Kırklareli Günleri: Abdülhamit Oruç Anlatıyor

Hızırbey Camii'nde uzun yıllar imamlık yapan Abdülhamit Oruç hoca 1965 yılında Fethullah Gülen Hocaefendi'ye çok destek olmuş, adeta ona mihmandarlık yapmış. Şimdilerde sağlığı elverdiği ölçüde değişik yerlere konuşma ve panellere gidiyor. Sevenlerinden gelen davet istekler doğrultusunda bazı yerlerde konuşmalar yapıyor. 1965'li yıllarda Fethullah Gülen Hocaefendi ile Kırklareli'ndeki esnafları tek tek dolaşmışlar. Hocaefendi'nin Kırklareli'ne geldiği günü bugünkü gibi anlatıyor.

-Kırklareli'nde "Hamit Hoca" diye bilinen Abdülhamit Oruç kimdir? Kendiniz ve aileniz hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

Adım Abdülhamit Oruç. Babam Drama'da doğmuş. Mübadil göçmenlerinden olup çok küçük yaşta Türkiye'ye gelmişler. Küçüklüğünde Kavala'da okumuş ve orada din eğitimi almış. Türkiye'ye geldikten sonra yaşı küçük olmasına rağmen değişik yerlerde imamlık yapmış. Kırklareli'nin Vize kazasının Sergen köyünde (şimdi nahiye) tam 60 sene fiilen imam hatiplik, 4 sene kadar diğer iki köyde imamlık, emekli olduktan sonra 3 sene de fahri olarak imamlık olmak üzere toplam 67 sene vazife yapıyor. Ben de onun bu bereketli vazifesinin etkisi altında büyüdüm.

Babamın adı Kâzım, annemin adı Hatice. Biz üç kız, iki erkek olmak üzere beş kardeşiz. Ağabeyim İsmail, büyük ablam Lütfiye, küçük ablam Huriye, dördüncüsü ben Abdülhamit, en küçüğümüz de Şükriye.

Allah rahmet eylesin, babam 102 yaşına kadar yaşadı. Ölümünden önceki 10 sene içinde, sayıları 100'ü geçmiş evlat ve torunu vardı. Şimdi herhalde 150 olmuştur. Babam 2002 yılında vefat etti. Annem de babamdan iki sene evvel 2000 yılında vefat etmişti.

-Eşiniz ve çocuklarınız hakkında neler söylersiniz?

Eşimin adı Esved hanımefendi olup kendi köyüm Sergen'lidir. Evliliğimizden en büyükleri kız, ikisi de erkek olmak üzere üç tane çocuğumuz oldu. Kızımın adı Tahire, büyük oğlumun adı Ramazan Ahmet, şu anda lise müdürlüğü yapıyor. Diğer oğlum Mehmet ise kendimize ait küçük bir kitapçı dükkanımız (Mihrap Kitabevi) var, orayı işletiyor. Çocuklarımdan toplam beş torunum var. Kızım Tahire'den Ayşegül ve Alperen adında bir erkek ve bir kız torunum var. Büyük oğlum Ramazan Ahmet'ten Ömer ve Şevval adında bir erkek ve bir kız torunum var. Küçük oğlum Mehmet'ten de yeni bir erkek torunumuz oldu. Adını Yunus Emre koyduk.

-Çocukluk ve talebelik günlerinize ait neler hatırlıyorsunuz?

20 Ekim 1940 senesinde Kırklareli'ne bağlı Sergen köyünde doğmuşum. 1947 yılında başladığım İlkokulu 1952 yılında kendi köyümüzde bitirdim. Babam o yaşlarda bize gerekli dini bilgileri verdi. Köyümüz büyükçe bir köy ve belki Trakya'nın en dindar köylerinden biridir.

1952 yılında ilkokulu bitirdikten sonra Lüleburgaz'ın Ahmetbey köyüne hafızlık yapmaya gittim. Orada Yunanistan'dan göç etmiş Menlik'li çok mübarek Hafız Osman adında bir zât vardı. 1954 yılına kadar onun yanında kaldım ve yarım hafız oldum. Ondan sonra yine 1954 yılı içinde İstanbul'a gitmeye karar verdim. İstanbul'da bir sene kadar Üsküdar Yeni Cami'de bulunan Hafız Mustafa Efendiden hafızlık çalışmalarına devam ettim. Fakat bazı sebeplerden ötürü yine hafızlığımı bitiremedim.

1955 yılında yine İstanbul'da Taşlıtarla Dörtyol'da Hacı Fahri Kiğılı Efendi'de okumaya başladım. Alim bir zat idi. İstanbul'daki Kiğılı pasajı onlarındır. Bir ara köye gelmiş ve hafızlığıma ara vermiştim. Sonra tekrar döndüm ve o zatın yanında 1957 senesine kadar kalarak hafızlığımı bitirdim.

Taşlıtarla'dan sonra 1958 yılında Eyüp ilçesine bağlı Kemerburgaz'da Trablusgarp'lı emekli bir binbaşı Hacı Tevfik Efendi'nin yanına gittim. Bu zat orada imamlık ve Kur'an kursu hocalığı yapıyordu. Onun yanında bir yıl kadar Arapça okudum. 1958 yılının sonunda oradan da ayrılarak İsmailağa Camii'nde bulunan Kur'ani Bilimler Yardım Derneğine gittim. Dernek bugünkü Draman'da Fatih Koleji'nin temellerini atan dernek idi. Orada Arapça ve dini bilgiler okudum. 1959 senesinin sonunda bu dernek ve Kur'an Kursundan da ayrılarak 1960 yılının Ramazan ayında[1] İzmir'e gittim.

-İlk mesleki tecrübeniz nasıl oldu, nerede görev aldınız?

1960 yılının başlarına tekabül eden Ramazan ayında Ramazan vaizliği yaptım. İzmir Karşıyaka'da Tersane Camii, Çay Camii, Alaybey Camii ve Osmanpaşa Camilerinde vaaz verdim. Oranın müftüsü, hem teşvik etmek hem de acemiliğimi atmak maksadıyla bana değişik camilerde vazife verdi. Bu benim ilk tecrübem oldu.

-Ne kadar görev yaptınız İzmir'de?

İzmir'de bir ay kaldım. Bayrama kadar İzmir'de kaldım. Zaten Ramazan vaizliği için gitmiştim oraya. Vazifem sona erince bayramda kendi köyüm Sergen'e döndüm.

-İlk tecrübeniz olması yönüyle başınızdan geçen hadiseler oldu mu İzmir'de?

İzmir'deki görevim sırasında ben acayip fikirleri olan bir tarikata rastladım. Onlara katılmak üzereydim. O günlerde bir rüya gördüm. Bu rüya benim hayatımda önemli bir dönüm noktası ve işaret taşı gibi oldu adeta. Rüyamda Bediüzzaman Said Nursi'yi gördüm. Fakat o güne kadar onu görmüşlüğüm yoktu. Bu hadise Bediüzzaman'ın vefatından[2] yirmi gün kadar önce oldu. İsterseniz o rüyayı anlatayım.

-Rüyayı anlatmadan önce şöyle bir soru sorayım. Risaleleri ve Üstad Bediüzzaman'ı tanımadan önceki düşünce yapınız ve bilgi birikiminiz hakkında bir iki cümle söylemek isteseniz neler söylersiniz?

Evet haklısınız. Şu hususu nakledeyim: Daha önce de anlattığım gibi ben değişik yerlerde yetkili sayılabilecek zatlardan Arapça okudum, hafızlık yaptım, vaaz edebilecek bir kıvama gelmiştim ama kafamda oluşan yüzlerce binlerce çelişkili soruyu cevaplayacak durumda değildim. Oluşan istifhamlara yorum getirip işin içinden çıkamıyordum. Başkalarına anlatıyordum ama kendim birçok müşkilatın içindeydim. Okumaya çok meraklıydım, okuduğum şeylerde bir sınırlandırma, yani hangi tür eserlerden ne elde edilir, nasıl istifade edilir gibi bir tecrübem olmadığı için ne bulursam okuduğumdan dolayı kafamda ve beynimde bir parçalanma, bir farklılaşma oluşmaya başladı. Zıt şeyleri bağdaştıramama gibi durumlarda manevi sıkıntılar çekiyordum. Mesela Darwin'e ait bir kitabı okuyor, ardından Kur'an'da Adem aleyhisselamın yaratılışına ait tefsirleri okuyordum. Bunun altından çıkamıyordum. Çünkü babam bana okumayı teşvik ederdi, fakat nasıl bir kitap okuyacağıma dair bir metot vermediği için "kitapta yazıyorsa doğrudur" fikrinden hareketle bir yığın çelişki içinde kalıyor ve sıkıntı çekiyordum.

