Yazdır

Tebliğe Duyulan İhtiyaç ve Kazandırdıkları

Yazar: Fethullah Gülen Tarih: . Kategori İrşad Ekseni

Oy:  / 40
En KötüEn İyi 

Günümüz insanı, 'emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker'e her devirden daha çok muhtaçtır. Zaten nübüvvet, Hatemü'l-Enbiya (s.a.s) ile son bulmuş ve o kapı artık ebediyen kapanmıştır. Halbuki günümüzde, geçmiş asırların hepsine denk bir küfür ve isyan hâdisesi söz konusudur. Bu itibarla da bugün, bu yüce vazifeyi omuzlayanlar, her devrin insanından daha büyük sıkıntı ve ızdıraba dûçâr olabileceklerdir. Bu zor şartlardır ki, günümüzün mürşit ve mübelliğlerini kendilerinden önce gelenlerin çok önüne geçirecek ve ümit ediyoruz onlara, sahabenin hemen arkasında yer alma payesini kazandıracaktır.

Nefis cümleden aşağı olsa da, vazife cümlenin üstündedir. Cenâb-ı Hakk'ın lütfu, insanlara ihtiyaçları nisbetinde gelmektedir. Allah'ın rahmeti, insanlar arasında taksim edilirken onun çokluğu, ekseriya, şahsın iktidarıyla ters orantı arzeder. Kim daha aciz ve zayıf ise, Cenâb-ı Hakk ona daha çok merhamet etmekte ve onun elinden tutmaktadır.  

Değişik atmosferler açısından bakış ve duyuşlarla kalbimize kadar sokulan günahlar, bizleri öyle mefluç bir hâle getirmiştir ki, gecelerimiz heyecâna, seccadelerimiz de gözyaşına hasrettir. Aşk ve muhabbetten yoksun, kadavraya dönmüş bu hâlimizle, bilmem ki başka hangi felaketleri bekliyoruz? Bunun ötesinde gelecek felaket, (Allah korusun) şeytanın başına gelen felaket olabilir. Evet bizler, yirminci asrın insanları olarak, günahlarla öylesine içli dışlı olmuşuz ki, şâyet gözümüzden perde kalksa ve kendi manevî mahiyetimizi müşahede etsek, o hâlimizden en evvel kaçan bizler olacağız.

Ve, bu kadar mücrim, bu kadar yıkılmış, bu kadar dökülmüş olmamıza rağmen Rabbimizin bizlere 'emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker' vazifesini tevdi etmesi, sadece ve sadece rahmete olan ihtiyacımızdandır. Bizler alabildiğine küçük ve zayıf olmamıza karşılık Cenâb-ı Hakk, alabildiğine yüce ve merhamet sahibidir. O'nun bu sonsuz rahmet ve merhametine mukabil vicdanlarımızın ifadesi olarak dilimizle binlerce kez 'elhamdülillah' desek yine azdır.

Yirminci asır, mânâ ve ruh adına hakikaten her şeyin sarsılıp yıkıldığı bir asır olmuştur. Öyle ki, gözler küsufa tutulmuş, bakışlar bulanmış ve beller de iki büklüm hâle gelmiştir. Serfüru edilen yerler, hep mihrap girintisine ters çıkıntılardır. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen fısıltı hâlinde de olsa, Efendiler Efendisi (s.a.s)'nin sesi ve soluğu hâlâ duyulmakta, O'nun asırlarca evvel söylediklerinin yankısı zaman ve mekanı aşarak bize kadar ulaşmaktadır ki bu da Rabbimizin sonsuz rahmetinden başka ne ile izah edilebilir ki? Öyle ise, bize düşen de, bu sonsuz lütfun şükrünü eda etmek olmalıdır. Bu da O'nun diriltici soluklarını ruhumuzun enginliklerine doldurmak ve her nefes alış verişimizi bu soluklara göre ayarlamakla olacaktır. Bu ölçüde şükrünü eda edenler ki, neticede de onlar kurtulacaklardır.

