Bir Hatıra Kitabının Başına Gelenler
Az bir süre evvel İmge Yayınevi "Dağı Delen Irmak" ismi altında benim hatıratımı yayınladı. Senelerden beri benim geçmişimi bilen birçok kimse ve yayınevi hatıratımı yayınlamak teklifinde bulundular.
Benim kanıma göre hatırat bir insanın hayatının belirli bir sosyo-politik ve kültürel ortam içinde nasıl geliştiğini anlattığı gibi bir dönemin, bir toplumun ve ülkenin aynası olması gerektir. Türk-Müslüman olan, Osmanlı ordularında kumandan ve sonra toplumda sivil lider olarak kültür, dil ve dinini asırlar boyunca korumak için mücadele etmiş yurtdışında yaşamış bir aileye mensubum. Parlak günler görmüş, şan ve şeref içinde yaşamış ailemi bırakarak daha çocuk denecek yaşımda kendi kararımla anavatan bildiğim Türkiye'ye geldim.
Daha o zaman tüm gücümle hayatımı mensup olduğum milletin ve topluluğun tarihini ve kültürünü daha iyi anlamaya ve başkalarına anlatmaya karar verdim. Hayatımı üç ayrı kültüre sahip, üç ayrı dil konuşan üç ülkede geçirdim. Dünyanın her kıtasını gezdim. Çok az kimseye nasip olan başarılar elde ettim, ABD'de birçok akademik kurumlara başkanlık yaptım, çeşitli yerlerden unvanlar aldım. Fakat temel kararıma sadık kalarak Türkiye tarihini, kültürünü, kendi ölçülerim içinde dış dünyaya anlatmaya gayret ettim. Direnişle karşılaştım, çok ayrımcılık gördüm, beni yok etmek isteyenler oldu, fakat yılmadan mücadele ettim ve sonunda başarılı olduğuma inanıyorum. (Hatıratımı okumak zahmetini göze alanlar bunu görebilirler.) Ve nihayet geçmişimdeki olayları anlatmak sırası geldi. Hatıratı yayınlamak teklifi İş Bankası Kültür İşleri bölümünden geldi. Teklifi kabul ettim ve Sayın Emin Tanrıyar'ın katkısı ile çalışmayı tamamlayarak hatıratı İş Bankası'na verdik ve gereken anlaşmayı imza ettik. Kitabın hazırlanmasında İş Bankası'nın sorumlu kültür ve yayın uzmanları bilgi ve ustalıklarını kullanarak, kitaba son şeklini verdiler. Her şey o kadar iyi gelişti ki sonunda kendi kendime şöyle dedim: Çeşitli zorluklarla, mücadelelerle, direnişlerle geçen bir hayatın serüvenini anlatmak, yani hatıratı hazırlamak nihayet hiçbir güçlükle karşılaşmadan tamamlandı. Çok hem de çok yanılmışım.
Hatırat en geç Kasım 2007 tarihinde yayınlanmış olacaktı. Basım tarihi şubata, sonra Mayıs 2008'e ertelendi. Nihayet İş Bankası Yayınları yetkilileri bu kadar emek verdikleri ve harcama yaptıkları hatıratı basmayacaklarını bana bildirdiler. Ayrıca kitabın baskısı ile ilgili kontratı feshederek ve herhangi bir talepte bulunmamak kaydı ile ibrada bulundular. Ne için? İş Bankası'nın kitabı basmama kararı anladığıma göre "yukarıdan" gelmiş. Sızan bilgilere göre kararın en azından dört nedeni varmış. Bu nedenlerin hiçbiri bana resmen veya dolayısıyla İş Bankası tarafından bildirilmemiştir. Yayınlamama nedenlerinin ne olup olmadığını kesin bilmiyorum. Bununla beraber bana ve dostlara sızan bilgiler bu nedenleri biraz ortaya koymuştur. Olayı kısaca tekrar hatırlatayım. Türkiye'nin en ünlü ve yurdun tarihinde önemli yeri olan kültür ve ekonomi alanlarında büyük hizmet vermiş bir kurum, yani İş Bankası bizzat kendi teşebbüsü ile başlayan, uğrunda emek ve para harcadığı ve yayınlamaya karar verip kontrat imzaladığı bir kitabı son anda sebep göstermeden yayınlamaktan vazgeçmiştir. Ve bu vazgeçmeyi hakaret edercesine yapmıştır. Kuralları ben koyarım, istediğim anda istediğim gibi kaldırırım, karşımdaki kim, ne olursa olsun küçük bir işaretle yok ederim gibi bir tavır...
