan o kalblerini Allah'tan başkasına tevcih etmediklerinden dolayı, o türlü şeylerin -teveccühü mü diyelim, tasallutu mu diyelim- karşısında, sarsıntının en küçüğünü bile yaşamadan, bildikleri yolda Allah'ın izni-inayeti ile yürürler.
They expressed gratitude and praise as they walked. Hep şükreder yürürler, hamd eder yürürler.
But as you can see, no one is free from calamities. Ama gördüğünüz gibi, belâ ve musibetten âzâde olan hiçbir büyük yoktur; hiçbir büyük, belâ ve musibetten âzâde kalmamıştır.
As they were about to take a breath of relief temporarily, as the breath travelled into the windpipe, it was blocked. Muvakkaten rahat bir nefes alıyor gibi olmuşlardır; tam böyle alıyorken, nefes gırtlaklarına giderken, düğümlenmiştir orada.
Almost instantly, a calamity came their way. Hemen bir muzip, bir muziplik yapmıştır; bir olumsuzluk, onların karşısına çıkmıştır.
They could not even find the opportunity to inhale that clean oxygen. O tertemiz oksijeni bile rahat yudumlama imkânı bulamamışlardır.
Here, perhaps you may have thought: Bakın, belki düşünmüşsünüzdür burada:
'Cold water' is mentioned as a blessing multiple times. "Mâ-i bârid" (soğuk su) büyük bir nimet olarak ifade buyuruluyor çok defa.
We have plenty; the water running from the taps, 'cold water'. Yahu bizde çok; çeşmeden akan sular, "mâ-i bârid".
They did not have that; their water heated up under the Sun. O, yok bir kere onlarda; güneşin altında ısınıyor o sular, ısınıyor.
The waters in Paradise are also known as 'cold water'; it is also called sugar-sweet syrup. Cennet'teki o sulara da "mâ-i bârid" deniyor; şeker şerbet de deniyor esasen.
Cold water. Mâ-i bârid.
Even when they take a sip, they considerate it a great blessing. Onu bile ağızlarına aldıkları zaman, büyük bir nimet sayıyorlar.
Who knows how many times our beloved Prophet was tortured as he took a sip of water; they did not even give him peace as he was drinking water. Kim bilir kaç defa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzına aldığı zaman, -O terbiyesizliği yapanın kolu-kanadı kırılsın.- belki arkadan bir tekme vurdular; onu bile rahat yudumlamasına fırsat vermediler.
Or they made a heinous comment, it grew heavier inside. Veya çirkin bir laf ettiler; o, düğümlendi kaldı, içinde düğümlendi kaldı.
When he took a morsel of food to his mouth, his taste-buds could not taste the food. Bir lokmayı ağzına koyduğu zaman, kuvve-i zâika daha hissesini almadan.
Actually it could have, he could have gotten a taste of it. Esasen alacaktı; ağız, kendi hissesini alacak idi.
Then he was to send a signal to his throat 'prepare for something sweet'. Sonra bir mesaj gönderecekti yutağa, "Tatlı bir şey geliyor sana, hazır ol" falan diyecekti.
Then the throat was to send a message to the stomach, 'Prepare to digest for what comes'. Yutak da bir mesaj gönderecekti mideye, "Sana şu geliyor, hazmetmeye hazır ol."
He came across such things that did not allow any of those occurrences. Bunların hiçbirine fırsat vermeyen öyle şeyler ile karşılaştı ki.
Whatever he ate and drank, it was as though he swallowed spikes. Yediği içtiği mübarek boğazından geçerken, âdetâ diken yutuyor gibi oldu.
This was the state of the ones close to God. O büyüklerin hâli, böyle idi.
For these reasons, one must assess their current state in constant active patience and gratefulness. O açıdan da onların yolunda, bu başa gelen şeylere karşı hamd ve sabır ile mukabele etmeli.
Praise and glorification to God thousands of times for the guidance of our Prophet. Allah'a binlerce hamd ü senâ olsun ki, Peygamberler yolunda, Peygamberlerin başına gelen şeyler ile Allah bizi de serfirâz kılıyor.
Thousands of praise and glorification be to Him. Binlerce hamd ü senâ olsun.
One day we hope the gloom of the clouds will disappear. Ama bir gün inşaallah bu kasvetli bulutlar sıyrılacak.