Sâdi Şirâzî, Efendimiz (s.a.s)'e hitaben:

'Ne mutlu o ümmete ki, o ümmetin vapurunun kaptanı Sensin. Ne mutlu o ümmete ki, o ümmetin arkacısı ve dayanağı Sensin' der. Evet bizler, kurtarıcı bir sefine içinde bulunuyoruz. O sefinenin kaptanı Kainatın Efendisi (s.a.s)'dir. Şimdilerde bir kere daha kaptanımız bize sesleniyor ve tayfalarının toplanmasını istiyor. 'Ancak bu vapura binenler kurtulacaktır...' Bilmem ki bu sesi duyup topluca ona icabet edebilecek miyiz?

Şimdi de, Müslümanın tebliğ vazifesi ile muvazzaf kılınışını ve bu vazifeyi hakkıyla eda etmesi neticesi kazanacağı dünyevî ve uhrevî mükâfatları Kur'ân âyetlerinden takip etmeye çalışalım. Cenâb-ı Hakk, bir âyette şöyle buyuruyor: 

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنْكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمْ الْمُفْلِحُونَ

'Sizden iyiye davet eden, mârufu emredip münkerden kaçındıran bir cemaat olsun. İşte felaha, başarıya ulaşan yalnız onlardır.' (Âl-i İmran sûresi, 3/104) Evet, sizin içinizde daima, 'emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker' yapacak, hayra davet edecek ve şerden sakındıracak, insanlara doğruyu gösterecek ve kendisi de dosdoğru olacak, hem öyle doğru olacak ki, kötülüklerden, yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçacak bir cemaat bulunmalı. Bir diğer ifadeyle, onlar, içinde bulundukları cemiyet için birer Kutup Yıldızı olsunlar. İçtimaî hayat okyanusunda seyahat eden cemiyet sefinesi, yollarını onlara bakıp öyle ayarlasın. Rotalar hep onlara göre kontrolden geçirilsin. Ta ki, sapmalar ve yolda dökülüp kalmalar asgariye indirilebilsin. Ne var ki bu rehber topluluk bu işe o denli motive olmalıdır ki, görenler onları adetâ 'emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker'den ibaret mücessem bir âbide gibi görmelidir; görmelidir ki, inandırıcı olabilsin...

Eğer bir cemiyet içinde, daima böyle kalabilen ve her zaman böyle olabilen bir cemaat yoksa, o cemiyetin işi bitmiş demektir. Aralarında böyle bir cemaat zuhur edinceye kadar da onların doğru yolu bulması mümkün değildir.

Burada önemli gördüğüm bir hususa daha temas etmek istiyorum. Eğer bir yerde, iyiliği emredip kötülükten meneden bir cemaat varsa, Allah (c.c) o bölge halkını semavî ve arzî bütün felaketlerden koruyacağına dair teminat vermektedir. Böyle bir teminatı başka birilerinin vermesi mümkün değildir. İşte bu konuda Kur'ân'ın beyanı: 

وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرَى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ

'Halkı ıslah edici olduğu halde, Rabbin, haksızlıkla memleketleri helâk etmez' (Hûd sûresi, 11/117). Ve ben de, Kur'ân'ın ardından sözlerine itimat ettiğim pek çok devâsâ kametin beyanlarına, bütün nebi ve velilerin de bu meyandaki sözlerine itimat ve istinaden diyorum ki 'emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker'in yapıldığı bir yere, Cenâb-ı Hakk musibet ve belâ vermez. Cemiyet böyle bir cezayı hak etse bile, o cemaatin hatırına o belâ ve musibet kaldırılabilir. Zira o cemaatin kalbleri daima Cenâb-ı Hakk'la irtibatlıdır. Ömürlerinin her an ve dakikası, iyiliği emredip kötülükten menetmekle geçmektedir. Dertli ve ızdıraplıdırlar. Dertlerinin ve ızdıraplarının sancısı beyinlerine vurur da onlar her an iki büklüm kıvranır dururlar. 'Kime, nerede ve nasıl anlatsam..' düşüncesi onlarda sabit fikir hâline gelmiştir. Yerken, içerken, yatarken, kalkarken bu düşünce her zaman onları çepeçevre kuşatmıştır. Sanki varlıkları bu düşünceden ibaret gibi bir hâl almışlardır. İşte böylesine hakikatin âzat kabul etmez köleleri bir toplumun safları arasında dolaşıp durdukça, o cemiyet semavî ve arzî bütün belâ ve musibetlerden emin demektir. Ve eğer biz, semavî ve arzî belâ ve musibetlerden emin olmak istiyorsak, derhal yaratılış gayemiz olan bu vazifemizin başına dönmeliyiz.. dönmeli ve kat'iyen bilmeliyiz ki, gelen musibetler, 'emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker'in terkinden dolayı gelmektedir. O belâ ve musibetlerin gitmesi isteniyorsa, o da yine 'emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker'in yerine getirilmesiyle gerçekleşecektir. Başka hiçbir ibadet ü taat, böyle bir paratönerliği hâiz değildir. Cenâb-ı Hakk, bir insanı veya cemiyeti onlar namaz kılar oldukları, Kâbe'yi tavaf ettikleri, ellerinde evrâd u ezkâr okuyup durdukları anlarda bile yok edip, yerin dibine geçirebilir. Ancak bir yerde on insan arzedildiği, şekilde dertli, muzdarip ve vazifelerini de yapıyorlarsa, Cenâb-ı Hakk o beldeyi teminatı altına alır ve orayı muhafaza buyurur.

