• Anasayfa
  • Bamteli - Fethullah Gülen Web Sitesi

Annelerimiz, ahireti tercih ve boşanma

Fethullah Gülen: Bamteli: Annelerimiz, ahireti tercih ve boşanma

Çay faslından hakikat damlaları: Allah’ı talep ve gerçek hürriyet

  • Gözün sürekli yukarılarda olmasını çok önemli görüyorum. Bundan maksat; bir kısım harikulâdelikler sergileme ve fevkalâdeliklerle kendini ifade etme değil, O’nu bilme ve kendini O’nun huzurunda bir hiç görme adına derinlik. (00:35)
  • Madem sahabe mesleğinin çok önemli bir esası keşif ve keramet gibi harikulâdeliklere tâlip olmamaktır; o halde, Ashab-ı Kirâm’ın yolunu tutan Kur’an talebeleri de başkalarını hayran ve hayrette bırakacak sıradışı işlere merak sarmamalı; havada uçma, suda yürüme, bir bakışla uzaktaki cisimleri hareket ettirme gibi şeyleri meziyet kabul etmemeli, onlara gönül bağlamamalı ve hele asla arkalarına düşmemelidirler. (01:22)
  • Hazreti Mevlânâ, en büyük paye bildiği kulluğunu şöyle seslendirir:

    مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ
    مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ
    هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ
    مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

    “Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

    (03:06)
  • İslâm’ın kalbî ve ruhî yanı açısından, hürriyet “insanın Allah’tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şey karşısında baş eğmemesi”dir. Hayatını cismanî hazlarının arkasında sürüm sürüm sürünerek geçiren, nimetler karşısında şükredeceğine iyice küstahlaşan ve kazandıkça biraz daha hırsa kapılıp şımarıklaşan ama diğer taraftan elindeki imkânları yitireceği korkusuyla tir tir titreyen bir zavallı –dünyaya hükümdar bile olsa– hür kabul edilemez. Çünkü, gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menâl gibi gâilelerden kalben sıyrılıp, Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Dünyanın nefis ve hevesâta bakan yanlarına karşı kapanan, kalbini dünyadan, dünyayı da kalbinden uzaklaştıran bir insan, zindanda dahi olsa gerçek hürriyeti bulmuş demektir. Yaratıcı’ya yönelen, gerçek kıblesine dönen, sadece Hakk’a kul olmak suretiyle arzulara kulluk, kuvvete kulluk, şehvete kulluk, şöhrete kulluk gibi çeşit çeşit kulluklardan kurtulan böyle bir insan gerçek hürdür. O boynuna hiçbir kementin geçirilmesine razı olmaz; ihtiraslar onun ufkunu kirletemez; heva, heves ve şehvet ona boyun eğdiremez. (04:28)
  • Bazen hayatını hak ve hakikate hizmete vakfetmiş gibi görünen insanlar arasında bile, bazı dünyevî imkânlardan istifade etmek isteyenler bulunabilir. Fakat adanmış ruhlar, gerçek insanlık ve beklentisizlik ufkuna doğru dikey yükselenlerden biri olan Amr ibn As (radıyallahu anh) gibi davranmalıdırlar. Hazreti Amr, kendisine ganimet verilmek istendiğinde: “Ya Rasûlallah, ben ganimet için Müslüman olmadım!” demiştir. Onunla aynı ruh halini paylaşan bir sahabîye de İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat, “Ya Rasûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben (boğazını göstererek) şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş ve neticede arzu ettiği gibi şehit olup ötelere yürümüştür. (06:40)
  • Sözlük açısından “doğruluk” demek olan istikamet; ıstılah itibarıyla, itikatta, amelde, muâmelâtta ve yeme-içme gibi bütün davranışlarda ifrat ve tefritten sakınıp takva dairesine girerek nebîler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerin yolunda yürümeye îtinâ gösterme şeklinde yorumlanmıştır. Şu kadar var ki, istikâmetin de dereceleri söz konusudur. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir rivayette, “Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı!”; diğer bir rivayette ise, “Hûd Sûresi ve benzerleri belimi büküp saçlarımı ağarttı!” buyurmuş; “Hûd Sûresi ve benzerleri iflâhımı kesip beni yaşlandırdı.” sözü ile

    فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
    “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd sûresi, 11/112)

