Aydınlık Kapıya Doğru

Aydınlık Kapıya Doğru

Bu millet, birkaç asırdan beri kendi bünyesinde akıl almaz zıtlaşmalara, anlaşılmaz kutuplaşmalara düşerek, içten içe kendi kendini çürütmüş ve âdeta düşmanlarının emellerine hizmet eder hâle gelmiştir. Günaltayca ifadesiyle -Celâl Nuri ve Haşim Nahid de böyle düşünür-:[1] Bir kesim, kendisinin sağmalı saydığı Anadolu’yu hep horlamış; bir kere olsun gidip orada dolaşmayı, kendi insanı ile görüşüp konuşmayı hiç mi hiç düşünmemiş; onların dünyalarına yükselip onlarla hemhâl olmayı, ruhlarını keşfedip anlamayı asla hatırına getirmemiştir. Ara sıra bir kahveci Ali, aşçı Hasan, berber Süleyman’la görüşenler olmuş ise de bu da onların diliyle alay, safvetleriyle istihzâ ve anlayışlarıyla eğlenmek için olmuştur. Bu kesimin insanı, Frenk ruhunu tetkikten, batı yakası zevkleriyle sermest olmaktan, Fransız ve İngiliz edebiyatının inceliklerini araştırmaktan, kendi dünyasını düşünmeye, onun insanıyla içli-dışlı olmaya ve onun dertlerini dinlemeye kat’iyen vakit bulamamıştır! Şimdiye kadar ruhuna içirilen terbiye anlayışı; sevimli ve şık matmazellerin, muhterem Saint’lerin, insanlık hayranı misyonerlerin onun demine-damarına işlercesine ruhuna aşıladıkları prensiplerden ibarettir ve bunlar, onda öyle bir düşünce yapısı meydana getirmiştir ki, bugün kalkıp kendisine “mü’min!” diye sesleniverseniz, bunu yüzüne savrulmuş en büyük hakaret sayacak ve sizi huzurundan kovacaktır.

Madalyonun diğer yüzündeki manzara da bundan farklı değildir. Vaktiyle en duru ilhamlarla beslenen, en âşıkane heyecanlarla coşup kanatlanan Cüneyd-i Bağdâdî, Bâyezid-i Bistamî, Ahmed Bedevî, Celâleddîn-i Rûmî, İsmail Ankarevî, Şeyh Gâlip gibi millette içtimaî ruhu uyandıran, kitleleri irşâd edip insanlığa yükselten, maddî-mânevî tıkanıklıkları açan ve ruhları kamçılayıp ulvî âlemlere sevk eden hassas ruhların, feyizli dimağların, lahûtî ve ateşîn kalblerin yerini -büyük bir kısmı itibarıyla- yine Günaltay üslûbuyla her nevî yeniliğe muârız, terakkî ve tekâmül istikametinde atılan her adıma muhalif, sinesi öbür âlemin heyecanlarından mahrûm, düşünceleri hakikatsiz ve her türlü ilmî araştırmayı günah sayan sığ bir güruh almıştır. Öncekiler, milletlerinden, millî ruhtan uzaklaşmayı yenilik ve inkılâp saymakla; sonrakiler de şeklî bir maziye ve onun kuru ve ruhsuz yanlarına saplanıp kalmakla milletlerine ihanet etmişlerdir. Birinciler, Frenkleşmediği için kendi milletlerini dahi hor görecek kadar yabancılaşmış; berikiler ise sırf eski devirlerde bulunmadığı için bir kısım teknik gelişmeleri, yeni icat ve keşifleri, devriyle hesaplaşabilecek güçte fikir akımlarını bid’at saymış, lânetlemişlerdir...

Oysaki, her millet, kendi ruh ve kabiliyetine uygun, kendi düşünce ve inancı çizgisinde müessese ve teşkilât ister. Rica ederim; milletlerin idarî ve içtimaî teşkilâtları, maarif ve düşünce akımları, asrın ihtiyaçlarının ve milletin ruhî temayüllerinin neticesi değil midir?