Şimdi bana sızan dört nedeni kısaca sıralayıp kendime göre değerlendirip cevap vermek isterim. Bu nedenler sırasıyla şunlardır: Cumhuriyet Halk Partisi'ni tenkit etmem, Fethullah Gülen hakkında olumlu şeyler söylemem ve hatta "Fethullahçı" olmam, Dobruca'da benim doğum bölgemde yaşayan Alevileri Kızılbaş olarak tanıtmam ve belki de Taraf Gazetesi'nde arada sırada yazı yazmam.
Cevaplarım kısaca şunlardır: Atatürk'ün ölümüne kadar CHP'nin her bakımdan saygıdeğer bir geçmişi var. Fakat daha Atatürk'ün son yıllarında memleketin ve halkın sahibi ve onun yerleşmiş kültürünü, tarihini, kimliğini istediği gibi değiştirmekte serbest olduğu eğilimini göstermiş ve hatta 1930'da Atatürk'e karşı çıkmıştır. Atatürk'ün 1938'de ölümünden sonra CHP devlet ve millet ile partiyi birbirinden ayrılmaz bir hale sokarak tek parti diktatoryası kurmuş ve toplum bünyesinde etkileri halen devam eden yaralar açmıştır. Fakat 1945/46'da CHP'nin demokrasiyi kabullenerek, 1950'de halkın serbest oyuna baş eğerek iktidarı DP'ye bırakması onun geçmiş yıllardaki aşırılıklarını halk gözünde unutturmuştur. 1957 ve 1974, 1977 seçimleri bunu göstermiştir.
Türkiye iki temel görüş üzerine kurulmuştur. Bu görüşlerden birini yani devletçiliği, Milli Kurtuluş Mücadelesi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki ruhunu, heyecanını ve halkçılık özlemini CHP temsil etmiştir. Fakat CHP demokrasiyi ve bu arada kendini güçlendirecek yerde tek parti devrinden kalma alışkanlıklarını canlandırmış, devam ettirmiştir. Bu alışkanlıklar içinde en önde gelenlerin bazıları şunlardır: Halkı siyasi olgunluktan mahrum görmek, "cahil" halkı idare etmek için yaratıldığına inanmak, memleketin tarafsız kalması gereken kurumları ile işbirliği yaparak iktidarı elde etmek... Böylece CHP demokrasiyi benimseyememiş ve demokrasi ruhunu içine sindirememiştir. Rahmetli Bülent Ecevit'e yakınlığım olduğu için kendisiyle CHP'nin iktidara halk oyuyla gelmesi için neler yapması gerektiğini uzun uzadıya tartıştım. Rahmetli Ecevit çok iyi niyetli ve temelde demokrat ruhlu bir kimse idi fakat partisine bu ruhu aşılayamadığı için CHP'nin bölünmesine engel olamamıştır. Nihayet, 1980 askerî idaresi tarafından diğer partiler gibi CHP de kapatılmıştır. Parti eski ismini alarak 1992'de tekrar kurulmuşsa da eski, tarihî CHP'nin olumsuz taraflarını alarak Türkiye'de gerçek bir demokrasinin yerleşmesine pek de hizmet etmemiştir.
Bu satırları yazarken çok büyük üzüntü duyduğumu belirtmek isterim. Türk demokrasisinin yaşaması ve gelişmesi için tarihî ve kültürel köklere sahip, toplumla kenetlenmiş en azından iki partiye ihtiyacı var çünkü daha evvel belirttiğim gibi Türkiye'de iki temel düşünce, davranış ve değerler bütünü vardır.
Bu temel düşüncelerin birini CHP'nin temsil ettiğini daha evvel belirtmiştim. Fakat CHP bu temelleri genişleterek ileriye dönük değişme yerine devlet ve devlet gücünü temsil eden kurumlar yardımı ile her ne pahasına olursa iktidarı elde ederek tek parti dönemi değerleri ve alışkanlıklarını canlandırmak ister gibi hareket etmektedir.