-Peki bu sıkıntı ve çelişkilerden kurtulmak için nasıl bir arayış içine girdiniz?

İzmir'de, bütün bu sıkıntı ve çelişkiler içinde olduğum bir aylık dönem içinde, biraz önce bahsettiğim bir tarikatla irtibatım oldu. Birgün tarikatın önde geleniyle görüşmeye gittim. Görüşmemin sebebi ehli sünnet ve cemaatin dışında olan bazı konularda tereddüdüm olduğu içindi. Fakat değişik fikirleri ve yanlış telakkileri olan bu adamın dediklerinden sonra zihnim iyice bulandı ve allak bullak oldu. Sıkıntım iyice arttı, aradığımı bulamamıştım. Aslında gördüğüm kadarıyla güzel sohbetler ediyor, zikirler yapıyorlardı. Fakat kader ve Vahdet-i vücut meselesinde söylenen ifadeler beni iyice sıkıntıya soktu. Çünkü batılıların panteizm dedikleri bir düşünce yapısı vardı. Cenabı Hakk'ı biraz maddi olarak tarif etme gibi şekillere düşüyorlardı. Ondan dolayı da ayrı bir sıkıntı çekiyordum.

-Üstatla ilgili rüyayı görmeniz bu esnada oldu herhalde?

Evet o günlerde oldu. Kısaca rüyam şöyle idi: İzmir Karşıyaka'da imişim, o görüştüğüm tarikatın lideri olan zât, elinde bir sopa veya bağ budadıkları zıvana denilen bir aletle arkamdan gülerek beni kovalıyordu. Bu koşuşturma esnasında bir yere sığınmak istedim. Bir apartmanın kapısını açık görünce kendimi hemen oraya attım. Kapıdan girince bir de baktım ki merdivenin başında Üstad Bediüzzaman Said Nursi oturuyor. O zamana kadar ben onu tanımış, görmüş değilim, hakkında da fazla fikrim yoktu. Bana eliyle işaret ederek "kapat kapıyı, korkma tamam artık bitti..." dedi.

Bu rüya benim hayatımda Risaleleri tanıma adına o müşkül durumdayken önemli bir dönüm noktası oldu. Bu rüyayı Bediüzzaman'ın vefatından yirmi gün kadar önce gördüm.

-Risale-i Nurları ne zaman gördünüz veya tanıdınız?

Üstad Bediüzzaman'ı rüyamda gördüğüm gecenin sabahında idi. Vaaz verdiğim camide bulunuyordum. Öğle vaazına çıkmadan önce hazırlık yaparken camiye dört kişi geldi. Kim olduklarını bilmiyorum, daha önce hiç karşılaşmadım, tanımıyorum. Orada bana Risale-i Nur ve Bediüzzaman'la ilgili sorular sordular. Ben fazla bilgim olmadığı halde birkaç şey söyledim. Bunun üzerine onlar "Hocaefendi! sen bu işleri bilmiyorsun, biz sana kitap verelim, ona göre konuşursun" dediler. Ve bana Mektubat, Lemalar, İşârât-ül İ'caz, Asa-yı Musa, Gençlik Rehberi, Küçük Sözler kitaplarını hediye ettiler. Risale-i Nurları ilk defa orada görmüş oldum.

-Risale-i Nurları tanımanız sizde nasıl bir değişiklik meydana getirdi?

İzmir'de vazifem bitip bayramda köyüme dönünce o adamların bana verdikleri Risaleleri okumaya başladım. Fakat kolay değildi. Öyle uluorta Risale okumak ne mümkün? Bırakın Risale okumayı Risaleyi düşünmek bile suçtu. O yıllarda zan altında kalmaya, şikayet edilmeye ve takibe uğramaya yeterli sebepti Risale okumak veya Risaleden bahis açmak. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin olduğu günlerden bahsediyorum. İhtilalin en etkili olduğu günlerdi. Onun için ben kitaplarımı alıp ormana gidiyordum. Yemyeşil ormanlıklar içerisinde bir dağ köyü benim köyüm. Ormanlarda sakin bir vaziyette Risaleleri okudum.

Risaleleri okumaya başlayınca, Risale-i Nurlarda yaşadığım ve biraz önce saydığım çetrefil ve müşkil meseleleri çözen çok formüller buldum. Her okuduğum sayfadan sonra beynimden adeta bir ağaç parçası, bir kıymık, bir diken sökülüyormuş gibi rahatlamaya başladım. Benim ilk okuduğum eser İşârât-ül İ'caz kitabıdır. Klasik tefsirlere uygun yazıldığı için, kelime kelime tahlil ettiği için, yani eski tefsirlerde olduğu gibi bir kelimeyi söyleyip onun üzerinde yorum yaptığı için, diğer Risale-i Nur eserlerinden farklı olduğu için hocalık yönüyle bana daha yakın geldi. Ağır olmasına rağmen en evvel okuduğum eser odur. Arapça okumanın avantajıyla büyük istifade ettim o eserden. Bütün sorularımın cevabını Risale-i Nurda buldum ben. Kitapların tamamını herhangi bir sohbet veya bir kişinin desteği olmadan tek başıma okudum. İzmir'de de sorup edeceğim kimse yoktu. Dediğim gibi kitapları aldım ve köyüme döndüğümde ormanlarda okudum.

-Karşıyaka'da camiye gelerek size Risale veren insanlarla daha sonra görüşmediniz mi?

1960 yılından bu güne 45 yıl geçti. Onlarla ne karşılaştım, ne de gördüm. O zaman İzmir'de camiye gelerek beni Risale ile tanıştıran o adamları bulmak isterdim. Herhalde onlar benim Hızır aleyhisselamımdı! Bilemiyorum tabii. Şimdi onları bulup ziyaret ederek teşekkür etmek isterdim ama bir daha da hiç karşılaşmadık ki! Kulağımda kaldığına göre sanki aralarında birine "Ali" diye hitap ediyorlardı. Allah onlardan razı olsun. O gün kitapları verdiler ve kısa bir konuşmadan sonra kayboldular. Fazla kalmadılar camide. O zamanlar çok sıkı idi. Değil Risale-i Nuru okumak veya anlatmak, kafanın içinde olduğunu anladıkları anda takibat açılıyordu. Ağır baskılar vardı.

-En son hangi okulu bitirdiniz veya mezuniyetiniz nedir diye sorayım?

1960 yılının sonbaharında ortaokul bitirme imtihanları açıldı. Dışardan ortaokulu bitirmek için ders çalışmıştım. Eylül ayında yapılacak imtihanlarına girmek üzere köyümüzden kalkıp Kırklareli'ne gittim. Ortaokul mezunu olabilmek için bir seferde bütün dersleri vermek mümkündü. Ancak ben üç tane dersi veremedim. Askere de gittiğimizden diplomayı alamadık. Daha sonra camilerde yaptığımız sohbet, vaaz ve Komünizmle Mücadele derneklerinde gösterdiğimiz faaliyetler ve aşırı solcu gruplarla girdiğimiz mücadele yüzünden kalan üç dersimi veremedim. Seneler sonra ortalık durulunca kalan derslerimi verdim ve 1966 yılında ortaokul mezunu oldum. Halen de ortaokul mezunuyum.

-Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışmanız nasıl oldu? Tanışmadan önce Hocaefendi hakkında neler biliyordunuz?

Kırklareli'ne ortaokul imtihanlarına geldiğim 1960 yılının Eylül ayında PTT'de Telem memuru olan ve Hocaefendi'nin Küçük Dünyam röportajında "Diyarbakırlı bir zat" diye bahsettiği Mehmet Dürücan ile tanıştım. Bu arkadaş bana diğer Risaleleri de hediye etti. Böylece ben Risale-i Nurların tamamen içine girmeye ve istifade etmeye başladım.

