Mehmet Erdoğan'ın Çekirdekten Çınara İçin Yazdığı Tahlil Yazısı

Çekirdekten Çınar'a bir el kitabı. Anne ve babaların her zaman ellerinde bir ışıklı meşale gibi tutacakları bir kitap. Ne zaman zorda kalsalar onun yapraklarının arasından sızan ışıkla yollarını bulacakları bir kitap.

'Çocuk ruhunu bilmeyen evlat yetiştiremez.' diye bir söz vardır halk arasında. Onun kalbine nüfuz edemeyen asla ona mesafeler katettiremez. Belki karnını doyurur, midesine bir şeyler koyar ve sırtına elbise alabilir. Ama asla onun gerçek kulluğa ve gerçek insan olmaya, hak ve hakikat ufuklarına kanatlandıramaz. Çünkü çocuğa değer verecek kadar çocuğu öğrenme zahmetine katlanmamıştır.

İnsanın bütün geleceği çocuklarıdır. Ama insan, geleceği için minik gayretleri bile çok görmektedir. Bir kitap okumak bile ona zor gelmektedir. El yordamıyla işleri götürmektedir. Bilinçsizce çocuğa yönelmekte ve onu çok kez kırıp dökmekte ve kalbini ve ruhunu bilmeden söndürmektedir.

Elbette hiçbir anne baba çocuğunun kötü duruma düşmesini istemez, ama bu istek lisân-ı hâl ve kâle de yansımazsa boşuna bir dilek ve arzu olarak kalır.

İşte Çekirdekten Çınar'a kitabı bu boşluğu doldurmaktadır. Anne ve babanın çocuğa hayat adına ve öteler konusunda vereceği bilgileri içermektedir.

'Biz neciyiz, niçin dünyaya geldik, vazifemiz nedir?' gibi sorulardan başlayarak onu bir gül fidanı gibi yetiştirmenin, kar tipi ve boradan kurtararak hayata kazandırmanın yolunu ve yordamını öğretmektedir.

Önce insanın mükerrem varlık olduğunu bilmek ve bu bilinci ruhumuzun en derin bir köşesine yerleştirmekte başlamak gerekir eğitime.

İnsana değer vermeyen, çocuğa hiç vermez. Belki onun sever koklar ama kalbinde onun için gerçek değer yoktur. Onun hem içinde hem dışında çeşitli hendikapları nasıl geçeceğini asla düşünmez. Bunlara kafa yormaz. Bu sebepten çocuk belki görünüşte öksüz ve yetim değildir ama gerçekte öksüz ve yetimdir. Yaşamak sanatını ona öğretecek bir kılavuzu yoktur. Hayatın sırlarını ona taktim edecek bir rehberi yoktur. Klasik olan yemek içmek ve behimi arzularını tatmin etmenin örneğini bulur o. Ama asla içine yönelince kendine ışık tutacak ve kalbini yücelere kanatlandıracak kılavuzunu bilemez ve bulamaz.

Bu kılavuzdan ırak düşme, anne ve babanın çocuğa önem vermemesiyle bağlantılı bir eksikliktir.. Yani Abdülhak Hamid'in diliyle 'Kim demiş çocuk küçük bir şeydir, belki de o en büyük şeydir.' şeklinde anlatılan değeri yakalayamama ile ilgili bir eksiklik...

Hatta ve hatta inanmış insanlarda bile bu yönde bir eksiklik çocuğa aynen yansıyacak ve yaşayışıyla ona örnek olmayan anne ve babaların evlatları çeşitli zikzaklarda kaybolup gideceklerdir. Bazı vahşiler onları biraz ötede, bir virajı dönerken, bir işret anında, ya da bir başka yerde avlayacaklardır. Bir çocuk yetiştiricisi, bir anne, bir baba öyleyse ilk olarak insan mevhumunun sırrına vakıf olmalı, böylece kendini anlarken çocuğunun da kendi gibi anlaşılması ve üzerinde durulması gerekli bir varlık olduğunu idrak etmelidir.

