Günümüz Batı Dünyasında ve Toplumlarında Din Sizin Vurguladığınız Kadar Önem Taşıyor mu?

Burada, Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri gibi gelişmiş ülkelerde dinin içtimaî hayatta yeri olmadığı gibi bir itirazda bulunulabilir. Önce hemen belirtelim ki, bu itiraz doğru değildir ve bu ülkeler, dinlerine bağlı ve sahiptirler. Daha önce arz ettiğimiz gibi, son iki asırdır bütün dünyada dinî değerlerde bir aşınma söz konusu olsa da, günümüzde insanlık, yeniden dini aramakta, dine yönelmektedir. Batı Avrupa'da halk, dine karşı belli ölçüde lâkayt olsa da, idareciler çoğunlukla dindardırlar. Hattâ içlerinde, her zaman en üst seviyede mutaassıp dindarlar bulunmuştur ve bulunmaktadır. Ayrıca, bu ülkelerin hemen hepsinde lâiklik hakim olmakla birlikte, hiçbir zaman içtimaî, hattâ siyasi hayatta dinden faydalanmama gibi bir anlayış söz konusu olmamıştır. Hıristiyanlığın, Avrupa'da modern içtimaî yapının teşekkülünde en mühim unsur olduğunu bizzat Batılı tarihçiler ifade etmektedirler. Onlara göre, bugüne kadar Hıristiyanlık, mukaddesâtı tezyif yasaları, dinî tatiller ve toplu dualar gibi, siyasî ve içtimaî sahanın içine giren ve bilhassâ bazı hususlarda hep tayin edici rolünü oynaya gelmiştir. Ayrıca, ABD ve Kanada gibi ülkelerde, her şeye rağmen halk çoğunluğu dinine bağlıdır ve dindarlık gerek halk arasında, gerekse devlet kademelerinde ciddî saygı görmektedir. Kısaca din, Batılı ülkelerde, gerek iç ve gerekse dış politikada hâlâ belli bir ağırlığa sahiptir. Bu ülkelerde yürürlükte olan kanunlara baktığımızda da, dinin tesirini görmek mümkündür. Meselâ, ABD'de bir insanın ölümüne sebep olma gibi suçlarda verilen tazminat cezaları, İslâm'ın bu suçlar karşılığı tesbit buyurduğu tazminat miktarını çok zaman aşabilmektedir.

İkinci olarak, her milletin, kendi karakterinden, tarihinden, kültüründen gelen farklı hususiyetleri vardır. Türk insanı, asırlardır Müslüman'dır ve onu İslâm'dan koparmak mümkün değildir. Onun İslâm'dan uzaklaşması ise, Türkiye için hiçbir zaman huzura, gelişmeye değil, aksine tereddîye sebep olagelmiştir. Çünkü İslâmiyet, başka dinler gibi değildir. Bir Yahudi'nin Hz. İsa'ya, dolayısıyla İncil'e ve Hz. Muhammed'le birlikte Kur'an'a inanması gerekmez. Yani bir Yahudi, bunlara inanmasa da dindar sayılabilir. Bir Hıristiyan da, yine Hz. Muhammed'e (sav) ve Kur'an'a inanmasa da dindar kabul edilebilir. Çünkü bu dinler, kendilerinden sonraki İlâhî sistemleri, kitapları şümullerine almazlar. Bu sebeple, Yahudilik ve Hıristiyanlık'tan çıkan geniş İlâhî din yelpazesinde kendine bir yer bulabilir; bu yelpazede sığınacağı bir kitap, bir peygamber her zaman vardır ve dolayısıyla o bütün bütün tefessüh etmez; bir mütefekkirin benzetmesiyle, bozulmuş süt gibi olur ve bir ölçüde işe yarar. Bir başka benzetme ile, çok odalı bir sarayın herhangi bir odasına sığınabilir ve oradaki ışıkla aydınlanabilir. Buna karşılık, İslâm, bütün dinleri içine alır. Son olarak ve temelde Kur'an'a ve Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (sav) olmak üzere, bütün önceki peygamberlere ve kitaplara inanmak, İslâm'ın esasıdır. Yani İslâm, câmîdir. Saray misaline göre, sarayın tamamını aydınlatan elektrik tesisatı veya onun ana şalteri gibidir. Ondan çıkan, bütün sarayı, bütün dünyayı ve hayatı karartır; artık daha fazla aydınlanacak ışık bulamaz; bozulmuş tereyağı gibi bir hal alır, dolayısıyla anarşist olur ve derken nizam tanımaz hale gelir. Müslümanların mahkûmiyet asırları olan son 3 asırda, hattâ, İslâm'ın yüzünün, kendilerini ona nisbet eden bazıları tarafından karartıldığı, düşmanlarınca kara gösterildiği tarihin şu son diliminde bile, başka dinlerden İslâm'a katılmalar küçümsenmeyecek derecede devam ettiği halde, İslâmiyet'i bırakıp da başka dinlere girenlerin halâ çok az olması, bu konuda bir fikir vermeye yeterlidir sanırım. Dolayısıyla hem Türkiye'nin hem de dünyanın düzenini, nizamını isteyenler, İslâm'a sahip çıkmalı ve onu, yanlış anlayıp, uygulayanların insafına terketmemelidirler.