Mehmet Dürücan'la Kırklareli'nde tanıştıktan sonra beraberliğimiz ve sohbetlerimiz devam etti. İşte o günlerde bana Hocaefendi'den bahsetti. Kendisi daha önce Edirne'de Hocaefendi'yi ziyaret edip tanışmış. Hocaefendi'yi bana tanıtırken "Risaleleri iyi bilen, alim, fazıl ve Bediüzzaman'ı iyi tanıyan biri" diye bahsetti. Benim de Edirne'ye giderek Hocaefendi ile tanışmamı istiyordu. Hatta bana yol parası bile verdi ve Edirne'ye gönderdi. Bu gidişim çok iyi oldu. Fethullah Gülen Hocaefendi o zaman Akmescit denilen camide bir Kur'an Kursunun başında idi, talebe okutuyordu orada. Aynı zamanda penceresinde yatıp kalktığı Üçşerefeli Cami'de vaazlarına devam ediyordu. Hocaefendi ile tanışmamız 1960 yılının sonlarında oldu, çünkü 27 Mayıs 1960 darbesini hatırlıyorum, sıkı günlerdi. Hocaefendi ile görüşmemiz çok müspet oldu. Yakın fikir ve düşüncelerimizden dolayı çok güzel anlaştık. Daha sonraki günlerde de irtibatımız ve görüşmelerimiz devam etti.

-Askere ne zaman gittiniz?

Ben 1961 yılının Mart ayında askere gittim. Dört ay Denizli'de acemi eğitiminde kaldım, geri kalan 20 ayı da İzmit'te askerlik şubesinde yazıcı olarak geçirdim. İki senelik askerliğim süresince Hocaefendi ile irtibatımız olmadı. Zaten 1961 yılının Kasım ayında o da askere gitmişti.

-Hızırbey Camii imamlığına ne zaman ve nasıl başladınız? Başınızdan geçen hadiseler oldu mu?

Ben 1963 yılının Mart ayında terhisimi alıp köyüme döndüm. Askerden sonra geçici olarak 8 ay kadar Vize'nin Hasboğa köyünde maaşım muhtarlık bütçesinden karşılanmak üzere imamlık yaptım. Bu arada Kırklareli merkezde bulunan Hızırbey Camii imamlığı için imtihan yapılacağını duyduk. İmamlık imtihanına 28 kişi başvurmuştu. 1963 Eylül ayında imtihanlar yapıldı. İmtihanda birinci gelerek Hızırbey Camiine imam olarak atandım. Fakat göreve 1 Ocak 1964 tarihinde başladım.

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 1965-66 yıllarında vaaz verdiği Hızırbey Camii

Hızırbey Camiinde göreve başladıktan sonra başta Komünizmle Mücadele Derneği olmak üzere halkımızı değişik cereyanlara karşı uyarmak için değişik faaliyetler düzenlemeye başladık.

Tabii Risaleleri ve Üstadı tanıdıktan sonra Kırklareli'nde başımıza gelmeyen kalmadı. Okuyan bir şeyler bilir, bilen konuşur, konuşanın da başından dert eksik olmaz. Hızırbey Camii'nde imam olduktan sonra vaaz ve konuşmalarım takibe alındı. Bu yüzden benimle birlikte köyümüzden 6 kişiyi toplu Risale okuma suçundan meşhur 163. maddeye göre mahkemeye verdiler. "Devletin siyasi, içtimai ve idari temel nizamlarını dini esaslara kısmen de olsa uydurmak maksadıyla propaganda yapma, örgüt teşekkül etme veya cemiyet kurma" maddesinden dava açtılar. Ezberlemiştik artık 163. maddeyi. O sıralarda Sivrihisarlı Orhan Keskin adında hukukçu avukat bir arkadaşımız Kırklareli'nde yedek subay olarak askerliğini yapmakta imiş. Benim bu durumumu duyunca yanımıza gelerek "Hocam sen bu işin altından tek başına kalkamazsın, ben sana bir avukatın adresini vereyim, onu bul o sana yardımcı olur, zaten suçun yok, inşallah beraat edersin" dedi. Onun adresini verdiği avukat Bekir Berk imiş. Bu vesile ile Bekir Berk abiyi ve diğer büyük abileri bu sayede gördüm, onlarla tanıştım İstanbul'da. Bir müddet sonra da zaten Hocaefendi de geldi Kırklareli'ne. Ondan sonra sohbet ve hizmet faaliyetlerini beraber yürüttük.

Bu arada Hocaefendi ile Edirne'den irtibat kurduk. Askerden sonra tekrar Edirne'ye döndüğünü duyduk. Gelip gitmelerimiz oldu. Hocaefendi de bizi ziyarete geldi Kırklareli'ne. Hocaefendi'nin Edirne'de bir mahkemesi olmuş. Biz buradan otobüsler tutup o mahkemeleri izlemeye giderdik. O da bizim buradaki mahkememize gelirdi. Avukat Bekir Berk bakıyordu o davalara.

Hocaefendi'nin yanına piknik maksadıyla esnaf arkadaşlarla otobüs ayarlar Edirne'ye giderdik. Edirneliler de bize gelirlerdi piknik veya ziyaret maksadıyla. Hatta bir keresinde 1965 yılının ilkbaharında gelmişlerdi. 60-70 kişilik bir grup halinde Sarayiçi'nde Kırkpınar denilen yerde çayırın tam ortasında güzel bir piknik yapmıştık. Henüz güreşler yapılmıyordu. Güreş mevsimi değildi. Bu şekilde Edirnelilerle çok güzel faaliyetlerimiz oldu.

-Fethullah Gülen Hocaefendi Kırklareli'ne ne zaman geldi? Gelişi hakkında neler biliyorsunuz?

Edirnelilerle ilkbaharda yaptığımız pikniklerden sonra epey bir zaman geçti. 1965 yılının yazında idi. Ağustos ayı olabilir. Havalar gayet sıcaktı. Birgün Hocaefendi'nin Kuyumcular Çarşısı'ndan Zincirlikuyu Caddesi'ne doğru geldiğini bugünkü gibi hatırlıyorum. Üzerinde gri olarak hatırladığım bir takım elbise, ayağında makosen ayakkabı ile gayet temiz, sade ve düzgün bir görünümü vardı. Cadde üzerinde küçük bir kitapçı dükkanım vardı benim. Hocaefendi oraya geldi ve onu orada karşıladık. Böylece Hocaefendi Kırklareli'ndeki vazifesine[3] başlamış oldu.

-Fethullah Gülen Hocaefendi neden Kırklareli'ne geldi? Kırklareli'ne tayin edilmesinin sebebini biliyor musunuz?

Evet, bildiğim kadarıyla anlatayım. Edirne'de çok dirayetli, hatip ve bilgili bir müftü vardı. Yaşar Tunagür hoca idi bu müftü. Bütün Trakya'da onu duyanlar vaazlarını dinlemek için Edirne'ye gidiyorlardı. Yaşar Tunagür hoca, Fethullah Gülen Hocaefendi'yi yakından tanıyıp bildiğinden onu çok seviyormuş. Bu müftü efendi 1963 yılında İzmir'e tayin ediliyor. Hocaefendi 1964 yılında askerden döndükten sonra tekrar Edirne'ye geliyor. Orada bulunan yakın akrabası Hüseyin Top Hocanın da yardımıyla yeni bir görev vermek istemişler. Ancak o zamanki Edirne Valisi Ferit Kubat[4], dini konulara muhalif olduğundan Hocaefendi'yi tayin etmek istemiyor.