Kitabın müellifi bu konunun önemini vurgulamak açısından bu önemli meseleyi kitabın girişinde bakın nasıl özetlemiş:

'Her şey insanlığın saadetine matuf olmalıdır. İnsan yeryüzünde Allah'ın halifesi ve Onun matmah-ı nazarıdır. Allah, kainatı insana göre düzenlemiştir. Bu itibarla da medeniyetler insan için olmalı ve her medeniyet de mutluluğu hedef almalıdır. Bir kere o en muazzez varlıktır. Kur'ân-ı kerim:

'Biz insanoğluna şan ve şeref sahibi kıldık. Onları (çeşitli nakil vasıtasıyla) karada ve denizde taşıdık; onlara güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın bir çoğundan cidden üstün kıldık.' (İsra, 17/70) buyurur. Kur'ân'a ait bu gerçeği şeyh Galip bir dizesinde şöyle vurgular:

'Hoşça bak zatına kim zübbe-i alemsin sen,
Merdûm-i dide-i ekvan olan 'âdemsin sen'

Evet Allah'ın nazarında insan mükerrem bir varlıktır. Yeryüzündeki bütün medeniyetler, bütün siyasi, iktisadi, kültürel sistemler onun değerini kabul hamlelerinden başka bir şey değildir. Bu açıdan insanın mutluluğu hedef alınmadan kurulan sistemlerin hiçbir kıymeti yoktur. Ve insanlık adına hiç bir şey vaat edemezler.'

İşte bu önem anlaşılınca artık insanın hem kendinin eğitimi ve hem evlatlarının bir ciddi eğitimden geçmesi konusunda hangi rotanın kullanılacağı da belirlenmiş oluyor. Önce kendini keşfeden, mükerrem varlık olduğuna anlayan insan daha sonra evlenip eşine ve ardından da Allah'ın onlara bir bağışı olarak bildiği ve öyle inandığı çocuklarına ilgi ve alâka gösterirken bu mihengi kullanacaktır. Böylece bu temel kavramda kargaşaya, kâh önem verme, kâh önemsiz görme gibi bir dengesiz tutuma düşmeyecektir.

Zaten bu potansiyel bilgi olmadığı taktirde asla terbiye yolunda bir adım bile mesafe alınamayacağı çeşitli vesileler ile kitapta vurgulanıyor.

Belki de bu konu kitabın ismiyle örtüşen çekirdek mesabesinde bir husustur. Bu çekirdeğin açılımıyla kitap oluşmuş ve mahiyeti gül ve sümbül gibi koku neşreden bir hüviyetle ortaya çıkmıştır.

İslâm'da din ve devlet ilişkisi, Ahlak Prensipleri, Planlı ve prensipli yaşama, Yüksek Ahlak, Dünya Hayatının Ziynetleri, Merhametli olma gibi konular da yine bu süzgeçten geçerek ele alınmıştır. İnsan mükerrem varlık ve onun yetiştirilmesi, görüp gözetilmesi bahçedeki bir fidandan, evimizdeki bir kediden daha fazla önem teşkil eder.

Yazar bu sebepten girişin son paragrafı olarak yine aynı konunun zirvesine parmak basarak şöyle diyor:

'Alâ-yı İlliyîn-i İnsaniyet' Ahlakî sükut, en korkunç musibettir. Bu sebepten, Kur'ân'ın ahlâk prensiplerinin, bu günün bunalmış insanlarına karşı en önemli bir şifa kaynağı olduğunu düşünüyoruz.

Kur'ân-ı Kerim 'Biz insanı en güzel surette yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına itiverdik.' (Tin, 95/4) buyuruyor.

Bu ayet-i kerimeyi şöyle anlamak da mümkündür. Biz insanı önce ahsen-i takvîme mahzar kıldık, sonra da onu esfel-i safilîne ittik. Yani onu nefsiyle sürekli mücadele edeceği, ara sıra düşse de çok defa iman ve amel-i Salih cenahıyla uçup, a'lâ-yı illiyyîn-i insaniyete (insanlığın en yüce mertebesine) çıkacağı bir vaziyete düçar eyledik.

Bu ayet-i kerime bize kol kanat geriyor, kollarımızdan tutuyor, bizi a'lâyı illiyyîn-i insaniyete çıkarıyor... evet, düşmüşlükten, sükuttan, aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan, acizlikten, becerisizlikten, a'lâ-yı illiyyîne çıkarıyor.'

Evet işte müellif bütün kitapta yer yer durup bize bir serenat şeklinde sunacağı asıl konuyu böylece kulağımıza fısıldamış oluyor.

Mükerrem varlık olan insanın elinden tutup onu hayatın çeşitli varyantlarından, virajlarından, yaşamak ateşinin içinden, şehvet, mal, menal tutkusunun ortasından, şöhret, bencillik ve egoizm tuzaklarından geçirip en yüksek mertebeye erdirmek...

Yani mükerrem çekirdiğe çınar olma ve büyüyüp aktâr-ı aleme dal budak salma yoluna göstermek... Böylece kitabın iç profili ortaya çıkmış ve iç plan gözümüz önüne serilmiş oluyor.

Bundan sonra bu iç plan üzerinde bir dış plan meydana getiren müellifimiz konuyu bize hangi açılardan ve nasıl anlatacağını bir bir açıklamış.