Repeat 'dawn', 'dawn' and await the daybreak. "Şafak, şafak" deyip, fecr-i sâdıklar bekleme.
These will happen one day. Bunlar inşaallah bir gün gerçekleşecek.
But I never have wished this for myself, but because I know the purity of your hearts I wish these for you. -Ama bunu da hiçbir zaman ben şahsım adına istemediğim gibi, kalblerinizi kalbimin çok üstünde, çok duru, çok berrak bildiğimden dolayı, sizler de öyle bir temennide bulunmamışsınızdır, zannediyorum.-
The festival days will come again. Günler, yeniden bayrama dönecek.
It will be as though you experience a union with God, like a wedding night. Âdetâ iç içe Şeb-i Arûs'lar yaşayacaksınız.
You will jump from one beauty to another; you will fly through beauty, with God's permission. Güzellikten güzelliğe kanat açacaksınız; üveyikler gibi hep güzellikler üzerinde uçup duracaksınız, Allah'ın izni-inayetiyle.
However, all that you suffer from today is necessary. Ama bugün maruz kaldığınız bu şeylere katlanmak iktiza ediyor.
All praise and gratitude that is due to and for God, for keeping you away from a contaminated society of dialectics and impurity. Hamd edeceksiniz Allah'a ki, sizi, vazifesi, işi, gücü yalan olan, aldatma olan, demagoji olan, diyalektik olan kirli bir toplum içinde tutmamış.
God, may He be glorified and exalted, has separated you from them in different ways. Allah (celle celâluhu) şöyle-böyle değişik yollar ile sizi onlardan ayırmış.
Sometimes their blows separate you from them, and sometimes you separated from them to avoid their blows. Bazen onlardan yediğiniz tekme ile onlardan uzaklaşmışsınız; bazen size doğru kalkan bir yumruğu yememek için onlardan uzaklaşmışsınız.
And all of these, in the equilibrium of rewards, will count as good deeds under your name. Ve bunların hepsi, Mizan kefesinde, sizin hesabınıza "sevap" unvanı ile ağırlığınızın önemli bir vasıtası olmuş.
Yes... Evet.
Who knows, maybe God, may He be glorified and exalted, is purifying us with these calamities. Kim bilir, belki de Allah (celle celâluhu) bu musibetlerle bizi arındırıyor.
In this way, at a time when one's feeling and thoughts are corrupted, there is a chance we have been tainted by this as well. Böylesi, duyguların, düşüncelerin çok kirlendiği bir dönemde, biz de farkına varmadan üzerimize bazı şeyler sıçratmış olabiliriz.
The roads are polluted. Schools are corrupt; religious institutions are influenced by other deviant thoughts. Sokaklar kirli, eğitim yuvaları kirli; dinî eğitimlerin verildiği yerler skolastik düşüncenin pençesinde, belli şeylere takılmış gidiyorlar.
So to say, we could say we haven't met genuine, truthful mentors. Böyle doğru-dürüst, bize hak-hakikat adına rehberlik yapacak insan, âdetâ tanımadık gibi.
Thus God, may He be glorified and exalted, is thereby inviting us to his presence in a purified state. Bütün bunlardan dolayı da Allah (celle celâluhu) sizi arındırmak suretiyle huzur-i Kibriyâsına arınmış olarak almak istiyor.
For the rewards that we may receive in the future we should say: Gelecekte size lütfedeceği bu şeyden dolayı da belki şöyle demek lazım:
'I ask forgiveness from God' a million times. "Milyonlar defa estağfirullah."
What we should say: Ne diyelim ona:
For the calamities that were afflicted upon us, 'All praise be to God', Maruz kaldığımız musibetlerden dolayı "Milyonlar defa elhamdülillah."
and for the rewards and blessings, 'All praise be to God'. Ve lütfedeceğin güzel şeylerden dolayı "Milyonlar defa elhamdülillah."
Yes, a truth that you are aware of: Çok iyi bildiğiniz bir hakikat:
As narrated by the Honourable Sage Bediüzzaman, however, others have also expressed this: Hazreti Pîr'den başkasının da onu ifade ettiğini bilmiyorum, fakat aynı mazmun, başka sözler ile hep ifade edilmiştir:
You desire Paradise, whose single moment is greater than thousands of years of blissful life in this world. Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakikasına, bir saatine mukabil gelmeyen Cennet hayatına namzetsiniz.
