Harp, hile değildir

Savaş yok ortada. Olsa bile Müslüman’ı bağlayan kaideler var. Bu kaideler arasında yalan, iftira, suizan, gıybet ve benzeri İslam’ın her halükarda kesinlikle yasakladığı amellere teşebbüs yok. Hele “El-harbu hud’atün” hadisine yanlış mana vererek gayri İslamî, gayri insanî, gayri ahlakî davranışları meşrulaştırmaya çalışma hiç yok.

Ne zamandan beri yazacağım; ancak fırsatım oldu, hata benim. Doğru bilinen yanlışlarımız vardır bizim. Yanlıştır ama doğruluğundan katiyen şüphe etmeyiz. Yanlış olduğunu söyleyenlere karşı tavrımızı alır, gerektiğinde postamızı da koyarız. Hatta yollarımızı ayırdığımız bile olur.

Bana göre “Savaş hiledir.” buna verilecek güzel örneklerden biridir. Kim ne derse desin biz savaşta her türlü hilenin caiz olduğunu düşünür, bilir, inanır ve tabii ki uygularız. Halbuki konunun uzmanları “El-harbü hud’atün” hadisine “savaş hiledir” şeklinde verilen mananın doğru olmadığını, bunun ahde vefadan yalana kadar uzayan birçok İslamî emir, yasak ve ilkelere muhalif olduğunu anlatırlar. Ama nasıl olduğunu benim de bilmediğim bir şekilde toplumumuza mal olan bu bilgi hâlâ geçerliliğini korumaktadır.

Türkiye’de yaşayan arkadaşım anlattı bana. Ben de gazete ve TV’lerden takip edebildiğim kadarıyla yalan, iftira, gıybet, dedikodu, suizan ve belki daha da ötesi rüşvet, zimmet, suistimal, yolsuzluk, tuzak ve komploya kadar uzanan birçok gayri İslamî, gayri ahlakî ve gayri insanî uygulamalara bu hadisle mi meşruiyet kazandırıyorlar diye kendime soruyordum. Meğer ki doğru düşünüyormuşum. Keşke yanılsaydım. Arkadaşım, yüksek mevkilerde yerlerini alan bazı kişilerin “Savaş ortamındayız, savaş hiledir, savaşı kazanmak için her şey caizdir.” dediklerini anlattı. Ben de cevaben söz konusu hadisin bu şekilde anlaşılmasının tarihî ve süregiden bir yanlışlık olduğunu söyledim. “Mutlaka yazmalısın.” dedi. Hem de iki ay önce. Geç kaldım derken işte bunu kastediyordum.

Önce hileden başlayalım. Hilenin Arapçada sözlük manası “çare, maharet ve kurnazlık”tır. Türkçemizde biz bunun sadece son manasını almış bu Arapça kelimeyi “kurnazlık yapma, başkalarını aldatma” anlamıyla Türkçeleştirmişiz. Zannederim Arapça ile haşır-neşir olanlar hariç hiç kimse Arapçadaki bu kelimenin “çare ve maharet” manasına geldiğini bilmez. Hatta kelimenin aslının Arapça olduğunu bile bilmez. Halbuki Kur’an’a bakmak kâfi. Bir yerde geçer Kur’an’da. Nisa Sûresi, 98. ayette. Çaresizliğin ve hicret için çıkış yolunun bulunmadığı yerde “çare” manasında kullanır.

Hile-i şer’iyye mesela. Ne demektir bu? Çoklarımızın bildiği ve kullandığı bir kavramdır halbuki. Misaller de veririz ve verdiğimiz misallerin hepsi Arapça bir terkip olarak “meşru çare” manasına gelen bu kavramın tam aksi istikametini göstermektedir. Halbuki hile-i şer’iyye, çıkış noktasını bulmak için meşru vesilelerle meşru bir sonuca ulaşmak için kullanılmıştır. Gerçi daha sonraları alan genişletilmiş ve gayri meşru sonuçlara ulaşmak için bile kullanılmıştır ama çıkış noktası bu değildir.

Başka bir zeminde teferruatlıca ele alınması gereken bu konuyu bırakıp hud’aya geçelim: “El-harbu hud’atün” hadisinin tam karşılığı “savaş hiledir” değildir. Eğer hiledir diyecek olursanız verdiğiniz mana şudur: “Savaş çaredir, savaş maharettir ve savaş kurnazlıktır.” Halbuki Efendimiz (sas) “el-harbu hiletün” demiyor aksine “el-harbu hud’atün” diyor.

Pekala hud’a ne demek? Hud’a muhatabı şaşırtma, yanıltma, şüpheye düşürme demektir. Kur’an’da farklı kiplerde üç yerde geçiyor. Bakara 9, Nisa 142 ve Enfal 62’de. Hepsinde de “şaşırtma, yanıltma, şüpheye düşürme” manasındadır. Sadece bu fiilin Allah’a izafe edildiği yerde lazım-ı mana yerine “şaşırtma ve yanıltma teşebbüslerini boşa çıkaran” manası verilir ki doğrusu da budur.

