Önsöz

Fasıldan Fasıla, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin çeşitli vesilelerle yapmış olduğu sohbetlerin derlenmesiyle meydana gelmiş olan kitap serisinin adı. Dar veya geniş çerçevede, belli bir topluluğa karşı ve tabiî ki gerek ülke meseleleri, gerekse sorulan sorular münasebetiyle oluşan gündem doğrultusunda yapılan konuşmaları, verilen cevapları bütün bir topluma, hatta tarihe mâl etmenin lüzumunu bilmem tartışmaya gerek var mı? Tartışmaya gerek görmediğimiz bu hususa bir nebze olsun açıklık kazandıracak olursak:

İslâm dünyasının dün-bugün-yarın çizgisinde yakın tarih ve yakın gelecek itibarıyla içinde bulunduğu ve bulunacağı konumunu tespite çalışan uzmanların görüşlerini maddeler hâlinde şu şekilde özetlemek mümkün olsa gerek:

1. Osmanlı Devleti ile zirveye yükseldiği dönem.

2. Emperyalizme teslim olduğu dönem.

3. Yeniden dirilişe geçtiği dönem.

Uzun tahliller neticesi ulaşılan ve bizim yukarıda ifade ettiğimiz bu tespitin doğru olduğu varsayımından hareketle, gerçekten Asr-ı Saadet bir tarafa, İslâm dünyası belki de bütün zamanlarının en parlak devresini Osmanlı Devleti’yle yaşamıştır. Bu devlet, hâkim olduğu coğrafî alan içinde bütün bir tarihe ve topyekün insanlığa mâl olabilecek ölçüde çok büyük siyasî, idarî, askerî, iktisadî ve kültürel bir miras bırakmıştır. Bu inkârı gayr-ı kabil gerçek bir yana, Avrupa Rönesansı’nda Osmanlı ve Endülüs’ün temsil ettiği İslâm medeniyetinin ve bu arada Haçlı seferlerinde Doğu ile geçilen temasın muharrik bir rol oynadığı da bağımsız ve önyargısız araştırmacılar tarafından kabullenilmektedir.

İslâm dünyasının emperyalizme teslim olduğu dönem ise Osmanlı’nın duraklama devresiyle başlamış, gerileme dönemiyle devam etmiş ve çözülmesiyle nihaî noktaya ulaşmıştır. Bu süreçte uygulanan çeşitli politikalar İslâm dünyasında bilhassa siyasî bölünmüşlüğü hızlandıran bir rol oynamıştır. Siyasî parçalanma, ekonomik geri kalmışlık ve özümüzden yani İslâm’dan uzaklaşma ile at başı gitmiştir. Şimdilerde özellikle İslâm dünyası, bu parçalanmışlığın faturasını acı acı ödemektedir.

Siyasî ve ekonomik alanlarda sürdürülen hâkimiyet, kültürel sahada da çok yönlü olarak devam etmiş, kültürel alandaki hâkimiyet, siyasî ve ekonomik hâkimiyetin bu topraklarda devamlılığının teminatı olmuştur. Evet, dün okul açma, çocuklarımıza “dadı” gönderme, Batı başkentlerine öğrenci taşıma ve bilhassa istişrak (oryantalizm) faaliyetleriyle yürüyen kültürel hâkimiyet, haberleşme vasıtalarının gelişmesine paralel olarak hız ve şümul kazanmış olup, yayılmasına hâlâ devam etmektedir.

Ama “Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.”[1] Bu gerçeği ifade sadedinde Allah (celle celâluhu): “O günler ki; Biz onları insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/140) buyurmaktadır. Dün başkalarına bayram idiyse bugün ve yarın da yine onlar bayram, biz ise hep hicran yaşayacak değildik. Artık Müs­lümanlık ve İslâm dünyası adına –Türk dünyası buna dahil– her tarafta kar çiçeklerinin açtığını, karların eriyip, şelalelerin çağlamaya yüz tuttuğunu, “Günlerin bahara kayıp, zamanın yeniden altın dilimine” yürüdüğünü söyleyebiliriz. İşte bu, İslâm’ın yeniden dirilişe geçtiği dönemin en kuvvetli emareleridir.