Bunun üzerine imtihan evraklarını Diyanete gönderip tayinin yukarıdan yapılmasını istiyorlar. Yaşar Tunagür Hoca bu arada Diyanet İşleri Başkan yardımcısı olarak İzmir'den Ankara'ya tayini çıkıyor. Edirne'den gönderilen evraklar da Yaşar Hocanın eline ulaşınca, valinin Fethullah Gülen Hocayı rahat bırakmayacağını anlıyor ve bir başka yere tayin etmeyi düşünüyor. Böylece Edirne valisinin tasallutundan kurtulur diye düşünmüş Yaşar Tunagür Hoca. Hocaefendi böylece Kırklareli'nde yeni teşkilat kanununa göre resmi vaiz oldu. Ondan sonra da zaten Ege'de gezici vaiz ve İzmir merkez vaizi olarak buradan İzmir'e tayin oldu. Yaşar Hoca 1965 sonbaharında Kestanepazarı'ndan ayrılırken kendi yerine daha aktif bir vaizi göndereceğini söylemiş. Bunun üzerine Hocaefendi'yi Kırklareli'nden alıp İzmir'e tayin etti.

-Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Edirne'deki mahkemesi neden dolayı idi?

O zamanki davaların yüzde doksanı 163. maddeye muhalif olma suçundan açılıyordu. Bekir Berk geliyordu o davalara. Bir seferinde biz de gittik. Doktor Sadullah Nutku, Said Özdemir gibi üstadın talebelerinden kalabalık bir grupla Edirne'ye gittiğimizi hatırlıyorum. Hatta Edirne'de bakkal Hamdi Esenkal vardı, vefat edeli çok oldu. Onun evinde akşam yemeğini yedik ve sohbet ettik. Orada sohbette Bekir Berk ve Hocaefendi Edirne'de bazı kardeşlerimize uyarılarda bulundu. Biraz taşkınca konuşmalar yapıyorlardı. Hocaefendi ne dediğini biliyordu, fakat o zamanlarda ne söylerseniz söyleyin, dini hizmet için söylediğiniz sözün dozu biraz kaçtı mı hemen dava açılıyordu. O yüzden Hocaefendi o arkadaşlara dikkatli olmalarını tavsiye ediyordu.

-Fethullah Gülen Hocaefendi ile Kırklareli'nde ne kadar beraber oldunuz? Hızırbey Camiinde kaç sene imamlık yaptınız?

Hızırbey Camii'ne, Eski Cami de derler. Fakat eski ismi banisinden ötürü Hızırbey Camii'dir.

Bu camide 25 sene vazife yaptım. Hızırbey Camii'nde 1 Ocak 1964'te vazifeye başladım, yine Hızırbey Camii'nde 1989 yılında bitirdim. Bunun sekiz ay kadarı Hocaefendi ile beraber geçti. 1966 yılının Mart ayında Hocaefendi İzmir'e tayin oldu. Ben geri kalan 23 senemi de Hızırbey Camii'nde geçirdim. 1989 yılının Mart ayında da emekli oldum.

-Emekli olduktan sonra ne ile meşgul olmaya başladınız?

Ben dini hizmetlerden emekli olmayı düşünmem. Devlet memuriyetinden emekli olmakla birlikte 1989 yılından beri yine durmadan değişik yerlerde vazife yapıyoruz. Mesela 15 defa kadar yurt dışına gittim. Üç aylar ve Ramazan dolayısıyla değişik yerlerde konuşmalar yaptık. Fahri olarak vazife yapmaya çalışıyoruz. 2000 yılından beri İstanbul Üsküdar'da bir kültür merkezinde hanımlara verilen seminer, konferans gibi faaliyetlerde her hafta konuşma ve sohbetler yapıyorum.

-Fethullah Gülen Hocaefendi Kırklareli'ne gelince ilk günlerde nerede kaldı? Evinin tutulması vesaire gibi işlerde siz mi yardımcı oldunuz?

Hocaefendi Edirne'den gelir gelmez, ilk gün benim çarşıdaki kitapçı dükkanıma geldi. Öğleden sonra ikindi vakti gibiydi. Oturduk, çay kahve içtik. Burada bizim tanıdık otelci Hasan Akkaynak vardı. İstanbul Oteli'nin sahibi idi. Ona "Edirne'den bir hocamız geldi, kalacak bir oda ayarlayalım" diye söyledik. Ondan sonra Hocaefendi yirmi gün kadar İstanbul Otel'de kaldı.

Ondan sonra Kırklar Camii'nin bahçesinde bulunan ve değişik amaçlar için kullanılan lojman gibi bir bina vardı. Bazen müze, bazen kütüphane bazen de imam lojmanı olarak kullanılmış o tek katlı binaya taşıdık Hocaefendi'yi. Burada bir Hacı Ahmet Ertürk vardı. O lojmanın yeniden tamir ve ihya edilmesi için yardım topladı. Kırklar şehitliğinin tam karşısında caminin avlusunda bulunan ve cami derneğine bağlı olan o binada Hocaefendi iki ay kadar kaldı. Dernek mensuplarından bazıları kendi aralarında "kime sordular da burayı lojman haline getirdiler" şeklinde bazı şeyler konuşunca Hocaefendi oradan hemen çıktı. Adını, sonradan "bülbül yuvası" diye koyduğumuz Paşaçeşme sokaktaki iki katlı, üst katına içerden merdivenle çıkılan 70-80 metrekarelik evi[5] bulup kiraladık. Hocaefendi İzmir'e gidinceye kadar o evde kaldı.

-Fethullah Gülen Hocaefendi Kırklareli'nde hangi şartlarda ve nerelerde vaazlar verdi? Halkta nasıl bir yankı uyandırdı? Vaazların haricinde ne ile meşgul olurdu?

O zamanlar camilerde merkezi sistem yoktu. Hızırbey Camii'nde vaaz verirdi. Dinlemek için sadece oraya gitmek gerekiyordu. Merkezi sistem olmadığı için cuma vaazlarında, bayram vaazlarında ve Ramazan[6] ayında yatsıdan önce teravih vaazlarında merkezde bulunan Hızırbey Camii'nde vaaz[7] ederdi.

Diğer zamanlarda da cemaat olduğu zaman mesela hanımlar için belli günlerde diğer camilerde de vaaz ederdi. Ayrıca biz Hocaefendi ile kahvelere giderdik. Oturanlardan veya kahve sahibinden rica ederdik, sizinle beş on dakika sohbet etmek istiyoruz derdik. Bunun gibi birçok kahvede konuşmalar yaptık. Ayrıca esnaf dükkanlarına gider, ziyaret eder, bir çayhanede toplanıp esnaflara sohbet ederdik. Ama şimdiki gibi değil. O zaman biz bu sohbetleri mevcutlu, belli sayıda insanla yapardık. Peşimizde sürekli bir polis memuru bulunurdu. Söylediğimiz, konuştuğumuz şeyleri duyacak kadar alenen bir koruma memuru gibi yanımıza kadar yaklaşırdı. Biz dolaşırdık şehrin içinde, o da sürekli 20-30 metre peşimizde dolaşırdı. Eve gelinceye kadar arkamızda idi. Adeta eve teslim eder giderdi.

Kırklareli o zamanın şartlarında geri kalmış, küçük kırsal bir ilimizdi. Şehre kim girer kim çıkar bilinirdi. Otobüsten kim indi, nereye gidiyor, kiminle irtibat kuruyor hep bilinirdi. Adeta adrese teslim şeklinde gideceği eve kadar, evden sonra nerelere uğradı, kiminle konuştu, otobüse binip gidinceye kadar insanlar takip ve kontrol edilirdi.

Onun için ben, Hocaefendi ve Risale-i Nur'un müntesipleri ile ilgili şöyle bir iddiada bulunuyorum. Bu vatanın en sadık evlatları, en ağır testlerden geçmiş, sağda solda falsosu olmayan kişiler, Hocaefendi ve onun gibi olan kişilerdir. Çünkü her dakikası test edilmiş, takip edilmiş ve kayıtlara geçmiş bu insanların. Devlet bunu en ince ayrıntısına kadar biliyor. Acaba o takip eden insanların kaçta kaçı bu kadar testten ve kontrolden geçmiştir sormak lazım.

Ev sohbetlerimiz olurdu. Köylere giderdik, köylerde sohbetlerimiz olurdu. İmam Hatip okuluna talebe bulmak maksadıyla köyleri ziyaret ederdik.

