Düşünce sistemimizin / Kültür mirasımızın temel kaynakları: Kur’ân-Sünnet (1)

Düşünce sistemimizin / Kültür mirasımızın temel kaynakları: Kur’ân-Sünnet

Müzakere Çizgimizi Hecelerken’de ilahiyatçı Cemal Türk ve Abdullah Şeref, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin perspektifini ve Hizmet’in ilham kaynaklarını yorumluyor. Müzakere ‘Çizgimizi Hecelerken’de bu referanslar ışığında ufkumuzu açacak okumalar gerçekleştiriliyor.

Programın bu bölümünde Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, düşünce sistemimizin ve kültür mirasımızın temel kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’le olan münasebetlerimiz hakkındaki düşünce ve deneyimleri de analiz ediliyor?

  • Yunan felsefesi ve onun çağdaş uzantısı sayılan Modern Batı düşünce yapısıyla bizim düşünce yapımız arasındaki en önemli fark nedir?
  • Medeniyetimizin en belirgin değerleri nelerdir?
  • Kültür mirasımız, hangi temeller üzerinde yükselmiştir?
  • Kur’an-ı Kerim’i anlamanın en temel yolu nedir?
  • Kurvan ve Sünnet’i ilk asırdaki muhataplarının anladığı şekilde günümüzde de anlayabilir miyiz?
  • Yeryüzü mirasçılarının özellikleri nelerdir?

Bizim düşünce sistemimizde, insan-kâinat bir meşher, bir kitap ve hâdiselerin diliyle bir beyan olarak, varlığı kendinden (Vacibü’l-Vücûd) o Yüce Zât’ı anlatan, O’nun sanat eserlerini teşhir eden ve icraatını seslendiren bir dil, bir sergi ve bir enstrümandır. Yunan felsefesi ve onun çağdaş uzantısı sayılan modern Batı mantığında aktif aklın yanında âtıl bir ulûhiyet telakkisine karşılık, bizim kültürümüzde her zaman sanat-Sanatkâr, eser-Eser Sahibi ve Hâlık-mahlûk münasebeti söz konusudur. Biz, kendi düşünce sistemimizde insan ve kâinatı birer vasıta gibi değerlendirerek, belli bir örfâne ufkuna kadar hep bu vasıtalarla, o Ulular Ulusu Sanatkâra yönelir ve O’nu ararız; ötekiler ise, Ulûhiyet telakkisinin sadece pratikteki neticeleri üzerinde durur ve her şeyi tamamen eşya ve hâdiselere bağlarlar. Ayrıca bizim, aktif aklın yanında her şeyi Kitap-Sünnet, Kitap-Sünnet’in referansı çerçevesinde diğer kaynaklarla irtibatlandırmamıza mukabil, onlar, aklı ve müşâhedeyi bilimin biricik sebebi görerek, âdeta ilmin ve mârifetin yollarını daraltmış sayılırlar. (…)

Her türlü mazmunu, mefhumu, düşünce tarzını, yorumu ve telakkîyi onlara bağlı olarak götürme mecburiyetinde olduğumuz temel esaslar vardır ki, kültür, bütün renkleriyle bu esaslar etrafında daireler çizer durur.. onlarla beslenir, gelişir ve derken, onlarla zaman-mekân üstü bir hâl alır. Bu esasları, başta Kitap ve Sünnet olmak üzere, bu iki önemli umdenin referansı çerçevesinde Tefsir, Hadîs, Usûl-ü Tefsir, Usûl-ü Hadîs, Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh.. ana başlıklarıyla özetleyebiliriz. Hususîyle Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh (Fıkıh Metodolojisi), hem ciddî bir mesainin ürünü olmaları, hem de insanlık tarihinde emsalsizlikleri itibarıyla o kadar engin ve zenginleşmeye açık kaynaklardır ki, bu kaynaklara sahip olan milletler en hayâtî şeylere sahip olmuş sayılırlar. (…)

Her medeniyetin iftihar ettiği, nev’i şahsına münhasır bazı değerler vardır. Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh da, bizim medeniyetimizin en belirgin değerlerindendir. Öyle ki, eğer geçmişimiz itibarıyla bizim medeniyetimize bir isim bulmak icap etseydi, ona “Fıkıh” veya “Usûl-ü Fıkıh” medeniyeti demek uygun olurdu; kapıları ardına kadar düşünceye, hikmete, felsefeye açık Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyeti.. Yunan (ve Grek) medeniyetleri birer felsefe medeniyeti, Babil ve Harran medeniyetleri birer irfan (Gnostisizm) medeniyeti, bugünkü Avrupa bir “bilim ve teknoloji medeniyeti” olmasına mukabil, asırlardır devam edegelen bizim medeniyetimiz, düşünce, akıl, mantık ve muhakeme yörüngesiyle herkese açık bir Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh medeniyetidir. (…)