Fıtrat kanunlarına muhalif bir surette millete, onun düşünce ve inanç tarzı ile telif edilmeyen, ruh köküne zıt ve asrının ihtiyaçlarını karşılayamayacak sistemleri, içtimaî kanunları tatbike kalkışmak tehlikeli bir teşebbüstür. Böyle bir hareketin, milleti temelinden sarsacağında, zaafa uğratıp hasımlarının oyuncağı hâline getireceğinde şüphe yoktur.

Bu itibarla, milleti kurtarma ve yüceltme gibi yüksek duygularla yola çıkanlar, her şeyden önce fıtrat kanunlarıyla zıtlaşmaya düşmekten tir tir titremelidirler. Tabiat kanunları, Yaratıcı’nın nurlu ve hikmet dolu bir kitabı olarak, her zaman başvurulması iktiza eden bir ibret dershanesidir. Kendini idrak etmiş, ruhuyla bütünleşmiş gönüller, bu dershanede hilkatin göz kamaştırıcı güzellik ve inceliklerini, taklit edilmeye şayeste kanunlarını ibretle mütalâa ve tetkikten zevk alırlar...

Hoca bu mütalâasında Celâl Nuri ile aynı çizgide şunları söyler: “Dünden bugüne, muhtelif milletlerin ıslahat tarzları ve inkılâpları araştırıldığında görülür ki; bir milletin içtimaî ve siyasî durumunu tanzim, terbiye ve yükselmesini deruhte ve rehberliğini yüklenenler; hareketlerini fıtrat kanunlarına uydurma hususunda ne kadar titizlik göstermiş; milletlerin ruhuna ne kadar vâkıf olabilmiş ve çağın getirdiği ihtiyaçlara ne kadar nüfûz edebilmişlerse, çalışmalarında o derece semereli olmuş ve milletlerine de o nispette ölümsüzlük vaad edebil­mişlerdir.” Bunun aksine, bir millet ve bir ülkenin kaderine, görgüsüz ve bilgisiz kimseler hükmediyor ve fıtrat kanunları ihmale uğruyorsa, orada da öldürücü “fasit daireler” ve buhranlar birbirini takip edip durmuştur.

Tıpkı karada yaşayan canlıların suda boğulmaları, hayatlarını deryalarda sürdürenlerin de sudan çıkarılınca ölmeleri gibi, milletler de millî düşünceleri, ruhî temayülleri hesaba katılmadan zamanın ihtiyaçlarına uygun olmayan düzenleme ve teşkilâtlanmaya zorlandığında, sudan çıkarılan balık gibi yavaş yavaş felç olur ve ölür giderler.

Her milletin düşünce tarzı, zihniyet ve temayülleri başka başkadır. Bir çakırkeyif İskoçla bir Fransız, bir Anglosaksonla bir Germen aynı düşünceyi paylaşsalar bile çok farklı yapıya sahiptirler. Tek akideye bağlı bu milletlerde, birinin saadetini temin eden sistem ve teşkilât, ayniyle diğerine tatbik edildiğinde, ihtimal ki böyle bir durum onun inkıraz ve mahvına sebep olacaktır.

Gelişmiş ülkelerin fen ve tekniğine muhtaç olduğumuza da şüphe yoktur; olamaz da... Nasıl olur ki, dünya baş döndürücü bir süratle terakki ve tekâmül yolunda dakika fevt etmeden koşuyor. Bizim de bu cereyan ve bu coşkun sele aynı tempo içinde katılmamız ve asrını yaşayan bir millet hâline gelmemiz zarurîdir. Bu hususta küçük bir tereddüt, az bir gecikme bizim -maâzallah- telâfisi imkânsız bâdireler içine yuvarlanıp bütün bütün tarihten silinip gitmemizi netice verebilir.