Even the thought of a thousand years, is not impressive when compared to eternal permanence. "Binlerce sene" kesretten kinaye; milyonlarca sene, milyarlarca sene olsa ne ifade eder ki ebediyetin yanında?
Next to eternal permanence, if you compare it with a million years, it would be like a drop in the ocean. Ebediyet ile onları yan yana getirdiğiniz zaman, o milyonlarca sene, milyarlarca sene bir damla olur; utanır "Yahu niye beni bunun ile karşılaştırdınız?" diye.
It would be embarrassed in the face of this comparison. Evet, utanır, milyonlarca sene utanır onun karşısında.
Also, a thousand years in Paradise, will not be equivalent to being in the presence of God Almighty for a moment, where God says He is pleased with us. Bir de o Cennet hayatının binlerce senesi, bir dakika Rü'yet-i Cemâline mukabil gelmeyen Cenâb-ı Hakk'ın Cemâl-i bâ-kemâlini temâşâya ve "Ben sizden razıyım" iltifat-ı Sübhânîsini duymaya.
This hasn't occurred to me previously. Hiç aklıma gelmemişti bu.
The transfer of such truths to humans comes in two ways. Hakikatlerin insana intikali, iki yol ile oluyor:
First: Bir:
With seeing and hearing... "Mubsarât" ile, bir de "Mesmûât" ile.
The Divine messages coming from Him... "Mesmûât" (işitilenler, duyulanlar), O'ndan gelen İlahî mesajlar.
To read creation properly, to live life in accordance with the Divine messages. İster varlığın doğru okunması, isterse hayatın doğruca talim edilmesi adına vahy-i semâvîye "mesmûât" diyoruz.
To absorb the sweet and light-filled eloquence of the Prophets, to be shaped by them, to be prepared for the other realm by them. Enbiyâ-i ızâmın nur-efşân, şeker-şerbet beyanlarından içimize akan sözleriyle şekilleniyoruz, onlar ile öbür âleme göre yapılanıyoruz.
We call this 'Divine message'. Buna "Mesmûât" diyoruz.
Yes, at the same time, in order to increase our knowledge and virtue and open our eyes, the Universe becomes 'a Divine message'. Evet, aynı zamanda, yine ilim-irfanımızı artırma adına, gözümüzü açma adına, kâinat hakkında denen şeyler de, söylenen şeyler de bir yönüyle "mesmûât" oluyor.
In addition, there are 'visible objects'. Bir de "Mubsarât" (görünen varlıklar, görülmesi lazım olanlar) var.
Things that we see and evaluate; things that we analyse and synthesise upon seeing them are 'the visible objects'. Görüp değerlendirdiğimiz şeyler; gördüğümüz zaman tahlillere, terkiplere gittiğimiz şeyler, analizlere/sentezlere gittiğimiz şeyler; bunlara da "Mubsarât" deniyor.
Now, seeing the beauty and perfection of God is a Divine award in the category of 'vision'; God's phrase, 'I am pleased with you' is a Lordly gift in the category of 'sound and voices'. Şimdi, Cenâb-ı Hakk'ın Cemâl-i bâ-kemâlini görmek, esasen "Mubsarât" kategorisine bir mükâfat-ı Sübhâniye; O'nun "Ben, sizden râzıyım" beyan-ı Sübhânîsi de esasen o duymayı, o "Mesmûât" meselesini değerlendirme karşısında size ihsânât-ı Rabbâniye.
God will never leave any good act without a response. Allah, hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz.
'Humankind has only that for which he labours. "İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.
And his labour will be brought forth to be seen. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır.
And afterward he will be repaid for it with the fullest payment. Emeğinin karşılığı kendisine tam tamına ödenecektir.
And in your Lord, everything ends' (An-Najm, 52:39-42). Ve son durak Rabbinin huzurudur" (Necm, 53:39-42).
This is mentioned in the Chapter An-Najm. Necm Sûresi'nde bahsediliyor.
This chapter where God says, 'Humankind has only that for which he labours' is also the chapter where He mentions the Ascension of the Pride of Humanity and his reunion with God at a distance between Two Bows' Length, the point where ephemeral and eternity are differentiated. İnsanlığın İftihar Tablosu'nun Miraç'ını da, Rü'yet'ini de, "Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ"yı -Vücub ve imkân arası bir noktaya ulaşmasını, fenanın bekâdan ayrıldığı noktaya ulaşmasını- da ifade eden o sûrede, "İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez" diyor.