Hocaefendi Kırklareli'nde sekiz ay gibi kısa bir zaman kaldı. Vaazları çok tesirli idi, birçok kimsenin düşüncesinin değişeceği kadar etkiliydi. İlmi, edebi muhtevalı vaazları ilk aylarda pek anlaşılamadı. Tam halkın ona rağbeti hızlandığı ve vaazlarına koşmaya başladığı sırada İzmir'e tayini çıktı. Fakat sonradan birçok insanın onun sözlerinden etkilendiğini, o sözler üzerine tefekküre ve düşünceye dalıp dini hayata, dini yaşantıya girdiğini fark ettik.

-Hocaefendi gelmeden önce sizin ne gibi faaliyetleriniz oldu Kırklareli'nde?

Hocaefendi daha henüz gelmeden biz "İlim Yayma Cemiyeti" adında bir dernek kurmuştuk. O zaman aşırı soldan insanlar vardı burada. Atayolu Gazetesi[8] diye bir gazeteleri vardı. Biz ona "Hata Yolu" derdik. Çünkü yalan yanlış yazılar yazıyor, iftira atıyorlardı. İlim Yayma Cemiyeti'ni çalıştırmamak, İmam Hatip Okulunu açtırmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Burada bir İmam Hatip açma fikri oluşunca ben İstanbul'a gittim. Durumu Bekir Berk'e anlattım. "İmam Hatip Okulları benim okullarımdır, böyle bir şey olursa ona çalışın derdi Üstad" dedi. İstanbul'dan bu desteği alınca Kırklareli'nde İlim Yayma Cemiyeti'ni arkadaşlarla kurduk ve faaliyete başladık. Tabii büyük mücadeleler verdik. Atayolu gazetesinde Ayatta Beyensel diye bir zat vardı. Sürekli iftiralar atıyordu yazılarında. Mesela "Adana'daki İlim Yayma Cemiyeti başkanı, şöyle bir kötülük yaptı, şöyle bir çocuğa tecavüz etti" gibi manşetler atarak buradaki insanların zihnini bulandırmak, İlim Yayma Cemiyetine engel olmak istiyorlardı. Bunun üzerine ben bir daha Bekir Berk abiye gittim İstanbul'a.

Durumu anlattım kendisine. O da "kardeşim siz güvercin derneğini korumak için bir kartal derneği kurun" dedi. Yani Komünizmle Mücadele Derneği'ni kurarsanız, onlar bu sefer İlim Yayma Cemiyeti'nin yakasını bırakırlar dedi.

Biz de geldik arkadaşlarla beraber Komünizmle Mücadele Derneği'ni kurduk ve hemen faaliyetlere başladık. Fazlı Akkaya adında bir avukat vardı. Onu getirip konferans verdirdik. Bu derneği Fethullah Gülen Hocaefendi'nin gelmesine yakın aylarda kurmuştuk. Çünkü Hocaefendi geldikten sonra Komünizmle Mücadele Derneği'nin faaliyetlerinde fikren yön vermek suretiyle bize çok yardımcı oldu. Ondan sonra birçok konferanslar tertip ettik. Necip Fazıl Kısakürek'i defalarca getirdik. Toprak dergisini çıkaran rahmetli Egemen Darendelioğlu'nu[9] getirdik. Çok güzel hizmetler ve konferanslar oldu.

Necip Fazıl'ın verdiği son konferans[10] esnasında idi sanıyorum.Nebi hocanın evinde Necip Fazıl Kısakürek ile Hocaefendi arasında diyalog ve uzun sohbetler oldu. Hatta şöyle bir şey de oldu: Nebi hocanın evine yemeğe gitmiştik. Duvarda Bediüzzaman hazretlerinin hayatını ve faaliyetlerini gösteren bir harita vardı. Doğduğu yerden, esir kaldığı Rusya ve hapiste yattığı Denizli, Afyon ve Kastamonu gibi yerleri çizgilerle harita yapmışlar. Haritanın altında da "Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası, ihya-ı dinle olur şu milletin esası" diye yazan üstadın bir vecizesi vardı. Necip Fazıl bir yandan sohbet ediyor, fakat onu dinleyen talebelerin gözü duvardaki bu harita ve altındaki yazıda idi. Bu durum Üstad Necip Fazıl'ın dikkatini çekti. Bunlar ne diye duvara bakıyorlar diye o da başını çevirip duvarda asılı haritaya baktı ve "Efendi hazretlerini ben tanıyorum, bir zamanlar onun eserlerini açıklamaya çalıştım da benim bu teşebbüsüme muhalefet ettiler, yaptığım işe karşı çıktılar. Halbuki ben onlara dedim ki, sultanlar saraylarda oturur, o bir sultandır, sultanın sarayını kendisi yapmaz, bırakın o sarayı ben yapayım dedim" dedi.

Ondan sonra Hocaefendi ile Necip Fazıl[11] bu evde sohbet ettiler. Necip Fazıl ile irtibatımız yine devam etti. Bununla ilgili şöyle bir hadise de oldu. Bu konferanstan sonra, mahalli gazetelerde, bilhassa Atayolu Gazetesi'nde[12] yazılar yazıldı. Dava bile açıldı, mahkemeler oldu. Burada yerel basında çıkan aleyhteki yazıları biz toplayıp İstanbul'a Necip Fazıl'a gönderiyorduk. O da Büyük Doğu gazetesinde Kırklareli'nden bahseden bir bölüm veya karikatür koydu. Gazetenin ön yüzüne küçük bir köpek rozeti koymuş ve altına şunu yazmış: "Kırklareli'li Kardeşlerime.... Biz burada büyük çomarlarla uğraşıyoruz, bizi küçük finolarla meşgul etmeyin!" Büyük Doğu'nun o günlerdeki sayılarında görülebilir. Biz o nüshayı burada bütün arkadaşlarımıza dolaştırıp göstermiştik.

-Hocaefendi tuttuğu evde kiminle kalıyordu, evde ne gibi faaliyetleriniz oldu? Yanında işlerini gören biri var mıydı?

Hocaefendi Kırklareli'nde kaldığı sekiz buçuk ayı dolu dolu geçirdi. Bülbül yuvası[13] dediğimiz Paşa Çeşme sokaktaki evinin önünde polis baskısı olduğu halde sohbetlerini devam ettirdi. Gelenler sokağın başında polisi görünce geri dönüp kaçıyordu, bir kısmı her şeyi göze alıp eve gelebiliyordu.

Evde kendi başına kalıyordu. Sohbetten sonra biz evlerimize dağılırdık. Orası işleyen bir hane gibiydi, akşamları dersler oluyordu, gelip gidenlerle canlı ve hareketli bir evdi. Ev işlerini müşterek yapıyorduk, arkadaşlar ortalıkta yapılacak ne varsa onu hemen yaparlardı. Bazen kendisi yapıyordu. Bize tatlı yapardı. Elbiselerini yıkamak ve ütülemek için alanlar olurdu. Temizliğe çok hassastı.

Bizler günlük hayatımızda kaliteli, yazar çizer ve düşünür takımından insanlar bulursak alıp oraya Hocaefendi'nin evine götürürdük. Hocaefendi onlarla yakından ilgileniyor ve sohbet ediyordu. Ayrıca önemli sayılabilecek kendi çevresi de vardı. Hocaefendi'nin yanına gelip giden okumuş insanlar vardı. Çerkezköy taraflarından gelip gidenler olurdu.

-Vaazlarından ötürü Hocaefendi Kırklareli'nde bir sıkıntı yaşadı mı? Mesela bir "Ataist" kelimesinden ötürü takibata uğramış...

Dini mevzulara karşı çıkan bazı sol fraksiyonlar ve gazeteler Hocaefendi'yi şikayet ediyor, hakkında yazılar yazıyorlardı. Bu yüzden çok kere emniyete, valiliğe gidip ifade vermeler olmuştur. Cemaatten de 10-15 kadar insan gidip işin doğrusunu, şikayette belirtilenlerin yanlış olduğunu anlatıyorlardı. Böylece Hocaefendi takipsizlik kararı alıyor ve yine vaazlarına devam ediyordu.