Türkiye'deki ikinci siyasî görüş, akım ise kişiyi ve onun geleneksel hayatını korumak amacıyla devletçiliğe karşı bir halk hareketi olarak doğmuş ve öyle gelişmiştir. Bu akımı DP, AP hatta DYP ve ANAP temsil etmiş, fakat parti isimleri değiştirmekle beraber temel felsefeleri ferdiyetçi kalmış, sonra ANAP'la liberalizme kaymıştır. Ancak tüm bu partiler ve nihayet AK Parti gerek programları gerekse örgütleriyle, bir yandan daha çağdaş olmak diğer yandan halkla daha yakından bütünleşmek için durmadan genişlemiştirler. Kişiyi devlet karşısında korumak amacıyla ortaya çıkan bir parti karşısında demokrasiye inanmış ve demokratik kurallara uyan bir muhalefet görmezse az zaman sonra devletçi-baskıcı olmaktan kurtulamaz. Çağdaş, demokratik ve sosyal ruhlu bir CHP, iktidarın demokratik yollardan sapmasını önleyebilir.
Benim ana amacım Türkiye'de sağlam, sürekli bir demokrasinin yerleşmesidir. CHP, tarihî temellerini ve geçmişini bir yana iterek iktidar uğruna her şeyi yapmaya hazır görünmektedir. Benim CHP'ye karşı yönelttiğim objektif eleştirilerim bunlardır. Bunun ötesinde benim CHP'ye herhangi bir husumetim olmadığı gibi tarihine (1923-30) saygım var. Keza parti içinde birçok dostum olduğu gibi birçok üyesine de derin saygım var. CHP gerçek demokrat olursa bunu derin şükranla dile getirmekten geri kalmam. (Burada CHP'nin İş Bankası yönetimindeki yeri üzerinde durmayacağım.)
"Fethullahçı" olduğum iddiası
Hemen şunu belirtmek isterim. Fethullah Gülen, bugün dünya çapında isim yapmış bir kimsedir. Erzurum'un bir köyünde doğmuş, temiz dinî inançları sayesinde Türk toplumu içinde ve dünyada birçok insanın saygısını kazanmıştır. Tüm toplumu yukarıdan baskı ile düzeltmek isteyen devletçi, ümmetçi, ütopist görüşler yerine kişiyi (ferdi) eğitim yolu ile geliştirmeyi amaç edinmiş bir kimsedir. Açık, liberal, millî ve hoşgörü üzerine kurulmuş bir İslam'ı savunmaktadır. Bir toplumun maneviyata ve inanca yer vermeden yaşayamayacağı kabul edilirse Fethullah Hoca'nın görüşlerinin bugünkü demokrasi ile çok iyi bağdaştığını kabul etmek gerek. Diğer yandan Fethullah Hoca'nın teşvikiyle birçok yabancı ülkede kurulan ve Türkiye'nin tanıtılmasında ve Türkçenin öğretilmesinde birinci derecede rol oynayan okullar vardır. Devletin milyarlarca lira harcayarak yapamadıklarını topluma malî külfet yüklemeden bu okullar başarmaktadır.
Bir sosyal bilimci ve tarihçi olarak Fethullah Hoca'ya atfedilen hareketi can alıcı önem taşıyan sosyo-kültürel bir hareket olarak görüyor ve o şekilde ele alarak incelenmesi gerektiğine inanıyorum. Her halk hareketini -bilhassa maneviyatı korumak amacını da güdüyorsa- devlete, medeniyete ve bilime karşı bir komplo olarak görmek yanlıştır. Fethullah Hoca'yı zararlı bir kimse olarak göstermek isteyenleri yargı ve halk desteklememiştir. Şimdiye kadar söylediklerim herkes tarafından bilinen gerçeklerdir. Fethullah Hoca'nın beni ilgilendiren en önemli yönü, İslam'ı bir ferdiyetçilik çerçevesi içinde kişiyi eğiterek onu bedenen ve manen sağlam olarak toplumun bir parçası yapmak istemesidir. Sağlam bir toplum sağlam kimselerden oluşur, nasıl ki sağlam bir beden sağlam hücrelerden oluşursa. Bunları açıkça söylemek partizanlık, dincilik değil, bir vicdan emridir ve bir bilim adamı için ahlakî bir borçtur.