Onun içindir ki, bazı İsrâilî kaynaklarda şöyle bir husus nakledilmektedir: 'Hz. Lût (a.s)'un kavmi helâk olduğunda, onlar içinde gecelerini namazla, gündüzlerini oruçla geçiren binlerce âbid ve zâhid insan vardı.. ama onlar 'emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker' vazifesini yapmıyorlardı.' Yine Hz. Şuayb (a.s)'ın kavmi Eyke halkı helâk edilirken, kim bilir kaç insan orada namaz kılıp, oruç tutuyordu!..

Fakat, içinde emr-i bi'l-maruf vazifesi yapıldığı hâlde helâke uğramış tek bir kavm veya millet göstermek mümkün değildir. Zira tarihte böyle bir misal de yoktur. İleride -inşaallah- âyet ve hadislerin aydınlatıcı tayfları altında bu meseleyi daha genişletmeyi düşünüyoruz.

Yeryüzünde tebliğ hakikati ve ona duyulan ihtiyacı, bir başka zaviyeden şöyle değerlendirebiliriz: 'Emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker' insanın, yeryüzünde Allah'ın halifesi olmasının muktezasıdır. Allah (c.c), insanı, eşyaya müdahale etme pâyesiyle serfiraz bir halife kılmıştır. Ve ona kendi iradesinden bir irade bahşetmiştir. 'Benlik' ve 'ego' sadece insanda vardır. O, bu sayede kendinde mevcut olan hassalar ile, Cenâb-ı Hakk'ın esma ve sıfatlarını değişik tecellileriyle anlamaya çalışır ve gerçek kimliğinin idrâkine ulaşır. Zira insana verilen benlik, mâlikiyet ve bunlardan kaynaklanan hürriyet duygusu, sadece bir ölçü birimidir. İnsan, bunlar sayesinde kuracağı farazî hatlarla Rabbini, Mâlik'ini ve O'nun her şeye kâdir olduğunu anlayıp idrak edebilir.

İşte, insana böyle ayırıcı özelliklerin verilmesi, bir bakıma onun baştan halife kabul edilişi demektir. Zaten Allah (c.c) meleklerine hitaben, 'Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim..' dedikten sonra, insanlığın babası olan Hz. Âdem (a.s)'i yaratmıştır. O'na eşyaya tasarruf hakkı vermiş ve O'nu kendi yerine bir bakıma halife tayin etmiştir. Vekil, kendisine vekâlet veren şahsın tayin ettiği hudutların dışına çıkamaz ve o hudutların dışında tasarruf yapamaz. Zaten, insanın yapması gereken şeyler de, peygamberlerin bildirmiş olduğu ilâhî fermanlarla tespit ve tayin edilmiştir. İşte insan, o beyan ve hükümler doğrultusunda hareket ettiği müddetçe vekâletini tam ve mükemmel yerine getirmiş olacaktır.