Sanıyorum Cumhuriyet bayramına denk gelmişti. Hocaefendi 1965 yılı sonbaharında verdiği bir Cuma vaazında[14] materyalist, komünist ve ateist gibi bazı kelimeler kullandı. Bunu duyan Şerafettin Şen adlı bir fotoğrafçı ve arkadaşları ateist kelimesini "ataist" şeklinde anlayıp Hocaefendi'yi "Atatürk'e, ve Ata'ya sataşıyor" diye hemen şikayet etmişler. Ertesi gün bu ataist[15] kelimesi yüzünden Atayolu gazetesinde bir haber çıktı. Yapılan şikayet ve yazılar üzerine emniyete gittik.

Saatlerce süren izahtan sonra salıverdiler. İzah, diyorum. Çünkü ben de bir Fransızca-Türkçe lügat götürdüm. Emniyettekilere, "Ateist" kelimesinin inkarcılık manasına geldiğini, materyalist, Allah inancı olmayan kişi demek olduğunu saatlerce polislere izah etmeye çalışmıştık.

Hatta mahkemelerde mübaşirlik yapan Hüseyin adında bir mübaşir vardı. O da "sizin anladığınız gibi ataist demedi Hocaefendi" diye emniyette ifade verdi. Onun o ifadesi bizleri sevindirmişti. Oradan bir şey çıkmadı. Vilayet encümeni Hocaefendi hakkında takipsizlik kararı verdi.

Meğer şikayet eden de emniyettekiler de bu kelimenin esas manasını bilmediklerinden onu Atatürk aleyhine söylenen bir söz zannetmişler. Hassasiyetleri bu sebeple imiş..

-Hocaefendi Kırklareli'nden neden ayrıldı? Ayrılmasına sebep olan hadiseler var mıydı?

Kırklareli'nde sekiz ay geçtikten sonra Hocaefendi'ye Ankara'dan bir yazı geldi. Bütün vaizlerin asalete geçmeleri isteniyordu. Bir konuyu vaaz şeklinde, 15-20 sayfa halinde işlemeleri gerekiyordu. Hocaefendi de "insan" konusunu ele aldı. Hatta hatırlıyorum, söz söz bölünmüş, fasiküller halinde bende Risaleler vardı. Hocaefendi onlardan 23. sözü aldı ve satır satır altını çizerek vaaz konusunu oradan işledi. Yani 23. sözü esas aldı. Kaybolmadıysa Hocaefendi'nin o altını çizerek çalıştığı Risale fasikülü bende mevcuttur. Hazırladığı o vaaz çalışmasını Diyanet'e gönderince asaleti kabul edildi ve yeni bir yere atanmaya hak kazandı.

Hocaefendi böylece İzmir'e Yaşar Tunagür Hoca tarafından[16] tayin edildi. Kırklareli'nden herhangi bir problemden dolayı gitmedi. Terfi ettiği için gitti. Zaten doğrudan doğruya İzmir'e tayini mevzuat itibariyle mümkün değildi. İkinci derecede bir yerde vaizlik yapması ve asalete geçmesi lazımdı. Bunları aşınca İzmir'e geçmesi kolay oldu. Bir nevi stajyerliğini burada tamamladı ve Yaşar Hoca'nın İzmirlilere "size benden daha hayırlı bir vaiz göndereceğim" dediği İzmir'e gitti.

-İzmir'e gittiği günü hatırlıyor musunuz? Uğurlama yapıldı mı?

Tabii hatırlıyorum... Yine bizim arkadaşlarla beraber uğurladık. Burada beraber olduğumuz, kader birliği ettiğimiz arkadaşlarımız Hocaefendi'yi uğurlamaya geldiler. Zaten dışardan normal insanların gelmesi kolay değildi. Herhangi bir emniyetlik bir olay olur diye korkuyorlardı. Ancak bilenler, tanıyanlar, dostlar geldi. O günlerde biz biraz cüzamlı muamelesi gördük tabii. Millet çekiniyordu bizimle dolaştığı için başına bir şey gelir diye. On adım arkamızdan polis takip edince, gelmek isteyen insanlar cayıyorlar, çekiniyorlardı. Onun için 5-10 arkadaşla uğurladık. Sanıyorum önce Edirne'ye uğradı, oradan da eşyalarını toplayıp trenle İzmir'e hareket etti. 1966 yılının Mart ayının sonuna doğru Hocaefendi Kırklareli'mizden ayrıldı[17].

-Tanıyabildiğiniz kadarıyla nasıl bir ruh ve psikolojik hali vardı Hocaefendi'nin?

Tabii Hocaefendi çok hassastı. Üzüldüğü ve sıkıldığı zamanlarda sık sık hasta oluyordu. Bazen çok kolay ateşleniyordu. Bu şekilde onun hastalığını duyanlar ziyaretine geliyordu. Onda alerji gibi bir şey vardı o zamanlar. Bazı şeyleri yememeye çalışırdı. Hatta Hasan Akkaynak abi birgün "Hocam senin ilacı buldum, bundan kullanırsan geçer" diyerek geldi. "Kısacık Mahmut" diye bir ot varmış, o ottan yemesini söylerdi Hocaefendi'ye... Az ve sade yer içerdi.

Söylediği şeyler hususunda hassastı. Birine bir vazife verdiğinde yapılmazsa, bir şey demezdi ama kırılırdı. Ona dikkat eden kırgınlığını hissederdi. Unutmazdı o hizmetin aksamış olmasını. Söylenen bir şeyin yapılmasını son derece takip ederdi.

Biz yaş itibariyle aynı yaşta olduğumuz için eşit şartlarda konuşurduk. Kendisine açılmada zorluk çekmezdim. Bu meyanda kendisine tekliflerimiz oldu. Mesela Kırklareli'nde kalmasını, ona bir hanım bulacağımızı, eniştemiz olmasını teklif ettik. O böyle acı acı tebessüm ettikten sonra "benim evleneceğim hanım kız üçyüz sene evvel öldü" dedi.

Hizmetlerini beğendiği İslam Dünyasından bazı şahsiyetleri örnek gösteriyordu. Mesela Hasan El Benna bunlardan biridir. Hasan El Benna'nın trenlere binip, istasyonlarda, kahvelerde nasıl sohbet ettiğini anlatırdı. İnsanlara İslam'ın güzelliklerini anlatmak için bütün matbaa ve eğitim müesseselerinin kurulmasını, insan ve talebe yetiştirmenin önemi üzerinde dururdu. Kafasında çok değişik planlar daima vardı. Şimdi günümüzde gördüğümüz eğitim müesseseleri o zamanlarda kafasında tasavvur olarak mevcuttu. Düşünüyor, söylüyor ve insanlara çağrıda bulunuyordu.

-O zamanlarda Hocaefendi henüz 25-26 yaşında. İçtimai şartlar alabildiğine katı ve baskıcı. Vaazlarının dışında, sohbet, ziyaret, piknik ve daha ne varsa sürekli hizmet metodu düşünen o yaşlardaki genç bir insanı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani vaazını verip evine barkına giden, işine bakan bir vaiz olabilirdi. Hocaefendi'nin farkı neydi, neden böyle yapıyordu?

Evet... Şimdi normal bir memur olursunuz, memuriyetinizin gereğini yaparsınız. Yani vaiz memurluğu yaparsınız. Fakat Hocaefendi öyle değil ki. Hocaefendi için memuriyet sadece resmi bir sıfat idi. Veya kürsüye çıkabilmesi için eline verilmiş bir anahtardı. Onun dışında Hocaefendi birkaç saat uykusunun dışında, 24 saat tam hizmet düşünen biriydi. Allah bilir o iki üç saatlik uykusunda bile bugünkü hizmetin rüyalarını görüyordu. Uykusunda bile vaizdi o. Onun için Hocaefendi gibi zatların bir memur, bir vaiz gibi düşünülmesi mümkün değildir. 24 saat kafasında problem çözen, ne yapayım diye düşünen, proje üreten, harmanlayan, dünyadaki dini hizmetleri, değişik fikir hareketlerini takip eden, tahlil eden, yorumlayan bir kimse idi. Dünyadan tamamen kopuk değildi. Olan biten hadiseleri ajans veya radyolardan dinler, günlük gazetelerde neler çıkmış diye bakardı. Tabii Türkiye'de 27 Mayıs 1960 ihtilali olmuş, birçok hadiseler zuhur etmiş, onlara yorum getirirdi. Siyasi düşünce ve falan parti, filan parti tarzında hiçbir eğilimini görmedim. Bazen insanların en uygun şartları meydana getirecek yerlere yönelmelerini, kavgadan, şiddetten uzak durmalarını ısrarla söylerdi.