Kitab'ın aslı yedi bölümden oluşuyor. Son kısım ise bir özet ve hülasatü'l hülasa olarak göze çarpıyor. Son bölümde bir bakıma kitabın muhteviyatı çekirdekler ve tohumlar halinde tekrar özetlenip zihinlere, kalple, dimağlara serpiştiriliyor...

Kitabın bölümleri:

Evlilik, Aile, Terbiyede Hassasiyet, Çocuğun Dini Eğitimi, Nasıl Anlatmalı, Terbiyenin Buudları, Kuranî ve Kuran Dışı Terbiyenin Mukayesesi...

Kitabın planlanmış tarzını dikkat edilirse çocuğun aile içinde gaye varlık olduğu ortaya çıkıyor. Yani evliliğin en önemli konusu evlat sahibi olma ve onları güzide iklimlere doğru kanatlandırma veya kitabın girişinde belirtilen a'lâyı İlliyîn-i insaniyete çıkarma veya yükseltme...

Müellifin bu konuda Sızıntı dergisinin 1979-Temmuz sayısındaki baş yazısı da dikkate şayandır. İnsanı yükseltmenin ne derece önemli bir husus olduğunu, manevî yükselişin ve erdem sahibi olmanın bu konuda ne kadar önemli ve mühim bir yön teşkil ettiğini vurgulaması açısından bu yazı tekrar tekrar okunması gerekir.

İşte bu yükselişin çizgilerini biz tek tek kitapta buluyor ve müellifin yol gösterdiği ışıklı yoldan akıl, fikir ve kalb ayaklarımızla adım adım yürüyoruz..

Önce evlilik, diyor müellif. İnsanlığın çoğalması ve gelecek nur ve ışık meyvelerine durması için önce evlilik. Bu konudaki hassasiyet girişteki ruhbanlık konusunu akla getiriyor. Yani 'İslamda ruhbanlık yoktur.' Evliliğe karşı çıkmak İslam'ın ruhuna zıttır.

Ama nasıl bir evlilik ve nasıl bir yuva kurma? Ve yuvanın gayesi ne olmalıdır, evliliğin şartları, evlilikte fıtrat prensipleri, eş seçme gibi konular üzerinde duran yazar konuyu yine en son gönül meyvesine getiriyor: İyi evlat yetiştirme.. Yani evliliğin asıl illeyi gayesine. Ama hemen ardından bu gaye varlığın nasıl ve kimin ellerinde yetişeceğini vurgulama açısından onu bir alt başlık altında inceliyor. Çocuğun en çok muhtaç olduğu, eğitiminde en önemli yeri tutan varlığı, biricik öz ve gönül kaynağı, ruh beslenmesinde en birinci hayırhahı: Anne...

Bu konuda bakın ne diyor müellif:

'Anne bir milleti yetiştiren ailenin en önemli unsurudur. O, İslam nazarında o kadar mukaddestir ki, Allah Rasulü (sallalahü aleyhi ve selem) 'Cennet annelerin ayağı altındadır.' buyuruyor.

Öyledir. Zira anne bir milleti yoğuran mukaddes bir el ve toplumun ilk hücresini teşkil eden yuvanın da kurucudur; içinde cıvıl cıvıl çocukların etrafta saadet ve neş'e aksettirdikleri bir yuvanın kurucusu...'

Peki kurulan bu ailenin özellikleri nelerdir. Ve nasıl bir ailede huzur ve saadet sağlanır ve mutluluğun kanatlarıyla saadet iklimlerine uçulur ve manevi ışıklarla bezenen bu yuvalar nasıl temellendirilir.'

İşte kitapta ilerledikçe ve sayfaları çevirdikçe adeta gülün çanak yapraklarından taç yapraklarına ve oradan özündeki hayat suyuna doğru bir yolculuk yapıyoruz.

'Nasıl bir aile parolası?' bu minvalde bizi ilk olarak durup düşündüren bir sorgulama.

Bakın yazar bu sorunun cevabını vererek ufkumuzu nasıl açıyor:

'Aile cemiyetin en önemli rüknüdür. Bu rüknün sağlamlığı millet ve devletin de sağlamlığı demektir. Öyleyse milletin ve devletin bu temel rüknü kat'iyen projesiz ve plansız bırakılmamalıdır. Zira bu konuda bir ihmal topyekün millet adına bir ihmal sayılır. Onun için biz aile üzerinde ciddiyetle durulması lazım geldiğine inanıyor ve bunu oldukça önemli görüyoruz... Ve meşru olmayan bir araya gelmeden toplumun yara alacağı inancımızı bir kere daha vurgulamak istiyoruz.'