Hasan Basri Hazretleri'nin mürsel olarak rivayet ettiği bir hadîs bu mülâhazaya ışık tutar mahiyettedir. Hadîste şöyle denilmektedir: 

مَنْ أمَرَ بالمَعْروف ونَهَى عن المُنْكَر فهو خليفةُ الله في الأرضِ وخليفةُ كتابِهِ وخَليفَةُ رَسُولِهِ

'Kim, emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker yaparsa o Allah'ın, Allah Resûlü'nün ve kitabullah'ın halifesidir.'[1] Cenâb-ı Hakk'ı anlama ve anlatma, tanıma ve tanıtma, davranışlarıyla O'na ait olduğunu gösterme herkese düşen bir görevdir. Resûlullah (s.a.s)'ı ve kitabullahı anlama ve anlatma da yine insana düşen bir vazifedir. Allah ve Resûlü'nün vaz'ettiği prensipleri pratiğe dökme ve onları yaşanır hâle getirme de yine bu vazife cümlesindendir. Şu kadar var ki, aynı zamanda bu vazifeler insanın yaratılış gayesidir de. Demek oluyor ki insan, emr-i bi'l-maruf yaptığı ölçüde vazifesini yerine getirmiş olacaktır. Ve bütün bunlar, insanın adım adım Cenâb-ı Hakk'ın rızasına kavuşmasını sağlayacak önemli vesilelerdir.

Dürre Bint-i Ebî Leheb (r.anha) anlatıyor: 'Bir gün Allah Resûlü (s.a.s) hutbe irad ediyordu. Mescide bir adam girdi ve Allah Resûlü'ne, 'İnsanların en hayırlısı kimdir?' diye sordu. Allah Resûlü bu soruya şu şekilde cevap verdi: 'İnsanların en hayırlısı emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker yapan, çok okuyan, Allah'tan çok korkan ve sıla-ı rahimde bulunandır.'[2]

Evet, insanların en hayırlısı, marufu emredip, iyiyi yaymayı dert haline getiren, gece-gündüz bunun sancısını ve ızdırabını çeken, kötülükten meneden, münkerin neşv ü nemâsına meydan vermemek için elinden gelen her şeyi yapan, gönlünü hep bu duyguya kilitleyen, Allah (c.c)'tan çok korkan, yaşadığı hayatı şeriat-ı fıtriye ile Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan'ın birleştirilmesi şeklinde yaşayan, yani; Kur'ân'dan fışkıran hakikatlerin bir kavis çizip yükseldiği yerleri birbirine bağlayıp, eşya ve hâdiselere o zaviyeden bakan sıla-ı rahimde bulunan, insanlara karşı alâka duyan ve şefkatli olan insandır. Bizce vazifeler içinde en mühim olanı da budur.

Eğer insanımıza karşı alâka duyuyor ve ona karşı merhametli olduğumuzu kabul ediyorsak, bunun en güzel isbatı, ona karşı yapmamız gereken vazifeleri yerine getirmemiz olmalıdır. Bu hususta bize düşen en hayatî iş de 'emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker'dir. Öyleyse bunu bütün insanlığa karşı yerine getirme emeliyle çalışmalıyız.

Kaldı ki bu vazifeyi kim yaparsa yapsın, Cenâb-ı Hakk tarafından takdir ve tebcile mazhar olur. Onun için, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır: 

لَيْسُوا سَوَاءً مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ أُمَّةٌ قَائِمَةٌ يَتْلُونَ آيَاتِ اللهِ آنَاءَ اللَّيْلِ وَهُمْ يَسْجُدُونَ & يُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنْ الْمُنْكَرِ وَيُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَأُوْلَئِكَ مِنَ الصَّالِحِينَ

'Kitap ehlinin hepsi bir değildir. Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okuyup duranlar vardır, bunlar Allah'a ve âhiret gününe inanır, kötülükten meneder, iyiliklere koşarlar. İşte onlar salihlerdendir.' (Â'l-i İmrân sûresi, 3/113,114).

Demek oluyor ki, bu vazifeyi kim yaparsa yapsın, Allah'a, âhiret gününe de inanıyorsa, Kur'ân'ın tebciline mazhardır. Zaten bizi de dolu dolu ümitlere sevkeden, bu ve benzeri âyetler değil midir?

Evet, günümüz insanı şiddete, hiddete, baskıya, dövüp öldürmeye değil; şefkate, sevgiye, muhabbete, tatlı söze, mûnis sese muhtaçtır. Herkese şefkatle eğilecek, onun kalb iniltilerini bir mızrap gibi kendi gönlünde duyacak ve onların ızdırabını ızdırabın gibi paylaşacaksın.. evet bugün bizlerden beklenen şey budur. Bu yapılabildiği ölçüde insanlığın beklediği önemli bir iş yerine getirilmiş olacaktır.