    âyetine işârette bulunmuştur. Evet, Allah Rasûlü “İstikâmet üzere ol!” emrini kendi kulluk ufkuna göre çok derin anlamış ve hayatını o çizgide sürdürmüştür. (10:57)

Soru: Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, eşlerinin bazı taleplerinden dolayı hüzünlenip hücre-i saadetine kapanması, onları dünya nimetleri ile kendisi arasında dilediklerini seçmekte serbest bırakması ve bir süre hiç kimseyle görüşmek istememesi olarak bilinen “tahyir” ve “ilâ” hadiseleriyle alakalı ayet ve hadisler nasıl okunmalı ve hangi esaslar çerçevesinde mütalaa edilmelidir ki mü’minlerin annelerine karşı zihinlerde leke hâsıl olmasın ve onlar hakkında suizanlara düşülmesin? (11:40)

  • Tahyîr, Allah Resûlü’nün hanımlarının, Efendimiz’le birlikte yaşayıp-yaşamama mevzuunda muhayyer bırakılmaları hâdisesidir. Mebdei ne olursa olsun, bu hâdise, Allah Rasûlü’ne bizzat Cenâb-ı Hakk’ın emridir. Mevzu ile alâkalı âyet aynen şöyle demektedir:

    يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِأَزْوَاجِكَ إِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحاً جَمِيلاً وَإِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ اْلاٰخِرَةَ فَإِنَّ اللهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ أَجْرًا عَظِيمًا
    “Ey şanı yüce peygamber! Hanımlarına söyle: ‘Eğer dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden ehl-i ihsan olup hep iyi davrananlara büyük ecir hazırlamıştır.’” (Ahzâb sûresi, 33/28-29)

