Temsil

Eğer bir din âlemşümul ise, artık o din bir yönüyle dünya çapında büyük istidatlar tarafından arızasız, kusursuz, hatta insanın kendine ve yakınlarına rağmen temsil edilmelidir ki kimsenin içinde herhangi bir ukde kalmasın. Efendimiz (s.a.s) âlemşümul bir dinin tebliğcisi olmanın şuurunda ve onun gereklerini gözetme hassasiyetiyle de temsilin zirvesindedir. Bu meyanda O'nun, tebliğ yanının bir misyon, temsil yanının da bir vazife ve sorumluluk olduğunu da hatırlatalım.

Amcasının oğlu İbn Abbas, halasının oğlu Zübeyr b. Avvam ve amcazadesi Ubeyd b. Harise gibi birer dev kamet ve liyakat sahibi kimseler, liyakatları olduğu hâlde, başkalarının aldığını bile almadan O'nun yanında hep birer nefer olarak çalışmışlardır. Hz. Abbas, mantık, düşünce, felsefe, boy-pos, güzellik, emniyet telkin edicilik gibi hiçbir eksiği olmayan bir insandı. Bana da imaret ver.' demesi karşısında Efendimiz, 'Bu vazifeyi isteyene vermeyiz.' buyurdu. Hz. Ali'ye ve Hz. Fatıma'ya da aynı istikamette sözler söylemişti. Evet, O'nun için söz konusu olmasa bile insanın kendi yakınlarına birer paye vermesi demek başkalarını küstürmesi ve uzaklaştırması demektir.

Şimdi de meselenin hassasiyetini, bizzat Efendimizin karşılaştığı hâdiselerde takip edelim: Peygamberimiz, Huneyn harbini müteakip ganimet dağıtırken, kalblerini telif için Safvan ve emsâli kabile reislerine fazlaca bir şeyler vermişti. Bu bedevi kabilelerinin reisleri oldukça sert, haşin, dediğim dedik, inadım inat insanlardı. Allah Resûlü bunların kalblerini telif etmek suretiyle onlara İslâm'ı sevdiriyordu. Ancak bunu anlayamayan bazı Ensar gençleri -tabir aynen bu- 'Bu adam kendi yakınlarını buldu, onları kayırmaya başladı. Kılıçlarımızdan hasımlarımızın kanları damlıyor, O ise, bizim ganimet olarak elde ettiğimiz şeyi onlara dağıtıyor.' dediler. Allah Resûlü, bu problemi çözmek için yerinde, sür'atli ve çok isabetli bir hamle yapıp hemen Ensar'ı topladı ve meseleyi oracıkta hallediverdi. Buhari'de ve Ebû Davut'ta gördüğümüz bir başka hadis-i şerifte ise, Ensar'dan görünen bir zat -kimbilir belki içinde nifakı vardı veya peygamberimizle konuşurken, huzurun adabının gerektirdiği espiriyi kavrayamamış biriydi- gelip diyor ki: 'Zübeyr tarlasını suluyor, benim tarlam onun tarlasının altında, o istediğim zaman suyu salmıyor ki ben de tarlayı sulayayım.' Efendimiz: 'Zübeyr, kendi tarlalarını sula, ondan sonra suyu salıver komşun da sulasın.' diyor. Bunun üzerine adam 'Halanın oğlu da ondan!' deyiveriyor. Allah Resûlü de canı çok sıkılıyor' Zübeyr'e 'Duvarlarının şurası dolana kadar suyu tut.' diyor.

Aynı hassasiyet Hz. Ebû Bekir döneminde de devam ediyor. O devletin başında olduğu dönemde Teym oğullarından kimseyi işin başına getirmiyor. Hz. Ömer de aynı hassasiyeti koruyarak Adiy oğullarından kimseyi kayırmıyor.. ve tabiî bu dönemde hiç kimsenin idareden şikâyeti yoktur ve herkes hâlinden memnundur. Ancak, sadr-ı sânîsînde Hz. Osman'ın, Beni Ümeyye'den bazı zatları iş başına getirmesi, 'Yakın akrabasını korumaya başladı.' şeklinde tenkitlere ve şikâyetlere sebebiyet verdi ki, önü alınmaz fitnelerin kapısı da böylece aralanmış oluyordu.

Hz. Ali'nin vefatını müteakip Hz. Hasan'a biat edildiğinde, bir Peygamber torunu gibi kucaklanmamıştı. Hz. Hüseyin'i öldüren insanlar peygamber torunu öldürdüklerinin farkındaydılar. Evet, dünya saltanatı ve çıkarları araya girince, Allah Resûlü yakınlığı görülemeyebiliyordu. Tarihî realiteler içinde meselenin bu yanı da gözardı edilmemelidir.

Gerçi daha sonra Emeviler de, Abbasiler de, Selçuklular da, Osmanlılar da, bu meselede 'babadan evlâda' diyerek bir yanlışlığa girmişlerdi ama, bu onlara aitti ve geldi-geçti... Ne var ki biz, meseleyi Raşit Halifeler dönemindeki inceliği ve dava-yı nübüvvetin varisleri açısından ele alacak olursak çok isabetli olmadığını görürüz.