Yazar burada üstü kapalı bir şekilde nikah konusuna parmak basıyor. Eğer gayrı meşru bir yaşantı olursa bunun ceremesini hem ondan tevellüd eden çocuklar, hem cemiyet, hem de devletin çekeceğini vurguluyor...

Zira toplum bir bütündür. Bir bünye gibidir. Bir yerde bir yara varsa o bütün toplumu dilgir eder. En duyarsız insan bile bu acıdan ve elemden nasibini az çok alır. Bu sebepten atılan her adım dikkatle incelenmeli ve yapılan her hareket kontrollü ele alınmalıdır.

Hele toplumun temelini teşkil eden ailenin oluşumunda buna pek özen göstermeli ve manevi soluğu olmayan ve insanın kalbinin ve ruhunun destek görmeyeceği ve ezeli ve ebedi bir iklimde akti imzalanmayan bir yuvanın temelsiz ve verimsiz ve bereketsiz olacağı konusu gözden uzak tutulmamalıdır.

Yazar aynı konuyu destekler mahiyette bakın sözlerini nasıl sürdürüyor:

'Evet hevesler, keyifler, ihtiraslar, kıskançlıklar üzerine bina edilen hedefsiz bir yuva istikbal vaat etmeyeceği gibi, millet bünyesinde de potansiyel bir olumsuzluk unsuru olarak kalacaktır. Böyle bir yuva ihtimal; sürekli sokak serserisi yetiştirecektir. Zira o kurulurken yümün ve bereket getireceği hesap ve plânıyla kurulmamıştır. Biz bu plana nikah diyoruz ve yine böyle bir izdivacta dini duygu ve dini düşüncenin esas alınmasının çok yararlı olacağına inanıyoruz. Kadın ve erkeğin Allah'la münasebeti yoksa, onlardan meydana gelecek çocukların da şuurlu, hisli, dengeli, düzenli ve sorumluluk duygusu taşıyabileceklerine ihtimal verilmez.'

Müellif bu konuyu açtıktan sonra ardından yine evlat sahibi olma, Aile reisinin vazifesi, hatta çocuğun doğumundan önceki tedbirler gibi can alıcı konulara girerek konuyu iyice, bütün önemli çizgileriyle gözler önüne seriyor. Lokmanın helal olmasından, talim ve terbiyede dikkat edilecek hususlara, ondan terbiyede sorumluluk duygusuna, güzel örnek olma ve anne ve babanın bu husustaki sorumluluğuna kadar bütün konuları detaylarına kadar anlatıyor. Hatta ve hatta bir aile içinde adaletin nasıl sağlanacağı, onun bir milletin komprime bir özeti olma yönüyle bu adalet unsurunun milleti nasıl ayakta tutuyorsa aileyi de öylece ayakta tutacağını çeşitli örneklerle hafızamıza kazıyor.

Fakat bunun, yine başta söylemiş olduğumuz gibi çocuğu küçük görmemekten ve ciddiye almaktan geçecek bir konu olduğunu belirtiyor.

İtimat duygusunun çocukların yetiştirilmesinde ne kadar önemli bir mesele olduğu da önemle ve ısrarla üzerinde durulmasından anlaşılıyor. Bu konuda yazar bakın ne gibi tesbitlerle bizleri uyarıyor:

'Evet çocuklarınızın sizin hakkınızda ''yalan söyledi'', ''ahdinden döndü'', ''dünya malına tamah etti'' vb. şeyler söylemesine veya düşünmesine kat'iyyen meydan vermemelisiniz. Onlar sizi her zaman isar (başkalarını kendine tercih) hasleti içinde, mütesaddık mümin, müslim, sâbir, hâşî, iffetli görmeli ve tanımalıdır.''

Ama terbiye konusunda müellif tedriciliği, panik yapmadan, planlı cocuk yetiştirmeyi bizlere salık veriyor.

Nasıl bir çocuğu doğar doğmaz ekmek ile beslemeyeceğimiz gibi, onun önce anne sütüyle, sonra mama ile daha sonra bizim oturduğumuz sofralara oturtarak beslediğimizi örnek göstererek çocuğun manevi eğitiminde de böyle bir yol takip edilmesi gerektiğini, her şeyin yaşına uygun verilmesi gerektiğini vurguluyor.

Evet mükerrem varlık, çekirdek ve nüve insan şimdi kitabın üçüncü bölümünde biraz evvel hafif ucu gösterilen terbiye ufkuna adım attı. Kitab sanki miraç basamakları gibi insanı tek tek yükseliş çizgilerinde ve erdem merdivenlerinde ve insan olma katmanlarında dolaştırıyor.