Evet, koca bir dünyada gerek siyasî gerek ekonomik gerek ilmî gerek dinî ve gerekse kültürel alanlarda yeniden öz kaynaklara müracaat edilmeye başlandığı ve mâziyle bütünleşme süreci içine girildiği artık bir vâkıadır. Bütün bu gelişmeler elbette kendi kendine olacak değildir. Bunlar değişik usul ve yöntemler çerçevesinde hayatın çeşitli alanlarında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının kadere davetiye çıkarması ve onun önüne “su serpmesiyle” olmaktadır.

Söz buraya gelmişken bu bağın bülbülü, bu bahçenin bağbanı Hazreti Üstad’ın bir tespitini hatırlatmak yerinde olacaktır; Üstad, İkinci Abdülhamit döneminde Şark’ta kurmayı düşündüğü “Medresetü’z-Zehra” için tahsisat alma niyetiyle Van’dan İstanbul’a gider. İstanbul dönüşü onunla sohbet etmek, payitahttan haberler almak için halk Seyda’nın kaldığı medreseye gelir, “Bize ne haber getirdin, İstanbul’da neler oluyor?” diye sorar. Bediüzzaman’ın verdiği cevap çok kısa, çok net ve bir o kadar da şaşırtıcıdır: “Size müjde getirdim. İstanbul’da devlet yeniden imar ve ihyaya çalışılıyor. Fakat fikirler bunu yapamayacak kadar müşevveş (karışık).” Bu cevap karşısında şaşıran halk tekrar sorar: “İyi de müjde bunun neresinde?” Bediüzzaman kendinden emin bir vaziyette. “Müjde milletin devreye girmesinde. Bu ihya hamlesini millet yapacak.” Halk yine sorar: “Nasıl olacak?” Bediüzzaman cevap verir: “Bütünlüğünü bozmayarak, ihlâsla çalışarak. Zaten dine zarar verecek tek şey bizim ihmal ve gafletimizdir. Onu da zaten hükümet yapıyor. Belki onlar eski hâl istiyorlar, hâlbuki eski hâl muhal ya yeni hâl, ya izmihlal.”[2]

Bu tarihî vak’a zaviyesinden günümüzdeki İslâmî gelişmelere bakınca “Demek bunlar yıllar önce Bediüzzaman’ın haber verdiği şeylerin zuhurundan ibaretmiş.” diyoruz. O gün atılan tohumlar, aradan geçen karakışın ardından Rabbimiz’in bir başka bağbanı istihdamı ile artık boy atmış görünüyor.

Evet, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tavsiyeleri istikametinde aynı inanç ve aynı duygu ile hareket eden bir gönüllüler topluluğu ilmî, ekonomik, kültürel alanlarda “önce insan” veya “insana hizmet” ifadesi ile özetlenebilecek hizmet felsefesi içinde, yıllardan beri yılmadan, usanmadan, çizgi değiştirmeden, hiçbir beklenti içine girmeden, her türlü zorluğa göğüs gererek Allah’ın inayet ve izniyle, havl ve kuvvetiyle insanlığın dertlerine derman olma gayretindedir. Hem yurt içi hem de yurt dışında gerçekleştirilen faaliyetler bugün Türkiye’nin olduğu kadar bütün insanlık âleminin ümit ışığıdır. Ve –inşâallah– öyle olmaya da devam edecektir.

