Husûmete vaktimiz yoktur

Fethullah Gülen: Husûmete vaktimiz yoktur

Cihadın farz olduğu doğrudur ancak cihat çok çeşitli ve rengârenktir ve her devrin kendine göre bir cihadı vardır. Öncelikle şunu ifade edeyim ki cihat şuuru, kişinin içinde yaşadığı devrin cihadını bilmesidir. Moskofla karşılaştığımız zaman ninelerimiz bile cihat yapmasını bilmişlerdir. 93 Savaşı’nda Erzurum Palandöken’e kadar gelen Rus orduları, bir yerde Muhtar Ahmet Paşa’yı öbür yerde Kurt İsmail Paşa’yı geride bırakıp Erzurum’un burnunun ucuna kadar gelmişler fakat cihat yapmasını bilen mücahide kadınımız satırı eline alıp şafak vakti ezan okunurken Palandöken’de Rus ordularının karşısına dikilivermişlerdir. Bu manzara karşısında Rus ordusu Erzurum’un içine geçit olmadığını anlamıştır. İşte biz, yeri geldiğinde böyle cihat yapmasını da biliriz. Ancak her şeyin bir yeri, her halin bir makamı vardır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), -hâşâ- ne korkaktı, ne de cihat yapmasını bilmeyenlerdendi. O, cihadı en iyi şekilde yapıyordu ve harp tekniğine de sahipti. O’nu bugünün düşünürleri dahi her sahada beşerin birincisi olarak kabul etmektedirler. Allah Resûlü, Bizans ordularına karşı üç yüz-dört yüz adam göndermiş, askerler, onları tehdit edip geriye dönmüşlerdir. Bu şekilde askere can ve cesaret gelmiş, karşı tarafın da kuvve-i maneviyesi kırılmıştır. Yine Efendimiz, herhangi bir harp hazırlığı yapmadan, yanındaki sahabilerle sadece ticaret kervanını takip etmek üzere Bedir denen köye kadar gitmiş ve oradan zaferle dönmesini bilmiştir. Ancak Kur’an, Allah Resûlü’ne, “Sen, insanları Rabb’inin yoluna hikmetle (akıllarında itminan hâsıl edecek şeylerle), mev’ize-i hasene ile davet et.” (Nahl, 16/125) “Emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker” yap, Allah’ı anlat, tebşir et diyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Habeşistan’da, Medine-i Münevvere’de kurduğu ilk misyonlarıyla, büyük mücahidleriyle yaptığı iş böyleydi. Allah Resûlü, cihadını daha ziyade böyle yapmıştı. Bu, meselenin bir yönüdür.

Dâhilde münakaşa, zulme götürür

Meselenin diğer yönüne gelince bizim, muhabbet fedaileri olarak husûmete vaktimiz yoktur. Dâhilde maddî mücadele ve münakaşa, zulme götürücüdür. Mescide girip masum-gayri masum bütün halkın üzerine bomba atıp öldürülmesine dair ancak caniler fetva verebilir. Onlardır ki sinemaya giren çoluk çocuğun üzerine bomba atarlar. Ve onlardır ki her yerde patlamalar meydana getirirler. Mü’mine gelince o, bir tek insanın canına kast etmesinden dolayı yakayı kaptıracağı endişesiyle bir tek sineğin kanına dahi girmek istemez. İşte bu, bizim mesleğimiz ve meşrebimizdir. Bu sahneye muhabbetle çıktık ve işimizi yine muhabbetle devam ettireceğiz.

Onun için bu devirde dövene elsiz, sövene dilsiz olmak gerekir. Belki yer yer başkaları tarafından dövülebiliriz. Ben, şimdiye kadar yüzü kanlar içinde çok mü’min arkadaş gördüm. Fakat biz, aynı şekilde bir tepki göstermeyi aklımızın köşesinden geçirmedik. Nitekim bu milletin başında devlet vardır ve devletin askeri ve polisi vardır. Polis, sivil halk içinde nizam ve asayişi temin eder. Onların vazifelerine müdahele etme, vazifelerini güçleştirme demektir. Hâlbuki biz prensip olarak nizamın ve nizamcının yani asker ve polisin yanındayız. Asayişsizlik görürsek asayişi temin eder, bu hususta elimizden gelen yardımı yaparız. Biz asayişin muhafızlarıyız. Zulme uğrasak bile aksini düşünmeyiz. Mesela beni tutup götürseler, her adım başı vücudumdan bir şey koparsalar yine bu memlekette zincirleme fitne ve fesada sebebiyet verecek herhangi bir harekete tevessül etme niyetinde değilim.

Bence aklı başında olan insanlar her türlü politik mülahazalardan tecerrüd ederek, sokaklara ve duvarlara yazı yazma gibi hasis bir işten alın da kalelerin burçlarına bayrak asmaya kadar ne kadar iş varsa bunları varsın vatan hainleri ve kökü dışarıda kuvetli dış mihrakların piyonları yapıversinler. Şayet polis bu işin üstesinden gelemiyorsa, yerinde bu memlekette asayişi düzeltmek üzere müdahil durumunda askeriye vardır. Askeriye içte ve dışta pek çok şey yapabilecek güçtedir. Varsın onlar yapsınlar. Ben niçin bu memleketin asayişini düzelteceğim diye karışacağım ve sonra kıtal ve cidalle fitneye sebebiyet vereceğim? Bunlar yanlış müdahale ve mualecelerdir. Onun içindir ki zaten memlekette kutuplaşmalar olmuştur.