Terbiyede Hassasiyet konusu bizde Nebiler Nebisinin sahabinin: ''Ya Rasulullah siz bu kadar güzel terbiyeyi nasıl kazandınız.'' sorusuna karşılık:

''Beni Rabbim terbiye etti.'' sözünü çağrıştırıyor.

Ve kitabın sayfalarını çevirdikçe biz, en güzide terbiye ufkunu ve insanın nereden, hangi kaynaktan beslenirse bu kadar güzide bir ahlaka sahip olacağını, kainatın iftihar tablosu gibi terbiye ve ahlakın zirvesine ermeni panorama çizgilerini görerek müşahede ediyoruz.

Müellif bu konuda bölüme şöyle bir mukaddime yapıyor:

''Kuracağınız ya da kurduğunuz bir yuva Allah'ı (cc) ve Rasulü'nü (sav) ümmet olma yolunda ise, onların önü açık, siz de mutlu sayılırsınız; aksine yetişen nesiller sokaklara emanet ve dinin-diyanetin karşısında; hatta caminin, cemaatin, mabedin düşmanı ise, onlar talihsiz, siz de sorumlu sayılırsınız. Bu evvela çocuklara, sonra topluma karşı bir haksızlıktır. Hiç kimsenin böyle bir haksızlığı irtikap etmeye hakkı yoktur. İslam'a düşman yetişecek, haram yiyip, haram içecek, gayr-i meşrû davranışlarıyla genel kuralları çiğneyecek nesillerin hesabını bize sorarlar. Kendi mânâ köklerine bağlı, mefkure sahibi, derin ufuklu, merhametli ve insana saygılı nesiller yetiştirmek bizim başta gelen vazifelerimizdendir. Bu önemli vazife, yuvanın şuurlu kuruluşuyla başlayıp, sonra da bir ömür boyu, akıl, mantık ve muhakemeye bağlı sürdürülmesi şeklinde hülasa edilebilir.''

Bunun ardından yazar önce terbiyenin Allah'ı tanımakla başlayacağını ve onu tanımadan çıkılan her yolculuğun akim kalacağı gibi, onu tanımadan ve tanıtmadan yapılacak terbiyenin de ne Allah katında, ne de Rasülü nezdinde bir değer ifade etmeyeceğini vurguluyor.

Bu minvalde konuyu sürdüren müellif çocuk terbiyesinde dünyaya tamahın ve onu çok sevmenin ve her şeyin önüne bu sevginin geçmesinin insanı pasifleştireceğini ve ardından ölümden korkmak gibi bir zavallılığa iteceğini ve bunun da terbiye konusunda ciddi bir handikap olacağını vurguluyor. Vehn konusunun geçtiği hadisle de bunu destekliyor.

Bu demektir ki ölümü istiskar etmeyen ve ondan ürken ve dünyayı çok seven bir anne babanın asla civanmert bir evlat, hak ve hakikat yolunda susmayan bir dil ve doğruyu söyleyen bir mübelliğ evlat yetiştirmesi, yani manevi değerleri ön planda tutan ve bunu insanlığa haykıran bir yiğit ortaya koyması asla mümkün değildir.

Böyle bir evladın yetişmesi uğrunda anne ve baba nasıl olmalıdır, keyfiyeti nasıl ön plana almalıdır, haram ve helale nasıl dikkat edilmelidir, kem nazarlara karşı onu nasıl korumalıdır, aile ortamını nasıl bir düzen içinde bulundurmalı ve çocuğuna karşı muhabbette dozu nasıl ayarlamalıdır gibi konularla müellif bizleri uyarıyor. Güzel örnek olma konusu bu bölümün can damarını teşkil ediyor. Ve müellif şu veciz ifade ile bu konuyu özetliyor:

''Yetiştirme durumunda olduğumuz çocuklarımıza karşı duygularımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz, kalbi hayatımız, davranışlarımız hep örnek olma hedefine bağlı olmalıdır. Evet onların mükemmel bir şekilde yetişmesini istiyorsak, bu hususta fevkalade dikkat etmek zorundayız. Mesela, onların namaz kılmalarını arzu ediyorsak, namazı gözlerinin önünde kemal-i ihtiram ile eda etmeli, Allah'a karşı edebin sınırları konusunda tavrımızı ortaya koymalıyız. Hep doğru söylemeli ve yalandan uzak olmalıyız. Onların uygunsuz söz söylemelerini arzu etmiyorsak, o evin içinde uygunsuz hiçbir söz söylenmemeli ve onların hafıza lügatlarına uygunsuz kelimeler kat'iyyen yazılmamalıdır. Aziz olmalarını, namuslu yaşamalarını, ırzımız kadar başkalarının ırzına, namusuna karşı hassas olmalarını düşünüyorsak, aynı vaziyetin o evin içinde yaşanmasını sağlamalı ve bu işin ilk kahramanı biz olmalıyız.'