Mehmet Akif expresses this as follows: Mehmet Akif de bunu ifade ederken şöyle der:
'Be silent you crazy one. "Sus ey dîvâne.
The universe continues its regular course. Durmaz kâinâtın seyr-i mu'tâdı,
What did you think? Ne sandın.
That the authority of creation would hear the cries? Fıtratın ahkâmı hiç dinler mi feryâdı?
Seek help from yourself today; Bugün, sen kendi kendinden ümîd et ancak imdâdı;
Erase the tyranny with your own perseverance; Evet, sen kendi ikdâmınla kaldır git de bîdâdı;
The world is based on the laws of effort, look at what emotion is centred on. Cihan kanûn-i sa'yin, bak, nasıl bir hisle münkâdı.
What did you do? Ne yaptın?
"Man has only that for which he labours."' 'Leyse li'l-insâni illâ mâ-seâ' vardı."
Yes, mankind possesses no more than his own efforts. Evet, "İnsana sa'yinden başka bir şey yoktur."
What is the significance of mankind's efforts? İnsanın sa'yi ne ifade eder?
Will-power and the ordinary conditions. İrade, şart-ı âdî.
As we see in the Islamic theology, there have been so many theoretical opinions on this topic. Usûluddin'de gördüğümüz gibi, bu mesele üzerinde nazarî o kadar çok fikir yürütmüşler ki.
Human will-power, the creation of Almighty God, Mutazilism, Fatalism, Ash'arite, Maturudism are some amongst them. Orada, insan iradesi, Cenâb-ı Hakk'ın yaratması, Ehl-i İ'tizâl, Cebriye, Eş'ariye, Maturidiye, bunlar arasında olanlar.
God knows best. İşin doğrusunu Allah bilir.
However, I prefer to express the following on the opinion of the Honourable Sage Bediüzzaman on this topic: Fakat, Kıtmîr, biraz da Hazreti Pîr'in bu mevzudaki mülahazalarına istinaden, kestirmeden diyor ki:
Willpower is only an inclination or exercise of discretion at an intersection towards one of two options; two equally weighed options which are neither essential nor impossible. İrade; "tesâvi-i tarafeyn"den (veya "mütesâvi'üt-tarafeyn"den; yani, vâcib ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücûd ve ademleri, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur.
They are equally possible and probable except without the existence of a contingency or external cause. Böyle varlığı ve yokluğu mümkün bulunandan) ibaret olan iki nokta arasında meyelân ya da meyelândaki tasarruftan ibarettir.
You see yourself at such a point, standing on a foundation. Kendini o noktada görüyorsun, bir blokaj üzerinde görüyorsun:
'Such is possible, but the other is also possible'. "Şu da yapılabilir, bu da yapılabilir."
With the slightest urge or impulse, or should we even call this an urge, rather, with 'intuition' Çok hafif bir dürtü ile, bir itme ile -"Dürtü" mü diyelim, buna?- "içe doğma" ile.
(At this point a photograph of Bediüzzaman is reflected on a screen). (Sözün burasında elektronik tabloya Hazreti Bediüzzaman'ın resmi yansıyor.)
Look, here he is, you see. Bakın, Adam çıktı; biliyorsunuz:
'You lived in toil, blood and sweat was your market, "Kan-ter içinde yaşadın, kan-terdi pazarın,
Your lament was beating in chests Sinelere çarpıp duruyordu âh u zârın.
Love was your guide, and your noble ideal was your beloved one Aşk rehberin olmuştu, mefkûren de dildârın;
You always recalled, in longing, and now joined your Beloved' Hep anıp durmuştun, erdin vuslatına Yâr'ın."
Inclination, putting the inclination into action... Meyelân, meyelândaki tasarruf.
A mere tendency is the human will, but such a small power, it is like a drop. Bir "eğilim" sadece, insandaki irade; bir eğilim ama öyle küçük bir şey ki, bir damla.
You put it out there. Böyle, koyuyorsunuz ortaya, bir de bakıyorsunuz ki.
'You put forward a tiny drop, "Sen bir damla koydun, bu sana göre.