Bugün doğu ve batıda bizleri hayrete sevkedecek ölçüde ihtidalar, hidayete ermeler ve din olarak İslâm'ı seçmeler görülmekte.. ve yine içte-dışta baş döndürücü keyfiyette dine dönüşler müşahede edilmektedir. Dün unutulan mescit ve seccadeler, bugün kendileriyle bütünleşen insanlarla, dününün neşvesini paylaşmakta. Ve bu umûmî durum olanca hızıyla yeryüzüne yayılmaktadır. Bütün bunlar, bugün birer olgu ise -ki öyle olduğunda şüphe yok- bu kalblerin şefkatle açılıp-kapandığını göstermektedir. Nefret uyandıran davranışların dün hiçbir faydası olmadığı gibi, bugün de olmayacaktır, yarın da olmayacaktır.

Ben, bugün hidayete ulaşmış ve İslâm'dan nasibini almış nicelerinden duydum ve dinledim ki, eğer dün öldürülmüş olsalardı, şimdilerde, îmanın va'dettiği bu rûhânî hazlardan istifâde edemeyeceklerini defaatle, 'Allah'a şükür ki, o anarşi döneminde İslam'a karşı bir türlü sıcaklık düymayan kişiler olarak öldürülmedik. Aksi hâlde dünya ve âhiretimiz mahvolacaktı' şeklinde ifade etmişlerdir.

Hidayete erip Müslüman olmuş ve Allah Resûlü (s.a.s)'nün huzuruna erme payesini ihraz etmiş bir sahabinin, cahiliye döneminde Allah Resûlü (s.a.s)'nün dostlarından birini öldürmüş olma cürmünü ileri sürüp, kendisini kınayan bir başka sahabiye verdiği cevap oldukça manidardır! Sahabi diyor ki: 'Sen beni öyle bir işimden dolayı kınıyorsun ki, Allah (c.c) benim elimle onu cennete koymuştur. Çünkü o şehit olmuştur. Ya orada ölen ben olsaydım, durum nice olurdu? Zira o gün ben kâfirdim ve ebedî olarak cehenneme girecektim...'

Esasen siz de, mazinin belli bir devresine gidip, anarşiden sıyrılmış ve seccadesine kavuşmuş insanları dinleyebilseniz aynı ses, aynı soluğu duyacaksınız. O gün her meseleyi kaba kuvvetle çözmeye çalışanlar, bugün seccadelerinin başında ağlayan o eski mücrimleri gördüklerinde acaba ne derler?. Doğrusu bunu çok merak ediyorum!

Bu hususu tenvir için Asr-ı Saadet'ten canlı bir örnek sunmak istiyorum:

Amr b. As (r.a), olabildiğine bereketli ve uzun ömür yaşamış bir sahabidir. O, ölüm döşeğine düştüğünde oldukça endişeli ve bu endişeden dolayı da âdeta iki büklümdü. Bu eski asker ve siyasî dâhiye oğlu ve aynı zamanda ümmetin âlimlerinden olan Abdullah b. Amr b. As (r.a): 'Babacığım! Sen hayatta ölüm endişesi taşıyan insanları sevmez, aksine onlara kızardın. Şimdi aynı endişeyi taşıdığını görüyorum..' der. Ölüm döşeğinde son anlarını yaşayan Amr b. As (r.a), oğluna şu cevabı verir:

'Benim hayatımda üç önemli devre var ki, bunlar beni çeşitli duygulara sevketmektedir. İlk devrem küfür içinde geçmiştir. Allah Resûlü'ne (s.a.s) ve inananlara yapmadık kötülük bırakmadım. Her yerde ve her defasında onların karşılarına çıktım; Habeşistan'a hicret ettiler ben de arkalarından gidip orada dahi onları huzursuz ettim. Birçok muharebede Müslümanların karşılarına dikildim. O devrede benimle beraber olanlardan niceleri küfür içinde ölüp gittiler. Cenâb-ı Hakk beni korudu ve hidayete erdirdi. İşte ben o devrede ölmediğim için gece-gündüz Rabbime hamd ettim ve şükürde bulundum.