Müellif ardından çocuk yetiştirmedeki üstün davranışları gözler önüne seriyor.

Çocuklara Kadirşinaslık Hissi ve Allah sevgisi Kazandırma ve bunu lisan-ı hal ile anlatma, şefkati gözetirken otoriteyi ihmal etmeme, Allah'ın Ahlakı ile ahlaklanma, Ref'et ve şefkat ölçüsü, mükafat ve mücazat konularını iyi belleme, Çocuğu yarına hazırlama konularındaki fikri tek tek özenle işliyor ve ruhumuza bu konunun özünü nakış nakış dokuyor.

İşte dördüncü bölüm ve gülün özüne ilk adımı atma. Çocuk yetiştirmekte en önemli konu karşımıza çıkmış oluyor böylece. Çocuğun dini eğitimi...

Başta söylemiş olduğumuz mükerrem varlık işte şimdi asıl kayanağa, yani ab-ı hayata ve filizleneceği iklime ve hayat kazanacağı ufka ilk adımı atıyor.

Yükselişte en önemli konulardan biri, Din. Zira 'Din bir nasihattır.' buyuruyor Nebiler Nebisi. Yani insana doğru ve eğriyi bildiren bir pusula, bir rota, bir ışıklı yol gösterici..

Çocuk bu nasihatı almadan asla doğruyu bulamaz ve kendi içinde derinlik kazanamaz..

Gönlünün kanatlarıyla gerçek insan olma zirvesine uçamaz..

Peki müellif bu konuda nelere dikkatimizi çekiyor? Bizi hangi kaynaklara yönlendiriyor ve hangi meselelerin pınarından besleyip bu konuda itminana kavuşturuyor.

Kur'an'a saygı, diyor işte.

Dinin kaynağı Kur'ân ve Hadis ve onların ilk önce çocuğa telkin edilmesi meselesi her şeyden önemli..

Ama nefret ettirmeden diyor müellif. Tiksindirmeden.. Sevdirerek, hoşgörü ve sevgi ikliminde onun ruhunu bir dantela gibi örerek.

Kendi küçüklüğümüzden hatırlayalım, bize şefkatle eğilen insanları unutabiliyor muyuz, onların bizlere anlattığı konuları asla ruhumuzdan silip atabiliyor muyuz. Elbette hayır. Öylese sevgi ve muhabbet kanatlarıyla çocuğun dünyasına girmek ve oradaki seyahatimizi bu kavi güçle ve kanatlarla sürdürmek mecburiyetindeyiz.

Farz namazları kılmasını sağlamak, diyor sonra müellifimiz, Şeri hükümlere karşı hürmet hissi. Onları hafife almamayı ona telkin etmeyi bunların ardından bir şartı evvel olarak ortaya koyuyor.

Bu konunun işlenmesi ve anlatılması hususunda müsbet olan her şeyi kullanmayı, yazılmış çizilmiş her mevkuteden, kitaptan, şiirden, makaleden yararlanmayı bizlere kendi tatbikiyle örnekleyerek misal getiriyor:

Din ve diyaneti, mescidi, mabedi sevdirmenin yolunu gösteriyor ve ezanla, Ezan-ı Muhammedî şiiriyle bu bölümü noktalıyor:

'Emr-i bülendsin sen ezân-ı Muhammedî,
Kâfi değil sadâna cihân-ı Muhammedî
Sultan Selim-i Evvel'i râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî

Gök nûra gark olur nice yüzbin minareden,
Şehbal açınca ruh-u revân-ı Muhammedî,
Ervâh cümleten görür Allahu ekber'i,
Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî'

Ardından en önemli konulardan biri olan 'nasıl anlatma' meselesine geliyor sıra. Evet nasıl anlatmalı. Sistemli ve programlı bir şekilde mi, yoksa karışık ve allak bullak edecek bir şekilde mi?

Yaşamadan ve söylediğini tatbik etmeden mi, yoksa yaşayarak sözünü önce kendisi hayatına tatbik ederek mi?

Müellif bu konuları irdelerken, Öğrenci-Öğretmen-ebeveyn üçlüsünü gözler önüne seriyor ve bu üç unsurun eğitimde ve öğretimde çok önemli olduğunu vurguluyor. Bu konuda en birinci meselenin çocuğun adım adım takip edilmesi gerektiğidir. Ardı arkası bırakılmış bir çocuğun neler yapabileceği, okulda, sokakta, nasıl davranışlar sergileyeceği gün gibi ortadadır. Bu yaranın tek ilacının anne baba ve öğrenci diyalogunun kurulmasının teşkil ettiğini önemle belirtiyor yazar.