Tehlikeli olan sadece sülâle ve akraba-i taallukat değil' değişik menfaat duygularıyla, birilerinin bazı fasl-ı müşterekleri kullanarak, birilerini bir araya getirip bir parti kurması, -ki bu parti kurmadan daha ziyade bir şebeke, bir çete kurmaya benziyor- kurup devleti öyle idare etmeye yeltenmesi de aynı yanlışlıklar cümlesindendir.

Bence evrensel bir din bütün insanlar tarafından temsile açık olmalı dünyanın neresinde olursa olsun liyakatliler gelmeli iş başına... Kur'ân'ın 'İnne ekramekum indallahi etkâküm -Allah indinde en şerifiniz, en muttaki olanınızdır.' sözüne kulak verip, takvâyı esas almalı yani hem farzları yerine getirip kebairden içtinap etmeli hem de şüpheli şeylerden sakınmalı hatta bazı mübahları şüphelidir mülâhazası ile terk etmenin yanında, şeriat-ı fıtriyenin kanunlarını çok iyi bilip onlara da riayette bulunmalı yani mutlaka korkma, sakınma, vikayeye sığınma, şeriat-ı fıtriye ve âyâtı tekviniyenin kanunlarına riayette bulunma ve onları kavrama, değerlendirme, yorumlamada kusur edilmemelidir.

Şimdi, böyle muttakileri arayıp bulmak var iken, getirip onun yerine başkalarını koymak elbetteki doğru değildir. Bu her zaman için söz konusudur. Evet, siz, önemli bir yere geldiğinizde, daha liyakatliler varken bir yakınınızı, akrabanızı korur ve iyi bir iş yapma imkânı doğduğunda kendi yakınlarınıza salıklarsanız, bir hata yapmış olursunuz. Oysaki Efendimiz, Hz. Fatıma'nın hizmetçi istemesi karşısında ona şöyle buyurmuştu: 'Ben falan yerde filan yerde şöyle yapan böyle yapan insanların hakkını sana veremem. Aslında sana ondan daha hayırlı bir şey verebilirim, yatağa girdiğiniz zaman otuz üç defa 'sübhanallah', otuz üç defa 'elhamdulillah', otuz dört defa 'Allahu ekber' demen o hizmetçiden daha hayırlıdır.' buyurur. Zannediyorum Efendimiz vefat edeceği ana kadar da, Fatıma Validemiz hep değirmen taşı çevirdi.. eli nasırlandı.. su taşıya taşıya omuzu da nasır bağladı... Onun bir-iki eski urbası vardı ve sadece bir odacıkta oturuyordu.

Aynı durum Hz. Ömer dönemi için de her zaman söylenebilir. O, kendi yakınlarından biri bir şey istediğinde: 'Hayır Allah Resûlünün huzurunda, falanı öyle bir savaşırken gördüm ki, evlâdım, onu bırakıp da bunu sana veremem.' derdi. Ve Hz. Ömer'in sokakta torununu tanıyamaması da bu hususta önemli bir ip ucudur. Hz. Ebû Bekir de takvâ hususunda aynı hassasiyet içinde idi... İlk altı-yedi sene Hz. Osman da hep öyle davrandı. Hz. Ali de öyle hareket etmişti ama, onun zamanında iş şirazeden çıkmıştı.. ve ona diğerleri ölçüsünde kendini ifade edebilme imkânı kalmamıştı.

Bütün bunlarla beraber, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer bizim için çok önemli örneklerdir. Bugün de 'din-i mübin-i İslâm'ı' gerçek mânâda temsil etmeyi düşünüyorsak, kendi yakınlarımızı değil Allah'a yakın olanları tutmalıyız ki Hak da bizi tutsun. Yoksa yakınlarımızı kayırdığımız kardeşime iş, akrabama iş dediğimiz takdirde, halkın genel teveccühünü kaybederiz.

Bu arada, kardeşlerimin fakir kalması için dua ettiğimi de size söylemeliyim. Tabiî, böyle bir hassasiyetin yorumlanmasını anlayışınıza havâle ediyorum. İstemediğim hâlde, eğer fakire bırakılan hediyeleri yakınlarıma verseydim, onunla süpermarket açarlardı. Ben, bu yollarla değil, Allah'ın onlara meşru yoldan bile bir şey vermesini istemiyorum çünkü Müslümanın en büyük sermayesi, itibarıdır. Eski yıllarda bazı dostlarım önemli yerlere gelmişlerdi. Bu sebeple ben, Kestanepazarı'ndayken âdeta hiçbir Erzurumlunun selâmını dahi almazdım. Bir gün liyakatı da olan birisi geldi ağladı ve 'Benim bütün suçum Erzurumlu olmak mı?' diyerek bana sitem etti.

Eğer insanımızın sizi kabul etmesini istiyorsanız, sırtınızı ne hemşeri ne de akrabaya vermelisiniz. Bu millete güvenmeli, sevmek istiyorsanız bu milleti sevmelisiniz.

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2022 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.