İkinci devrede ise, daima Allah Resûlü (s.a.s) ile beraber oldum. O'ndan hiç ayrılmadım. Bu dönem itibarıyla dupduru bir hayat yaşadım. Birçok sahabi bu safvet ve duruluk içinde iken öldü. Fakat ben ölmedim. İşe o devrede ölmediğim için de hep hayıflandım, üzüntü çektim. 'Keşke ölüm bana da o devrede gelseydi 'düşüncesiyle hayıflandım durdum.

Üçüncü devre ki, Efendimiz (s.a.s), Yüceler Yücesi nezdindeki makamına göçüp gitti. Artık O aramızda yoktu. Çıkan problemlere biz kendimiz çare bulmaya çalışıyorduk. Bu devrede vicdanımı rahatsız eden birçok hâdiseye karıştım. Ve ölüm bana böyle bir devrede geldi.. onun için de endişe içindeyim.'[3]

Bizler de bugün, Amr b. As'ın (r.a), vefat etmediği için durmadan Cenâb-ı Hakk'a hamdettiği ve o karanlık devrenin dehlizlerinden geçerek ışık ve aydınlık bir zemine çıkıp seccâdelerinde duâ duâ Cenâb-ı Hakk'a şükür edalı yönelişlerde bulunan belli bir dönem insanlarını, her devrinkinden daha çok müşahede edenlerdeniz. Eğer onlara ikinci ve üçüncü devrelerde de dupduru bir hayat hazırlayabilirsek, son anlarını da aynı hamd ve şükür neşvesi içinde geçirmelerini temin etmiş olacağız.

Evet, vazifede sınır yoktur. Bilhassa muhabbet fedaisi olmaya azmetmişler için... Muhabbet fedaisi, kendini, Cenâb-ı Hakk'ı insanlara sevdirmeye adamış kahramandır. Onun bütün derdi, insanların Rablerini sevmelerini temin etmek ve onlara ebedî varoluşa giden yolları açmaktır. Bilhassa günümüzde, böyle bir kahramana düşen vazife çok daha ciddi buudlara ulaşmıştır. Zira ekseriyet itibarıyla günümüz insanı, her ne kadar çeşitli yerlerde görülen dinî hayata dönüş bize ümit verse de, Cenâb-ı Hakk'tan kopuk bir hayat yaşamaktadır. Onları böyle bir girdaptan kurtarma, çok zor; zor olduğu kadar da mübeccel bir vazifedir. Cinnet içinde, öldüren bir bataklıkta çırpınan bir insana, 'olduğun gibi kal!' demek ne ise, bu girdapta yuvarlanan nesle de, kalb safvetini korumasını ve Rabbiyle irtibatını sağlam tutmasını tenbih etmek aynı şeydir, hatta ondan da zordur. Ne var ki bizler bu zoru aşmak mecburiyetindeyiz. Sevgi, muhabbet ve müsamaha da bu zoru aşmanın önemli bir yoludur. Çünkü karşımızdaki kimselerin çoğu ebedî hayatını kazanma ya da kaybetmekle yüz yüzedir. Biz ise, onun ebedî hayatını kazanmasını istemekteyiz. Halbuki o, henüz içinde bulunduğu tehlikenin büyüklüğünü sezebilmiş değildir. Onun için, bizim gayret ve tehâlükümüzü yadırgamakta; hatta bazen bize kızmakta ve karşı çıkmaktadır. Ona aynı şekilde mukabele, onun ebedî hayatı kaybetmesine sebep olacaktır. Öyleyse davranışımız, mutlaka onun bize karşı olan davranışından farklı olmalıdır. Zaten o, durumunun nazik bir noktada olduğunu bilse, bizim gayretimizi anlayacak; koşup gelecek ve gönüllerimizi sevince gark edecektir. O hâlde, onun o bütün yadırgama ve karşı çıkmalarına rağmen, bizim ısrarla bu uyarıları devam ettirmemiz gerekir. İnsanlık semasının ay'ları, güneşleri mesabesinde olan başta peygamberler olmak üzere evliyâ, asfiyâ da hep böyle davranmışlardır. Meselâ;

Hz. Nuh (a.s), boğulmak üzere olduğunun farkında olmayan, onun için de gemiye binmemede ısrar eden oğlunun karşısında, nasıl çırpınmış ve aralarına giren bir dalganın oğlunu alıp götürmesi karşısında nasıl sarsılmış ve sessiz bir feryada gömülmüştü,[4] öyle de, günümüzde, aynı türden yüzlerce hâdise karşısında aynı heyecan yaşanmalıdır!..