    (12:25)
  • Cahiliyede erkekler, kadınları sıkıştırmak için onlara yaklaşmamaya yemin eder ve süresiz olarak onları perişan vaziyette bırakırlardı; buna “îlâ” denirdi. Kur’ân, îlâyı bazı şartlara bağladı ve onun azamî süresini dört ay olarak sınırladı. Bu süre içinde birleşme kapılarını açtı; erkek keffâret vererek eşine dönebilir; fakat dönmemeye kararlı ise, dört ay sonunda eşini serbest bırakmak zorundadır. İlgili ayetin meali şöyledir: “Eşlerine yaklaşmamaya yemin eden kocaların, dört ay bekleme hakkı vardır. Şayet kocaları bu süre bitmeden eşlerine dönerlerse bunda mahzur yoktur. Çünkü Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Bakara, 2/226) Allah Rasûlü’nün eşlerine karşı tavır ayarlamasına ve hücre-i saadetine kapanmasına da bir yönü itibarıyla “Îlâ Hâdisesi” denmiştir. (12:35)
  • Nebîler Serveri’nin eşleri de birer beşerdi; her insanda bulunan bazı duygular onlarda da zaman zaman hükmünü icra ediyordu. Hane-i Saadet’te vahiyle besleniyor olmalarına rağmen, dünya nimetlerine karşı tabii alâka onların içlerinde de bir ölçüde canlılığını koruyordu. Gerçi, o huzur atmosferinde, bugünkü evlerden yükselen şikayet edalı sesler hiçbir zaman duyulmamıştı; fakat, birkaç kere, onların da günde bir-iki öğün yemek yeme ve herkesin istifade ettiği kadar dünyadan istifade etme arzuları ve bu arzularını açığa vuran imaları olmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bol bol nimetler lutfettiğini görünce, Ezvâc-ı Tâhirât da kendilerine verilen nafakanın arttırılması hususunda Gönüllerin Efendisi’ne başvurmuşlardı. Fakat, Ufuk İnsan (aleyhissalâtü vesselam) zevcelerinin bu müracaatından hiç memnuniyet duymamış; bilakis, oldukça üzülmüş ve hoşnutsuzluğunu belirtmişti. Hatta, Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, eşlerinin daha fazla nafaka talep etmelerinden dolayı o kadar hüzünlenmişti ki, hücre-i saadetine kapanmış ve bir süre hiç kimseyle görüşmek istememişti. Bunun üzerine, Allah Teâlâ, Kutlu Nebî’ye eşlerini dünya nimetleri ile kendisi arasında dilediklerini seçmekte serbest bırakmasını emretmişti. Hikmetin Lisân-ı Fasîhi, önce Hazreti Aişe (radıyallahu anha) validemizle konuşmuş ve ona “Sana bir şey söyleyeceğim ama anne ve babana danışmadan acele ile karar vermeni istemiyorum!” demiş; sonra da, “Ey Peygamber, eşlerine de ki: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzelce boşayayım! Yok, eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret mülkünü isterseniz, haberiniz olsun ki Allah sizin gibi iyi hanımlara büyük mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/28-29) mealindeki ilahî beyanı okumuştu. (13:20)
  • Allah Rasûlü’nün eşlerini muhayyer bırakması hadisesi hemen duyulmuştu. Herkes hüzünle mescide koştu ve ağlamaya durdu; zira Allah Rasûlü’nü kederlendiren en küçük bir hâdise dahi Müslümanları ağlatmaya yetiyordu. Bütün Müslümanlar Allah Rasûlü’yle o derece bütünleşmişlerdi ki, evinde cereyan eden çok küçük bir huzursuzluk hemen duyuluyor ve Müslümanlar Allah Rasûlü’nü üzen bu hâdisenin ortadan kalkmasını sabırsızlıkla bekliyorlardı. O gün de böyle olmuştu. Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer de mescide koştular. Allah Rasûlü’nün yanına girmek için izin istediler; fakat kendilerine izin verilmedi. Onlar da diğerleri gibi mescitte beklemeye başladılar. Ancak üçüncü taleplerinde izin çıktı ve içeriye girdiler, sonra da kızlarını azarlamaya başladılar. Allah Rasûlü, uzaktan manzarayı seyrediyordu.. ve bu esnada, sadece bir tek cümle söyledi: “Bunlar benden, elimde olmayan şeyler istiyorlar.” (18:07)
  • Eski yeni bazı müfessirler, yazarlar ya da araştırmacılar, ezvâc-ı tâhirâtın rahat bir hayat istediklerini, süs ve zinet talep ettiklerini dile getiriyorlar ki bu çok yanlıştır ve büyük bir suizandır. Aslında, o hanede İnsanlığın İftihar Tablosu’na eş olmak, pek çok sorumluluk isteyen büyük bir pâyeydi ve pek ağır mükellefiyetleri beraberinde getiriyordu. Bu itibarla da, o muallâ annelerimizin hepsi çok büyük kadınlardı; öyle ki, eğer onlardan sadece bir tanesi belli bir döneme düşmüş olsaydı, o zaman diliminin tamamını aydınlatırdı. Şayet, onlar farklı farklı devirlerde gelmiş bulunsalardı, kendi devirlerinin müceddidi ve müctehidi olurlardı. Çünkü, onlar Eşsiz Âile Reisi’nin rahle-i tedrisinde Allah’a gönülden teveccühle ve tam bir istiğna ruhu ile kıvamlarını bulmuşlar; tahammül edilmesi çok zor olan şartlara bütün bir ömür boyu katlanmışlardı. Mesela, onlar günde bir defa yiyecek bir lokma ya bulur ya da bulamazlardı. Hazreti Aişe’nin (radıyallahu anhâ) ifadesiyle, “Bazen bir ay geçerdi de, Âl-i Muhammed aleyhissalâtu vesselâm’ın hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı.” Evet, hâne-i Saadet’in güzîde fertleri sadece hurma ve su ile iktifa ederlerdi. Bu açıdan, onları kendi hususiyetleriyle ele almak lazımdır. (20:12)
  • Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) ilk defa Hazreti Âişe validemizi çağırdı ve ona “Seninle bir şey görüşmek istiyorum ama baban ve annenle konuşmadan karar vermekte acele etme.” dedi. Sonra da mevzuun başında zikrettiğimiz âyeti ona okudu. Hazreti Âişe’nin cevabı tam sıddîk babanın sıddîka kızına yakışır şekildeydi: “Ya Rasûlallah, anne ve babama Senin hakkında mı danışacağım; hayır, ben kesinlikle Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu tercih ediyorum!” dedi. Daha sonrasını Validemiz şöyle anlatıyor: “Allah Rasûlü hangi hanımıyla konuştuysa, hepsinden aynı cevabı aldı. Bu hususta hiç kimse farklı bir mütâlaa beyan etmedi. Ben ne demiş isem onlar da aynı şeyi söylediler.” (24:43)
  • Habîb-i Ekrem’e zevce olma şerefine ermiş o muallâ hanımların, o hanede bulunmaları aslında bir katlanmaydı; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in istiğnasını paylaşma, zühdüne ortak olma, dünyevî zorlukları beraberce aşma ve el ele Cennet’e koşmaydı. Mü’minlerin anneleri, Rehber-i Ekmel’in yol göstericiliğiyle kullukta zirveye ulaşmış; kendilerini tamamen Allah’a adamış ve mâsivâdan bütün bütün sıyrılmışlardı. Belki, ruhlarındaki insanî duygular ve beşerî istekler topyekün silinip gitmemişti; fakat onlar, nefsanîlikten arınmaları sayesinde o hislerin yönlerini de ahirete tevcih etmiş ve insaniyette kemal derecesine yükselmişlerdi. Evet, onlar ahirette İnsanlığın İftihar Tablosu’yla beraber olabilmek için her zorluğa katlanıyorlardı. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Sevde annemizi (radıyallâhu anhâ) boşamak isteyince ya da validemiz öyle zannedince, büyük kadın hemen yanına koşup Allah Rasûlü’ne âdeta yalvarmış, gününü Hazreti Âişe’ye (radıyallâhu anhâ) verdiğini söylemiş ve tek isteğinin Peygamber zevcesi olarak vefat etmek olduğunu ifade etmişti. (28:10)
  • Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm), “Allah katında helâllerin en menfuru, en fazla buğz edileni boşanmadır.” buyurmak suretiyle, karı-kocanın birbirinden ayrılmasının Allah nezdinde mahz-ı buğz bir davranış olduğunu beyan etmiştir. Dolayısıyla böyle bir yola girmemek için daha baştan evliliğin akıl ve mantık blokajı üzerine oturtulması gerekir. Zira evliliğin hissîliğe tahammülü yoktur. Hissî temayüllerin yanında mutlaka mantığın da son kertesine kadar çalıştırılması icap eder. (29:55)
  • Allah’ın emaneti olarak alacaksınız, belli ölçüde beraber kalacaksınız, kanlarına gireceksiniz, sonra da partal bir eşya gibi kaldırıp bir tarafa atacaksınız.. öbür tarafta kaldırır sizi partal bir eşya gibi atarlar. ( ) Beddua edesim geliyor. Kana girdikten sonra onlara karşı kötü muamele yapanlar hakkında beddua edesim geliyor!.. (32:18)
  • Cenâb-ı Allah, ezvâc-ı tahiratı nazara verirken şöyle buyuruyor:

    اَلنَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ
    “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır.” (Ahzâb, 33/6)

    Bazıları meseleyi sadece fıkhî açıdan ele alabilirler; fakat doğrusu, inanan insanlar bir anneye ait bütün hususiyetleriyle onlara bakmalı ve kendi öz annelerine toz kondurmadıkları gibi (belki ondan da öte) onlar hakkında da çok hassas olmalıdırlar. (34:06)
  • Ezvâc-ı Tâhirât validelerimiz, kendilerine hürmet edip öz anneleri gibi saygı duyanlara mutlaka sahip çıkarlar. Nitekim, bir müşahedede Hazreti Hatice annemiz, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ile hizmet erleri arasında elçilik yapıyor. (36:38)

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Artır Allahım!..

Mü'minûn Suresi'nin ilk on ayeti nâzil olur olmaz, Resûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kıbleye yönelip ellerini kaldırarak şöyle dua etmişti:

اَللَّهُمَّ زِدْناَ وَلاَ تَنْقُصْناَ، وَأَكْرِمْناَ وَلاَ تُهِنَّا،
وَأَعْطِناَ وَلاَ تَحْرِمْناَ، وَآثِرْناَ وَلاَ تُؤْثِرْ عَلَيْناَ،
وَارْضَ عَنَّا وَأَرْضِناَ.

Allahım, bizi artır, noksanlığa maruz bırakma,
İkramlarınla değerimizi yükselt, bizi zillete düşürme,
Bol bol vererek bize ihsanda bulun, mahrumiyet yüzü gösterme,
Bizi tercih et, başkalarını üzerimize tercih eyleme,
Bizden razı ol ve bizi razı kıl!..
Mezkur duada "artır, eksiltme", "ver, mahrum etme" ifadelerinde olduğu gibi isteklerin mutlak bırakılmasının ne türlü hikmetleri vardır? Sâdık u Masdûk Efendimiz'in bu niyazından çıkaracağımız mana ve mesajlar nelerdir?