You are weak, helpless, a being that I created, and you only have the power for this much. Sen, zayıfsın, âcizsin, Benim yarattığım varlıksın; gücün o kadarına yetiyor.
But with my boundless Divine Power, I provide you an ocean. Ben, Kudret-i nâ-mütenâhim ile sana bir okyanusu veriyorum.
You put forth an atom's worth, but with my infinite Divine Power I provide you with a solar system, rather, may God pardon me, with the Milky Way; or rather one and a half billion galaxies'. Sen, bir zerre ortaya koydun; Ben, Kudret-i nâ-mütenâhim ile bir güneş sistemini veriyorum; -estağfirullah- Samanyolu'nu veriyorum; -estağfirullah- bir buçuk milyar sistemleri veriyorum."
Would he or would he not do so? Verir mi, vermez mi?
Of course He would. Verir.
His Divine Power is unlimited, His Divine Will is boundless, His Divine Knowledge is all-encompassing. Kudret-i nâ-mütenâhi; iradesi nâ-mütenâhi; ilmi, bütün âlemi muhît.
  Verir.
His actions are a reflection of His own greatness and might. O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüne göre yapacağını yapar.
From this viewpoint, you may have only done something small, but He, may He be glorified and exalted, will act (and respond) in a way befitting His Greatness and perfect Grace. Bu açıdan, siz küçük bir şey ortaya koyarsınız; O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğüne göre eltâf-ı Sübhâniyede bulunur.
In the words of Akif again: Yine M. Akif'e kulak verelim:
'Despair is a swamp; you will drown if you fall. "Ye's öyle bataktır ki düşersen boğulursun.
Embrace hope with all your strength; see what will happen. Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun.
Those who survive and thrive, only do so with their resolve and aspiration; Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Those who despair only tie down their soul and heart; Me'yus olan, ruhunu, vicdanını bağlar.
O you the cadaver full of life, two hands and one head Ey dipdiri meyyit, iki el, bir baş içindir,
The hands are yours, and so is your head; El de senin, baş da senindir,
Why is the will to save it so weak and impaired? Kurtarmaya azmin ne için böyle süreksiz,
Are you or is your hope heartless?' Sen mi, yoksa ümidin mi yüreksiz."
Yes, those who live with hope are hopeful; those who live with hopelessness tie up their conscience and soul. Evet, yaşayanlar, hep ümitle yaşar; me'yûs olan, ruhunu-vicdanını bağlar.
Before falling in to a state of hopelessness, one must say heave up the anchor in the Name of God and start again. Bence ye'se düşmeden, değişik tıkanmalara karşı "Vira bismillah" deyip yeniden işe başlamak lazım.
We should say, 'We are continuing, O Lord! "Devam ediyoruz yâ Rabbi.
Give us strength in the path that we continue in. Devam ettiğimiz bu yolda bize güç ve kuvvet ihsan eyle.
Place the evil upon those who intend to be evil. Eşrârın şerrini kendi başlarına dola.
Busy them with that'. Onları onunla meşgul et" demek lazım.
Had our elders not used such expressions, we too would not have used them. Eğer bu tabiri büyükler kullanmasaydı, biz de kullanmazdık.
But it is also used in The Imploring Hearts: Fakat, el-Kulûbu'd-Dâria'da da kullanıyorlar:
'If You are to give them a fixed period of time, then place upon them such a trial that they would not be able to cause us trouble; let us walk in the path of the Prophets, let us walk how we know to do so, with Your Grace and Will' they say. "Eğer, mehil vereceksen, öyle şeyleri başlarına dola ki, önümüzü almasınlar; bu güzergâh-ı Enbiyâ'da, bildiğimiz gibi hep yürüyelim, Senin iznin ile, inayetin ile" diyorlar.
If they say so; for they are our guides, there is no issue in us also saying these words. Onlar dediklerine göre; onlar, bizim rehberlerimizdir, bizim dememizde de bir mahzur yok.
In essence, this is not a curse. Bu bir beddua da sayılmaz esasen.
In the right context, it is not a curse; rather a plea to refer them to God, for the Pride of Humanity also implored this supplication, as did those around him, and those souls that followed. Ama yerinde, o türlü beddua değil, onları Allah'a havale etme, İnsanlığın İftihar Tablosu tarafından da olmuştur, O'nun hâlesi tarafından da olmuştur, Hâle'ye müteveccih ruhlar tarafından da olmuştur.