Ardından idlâl edilenlerin çığlığı, cennetin ve cehennemin yolu, okumanın manası, okuma-yazma, konularını anlattıktan sonra, ilmin Allah korkusuna götüren bir klavuz olduğunu belirtiyor. Ama bu konuda en önemli meselenin tereddütlerin izalesi ve şüphelerin ortadan kaldırılması olduğuna parmak basıyor. Bu konuda karışık sözler söylemenin yanlış olduğunu, duru ve etkileyici, anlaşılır bir üslupla muhatabımıza yönelmemiz gerektiğini belirten yazar sözlerini şu misaller ile destekliyor:

'Belli bir yaş seviyesine göre söyleyeceğiniz şeyler çocuğu ikna edebilir. Mesela; Bir iğne ustasız olmaz, kendi kendine bir iğnenin yapıldığını düşünmek imkansızdır; öyleyse mevcudatı var eden birisi vardır ki o da Allah (celle celâlluhu)tır. Mantiki önermesi çocuğun o yaşa ait tereddütlerine cevap verici mahiyette olabilir.

Dini kaynaklardan bize ulaştığına göre Mecusiler, imam-ı A'zam Ebu Hanife Hazretleri'ne bazı sorular tevcih etmişler ve ondan mukni cevaplar istemişlerdi. İlim, fen ve teknik sahasında fikrî cevalanın, hukuk, fıkıh ve içtimaiyatta önemli gelişmelerin söz konusu olduğu o dönemde, Mecusiler Ebu Hanife Hazretleri'ne 'Biz Allah'a inanmıyoruz.' dediler. Ubû Hanife Hazretlerini'nin bulunduğu çevre itibarıyla etrafta çok mecusi vardı. Çünkü Küfe toprakları eskiden Mecusilerin fazlaca bulunduğu bir yerdi. Ebu Hanife onlara her şeyi basit üslûpla anlattı.

'Deniz içindeki bir vapurun, yüzlerce dalga arasında rahatlıkla bir sahile doğru gittiğini, bu dalganın onun istikametini değiştirmediğini görseniz bu ustaca yüzdürülen vapuru, bu deryada yüzdüren ve fevkalede bir maharetle onu idare eden bir zatın var olduğunda tereddüt eder misiniz?' deyince onlar hepsi birden 'hayır' dediler. Hz. imam bunun üzerine 'Öyle ise şu yıldızlar, şu koca kainat ve kürre-i arz adeta bir denizin içinde, hem ahengi bozulmadan yüzüyor, bunu kendi kendine olmasına nasıl ihtimal veriyorsunuz?' diye sorar. Bunun üzerine mecusiler 'La ilahe illallah, Muhammedün Rasûlullah.' derler.

Yazar daha sonra Asr-ı Saadeti ve Peygamberimizin Mucizelerini anlatmanın bu konuda önemli bir faktör olacağını vurguluyor. Kur'ân-ı ve Haşri anlatmanın ise bu konuda temel olduğu üzerinde önemle duruyor.

Altıncı Bölümde Terbiyenin Buudları konusu ile müellifimiz bir başka hususu ama önemli bir hususu gözler önüne seriyor.

Salih Amel ve Salih kimselerin tanıtılmasının terbiyede oynayacağı rol tek tek ele alınıyor, bu hususta güzide misaller veriliyor. Dini Eğitimde müsbet ilimlerden faydalanmanın önemi, iyi bir çevre hazırlamanın gücü, arkadaş seçmenin önemli bir konu olduğu, samimiyet ve riyadan uzak bulunmanın çocuk açısından ne kadar ciddi bir terbiye şartı olduğu tek tek ele alınıyor. Bu konuda çocuğun izleyeceği televizyon filmlerinden, münasebet kuracağı kişiler kadar, Kur'ân terbiyesi ile yetişmeye değin her konu önemle açıklanıyor. Terbiyede Hassiyet ve Şerr ül Halef olma, yani doğrulara ve daha evvel gelen emirlere sahip çıkma gibi konulara bazı peygamberlerin daha evvelki peygamberlerin şeriatıyla amel etmesini örnek göstererek ışık tutuyor...

En son Rasul-ü Ekrem'in 'gözümün nuru' dediği namaz konusuna gelen müellif onun çocuk üzerindeki önemini tek tek açıklıyor.

Kitap böylece insanı evc-i kemâlâta çıkarma yolunda adım adım ilerliyor ve her yol başında bir ışıklı levha, bir nurlu pusula ile bizlere yol ve yön gösteriyor.