Bu memlekette şakilerle uğraşmak üzere mahkemeler, hâkim ve savcılar, polis ve askeriye vardır. Kars’taki kaleye Moskova’nın bayrağını asanlarla, duvarlara orak-çekiç resmi yapanlarla, pankartlara Mao-Lenin diye yazıp sokaklarda dolaşanlarla biz değil, memleketin kolluk kuvvetleri uğraşsınlar. Bize düşen; ilim yapmak, okumak, düşünmek ve düşündürmekle başkalarını uyarmak, müspet işlerle meşgul olmaktır.

Mükâfat ve ceza, irfanına göredir

Herkes bu dünyada marifetini artırma mükellefiyeti altındadır. Biz, kitap okumak, kâinatı tefekkür etmek ve ibadet ü taat yapmak suretiyle kalbî hayatımızı inkişâf ettirme mükellefiyetinde olduğumuzu Kur’an’dan öğreniyoruz. Mesela, Kur’an, “De ki: Dünyayı gezin dolaşın da, Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını araştırın. Kudret-i Sâni’i müşahede edin.” (Ankebût, 29/20) buyurur. Ve yine Kur’an-ı Kerim: “İnsan yiyeceği şeye bir baksın.” (Abese, 80/24) der. İnsan, gözünü yumup geçemez; sebzelerden, meyvelerden, ağaçlardan ve hayvanlardan aldığı gıdaların nasıl hasıl olduğuna bakmalıdır. Allah gökten yağmuru yağdırmaktadır. Bu yağmurla, gökten rızık inmektedir. Güneş ışınları, oksijen ve hidrojenle birlikte yeşil bitkilerle etkileşime geçiyor. Bunun sonucunda ise, bitkilerin, hayvanların ve insanların istifadesine olarak Allah gökten rızkı gönderiyor. Nitekim ayette, “Gökte rızkınızın vesileleri vardır.” (Zâriyât, 51/22) buyurulur. Gökten yağmur ve onunla beraber daha neler neler yağıyor. Yer şak şak oluyor; filizler başlarını dışarıya doğru çıkarıyor. Sonra kimisi ot, kimisi ağaç halinde semalara doğru başlarını uzatıyor, dal-budak salıyorlar. Allah, Kur’an’da tafsilatıyla üzüm, hurma.. gibi envai çeşit nimetleri nasıl yarattığını anlatıyor. Bunları niçin yarattığını da şöyle ifade ediyor: “Bütün bunları hem sizin, hem de hayvanlarınızın rızkı için yaptık.” (Abese, 80/32) Böylece insan her çeşidiyle rızkını görecek ve Allah karşısındaki sorumluluklarını hatırlayacaktır.

Kur’an-ı Kerim, irfanımızı artırsın diye âyât-ı tekviniyeye (yaratılışlarıyla Allah’ı gösteren ayetlere) dikkatimizi çekiyor. Bunu bilemeyen bir insanın kalbî hayatı inkişaf etmez. O, Allah’a inanır ama ruhunda bir dumurlaşma olur. Bu insan, ahirete gittiği zaman da cennetin nimetlerinden bu dar irfanla istifade eder. O, cennette Zât-ı Bâri’i de bu dar irfan kalıpları içinde müşahede eder. Bundan dolayı ister âfâkî ve enfüsî tefekkür ve tahlil ister Kur’an-ı Kerim’i okuma isterse ibadet ü taatla ruhu inkişaf ettirme, bizim için vazgeçilmezdir. Böylece insan hayvâniyetten çıkacak, cismaniyeti bırakacak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselecek ve cennete ehil hale gelecektir.

Ceza ve mükâfat, irfana göre olunca, bir mertebedeki insan, kalbinden geçen hatarâttan (hayaller, düşünceler) ötürü tokat yerken, başka bir mertebede ise insan eser-savurur ama hiç muâheze edilmez. Bir noktada gözün harama ilişmesi değil, sadece kalpten geçen “Acaba harama baksam ne olur?” düşüncesi hemen tokat yemeye sebep olur. Bir mertebede, gece yatarken duanızı okumadığınızdan, sabah-akşam Muavvizeteyn’i okumadığınızdan baş aşağı gelirsiniz, başka bir mertebede bir hafta okumasanız hiçbir şey olmaz. Yani, mükâfat da ceza da insanın irfan seviyesine göre olacaktır.

Haftanın duası

Ey merhameti sonsuz yüce Rab! Sen bizi altından kalkamayacağımız işlerle mükellef tutma, her ne kadar yüzümüz olmasa da Sen her zaman bizimle ol ve hiçbir zaman bizi yalnız bırakma, dualarımıza icabet buyur, ümitlerimizi boşa çıkarma, Sana rücû’ yollarını kolaylaştır ve tevbelerimizi de kabul buyur.. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, aile efradına ve bütün ashab-ı güzînine salât u selam ederek Senden dileniyoruz; dualarımızı kabul buyur Rabb’imiz!

Sözün özü

Herkes bu davanın dertlisi ve şu kısacık dünya hayatından ahirete gözü açık gidebilmek için daima ‘Çok şükür Rabb’im, bizi istihdam buyurdun. Namın dünyanın her tarafında duyuldu... Ve duyulmadık çok az yer kaldı. Ama Sen biliyorsun ki, şayet beni vefat ettirmese idin, dinini oralara da götürmeye çalışacaktım’ inancı içinde hareket etmelidir ki, işin aslı-esası da budur. İşte böyle yaşandığı an, hayatın bir anlam ve değeri olacaktır.

Not: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda, cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.

 

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2024 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.