İşte fikirleri ile bütün bu gelişmelere öncülük yapan Muh­terem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sözleri öncelikle bu işe sahip çıkan, böylesi faaliyetlerin içinde bulunan çok geniş bir kitleyi, sonra da ona güven ya da kuşku ile bakan çevre insanlarını ilgilendirmektedir. Öyleyse, şartların ve imkânların elverişsizliği sebebiyle çok dar bir çerçevede yapılan sohbetlerin, daha doğru bir deyişle Hocaefendi’nin görüş ve düşüncelerinin yazıya geçirilip aktarılması bize göre bir zarurettir. Böylece, bir taraftan onu sevenler, kendi düşüncelerini şekillendirecek veya düşüncelerinin şekillenmesinde yardımcı olacak mesajları alacak, ona şüphe ve kuşku ile bakanlar da, gerek satırlarda, gerekse satır aralarında Hocaefendi’nin gerçek vechesini görme imkânını bulacaklardır.

Bu cümleden olarak, meselâ; ona gönül verenler, Hocae­fendi’nin şu görüşlerini mutlaka bilmeli ve ona göre hareket etmelidirler kanaatindeyim:

“… Müezzin, imam, vaiz, müftü vb. değişik dine hizmet ünitelerinin başında bulunan insanlar, temsildeki yerlerine göre evrâd ü ezkârlarını çoğaltmalı ve mutlaka Rabbileri ile olan münasebetlerini kuvvetlendirmeliler. Aksi hâlde bulundukları makamın hakkını eda etmemiş olurlar.”

“… Evet, bizim en parlak, en bereketli yanımız, Allah ile irtibatımızı ifade eden yanımızdır. Daha doğrusu öyle olmalıdır. Ölesiye çalışsak ve bütün cihanlar bizim olsa, şayet O’nun rızası yoksa, yapılanların da hiçbir kıymeti yoktur… Bence, yeryüzünde selden, depremden, yangından daha büyük bir bela varsa, o da insanın kendini gaflete kaptırması ve Rabbisiyle olan münasebeti sezememesidir.”

“… İstikameti yakalayabilmenin belki de yegâne yolu, Allah ile irtibattır. Evet, bizim güç kaynağımız, Allah ve O’na olan yakınlığımızdır. Onun için bu hususun hayatımızın hiçbir anında ihmal edilmemesi ve kat’iyen hatırdan çıkarılmaması gerekir.”

“… ‘Tan yeri süvarileri’nin elmas kalemleri, Mesih nefesleri, alın terleriyle elde edilecek her şey, Allah’tan bilinecek ve nefse pay çıkarma gibi firavunâne işlerden hep Allah’a sığınılacaktır.”

“… Gıybet etmek haramdır. Gıybet etmeme de bir meziyettir, iman işidir, yürek işidir… Zira yapılan şu güzel hizmetleri –hafizanallah– yiyip-bitirecek iftirak ve gıybet virüsünden başka bir şey bilmiyorum. Hele gıybet, hele gıybet!.”

“... Suizan etmek haram, suizanna vesile olmak da bir yanlışlıktır. Bu açıdan arkadaşlarımız, ehl-i hizmet olan, iman ve Kur’ân’a hizmet davasında farklı metotları benimseyen dostlarımızı mutlaka ziyaret etmeli, yanlış anlama ve anlaşılmalara medar olabilecek hususları anlatarak, onlara günah işleme imkân ve fırsatı vermemelidirler.”

“… ‘Hizmet ediyor, Allah rızasını kazanmaya, ahlâk-ı âli­yeyi ihyaya çalışıyoruz.. ana-babamızın haklarına tam anlamıyla riayet etmesek de olur…’ gibi düşüncelerde olanları hatta bu düşüncelerini sesli olarak ifade edenleri affetmek içimden gelmiyor. Bir kere, İslâm için hayatî meselelerle uğraşmak, ana-babayı ihmal etmeyi gerektirmez ki!”