Sağlıklı bir cemiyetin dokusunda kanunlar, hikmete de râm olmalı, yani insanın aslî fıtratına, tabiatın yapısına, kısaca yaratılış kanunlarına ters düşmemeli; milletin karakterini, millî-dinî değerlerini nazara almalı; akl-ı selimin ve sağ duyunun itirazlarından sakınmalı ve ekseriyetin kabulüne açık bulundurulmalıdırlar. Din, tarih, gelenekler ve millî değerler gibi, sosyolojinin, antropolojinin, hattâ fiziğin, kimyanın ana prensipleri ve kaideleri de kanunların tesbit ve vaz'ında çok önemlidir. Hukuk tek başına bir ilim değil, dini, tarihi, felsefeyi, sosyolojiyi, tarih sosyolojisini, psikolojiyi, antropolojiyi, fiziği, kimyayı vb. da içine alan bir ilimdir ve öyle kabul edilmelidir. Aksi takdirde yapılan düzenlemeler, milletin üzerinde iğreti duran, sık sık genişletme veya kısaltma gerektiren, bazen rengi bazen deseni bazen büyüklüğü uygun düşmeyen, çok defa yırtılıp sökülüp yama ve dikiş isteyen bir elbise gibi olur ki, toplum bünyesine fayda yerine zarar verir.

Kuvvet Tek Başına Hedef ve Değer Olamaz

Cemiyetin dokusunda çok önemli bir diğer unsur da kuvvettir. Şüphesiz kuvvetin de bir hikmet-i vücudu vardır; kuvvet olmadan kanunları uygulamak mümkün bulunmadığı gibi, ülke güvenliğini, bilhassa da dışa karşı korumak mümkün değildir. Ayrıca, ülke içinde düzeni, intizamı sağlamada da kuvvetin kendine has bir yeri vardır ve ona saygı duyulmalıdır. Ne var ki kuvvet, bizatihî bir değer ve hedef değildir; hedef olamaz ve olmamalı da. Kuvvet, kanunun, hakkın ve adaletin emrinde olduğu sürece mübecceldir; hırslarına ve bencilliklerine mağlûp bir azınlığın elinde çılgınlaşmış kuvvet, ne hak tanır ne adalet; ne kanun bilir ne de hikmet. Hakkın kuvvete feda edilmesi, menfaat mülâhazasının bütün değerlerin önüne çıkması, katı ırkçılık düşüncesinin evrensel değerlerin yerini alması, millî ve milletlerarası problemlerin kaba kuvvetle çözülmeye çalışılması, her zaman insanlık için bir problem olmuştur. Problemlerin, sadece kuvvete dayanarak çözülmeye çalışıldığı yerde akıldan, muhakemeden, hak, adalet ve kanundan söz etmek mümkün değildir. Aksine bunların yerinde kanunsuzluk, haksızlık ve zulüm vardır. Kuvvet, hakkın elinde, mantık ve muhakeme rehberliğinde bir kısım problemleri çözebilecek potansiyel bir güç sayılsa da, his yörüngeli kaba düşüncenin elinde her zaman bir tahrip aleti olagelmiştir. İskender'in başını döndürüp bakışlarını bulandıran, Napolyon'un dehasını delik-deşik eden, Hitler'i çağın deli tekesi haline getiren, her şeyi yapabilirim zannı içinde hareket eden ve hak, adalet, kanun, akıl ve muhakemeye değer vermeyen kuvvetin çılgınlığıdır. Günümüzde yaşanan kaoslar zincirinin ve her biri birer anafor halindeki hadiselerin arkasında bu azgınlaşmış kuvvetin olduğunu söylemek mübâlağa olmasa gerek. Kuvveti temsil edenlerin hakka teslim olacakları, onları takip eden yığınların da gündelik endişelerin anaforlarından sıyrılarak, yaşadıkları dünyayı hak ölçüleriyle değerlendirecekleri güne kadar da mevcut kaoslar devam edeceğe benzer.

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2022 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.