Bu itibarla da, temelleri Kur’ân, Sünnet ve Selef-i Salihîn’in tahkik ve tespitlerine dayalı bu ilmi, bir başka millette bulup göstermek mümkün değildir. (…)

Aslında Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh için söylenen sözler, aynı ile Kur’ân ve Sünnet’e bağlı diğer ilimler için de söz konusudur. (…)

Her biri başlı başına müstakil birer kitap konusu teşkil edebilecek bu kaynaklara biz, şimdilik mahrûtî bir bakış çerçevesinde sadece bazı işaretlerde bulunacağız:

  1. Kitap
  2. Sünnet
  3. İcmâ
  4. Kıyas
  5. İstihsan
  6. Maslahat
  7. Örf
  8. Âdet
  9. Teâmül
  10. Tasavvuf
  11. Kelâm

Buraya kadar işaretleyip geçtiğimiz bütün yazılanlar, fevkalâde daraltılmış, hatta bir ölçüde bazen sadece mevzûun ismi ve tarifiyle yetinilerek, dar bir makale çerçevesinde, kültür mirasımızın kaynakları ve bu kaynakların iç yapılarının HATIRLATILMASINDAN ibarettir.[1]

* * *

Kur’ân’ın, her bir ayetine ‘necm’ denir. Yani, Kur’ân’ın her bir ayeti kendi başına bir yıldız gibidir. Ancak bu yıldızlar arasında öyle kopmaz bağlar vardır ki, KUR’ÂN onlarla âdeta bölünmez bir bütün haline gelir. “اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ’’ dediğiniz zaman, onu tam mânâsıyla anlamak için, Kur’ân bütünüyle zihinlerde hazır olmalıdır. Ebû Hanife, İmam Şâfiî gibi, Kur’ân’ı Ve Sünnet-i Seniyye’yi bütünüyle bir arada düşünemediğiniz ve zihninizde tutamadığınız takdirde, hakkında hüküm vereceğiniz meselelerde çok defa yanılırsınız. Evet verilen hükümler hüda kaynaklı da olabilir, heva kaynaklı da. Hükmün hevâî olmayıp hüdâî olması için Kur’ân’ın ve Sünnet’in çok iyi bilinmesi gerekir.[2]

* * *

İslam Ruhu ne kadar mükemmel, lâhutî ve dinamik de olsa, onun müntesip ve temsilcilerinde sağlam ve mütemadî bir niyet, isabetli bir bakış ve değerlendirme, kararlı bir keşif ve içtihat azmi ve aradığı her şeyi onun içinde bulabileceği inanç ve güveni yoksa, onca zenginlik ve aşkınlığına rağmen, ondan tam istifade etmeleri mümkün olmayacaktır. Dahası, ömür boyu bu semavî hazine ile iltisaklarını devam ettirseler de, açlık, sefalet ve türlü türlü ihtiyaç ve illetleri aşmada zorlanacaklardır; zorlanacaklardır zira her zaman Kur’ân ve Sünnet’le beslene gelen bir dünyanın başka şeylerle tatmin olması mümkün değildir.

Ben şahsen, Kur’ân ve Sünnet’in, ilk asırlardaki muhatapları seviyesinde ele alınıp değerlendirilebildiği takdirde, çağımızın pek çok kemikleşmiş problemlerinin çözülebileceğine ve gelecekteki muhtemel bunalım dalgalarının da kırılacağına, hiç olmazsa zararsız hâle geleceğine inanıyorum. Aslında İslâm, bizim dünyamızda, her zaman analarımızın sütü gibi birinci besin kaynağımız olmuş.. duygu, düşünce ve değerlendirmelerimizde hep belirleyici bir rol oynamış.. evlerimizin içinde hep bizimle beraber olmuş, kesintisiz bütün hayatımızda soluklanmış.. ve ona karşı hiç mi hiç yabancılık hissetmemişizdir.[3]

* * *

Biz Müslümanlara düşen vazife, yeniden kendimize, kendi değerlerimize dönmek, kendimiz olarak kalmaya kararlı bulunmak ve gücümüz yettiği ölçüde kendi kaynaklarımızdan beslenmeye bakmaktır. İslâm Dini, Kur’ân ve Sünnet kaynaklıdır; o, onların bağrından fışkırıp gelişmiştir. Müslümanlar bu ilâhî nizama gönülden sahip çıkarak yaşayıp yaşattıkları sürece imrendiren bir millet olma konumunu korumuş ve hep başkalarına da örnek teşkil etmişlerdir.