“… Bu iş, gönül enginliği içinde Allah’ı duymuş, böyle bir duymayı irfan hâline getirmiş, irfan duygusunu muhabbetle bezemiş ve muhabbetini aşk u şevk enginliğine ulaştırmış babayiğitlerin kârıdır. Ben bütün dengelere başkaldırarak, başkalarının arkalarından koştuğu şeyleri ayağının ucuyla bir kenara itecek, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun beyanı içinde dininden, diyanetinden dolayı kendilerine deli denilecek 5-10 insan istiyorum.[3] Kendini hiç düşünmeyen, makam, mansıp, şan, şeref, şöhret, para, evlâd ü ıyâl demeyen 5-10 insan. N’olur Allahım! Senin hazinelerin geniştir. İsteyene istediğini ver; bana da bu ölçüde 5-10 insan. N’olur Allahım…”

Ve bu çizgide daha nice mesajlar…

Hocaefendi’ye kuşku ve şüphe ile yaklaşanlar da, şu mesajlara kulak kesilmeliler:

“… Bizler İmam Rabbânî ve Bediüzzaman’ın en büyük makam dedikleri rıza makamına talibiz. Yaptığımız tebliğ ve irşad faaliyetleri ile, Rabbimiz’in bizden razı olacağı hususunda vicdanlarımız iman ve itminan içinde. İşte Cennet’te bile yeni bir ufuk, ulaşılacak yeni bir merhale olan rıza makamına talip olan bizlerin, ne siyasî, ne idarî, ne askerî, ne de daha başka dünyevî şeylere talip olması düşünülemez. Zaten şu anda bizler, zirvede bir azimle, insanların bütününü kucaklayıp herkese hakikî insan olma ufkunu gösteremediğimiz için üzgünüz! Bizler, ‘Evlenmeyi düşünmüyor musunuz?’ sorusuna, ‘Ümmeti Muhammed’in derdi bunu bana unutturdu.’ diyen Üstad Bediüzzaman’ın düşünce ufkunu yakalayamadığımız için mahcubuz! Bizler Allah’ın yüce adını dünyanın dört bir yanına götürememiş olmanın hacaletini yaşıyoruz! Onun için bırakın, zirveleri talep etmeyi ve buna benzer düşünceleri!”

“… İnsanların duygu ve düşüncelerini hesaba katmadan, en azından ‘insan olmaları’ asgarî müştereğinden hareketle, kendi konumlarında kabul edilmeleri şarttır. Bu, aynı zamanda İslâmî bir anlayıştır da. Bu açıdan ben şahsen, insanlığın huzur ve saadeti adına ‘toplumsal barış, hoşgörü’ vb. kavramların bütün dünyada yaygınlık kazanmasının çok önemli olduğuna inanıyorum.”

“… Herkes mü’min kardeşlerine bakış açısını yeniden ayarlamalı ve çevresine hep rahmet ve merhamet nazarıyla bakmalı. Çünkü hadislerde anlatıldığına göre, Allah’ın o engin rahmeti ahirette öyle tecellî edecektir ki, şeytan bile: ‘Acaba ben de istifade edebilir miyim?’ diye ümide kapılacaktır.[4] Şimdi böyle bir rahmet enginliği karşısında, cimrilik yapma ve o cimriliği temsil etme bize yaraşmaz. Hem bize ne? Mülk O’nun, hazine O’nun, kul O’nun.. öyleyse herkes haddini bilmeli...

Söz buraya gelmişken bir düşüncemi arz ederek bu faslı da kapatmak istiyorum. 70’li yıllardan beri beni ve gönüllüler hareketini yakın plana alan ve yakaladığı her fırsatı değerlendirerek gammazlayan, hatta devlet ricalini iğfal eden ve bir gazetede sahibi olduğu sütunu çoğunlukla bunlara ayıran bir yazar bir gün “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” dese inanın bana, o gün benim için bayram olur. O şahsın bana yıllardan beri durmadan, usanmadan, yılmadan yapıp ettiklerini hiç önemsemeden onu bağrıma basarım. Evet, önemli olan o zatın Allah ile arasındaki düşmanlığı aşabilmesi ve O’na yakın olabilmesidir.”