Savaş, muhatabı şaşırtmadır

O zaman “el-harbu hud’atün” hadisinin Türkçe doğru manası şudur: “Savaş, muhatabı şaşırtma, şüpheye düşürme, yanıltmadır.” Bir stratejidir, bir taktiktir başka bir ifadeyle. Tarihimizden herkesin bildiği bir misal verecek olursak; Çanakkale Savaşı’nda soba boruları mevzilere yerleştirilmiş ve top namlusuymuş gibi gösterilmiştir. İşte tam manasıyla hud’a budur. Can pazarının kurulduğu ve düşmanın seni öldürmeye geldiği bir meydanda bu türlü taktikler zaten savaşın lazımı ve gereğidir. Bunlar hem savaşı kazanmaya yardım eden hem can-mal zâyiatını önleyen tedbirler zümresinden kabul edilmelidir. Efendimiz’in (sas) Mekke fethi dönüşü Huneyn’e gittiği halde önceden çıkardığı müfrezelerle Medine’ye gidiyormuş izlenimi vermesi, hud’a yani savaş stratejisi kapsamı içinde mütalaa edilecek bir başka örnektir. Mekke fethinde Mekke’ye girmeden önce ordunun sayısını çok göstermek için on bine yakın ateş yaktırması da bu cümledendir. Hepsinde de amaç, zaten son çare olarak başvurduğu bu mücadeleden zaferle çıkmak, can ve mal zâyiatını önlemektir.

Önemine binaen tekrar edeyim; hud’a’dan kasıt muhatabı şaşırtma, yanıltma, şüpheye düşürmedir. Şöyle de düşünülmesinde mahzur olmadığı kanaatindeyim; Efendimiz’in (sas) kastı aldatma, tuzak vb. şeyler olsaydı bu manaları muhtevi “hile, mekr, keyd, tedlis, garar, gışş” gibi kelimeleri kullanırdı. Zira bu kelimeler, aralarındaki küçük farklara rağmen söz konusu maksadı daha net ifade eder.

Bu kısa sayılabilecek lugavî izahtan sonra gelelim günümüze; “el-harbu…” Bir dakika duralım. Harb, savaş demek. Kıtâl’den, cidal’den farklı bir kavram.

Düşman kim, savaş kararı nerede?

Gerçekten kelimenin tam manasıyla savaş. İyi ama savaş nedir? Savaş sözlüklerin, ansiklopedilerin verdiği manaya göre ülkeler, bloklar ve bir ülke içerisindeki büyük gruplar arasında gerçekleşen topyekûn silahlı mücadelenin adıdır. Düşman olmalıdır, silahlı saldırı bulunmalıdır ve meşru devlet otoritesinin kararı vardır savaşta. İnsafla düşünelim; şu an itibarıyla ülkemizde böylesi bir durum mu vardır Allah aşkına? Düşman kim, silahlı saldırı ne ve savaş kararı nerede? Eğer illa böyle bir şeyden söz edilecekse, 30 yıldır terörle verilen mücadele örnek gösterilebilir buna ki bunda bile haklı itiraz noktaları olabilir.

İkincisi; savaş bile olmuş olsa, İslam’ın insanlığa en büyük hediyesi olan savaş hukukunu oluşturan ilkeleri, prensipleri ve buna bağlı olarak müçtehitlerin içtihatlarını nereye koyacağız? Savaşta bile olsa düşmanına yalan söyleyemezsin mesela. Kaynağı Kur’an’dır bu kuralın.

Savaşmayan masum sivillere silah doğrultamazsın; seni öldürmek için gelen savaşçılarla diğerlerini ayırt etmek mecburiyetindesin. Genelleme yapamazsın, kitle imha silahları kullanamazsın demektir bunun yorumu. Kaynağı Allah Resulü’dür (sas) bu prensibin.

İftira atamazsın, hakaret edemezsin, haksızlıkta bulunamazsın. Tabii hukuk, evrensel değerler ve meşru kanunlarda yeri olmayan bir çerçevede düşmanın bile olsa hiç kimseye hakaret edemez, küçük düşüremez, onur, şeref, izzet ve haysiyeti ile oynayamazsın. İşin ahlakî, insanî ve vicdanî boyutuna hiç girmiyorum. Bu kaidenin de kaynağı Kur’an’dır, hadis-i şeriflerdir.

Sözü uzatmaya gerek yok, çünkü savaş yok ortada. Yukarıda dediğimiz gibi olsa bile Müslüman’ı bağlayan kaideler var. Bu kaideler arasında yalan, iftira, suizan, gıybet ve benzeri İslam’ın her halükarda kesinlikle yasakladığı amellere teşebbüs yok. Hele “El-harbu hud’atün” hadisine yanlış mana vererek gayri İslamî, gayri insanî, gayri ahlakî davranışları meşrulaştırmaya çalışma hiç yok.

Unutmayalım; yapılanlar bir vebal, bu yapılanlara bir de dinî değerleri çarpıtarak alet etme, onları gayri meşru amaçlara ulaşmak için bir kaldıraç olarak kullanma ondan daha büyük bir vebaldir.

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/ahmet-kurucan/harp-hile-degildir_2222485.html

Pin It
  • tarihinde hazırlandı.
Telif Hakkı © 2025 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.