Bu açıdan bir Müslüman, ne olursa olsun kat’iyen kendi değerlerini ihmal etmemeli, yabancı kaynaklardan istifadeyi de kendi temel disiplinlerinin vizesine bağlamalı ve dıştan alacağı her şeyi onlarla filtre ederek almalıdır.[4]

* * *

Allah, yeryüzü mirasını şuna-buna değil, kulları arasında salih olanlara vaad etmiştir.. yani Muhammedî ruhu, Kur’ânî ahlâkı temsil edenlere.. birlik ve beraberlik düşüncesiyle oturup-kalkanlara.. yaşadığı çağın şuurunda olanlara.. ilim ve fenle mücehhez bulunanlara, her zaman dünya ve ukbâ muvazenesini iyi kurabilenlere.. hâsılı, peygamberlik semasının yıldızları sayılan sahabe-i kirâm efendilerimizle aynı yörüngede hareket eden ruh ve mânâ üveyiklerine vaad etmiştir. Bu bir “Sünnetullah”tır. فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللهِ تَبْدِيلًا وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللهِ تَحْوِيلًا (Fâtır sûresi, 35/43) fehvâsınca da hiçbir zaman tebdil edilmeyecek, değiştirilmeyecek bir “şeriat-ı fıtriye”dir.

Bu itibarla, yeryüzüne mirasçı olmak için, evvelâ, salâhate, yani dinin Kur’ân ve Sünnet çizgisinde yaşanmasına ve İslâm’ın hayata hayat olmasına gayret etmek; sonra da çağın ilim ve fenlerine vâris olmak şarttır.[5]

* * *

Hizmet metodu:

Bu yenilenmede Allah rızası gaye-i hayal, ruh bedenin önünde, nefis kalbin idaresinde vazife şuurunu harekete geçirecek temel dinamik, insan ve ülkemizi sevme vazgeçilmez bir tutku, ahlâkîlik hiçbir zaman terk edilmeyecek olan hayatî bir yol azığı; kâinat, insan ve hayat Kur’ân menşûru altında ayrı ayrı fasıllarıyla sürekli kurcalanan sırlı bir kitap, insan karakteri ve gerçek beşerî değerleriyle önemli bir güç kaynağı, hedef ve gayenin hakkaniyet ve mukaddesiyeti ölçüsünde, o hedef ve gayeye ulaştıran yolların Kur’ân ve Sünnet yörüngeli olması da şaşmazlığın garantisidir.[6]

* * *

Gönül insanı:

Gönül insanı, hayatını Kur’ân ve Sünnet çizgisinde Hak dostluğu (vilâyet), takva, azimet ve ihsan şuuru çerçevesinde yaşar.. benlik, gurur, şöhret gibi kalbi öldüren hislere karşı sürekli tetikte bulunur.. kendine nispet edilen güzellikleri “her şey O’ndan” deyip gerçek Sahibi’ne verir.. iradeye vâbeste işlerde de her zaman “ben”den kaçar, “biz”e sığınır.[7]

* * *

Hayatta Sünnet Rehberliği:

Evet, ibadetlerde kemmiyet tam, keyfiyet hedef, dualarda sözler vesile, ruh ve samimiyet esas, davranışlarda Sünnet rehber, şuur elzem ve bütün bunların hepsinde Allah gaye olmalıdır.[8]

* * *

Ahlak:

Ahlâk, dinin özü, esası ve ilâhî mesajın da en önemli bir umdesidir. (…) Hakikî Müslüman olmanın en bariz vasfı ahlâklı olmaktır. akıl ve hikmet gözüyle bakabilenler için Kur’ân ve Sünnet, âyet âyet, fasıl fasıl ahlâktır.[9]

* * *

İlahi Aşk:

Mirasçının ikinci vasfı, yeniden dirilişin en önemli iksiri sayılan aşktır. Gönlünü Allah’a iman ve O’nun mârifetiyle onarmış, donatmış bir insan, derecesine göre bütün insanlara, hatta bütün varlığa karşı derin bir muhabbet ve engin bir aşk duyar; duyar da bütün ömrünü, topyekün varlığı kucaklayan aşkların, vecdlerin, cezbelerin, incizapların ve ruhanî zevklerin gelgitleri arasında yaşar. Her dönemde olduğu gibi, günümüzde de bir ulu dirilişi gerçekleştirmek için, yepyeni bir anlayışla, gönüllerin aşkla coşup, şevkle köpürmesine ihtiyaç var. Zira aşk olmadan, neticesi itibarıyla kalıcı hiçbir hamle ve hareketi gerçekleştirmek mümkün değildir. Hele bu hamle ve bu hareket ukbâ ve öteler buudlu ise.. Allah karşısında var eden ve var olan münasebetler içinde yerimizi belirlemek.. varlığımız, O’nun varlığının, ziyasının gölgesi olması itibarıyla yaratılmış olmanın hazlarını duymak.. O’nun hoşnutluğunu yaratılışın gayesi kabul edip, hep onu avlamaya çalışmak çerçevesiyle sunacağımız ilâhî aşk, sınırsız ve sırlı bir güç kaynağıdır. Yeryüzü mirasçıları bu kaynağı ihmal etmemeli, onu köpürte köpürte yaşamalıdırlar. Batı, aşkı, madde televvünlü buudlarıyla filozofların arkasında felsefenin sisli-dumanlı ikliminde tanıdı; tattı ve yol boyu şüphe ve tereddütler yaşadı. Biz varlığa, varlığın kaynağına, Kitap ve Sünnet adesesiyle bakacak, Yaratan’a karşı gönüllerimizde tutuşturduğumuz sevgiyi, aşk u hummayı, O’ndan ötürü, bütün varlığa karşı duyduğumuz alâkayı bu İki Kaynağın dengeleyici prensiplerine ve metafiziğe açık enginliklerine sığınarak gerçekleştireceğiz. Zira insanın menşei, kâinattaki yeri, var olmasının hedefi, takip edeceği yol ve bu yolun sonu, bu İki Kaynakta, insan düşüncesi, insan hissi, insan şuuru ve insan beklentileriyle o denli uyum içindedir ki onu hissedip de hayret etmemek ve hayranlık duymamak mümkün değildir. bu iki Ak Kaynak, gönül erleri için birer aşk u şevk fevvâresi, birer cezb u incizap madenidir. Onlara duygu safveti ve ihtiyaç tezkeresiyle müracaat edenler boş dönmez, onlara sığınanlar da ebedî ölmez. Elverir ki, sığınanlar, bir Gazzâlî, bir İmam Rabbanî, bir Şah Veli, bir Bediüzzaman derinlik ve samimiyetiyle sığınsın; bir Mevlâna, bir Şeyh Gâlip, bir Mehmed Âkif heyecanıyla yaklaşsın; bir Halid, bir Ukbe, bir Selahaddin, bir Fatih ve bir Yavuz iman ve aksiyonuyla yönelsin.. evet, bunların o köpük köpük bütün zamanları ve mekânları saran aşk u şevkini, çağımızın usûl, üslûp ve metodlarıyla harman yaparak, Kur’ân’ın devirleri aşan ve eskimeyen ruhuna, dolayısıyla da evrensel bir metafiziğe ulaşmak bizim ikinci adımımızı teşkil edecektir.[10]

[1] M. Fethullah Gülen, Kültür Mirasımızın Temel Kaynakları, KENDİ DÜNYAMIZA DOĞRU, s. 85-103
[2] M. Fethullah Gülen, Kur’ânı Anlamak, FASILDAN FASILA, 3/88
[3] M. Fethullah Gülen, İslam Ruhu, KENDİ DÜNYAMIZA DOĞRU, s. 106
[4] M. Fethullah Gülen, İslam’a İcmali Bir Bakış, KENDİ DÜNYAMIZA DOĞRU, s. 190
[5] M. Fethullah Gülen, Yeryüzü Mirasçıları, RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN, s. 17-18
[6] M. Fethullah Gülen, KENDİ DÜNYAMIZA DOĞRU, RHD, s. 38
[7] M. Fethullah Gülen, Bir Gönül İnsanı Portresi, ÖRNEKLERİ KENDİNDEN BİR HAREKET, s. 26-27
[8] M. Fethullah Gülen, Yarınki Dünyaya Doğru, RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN, s. 30
[9] M. Fethullah Gülen, Kalblerin Sultanlığına Doğru, YEŞEREN DÜŞÜNCELER, s. 155
[10] M. Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini İkame Ederken, RUHUMUZUN HEYKELİNİ DİKERKEN, s. 40-41

Not: Bu dosya, 31 Temmuz 2014 tarihinde Mehtap TV’de “Çizgimizi Hecelerken” programında müzakere edildi.

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2024 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.