İslam'dan, dinî dayanışmadan söz açılmışken bugün İş Bankası'nı idare eden ve bol maaş alan efendilere bu bankanın Müslümanların parası ile ve onların Türklere karşı duydukları dayanışma duygusuna dayanarak kurulduğunu hatırlatmak isterim. Milli Mücadele'yi desteklemek gayesiyle Hindistan Müslümanları külliyetli bir miktar para toplamışlar ve bunu Atatürk'e göndermişlerdir. Bu paranın bir kısmını Atatürk bir banka (İş Bankası) kurmak için Celal Bayar'a vermiştir.
"Kızılbaş" meselesi
Nihayet İş Bankası'nın benim hatıratımı son anda yayınlamaktan vazgeçmelerinin bir nedeni "Kızılbaş" kelimesini kullanmamdır. Gerçekten benim doğup büyüdüğüm kuzey Dobruca'da on kadar köyde yaşayan Müslümanlar, başta kendileri olmak üzere Kızılbaş olarak tanınmaktadırlar. Orada yaşayan Müslümanlar aynı camiye gider ve herhangi bir ayrılık gözetmeden kardeş gibi yaşardı. Kızılbaş teriminin ne olduğunu, nasıl doğduğunu çok sonra öğrendim ve iftihar edilecek ve aynen muhafaza edilmesi gereken tarihî bir terim olduğuna inandım. Bilindiği gibi "Kızılbaş" terimi 15. yüzyıl sonlarında ve 16. yüzyıl başlarında devletin baskısına ve ağır vergi yüküne karşı ayaklanan Türkmen aşiret mensuplarının başörtüsünden çıkmıştır. Bu ayaklanma, Anadolu'ya mahsus hürriyet uğruna Türkmenlerin giriştikleri bir siyasî ve sosyal harekettir. İsyanı bastıran devlet, Kızılbaşları bir süre sonra Dobruca'ya, Deliorman ve Macin bölgelerine sürgün etmiştir.
İsyana katılan yedi büyük aşiret sonra bugünkü İran'ın batısına yani Azerbaycan'a yerleşerek Safevi Devleti'nin kurulmasında baş rolü oynamışlardır. Bunların bir kısmı, bilhassa köyde yaşayanlar, hâlâ kendilerini Kızılbaş olarak tanıtırlar. Türk tarihinin bu kadar önemli sosyal ve siyasal olayını, yani Kızılbaş ayaklanmasını Alevi ayaklanması olarak tanıtmaya kalkışmak, bu olayı dinî bir harekete dönüştürmektir. Kızılbaş terimini kullanarak tarihe bağlı kaldım. Taraf Gazetesi'ndeki yazılarımı okuyanlar ana amacımın Türkiye'de demokrasinin güçlenmesini sağlamak olduğunu açıkça görebilirler. İş Bankası'nın Türk ekonomisinin gelişmesine ve endüstrinin yerleşmesine yaptığı büyük katkıları daima takdir ederim. Hatta bir adım daha ileri giderek İş Bankası'nın Türkiye'de modern millî bir orta sınıfın doğumunu hazırladığını vurgulamak isterim. Bu orta sınıfın halkçı bölümü bugün Türk demokrasisinin ana temellerinden biridir.
Benim tek amacım; İş Bankası'nın, kişinin yani benim hatıratımın yayınlanmasına engel olması ve böylece demokrasinin temel kuralı olan fikir hürriyetini hiçe saymasını protesto etmektir. Yine de bu yazıyı İş Bankası'na teşekkürle bitirmek istiyorum. Gerçekten benim hatıratımı yayınlamayı İş Bankası teklif etmiş ve bu konudaki anlaşmayı imzalamıştır. Benimle konuşan Sayın Emin Tanrıyar'ı İş Bankası seçmiş, ses kayıtlarının dökümünü yapmış ve kalitesi yüksek bir kitap meydana çıkarmıştır. İmge Kitabevi, İş Bankası'ndan kitabı olduğu gibi almış ve basmıştır. İş Bankası olmasaydı hatıralarım belki de kitap haline dönüşemeyecekti. Bunun için İş Bankası'na bu hatıra kitabının meydana çıkmasını sağladığı için teşekkür ederim.
- tarihinde hazırlandı.