Ne var ki, bu umumî ve tabiî akışa uyup giderken de atılacak her adımın kat’î, tereddütsüz, bilerek atılması ve millî düşüncenin korunup kollanması şarttır. Evet, yolun aydınlık ve belli olması, bütün bir tarih boyunca da millî ruhla işletile işletile şehrâh hâline gelmiş bulunması, sonra cemiyeti ayakta tutacak müesseselerin kucaklanıp korunması, nihayet o yolda yürüyeceklerin de azimli, şuurlu olmaları lâzımdır ki, mesafe alınabilsin ve kitleler şaşkınlığa sevk edilmesin.

Asırlardan beri bu ülkenin yorulmuş, bıkmış ve ciddî bir bezginlikle kenara çekilmiş yığınlarına, onları “şevk ü tarâb”a[2] getirecek yönde bir şeyler fısıldayarak, yorguna güç verilmeli, bıkmışa diriltici ruh üflenmeli ve “neme lâzım”cılara insan olma yolları gösterilmelidir.

Bu vazife şimdiye kadar hakikate gönül vermiş ilim adamları ve hasbî ediplerce sürdürülmüştü. Âlim ilmiyle, edip de sihirli beyanıyla, insanlık ruhuna daveti esas alarak, bu ahlâk ve fazilet hizmetini yürütüyordu. Bundan sonra da aynı çizgide hareket edilerek aynı neticelere ulaşmak mümkündür. Elverir ki; inanç, fazilet, ilim ve kalem esasları ihmal edilmesin. Bunlardan birinin ihmali topyekün milletin sarsılması ve izmihlâli demektir. Her satırı ruha ölüm yağdıran ve her mısraı bir ruh sefaletini ifade eden:

Tahammül mülkünü yıktın, Hülâgu Han mısın kâfir?
Aman dünyayı yaktın, âteş-i sûzân mısın kâfir
Nedir bu gizli gizli âhlar, çâk-i girîbânlar
Acep bir şûha sen de âşık-ı nâlân mısın kâfir?
Sana kimi cânım, kimisi cânânım deyû söyler.
Nesin sen doğru söyle cân mısın cânân mısın kâfir?
(Bu kısmı almaya edebimiz müsaade etmedi)
Niçin sık sık bakarsın böyle mir’ât-ı mücellâya
Meğer sen dahî kendi hüsnüne hayrân mısın kâfir?

Nedim’in gazeli misüllü ahlâkı tahrip yolunda söylenmiş hezeyanlar, şanlı imparatorluğun ölüm melodileri olduğu gibi... Birçoğu itibarıyla bütün bütün şirazeden çıkmış; sevgiyi şehvette hallaç eden, aşkı cismâniyette boğan, nefse bohemliğe giden yolları gösteren, kalbe kezzap içirip ruhun kolunu kanadını kıran ve makalemize almayı okurlarımıza karşı hürmetsizlik sayacağımız, günümüzün edep bilmez edebiyatı, insanımıza insanlığını unutturmuş, onu gaflet ve sefaletlere iterek iradesini felç etmiştir.

Geleceğin imar edilmesi vazifesini üzerine alan şanlı mimarlar, cemiyetin her kesiminde millî şuuru mayalayıcı istikamette bir seferberlik ilân ederek, yığınları, cismanîlik girdabından kurtarıp, onlara kendilerini yenileme, ruhta varlığa erme ve kendi medeniyetlerini kurma yolunda hayat nefhetmelidirler.

Milletimiz, bugün az çok, kendisini zulmetlerden aydınlığa çıkaracak yolları keşfetmiş durumdadır. Bundan sonra da bulduğu bu yolda, sarsılmaz bir azim, sağlam bir birlik şuuru ile hareket edildiği takdirde, -geçmişe de akseden seciyemizin delâletiyle- dünya milletleri arasında gıpta edilecek bir noktaya ulaşabileceğimizden şüpheye düşülmemelidir.


[1] Zühûlle “Günaltayca” kelimesi önceki baskılarda konmamış, özür dileriz. (Yayınevi)

[2] Şevk ü tarâb: Neş’e, sevinç, coşkunluk.

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2020 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.