Bu iktibasları yaparken hayatında bir defa olsun Hocae­fendi’yi görmemiş, onunla oturup konuşmamış, sayıları binleri aşkın sohbet ve vaaz kasetlerini dinlememiş, hiçbir kitap veya makalesini okumamış ama her fırsatta onun aleyhinde konuşan, yazan, saygı sınırını aşan bir şekilde karikatürlere onu mevzu edinen zatların hâlâ daha bulunduğunu hatırladım ve aklıma ünlü İskoç antropolog Sir James Frazer’in bir soruya verdiği cevap geldi. Frazer, 19. yüzyılın sonlarında yaşamış, ilkel ve vahşi kabilelerin dinî inanç, kabile yapısı, yönetim şekilleri, örf, âdet, gelenek ve görenekleri hakkında kitaplar yazmış ve yazdığı bu kitaplar “Altın Dal” adıyla defalarca basılmış olan bir yazardır. Kendisine sormuşlar: “Yıllardan beri hakkında nice kitaplar yazdığın bu ilkel insanları gördün mü?” Sir James Frazer’in verdiği cevap çok ilginçtir: “Allah göstermesin!.” Evet, bir tarafta bu felsefe ile hareket eden insanlar, diğer tarafta “Onlarda kabahat yok. Biz kendimizi onlara anlatamadık.” diyerek suçu bütün bütün üzerine alan Hocaefendi.

Burada Muhterem A. Turan Alkan’ın “doğru düşüncenin elifbâsı” diyerek sorduğu soruyu bir kere de biz, biraz değiştirerek sormak istiyor ve bunun hakkımız olduğunu düşünüyoruz: “Acaba onlar hakikate gerçekten hiç ihtiyaç duymayan, butlan içinde bir topluluk mu? Veya başka bir ifadeyle, aleyhlerinde tecellî etse bile hakikati bâtıldan, doğruyu yanlıştan tefrik etmeye ne kadar talipler?” Evet, bu soruya verilecek kavlî ve fiilî cevap, bugüne kadar sabırla beklendi ve beklenmeye devam edecek.

Hocaefendi’nin sohbetlerinin bu şekilde derlenmesinin bir diğer ve önemli sebebi de, tarihe doğru malzeme vermektir. Önce peşinen şu gerçek herkes tarafından kabullenilmelidir: Yeniden İslâm’a dönüşün yaşandığı zaman diliminde Türkiye’de bu gelişim ve değişimin öncülerinden olan M. Fet­hullah Gülen Hocaefendi ve onun yol gösterdiği çizgide hareket eden gönüllüler topluluğu, bugünün ve geleceğin gerek tarihçileri gerekse tarih felsefesi yazarlarına konu olacaktır.

Daha şimdiden yurt içi ve yurt dışında çeşitli yüksek lisans ve doktora tezlerine konu olmaları, bu hakikatin işaretçileri hükmündedir. Öyleyse yine A. Turan Alkan’ın ifadesiyle, sadece sosyal bilim uzmanlarının değil, herkesin ihtiyaç duyduğu bir hakikat zemini olan tarihe, Hocaefendi, kendi kaleminden çıkan kitaplarla katkıda bulunmalıdır. Aksi takdirde, gerek itikadî gerekse siyasî tarih alanında Türk insanının hiç de yabancısı olmadığı saptırılmış bir tarih zeminine bu gönüllüler topluluğu rahatlıkla çekilebilecektir.

İşte geleceğin dünyasında ya da tarih ve tarih felsefecilerinin elinde gerek Hocaefendi’nin, gerekse ona gönül bağıyla bağlanmış olanların yanlış değerlendirmelere konu olmaması, tarihe tevdi edilecek ilk elden malzemelere ihtiyaç hissettirmektedir. Meseleye bu perspektiften baktığımız zaman bugün bazı gazete ve dergilerde çıkan kısmen tarafgirlikten, kısmen yanlış anlamaktan kaynaklanan haber ve yorumların yanıltıcılığına karşılık, Hocaefendi’ye doğrudan ayna olabilecek bu ve benzeri kitapların önemine kaniyiz.