Yedinci Bölümde Bütün bunların özü ve özeti Kur'ân terbiyesi üzerinde duruyor Müellif.

Bütün anlatılanların Kur'ân kaynaklı olduğunu açıklaması açısından da önem teşkil ediyor bu konu.

Ama Kur'ân kaynaklı terbiye ile Kur'ân dışı terbiyenin aralarındaki farka değinerek bu konuyu daha net çizgileriyle gözler önüne seriyor.

Kur'ân dışı terbiyede insanın nasıl firavunlaştığını, nasıl muannid ve mütemerrid hale geldiğini, böyle bir terbiyenin hedefinin menfaat olduğunu vurguluyor. Ayrıca bu hayatı yaşayanların hayatlarının demogojiye dayalı olduğunu, bununla birlikte ırkçılık ve şövenizm gibi mikropların da Kur'ân dışı terbiye alan her bünyeyi perişan ve derbeder edeceğini anlatıyor. Bu tarz terbiye ikliminde yetişmiş insanların kuvveti esas aldığını ve 'altta kalanın canı çıksın' gibi bir tutumla diğer insanları hor ve hakir gördüklerini ve despot bir hayat yaşadığını vurguluyor.

Ama Kur'ânî terbiyede insan bir kuldur, mütevazı ve Allah'a karşı fakirdir, Hedefi ise Allah'ın rızasıdır. Müellif bu konuya devam ederek, bu nur ve ışık ikliminde terbiye edilen kişilerin hayat düsturlarının yardımlaşma olduğu, aradaki rabıtanın kardeşlik rabıtası, Hak düşüncesinin ise bütün bunlara temel teşkil ettiği konuları üzerinde duruyor.

Böylece bu miraci yolculuk hitama eriyor. Ama her katmanda bizlere sunulan hediyeler ve güzide soluklar bizleri çocuk yetiştirme hususunda hem terbiye ediyor, hem eğitiyor hem de şevklendiriyor.

Evlenmekten korkan ve çocuk yetiştirmekten çekinen, sosyal yönümüzü sosyal olmaya çekiyor ve bizi doğruluğu, dürüstlüğü, ümidi inancı, aşk ve sevdayı, hak ve adaleti dünya sathında, zemin yüzünde, pratik hayatta yaşamaya teşvik ediyor. Peki ...

Peki bu kadar mı elbette değil..

Ya tohumlar.. Hani özet bilgi şeklinde, kalb ve kafamıza serpilen terbiye hususundaki güzide tohumlar.. İşte şimdi o bölüme sıra geldi. Ben sizlere hiç yorum yapmadan onlardan birkaç örnek vererek yazımı bitirmek istiyorum. Böylece bir çekirdeğin çınar olması ve ardından yine binlerce çekirdeğe durması devr-i dâimî tamamlanmış oluyor:

  • Bir ağacın nesil ve nev'ini devam ettirmesinde çekirdek ve tohumu ne ise, insan nesli ve nev'inin devamında da çocuk aynı şeydir. Çocuklarını ihmal eden milletler inkirâza, onları yabancı ellere ve yabancı kültürlere terk edenler de özlerini kaybetmeye mahkumdur.
  • Evlenmek zevk ve haz için değildir; evlenmek, aile teşkili, milletin bekâ ve devamı, ferdin duygu ve düşüncelerinin dağınıklıktan kurtarılması ve cismani hazların zabdu rabt altına alınması içindir. Bu konuda zevkler ve hazlar ise fıtratın çok meselelerinde olduğu gibi birer avans ve imrenmeden ibarettir.
  • Eve, içindeki insanlara göre 'ev' denir? Bir hanenin ferleri, o hanede oturanların insanı değerleri paylaştıkları ölçüde mesut sayılır. Evet diyebiliriz ki insan, eviyle insanca yaşar; evde içindeki insanla 'ev' olur.
  • Ana-babanın evlatlarını yetiştirip faziletlerle donattıkları nisbette onlara 'evladımız' demeye hakları var ise de, ihmal edilmiş yavruları hakkında böyle bir iddiada bulunmaları kat'iyyen muvafık degildir. Hele ona, fenanın-çirkinin yollarını gösteriyor, onu insanlıktan uzaklaştırıyorlarsa...
  • Bir milletin yükselip alçalması, o millet içindeki genç kuşakların alacakları ruh ve şuura, görecekleri talim ve terbiyeye bağlıdır. Gençleri iyi yetiştirilmiş milletler, her zaman terakki etmeye namzet olmalarına karşılık, onları ihmal etmiş milletlerin tedennileri ise kaçınılmazdır.

Mehmet Erdoğan, Yağmur, Ocak-Mart 2003, Sayı 18

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2024 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.