We too are of those who have turned to those who have turned towards the them, who have turned to those who have turned to those who have turned towards them. Biz de Hâle'ye müteveccih olanlara müteveccih, müteveccihlere müteveccih, müteveccihlere müteveccih, müteveccihlere müteveccih.
Whatever degree one may be in, our eyes are always set on the suns that never set. Kaçıncı derecede olursa olsun, gözümüz, hep o batmayan güneşlere doğru.
May our Lord never deprive us of His grace. Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin.
This is a trial. Evet, bu da bir imtihandır.
In reality, patience is difficult. Esasen sabır da zordur.
In the words of the Pride of Humanity: İnsanlığın İftihar Tablosu'nun mübarek, nûr-efşân beyanları çerçevesinde:
'Patience is apparent at the moment of crisis.' "Sabır, hadisenin şoku yaşandığı dönemdedir."
It is easy to say, 'All praise be to God' after everything has been lost, when roses and gardens have returned. Her şey zâil olup gittikten sonra, ortalık güllük-gülistanlığa döndükten sonra, hâristan birden bire kuruyup gittikten sonra, her şeyi ve her tarafı bâğistanların, bostanların sardığı bir dönemde neşelenmek, "Her hale elhamdülillah" demek kolaydır.
But when the calamities and trials rain and shower down on you, this is real patience. Fakat o belaların sağanak sağanak, musibetlerin sağanak sağanak yağdığı anda sabır, gerçek sabırdır.
Patience is when the shock of the trial occurs and one grits his teeth and bears the burden of it. Hadisenin şokunun yaşandığı ânda dişini sıkıp katlanma demektir sabır.
Since the ancient times, these have been the means of enduring patience by those who have faced it. İşte bu katlanılması gerekli olan şeyler, değişik vesileler ile hep ifade edilmiştir, kadimden bu yana.
It is not relevant to us alone. Bize ait değil.
The Spokesman of our Age also points to three things and you know what these are. En son Çağın Sözcüsü de üç şeye ircâ ederek üzerinde duruyor; onları da biliyorsunuz.
We must not explain what is obvious. We must not speak excessively. Malumu i'lâm etmemek, israf-ı kelama gitmemek lazım.
Now, I understand that some things can really affect you. Şimdi bu türlü şeyler dokunduğu zaman, insana biraz dokunur.
We are human. İnsanız.
Once again repeating the words of Mullah Izzat: İzzet Molla'nın ifade ettiği gibi, çok tekrar ettim bu lafı, sizi sıkmasın:
'I will not tire of torment, my dear, "Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan, ama
But at a point we can't take it anymore, for the body is human!' Ne de olmasa cefâdan usanır, candır bu."
You take a hit and are a little startled, a little shaky. Bir tekme yiyorsunuz, sallanıyorsunuz böyle, hafif bir sallanıyorsunuz.
You can't just say, 'Why are you so affected, don't be startled!' "Yahu niye sallanıyorsun, sallanma" diyemezsiniz.
No matter what happens we must not ask 'Why did this happen?', as though questioning God, God forbid. Instead of putting forward an attitude as though challenging Him, we must dissolve the issue through a sound heart, and make from what seems a negative, something very useful to us. Her şeye rağmen, o esnada "Niye bu oldu?" gibi -böyle- Cenâb-ı Hakk'a hesap sorarcasına -hâşâ ve kellâ- O'nunla cedelleşmeye giriyor gibi bir tavır sergileme yerine, meseleyi kalb-i selîm havuzunda eriterek, kalb-i selim değirmeninde öğüterek onu, bir yönüyle işe yarar hale getirmek lazım.
In other words, we must turn things that many others would see as a definite loss into a sign that we are on the cusp of winning. Tâbir-i diğerle, çoklarının kaybettikleri kuşakta meseleyi "kazanma kuşağı" haline getirmek lazım.
Many are falling apart there. Çokları dökülüp duruyor orada.
With God's permission and beneficence, we must display such a strong willpower that we glide peacefully through very difficult trials and tribulations. Öyle bir irade -Allah'ın izni-inayeti ile- ortaya koymalı, öyle bir tavır sergilemeli ki, o kandan-irinden deryalardan geçerken şehrâhta yürüyor gibi yürümeli, yerinde üveyik gibi kanat açmalı, O'na doğru yükselmeli.