-Hocaefendi Kırklareli'nden gittikten sonraki yıllarda görüşmeniz, mektuplaşmanız veya karşılaşmanız oldu mu?

Tabii oldu. Zaman zaman Edirne'ye geldiğinde rastladığımız oldu. Daha sonraki yıllarda da oldu. Sanıyorum 10 sene kadar önce idi. Burada Hızırbey Eğitim Vakfı'nın ilk müdürlerinden Bülent diye hukukçu bir arkadaşımız vardı. Benim köylüm olan Enes Ergene (Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı adıyla son bir kitabı çıktı) ile Bülent arkadaşımız bana geldiler. "Hocaefendi sizi misafir etmek istiyor" dediler. Doğruca İstanbul'a Altunizade'ye gittik. Akşam oturduk, ikramda bulundular. Yer sofralarında öbek öbek yemek yedik. Hatta o gece gazeteci ve değişik kesimlerden misafirleri vardı. Sorulu cevaplı bir sohbet oldu. Sohbetten sonra ben kalkmak istedim ama bırakmadı. O gece orada misafir kaldım. Sabah kahvaltısını beraber yaptık.

Bir de bundan birkaç sene evveldi. Kırklareli'nden bir arkadaşla ABD'ye bir mektup gönderdim. Hocaefendi bunun üzerine o arkadaşla bana bir cüppe ve bir de üfül üfül güzel bir tişört göndermiş "aleyküm selam" niyetine.

Hocaefendi'nin bir özelliği daha vardır ki o zamanlardan beri bilirim. Çok vefalı olmasıdır. Çok enteresandır o kadar insan ve yüzle karşı karşıya gelmesine rağmen kolay kolay yüzleri unutmaması ve onların halini hatırını sorması çok dikkat çekicidir. Mesela burada az temasta bulunduğu kimseler hakkında bile karşılaştığımızda, "falanca abi, filanca kardeş nasıllar, ne yapıyorlar" diye bana sorular sordu. Tabii bazıları vefat etmiş, bazıları hayatta idi. Ekrem Tan'ı, Nihat Akay ve birçok insanı, -halbuki ben o kadar hatırlayamıyorum- sordu bana. Düşünün şimdi tam 40 yıl oldu. Yani vefa duygusu çok yüksek bir zat. Ben şöyle bir bakıyorum da tarihte liderlik vasfıyla gelen insanlarda görülen bir özellik de insanlara olan vefa duygusunu muhafaza etmektir. Hep vefalı davranmışlardır. İnsanların halini hatırını sormak, yardımcı olmak vasfını ben daha o zaman onda görmüştüm.

-Hayatınızda Hocaefendi'yi görmemiş, duymamış olsaydınız nasıl bir hizmet çizgisinde olurdunuz?

Daha önce de anlattığım gibi ben Risaleleri Hocaefendi'yi tanımadan önce gördüm ve tanıdım. Risale-i Nurlarla kendimize bir yol çizmiş ona göre hareket ediyordum. Fakat Hocaefendi'yle tanışmak ve onunla beraber olan insanları görmek benim için çok değişik bir durum, büyük bir kazanç oldu. Hocaefendi ile tanıştığımda Risale-i Nur'un içindeydim ben. Okuyor, araştırıyor ve sohbet ediyorduk. Ancak Hocaefendi'nin hizmet modelini karşımızda yepyeni görünce daha aktif ve faal olmaya başladık. Bizim için büyük bir zenginlik ve verimli bir hizmet çizgisi oldu, çevremiz genişledi, daha çok insanla muhatap olduk. Elhamdülillah çok güzel oldu...

Risale-i Nur'u ben bir denize benzetiyorum. Bir insan ne kadar mahir olursa olsun denizi tam bilemez, ama denizden bir şeyler bilebilir. Mesela balıkçının biri ağ atar, biri olta atar, öteki de radarlı sistemlerle avlanır, ama gene de balıkların hepsini tutamaz. Risale-i Nur büyük bir dava, büyük bir eser. Çünkü bin seneden beri yazılan bütün eserlerin hülasa haline getirildiği, özetlendirildiği, üsare haline getirildiği bir eser. İtiraf ediyorum, 45 senedir okuyorum, hala ihata edip anlayamadığım yerler var. Hocaefendi bu eserleri çözümlendirerek, gıda haline getirerek bizlere hizmet yollarını gösteren bir zattır. Yani Risale-i nur bu asra yön veren bir eser. Hocaefendi de bu eserlerin neşv-ü nema bulması için gayret eden, hizmet eden bir zat. Hatta ben Üstad Bediüzzaman'ı çölde su çıkaran biri, Hocaefendi'yi de o suyu bütün sahraya dağıtmaya çalışan, ortalığı yeşillendiren, meyvelendiren ve sebzelendiren kişiye benzetiyorum.

Allah, Hocaefendi'ye sağlık sıhhat versin, hizmetini daim kılsın. Her zaman duamız onun yanındadır.

[1] 1960 yılında Ramazan ayı 28 Şubat'ta başlayıp 28 Mart 1960'da bitmiş.

[2] Bediüzzaman Said Nursi 23 Mart 1960 tarihinde Urfa'da vefat etti.

[3] Fethullah Gülen Hocaefendi Edirne'den Kırklareli'ne resmi olarak 23.07.1965 tarihinde tayin oldu. Kırklareli'ne bir hafta sonra Ağustos ayında gitmiş olabilir.

[4] Fethullah Gülen Hocaefendi Kırklareli'ne gelişi ile ilgili şöyle anlatıyor: "Ferit Kubat, Edirne'den ayrılmıştı. Nail Memik adında, Cumaları da kılan, yumuşak tabiatlı bir vali muavini vardı ve Edirne Valiliğine o vekalet ediyordu... Başından bir belayı defetmek için olsa gerek, Nail Memik Bey mucibimi imzaladı. Elimden vesikanın alınmış olmasını hiç mesele yapmadı. Ben Edirne'den ayrılayım da ne olursa olsun, razı gibiydi... Fakat kaderin cilvesi, bir müddet sonra o da Kırklareli Valiliğine tayin edildi..."

[5] Fethullah Gülen Hocaefendi bu konuda şunları söylüyor: "Edirne'de talebe arkadaşların kaldığı iki ev olmuştu. Kırklareli'nde de bir ev tuttum. İki odalı bir evdi. Borç iki kilim satın alıp eve serdim. Bütün eşyam bundan ibaretti. Hem Edirne'deki hem de Kırklareli'ndeki eve kira ödüyordum. Bir bahane ile sık sık Edirne'ye gelip gidiyordum. Müftü Mustafa Efendi, ihtilal olunca sakalını bıyığını kesmiş, başına da bir fötr yerleştirmişti. Altmış yaşında olmasına rağmen bıyığı dahi yoktu. Kendisini mümkün mertebe ihtilalcilerden yana göstermeye çalışıyordu. Kendisine çok hürmet gösterdim. O da benim Edirne'ye gidip gelmeme ses çıkarmadı. Bir seneye yakın vaziyeti bu şekilde idare ettik. Sonra da izne ayrıldım."

[6] 1965 Yılında Ramazan ayı 24 Aralık'ta başladı ve 22 Ocak 1966'da bitti.

[7] Hocaefendi şöyle anlatıyor: "Kırklareli'nde her cuma vaaz ediyordum. Ramazan'da her gün vaaz ettim. Kendiliğinden bir cemaat teşekkül etti. İlk gittiğimde, bir iki insandan başka tanıştığım yoktu. Fakat kaldığım zaman müddetince orada da epey dostlar edindim."

[8] Kırklareli'nde mahalli olarak çıkan Atayolu gazetesinin 1965 yılındaki sahibi Fatma Can, sorumlu müdürü avukat Behzat Güre, başyazarı öğretmen Fedai Can'dır. Gazetenin yönetim ve baskı yeri 7 Aralık 1965 tarihinde Çorlu'ya taşınmıştır.