Putlara tapan bir baba karşısında Hz. İbrahim (a.s)'in derdi, ızdırabı ve ona hakikatleri anlatabilmek için her çareye başvuruşu,[5] günümüzün muhabbet fedâilerine mutlaka birşeyler anlatmalıdır.

Hele, kendisini kırk yıl himaye etmiş amcası Ebû Talib'in öleceği anda başucunda durup: 'Amcacığım, bir kere beni tasdik et, âhirette sana şefaat edeyim'[6] diyerek kıvrım kıvrım kıvranan dertli ve mahzun Nebi'nin bu hâli, gözlerimizin önünden hiç gitmemelidir.

... Ve yine O; kavmi O'nu kovmuş ve her türlü hakarete maruz bırakmışken, O hep muhabbet ve sevgiyle mukabele etmiş; etmiş ve kazanan da kendisi olmuştur. Çünkü arkasından milyarlarca insanın ebedî hayatı kazanmasına giden yol, bu katlanma köprüsünden geçerek devam etmiştir.[7]

Evet, bu kudsî vazife, tam şefkat ve muhabbet fedâilerine göre bir vazifedir. Yaşatma arzusuyla yaşama zevkini terkedenlerin vazifesi.. içinde bulunduğu cemiyetin fertlerine cennete giden yolu gösteremediği takdirde, cennette dahi huzur bulamayacak kadar yüce himmetler taşıyan şefkat abidelerinin vazifesi.. 'Milletimin îmanını selâmette görürsem cehennem alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. Milletimin îmanını selamette görmezsem, cenneti de istemem. Orası da bana zindan olur..'[8] diyen fedailerin vazifesi.. ve 'Ya Rabb, vücudumu o kadar büyüt ki, cehennemi ben doldurayım, oraya başka kulun girmesin' diyen sıddîklerin vazifesi...

Evet, pratikte tatbiki çok zor olan bu sözler, bir anlık ruh hâlini ele verse dahi, ummanlara sığmayan bir şefkati anlatması bakımından da çok mühimdir...

Allah Resûlü (s.a.s), ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp 'Ümmetim! Ümmetim!' diyeceği rivayet edilir. Bu nasıl bir şefkattir ki, o esnada O'na; cenneti, hurilerin perdedarlığını ve kim bilir daha nice güzellikleri unutturacak ve O gözyaşlarını ceyhun ede ede hep ağlayıp duracaktır. Evet O'na 'Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!' deninceye kadar O, başını yerden kaldırmayacak ve hep 'Ümmetî! Ümmetî!' diye inleyecektir.[9] İşte bu o büyük zatın ümmetine karşı eşsiz şefkat ve merhametinin ifadesidir. Yine bu, O'nun, en büyük muhabbet fedâisi olması demektir. Evet, kendi beşerî hazlarını, aile mutluluğunu, dünyevî meşguliyetlerini insanların derdiyle dertlenme yolunda unutmayan ve candan cânandan geçmeyenin muhabbet fedâisi olması mümkün değildir. Tam bir muhabbet fedâisi olmadan da 'emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker' vazifesini hakkıyla yerine getirmek imkânsızdır. 


[1] Deylemî, el-Firdevs, 3/586
[2] Müsned, 6/431
[3] İbn-i Esir, Üsdü'l-Ğabe, 4/247; İbn-i Hacer, el-İsâbe, 3/3
[4] Hûd sûresi, 11/42,43
[5] En'am sûresi, 6/74
[6] Buhari, Menakıbu'l-Ensar, 40; Tirmizi, Tefsiru'l-Kur'ân, 28,29; Neseî, Cenâiz, 102
[7] Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 6/35; Kadı İyaz, Şerhu'ş-Şifa, 1/279
[8] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayatı, 554
[9] Buhari, Tevhid, 36; Tefsirü'l-Kur'ân, 5; Müslim, İman, 326,327; Tirmizi, Kıyamet, 10