Sometimes we may be hurt or grow sick of all of this without realising. Bu açıdan da insan hiç farkına varmadan, içinde hafif kırılmalar olur, küsmeler olur; farkına varmadan.
We must immediately eliminate such instances. Hemen, anında onun tepesine bir balyoz indirmeli.
We must stop that negativity immediately and replace it with positivity through the 'knowledge of God', and the 'love of God' that comes about through it, and the 'relation with God' that comes from that. With God's consent and beneficence we must be filled with 'spiritual pleasure' and 'ardent love and longing for God', instead of whatever bad might come to us initially. "Marifet" ile, marifetin doğurduğu "Muhabbet" ile, muhabbetin doğurduğu "Allah ile münasebet" ile, "Zevk-i ruhânî" ile ve "O'na olan Aşk u iştiyak" ile mutlaka o meseleyi baskı altına almalı; o negatif şeyi pozitif şeye çevirmeli, Allah'ın inayeti ile, izni ile, riayeti ile.
If you wish to, you will be able to attain this, God Almighty will give it to you. Siz dilerseniz, -biraz evvelki mülahazaya ircâ edebilirsiniz- O (celle celâluhu) da verir.
The Master of Speech, peace and blessings be upon him, says: Sözü, sözlerin sultanı olan Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor:
'As long as you don't rush, all your prayers will be answered.' (How would you rush, you ask?) 'He says: "Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur." (Acele nasıl mı olur?) "Der ki:
I beg and beg, but I am not able to attain my desires.' Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum." "Dua ettim, kabul olmadı."
Yes, if we were to reword this it would come to 'I prayed, I prayed, I prayed, but it never got accepted.' Evet, hadiste geçen fiil kipini mânâlandıracak olursak, "Dua ettim, dua ettim, dua ettim de kabul olmadı."
The Honourable Sage Bediüzzaman says: Hazreti Pîr diyor ki:
'I have lumbago, I have been praying for forty years for it to go away.' "Bende kulunç rahatsızlığı var; kırk senedir dua ediyorum gitmesi için."
Yes, a friend of yours has also had the same issue for sixty years now; he prays, he tries to get rid of it by force, but it just won't go away, it won't. Evet, bir arkadaşınızda da altmış küsur senedir var; dua ediyor, aynı zamanda demir ile, balyozlar ile, merdaneler ile de tepesine vuruyor, gitmiyor, gitmiyor.
What can you do? It just won't go. Ne yapabilirsiniz, gitmiyor?
  Hazreti Pîr diyor ki:
'You do not stop prayer and invocation because it has not been accepted.' "Dua, duayı kesmediğinden dolayı gitmiyor."
The lumbago says to me, 'Keep praying and asking from your God.' Bana diyor ki o kulunçlar, "Yine dua et sen."
Because with every prayer we get a step closer to God, maybe even ten steps closer to Him at once. Çünkü her dua ile insan, bir adım daha Allah'a yaklaşıyor, belki on adım birden Allah'a yaklaşıyor.
We must approach calamities like this. As though turning those dirty things into the pure, crystal clear rivers of Paradise. Belaları da bu şekilde değerlendirmek, o çirkin şeyleri tertemiz Cennet ırmaklarına çevirmek gibi bir şeydir.
You are being subjected to such things. Öyle bir şeye mâruz kalıyorsunuz ki.
In a way, you are suffering things that weak people would immediately complain rebelliously about. You are suffering things that would make others, just like Hitler did; press the barrel of a gun against their own head. Bir yönüyle, zayıf insanların hemen isyan edecekleri veya şakaklarına -Hitler gibi- bir namlu dayayıp intihar edecekleri bir hadiseye maruz kalıyorsunuz.
If you showed just a little bit of patience, 'Let me take a moment to reflect upon this calamity that has come upon me. Azıcık dişinizi sıksanız, "Yahu hele bir teemmül edeyim ben bunu.
This came to me; could it possibly be something that cleanses me? Bu bana geldi; acaba benim arınmam ile alakalı bir şey miydi?
Or is it because I have been inefficient in making effective use of all that God has blessed upon me, is it because of all the time I wasted? Yoksa Rabbimin bana lütfettiği şeyleri rantabl değerlendirmediğimden, yaptığım zaman israfından dolayı mıydı?