Hayatın pek çok alanında imandan siyasete, tarihten felsefeye, fıkıhtan siyere uzanan çok geniş bir çerçevede tevcih edilen sorulara Hocaefendi’nin verdiği cevapları önemli kılan diğer bir şey de, üzerinden geçen zamana rağmen bu cevapların hâlâ ter ü taze özelliğini koruyor olmasıdır. Aynı sorular Hocaefendi’ye bugün sorulsa veya “şu sorulara yazılı olarak cevap verir misiniz” denilse; Hocaefendi gibi kendini her gün yenileyen bir insanın çok farklı cevaplar vereceği izahtan vareste. Bununla beraber, bana göre dünya görüşü, hayat felsefesi, düşünce metodolojisi oturmuş bir insan olarak Hocaefendi’nin vereceği cevapların halk ifadesiyle –üç aşağı-beş yukarı– aynı olacağını düşünüyorum. En azından cevapların ana omurgaları değişmeyecektir.

Burada şunu da ilave etmeden geçemeyeceğim; bu istikamet Hocaefendi’nin hem derdine âşık olmasından hem de derdinin dermanını nerede bulacağını bilmesinden ve inanmasından kaynaklanıyor. Siz isterseniz sözün geldiği bu aşamada Leyla-Mecnun aşkını hatırlayarak yıllar boyu Leyla’sını bulmak için çöllerde dolaşan Mecnun misali mi diye bana sorabilirsiniz? Cevabım, mecazî ve hakikî aşk arasındaki farkın gözetilmesi kaydıyla, evet. Çünkü Hocaefendi’deki aşk, samimiyeti de, sadakati de, fedakârlığı da, saygıyı da, ifrat deresindeki muhabbet ve meveddeti de içine alan kutsî bir aşktır. Pekâla aşık olduğu şey nedir? Derdidir. İnsanlığın derdi, İslâm’ın derdi. Derdi anladık, dermanı nedir? Kur’ân ve Sünnettir. Onların yeterliliğine, derdine derman olacağına aksine ihtimal vermeyecek ölçüde inanmasıdır. İşte derdi ile dermanı ile bu kutsî aşk, Hocaefendi’deki mezkûr istikametin nedenlerinden biri ve belki de en önemlisidir ve ben bu inanca, bu güvence aşk diyorum.

Fasıldan Fasıla 3, altı bölümden oluşmaktadır. Bölüm başlıkları: Ruhî Hayat, İman Esasları Etrafında, Perspektif, Bir Demet Sosyal Mesele, Perspektife Giren Şahıslar ve Müte­ferrik. Bundan sonra –inşâallah– Hocaefendi’nin tahminleri aşacak boyutta olan konuşmalarını yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gerekçelerden hareketle yine aynı isim altında yayınlamaya devam edeceğiz. Zira inanıyoruz ki bu sohbetler Mevlâna’nın “Her dem yeni şeyler söyleriz, bizden kim usa­nası.” cümlesi ile ifade ettiği gerçeği yansıtmaktadır.

Bunca yoğun işine rağmen kitabın yayına hazır hâle getirilmesi sürecinde kıymetli vakitlerini ayırarak, kitabı son defa gözden geçirme lütfunda bulunan Muhterem Hocamız’a teşekkür eder ve her dem sağlık, sıhhat, afiyet içerisinde imrâr-ı hayat etmesi ve daha böylesi nice kitaplara imzasını atması arzusunda olduğumuzu arz ederiz. Kitabın sizlerin eline ulaşacağı âna kadar geçirdiği bant çözümü, dizgi, tashih, baskı ve dağıtımında emeği geçen herkese teşekkür etmeyi bir borç biliriz. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.

[1] Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.76 (İlk Hayatı).
[2] Bediüzzaman, Münazarat s.54.
[3] Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/68, 71; Abd İbn Humeyd, el-Müsned s.289.
[4] Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 3/168; ed-Deylemî, el-Müsned 4/366.
Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2020 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.