[9] Silahlı saldırı sonucu 19.11.1979 tarihinde İstanbul'da şehit edildi.

[10] Abdülhamit Oruç'la birlikte 1964 yılında birkaç insanla Kırklareli'nde Komünizmle Mücadele Derneği kuruldu. Dernek bir dizi konferans tertip etti. Necip Fazıl Kısakürek, bu derneğin davetlisi olarak konferans vermek üzere 29 Kasım 1965'te Kırklareli'ne geldi. Fethullah Gülen Hocaefendi de o konferansı bizzat organize edenlerdendi. Konferansla ilgili haber Kırklareli'nde çıkan 27.11.1965 tarihli Hürses gazetesinde şöyle yer aldı:

"Şehrimiz Komünizmle Mücadele Derneğinin davetlisi olarak şehrimize gelecek olan Yazar Necip Fazıl Kısakürek 29 Kasım 1965 Pazartesi günü gecesi saat 19.30 da Belediye Salonunda (Halimiz-Yolumuz-Çaremiz) konulu bir konferans verecek."

[11] Fethullah Gülen Hocaefendi o döneme ait konferans hadisesini şöyle anlatıyor: "Bu dönemde Necip Fazıl Kısakürek'i de konferansa davet etmiştik. Konferans işiyle bizzat kendim meşgul oldum. O gece Necip Fazıl merhumu, arkadaşlardan birinin (Nebi Hoca) evinde misafir ettik. Hatta, hiç unutmam, merhum o gün biraz tutuktu. Başka günlerde olduğu gibi coşkun değildi. Yakınlarından biri 'Üstad, bu gece pasiftin' dedi. O hemen, sofrada bulunanları göstererek 'Hayır, dedi, pasif olan bunlardı.' Böylece dinleyicilerin ilgisizliğini anlatmış oluyordu.

Dar dairede yaptığımız uzun sohbet esnasında Necip Fazıl, haddimden fazla alaka gösterdi. Hatta, daha sonraki günlerde, Büyük Doğu'da üst üste iki-üç yazı yazdı ve Risaleleri methetti. Ben kendisine bir takım Külliyat vermek üzere İstanbul'a geldim. Fakat, Zübeyr Abi pek taraftar olmadığı için vermeden geri döndüm.

Atayolu Gazetesi Necip Fazıl'ın aleyhine de bir yazı yazdı. Biz de o yazıyı Necip Fazıl'a gönderdik. Büyük Doğu'nun o ayki sayısında bir karikatür çıktı. Büyük bir çomar (köpek) yanında da küçük bir fino var. Ve altına şu yazı yazılmış. 'Biz koca çomarlarla uğraşıyoruz. Bu küçük fino da nerden çıktı' Bu cevap hepimizi çok memnun etmişti."

[12] Fethullah Gülen Hocaefendi Atayolu gazetesi hakkında şöyle diyor: "Atayolu Gazetesi, mahalli bir gazeteydi. Her fırsatta benim aleyhime yazılar yazardı. O sıralarda giydiğim siyah bir paltom vardı. Bu paltoyu, adice ifadelerine benzetme aracı yaptılar ve şu ifadeyi kullandılar: 'Korkumuzdan geceleri dışarı çıkamıyoruz. Bir siyah köpek, arkasında da bir sürü köpek bizi nerede görse hırlıyor.'

[13] Fethullah Gülen Hocaefendi Kırklareli günlerine ait şöyle diyor: "Kırklareli'nde bu ve benzeri sistemli faaliyetlerimiz de oldu. O tuttuğum "bülbül yuvası" gibi evde her gece sohbet yapıyorduk. Her cemaatten insan eve gelip giderdi. Aramızda iyi bir kaynaşma vardı. Hamit Hoca'nın (Abdülhamit Oruç) dostluğunu ise hiç unutamam..."

[14] Konuyla ilgili olarak Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle diyor: "Cumalardan birinde (29 Ekim 1965) vaaz ederken dışarıdaki çocukların gürültüsü bana kadar ulaşıyordu. O esnada ne söylediysem, sözlerimi bu çocukların gürültü edişine bağlayıp beni şikayet etmişler. Zaten mahkemem devam ediyordu; şimdi hakkımda bir soruşturma daha açıldı. Memurin Kanununa göre, vilayet bünyesinde bir encümen teşekkül ettirildi. Emniyet müdürü bu encümenin başında bulunuyordu. Konuşulan şeylerde suç unsuru olup olmadığını encümen araştırıyordu. Vali ve emniyet müdürü yumuşak insanlar olduğu için bu soruşturma hafif geçti. İfademi aldılar ve takipsizlik karan verildi."

[15] Hocaefendi'nin 29 Ekim 1965 Cuma vaazında yaptığı konuşma, Atayolu gazetesinde "Devrimlere Saldıranlar" başlıklı yazıyla duyurulmuş ve tahkikata sebep olmuştur. Vilayet İdare Heyeti "Men'i muhakeme" kararı ile tahkikatı neticelendirmiş ve takipsizlik kararı vermiştir. Hocaefendi'nin takipsizlik kararı ile ilgili Hürses gazetesi 18 Aralık 1965 günü şöyle haber vermiştir:

"Bundan bir müddet evvel Atayolu Gazetesinin ihbar mahiyetindeki yazısı üzerine aleyhine tahkikat açılan merkez vaizi Fethullah Gülen (Konuşulan sözlerin normal vaaz çerçevesi içinde geçtiğinin anlaşılması gerekçesiyle il idare kurulu tarafından men'i mahkemesine oybirliğiyle karar verilmiştir. İl idare kurulunun bu adil kararı halkımız tarafından memnuniyetle karşılanmıştır."

[16] Fethullah Gülen Hocaefendi Edirne ve Kırklareli'nde uğradığı baskı ve takipler üzerine 1966 yılının Şubat ayında bir süre izne ayrılır ve Ankara'ya gider. Diyanet İşleri Başkanlığında Yaşar Tunagür Hoca'yı ziyaret eder. Yaşar Tunagür Hoca, kendisini İzmir'e tayin etmeyi düşünmektedir. Neticede 11 Mart 1966 tarihinde İzmir'e tayini yapılır. Fethullah Gülen Hocaefendi bu tayin meselesini şöyle anlatıyor:

"İzine ayrılıp küçük bir Türkiye seyahatine çıktım. Çeşitli yerlerdeki dostlarımı ziyaret ettim. Seyahatim kırk gün kadar sürdü. Halbuki izin sürem yirmi gündü. Ankara'ya uğradım. Yaşar Hocaefendi Diyanet İşleri Reis Muavini olarak Ankara'ya gelmişti. Ona durumumu anlattım. Geçmiş günler için rapor alınamayacağını söyledi. Meğer aklında başka bir düşünce varmış. İzmir'den ayrılırken onlara kendi yerine beni göndereceğini söylemiş ve benden sıtayişkarane bahsetmiş. Bana 'Bir dilekçe yaz ve İzmir Vaizliğini iste' dedi. Ben, aniden böyle bir teklifle karşılaşınca şaşırdım. 'İzmir büyük yer, beni yutar. Mümkünse beni şarkta küçük bir vilayete verin' dedim. O ısrar etti. Bir başkasına dilekçe yazdırdı, bana da zorla imzalattı. Daha sonra da kararnameyi Diyanet İşleri Reisi Elmalı'ya imzalattı. Kendi imzalamadı. Bu Yaşar Hocaefendi'nin her zamanki temkinli davranışlarından biriydi.

Kırklareli'ne geldiğimde ilk işim müftüye tayinimi duyurmak oldu. Çünkü suçlu durumundaydım. Tayinimin çıktığını duyunca müftü suçumu unuttu ve üzüntülerini bildirdi.

[17] Fethullah Gülen Hocaefendi Kırklareli'nden ayrılışını şöyle anlatıyor: "Kırklareli'nden ayrılışım adeta bir merasim oldu. Arabalar tuttular ve beni Edirne'ye kadar tekbirlerle, salavatlarla getirdiler. Edirne'deki dostlarla görüşüp vedalaştım. İstanbul'a geldim ve İzmir'e gitmek üzere trene bindim."

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2022 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.