There was still much to say and do, is it because I neglected these? Diyeceğim-edeceğim daha çok şeyler vardı, ihmal ettiğimden dolayı mıydı?
Or is it because this is the path of the Prophets?' Yoksa yol, Peygamberler yolu olduğundan dolayı mıydı?"
If you are walking on their path, you must be like them. Eğer o yolda yürüyorsanız, onlara benzemeniz lazım; numara, drob aynı olması lazım.
When they look back at those who followed them, in order for them to say, 'Look, they are also dressed in our robes, they must be of us', you may need to experience a change in your robe. If your suffering is because God Almighty is changing your robe to be like theirs, this deserves millions of thanks. Onlar dönüp arkalarındakilere baktıkları zaman "Doğru, bunlar da aynı urba ile; öyle ise bunlar da bizden" falan demeleri için böyle bir şey yapıyorsa, urba değişikliği yapıyorsa, numara-drob değişikliği yapıyorsa Allah (celle celâluhu), bunların hepsi, "Milyonlar defa elhamdülillah" dedirtecek hususlardır/faktörlerdir.
In fact in that fleeting instant of doubt and negativity, you must not let it extend to another instant, and nip it in the bud. Fakat o esnada, o ân-ı seyyâlede, o ân-ı seyyâlenin iki seyyâle olmasına müsaade etmeden, anında, daha yumurtanın kabuğunu kırıp dışarıya çıkmak istediğinde, hemen kellesine bir tokmak vuracaksınız olumsuz duygunun, olumsuz düşüncenin.
God Almighty will say; Cenâb-ı Hak da diyecek ki:
'How faithful My servant is. "Kulum ne sâdık.
He does not even tolerate a moment of negative thought against Me, he deals with it immediately.' Bana karşı içinde en küçük şey geçmesine bile tahammülü yok bunun; hemen onun hakkından geliyor."
When? Ne zaman?
When chained in irons like Prometheus. Promete gibi zincire vurulduğu zaman.
When crying under strikes of whips. Kırbaçlar altında inlediği zaman.
When stripped and tortured. Çırılçıplak edilip işkenceye maruz kaldığı zaman.
When they separate husband and wives. Karıyı-kocayı birbirinden ayırdıkları zaman.
When they separate the mother from her child. Anneyi evladından ayırdıkları zaman.
When they put new-born babies and their mothers in prison. Yeni dünyaya gelmiş çocuk ile annesini hapse attıkları zaman.
In the face of all these bitter scenes, turning these sufferings into sweetness Bütün bu acı tablolar karşısında, bu acıları şeker ve şerbete çevirmek.
To say, 'All praise be to God': "Elhamdülillah" demek:
'All praise be to God! "Elhamdülillah.
This is Your courtesy to us; who knows what You promise us even with these. Senin bize teveccühündür; bunlar ile bile kim bilir bize neler vadediyorsun.
What do You promise us? Neler vadediyorsun?
If only would You cleanse those too who deem all these things proper for us by granting them the same grace. Keşke bütün bunları bize revâ görenlere de aynı lütuflarda bulunarak onları da arındırsan.
If only would You take them from where they are to the level of true humanity. Bulundukları konumdan gerçek insanlık seviyesine ulaştırsan.
If only would they too have the chance to walk behind the Prophets; if only would they achieve to walk on that path' Onlar da Nebiler arkasında yürüme imkânını elde etseler, o şehrâhta yürümeye muvaffak olsalar."
(At this point, a picture that has appeared on the electronic screen is being recited.) (Sözün burasında, o an elektronik ekrana yansıyan bir tablo okunuyor.)
'Unveil that, and may all be seen as it is. "Sıyır onu, her şey olduğu gibi görünsün,
May your longings fade, your misfortune turn into prosperity. Hasretlerin sönüp, idbârın, ikbâle dönsün.
All your life, you have pleased your ego and Satan; Ömür boyu hep nefis ve şeytanı güldürdün;
May your heart and soul be pleased a little by saying, 'This is my right'. 'Hakkım' deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün."
May your heart and soul be pleased a little by saying, 'This is my right'. "Hakkım" deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün.
May your heart and soul be pleased a little by saying, 'This is my right'. "Hakkım" deyip biraz da kalb ve ruhun gülsün.