Ashâb-ı Kehf, Hızır ve Zülkarneyn

Soru: Kehf Sûresi’ndeki kıssalar birbirinden ayrı hadiseler olarak mı ele alınmalıdır; yoksa mebdeden müntehaya bir dirilişin ya da bir medeniyetin sergüzeştine dair merhaleler şeklinde mi? Ashab-ı Kehf’in hali, Hazreti Musa’nın Hazreti Hızır’la yolculuğu, Hazreti Zülkarneyn’in seferleri ve seddi günümüz insanlarına neler ifade etmelidir?

  • Kehf Sûresi’nde anlatılan hâdiselerin hemen hepsi vüzuhu içinde hafî gibidir. Bir bakıma topyekün beşerin serencâmesinin yine beşerin enzârına arz edilmesi itibarıyla vak’aların kahramanları âdeta belirsizleştirilmiştir; ifadeler fizikî mülâhazalar çerçevesinde ele alınsa da metafizik edalıdır. Değişik renklerle vak’alara öyle bir ton verilmiştir ki, kahramanlar birer sırlı ve sihirli varlıklar görünümü arz etmektedir; ifadeler onları hep buğulu gösterir. İnsan, onları seyrederken tayin ve teşhislerinde zorlanır. Zannediyorum bu tür konularda esas olan da budur; çünkü anlatılanlar, bütün bir insanlığın macerasıdır. Şu kadar ki, Kur’ân’ın anlattığı vak’alar, bizim senaryolarımız gibi hayalî değildir; onlar, hakikatin ta kendisidir. Bu vak’aları, peygamberler ve salih insanların şahsında sahnelendiren Hazreti Allah (celle celâluhu), Kelâm-ı Kadim’i ile de ibret alınması maksadıyla, ayn-ı hakikat olarak Peygamberine bildirmiştir. Şimdi bize de, onlardan alınacak hisseyi almak düşmektedir. (01:00)
  • Ashab-ı Kehf, Allah inancından uzaklaşıp putperestliğe saplanmış toplumu terk ederek bir mağaraya sığınan, halleriyle insanlara ahiret inancı ve ölümden sonra dirilme hususunda ibret olan birkaç gençtir. Bu gençler, şerir bir idareye karşı fiilen mukavemet edemediklerinden dinî hayatlarını yaşayabilmek için saray hayatını terk ve mağarada yaşamayı tercih etmişlerdi. Bu zatlar orada, ilâhî bir rahmet eseri olarak çok uzun bir uykuya dalmışlar, Romalılar da mağaranın ağzını kapatarak onları ölüme mahkûm etmek istemişlerdi. Üç yüz küsur sene sonra uyanan bu gençlerin harika hallerine şahit olan o dönemin idarecileri de mağaranın kıyısına bir mescit yapmışlardı ki, daha sonra burası herkes için bir ziyaretgâh haline gelmişti. Kur’ân-ı Kerim, Ashab-ı Kehf’in yerini açıklamamıştır. Anadolu’da Tarsus ve Efes’te olduğu gibi İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan ve Doğu Türkistan başta olmak üzere dünyanın çeşitli yerlerinde Ashab-ı Kehf’in mağarası olarak gösterilen mekanlar vardır. Bunun bir hikmeti şu olabilir ki; bu, sadece bir yerde olmuş mahallî bir hâdise değildir; dünyanın çeşitli yerlerinde inanan insanların çoğu hep böyle bir mağaraya sığınma ve bir “tahannüs” devri yaşamışlardır. İşte Kur’ân, meseleyi mutlak bırakmakla bu hususa işaret etmekte ve her yerdeki Ashab-ı Kehf’e dikkat çekmektedir. Belki de her peygamberin ümmeti içinde bu tür bir Ashab-ı Kehf mevcudiyeti söz konusudur. (03:35)
  • Hazreti Musa, bir münacatında kendisinden daha bilgili bir insan olup olmadığını Cenâb-ı Hakk’a sorar. Gayesi tefahur değil, sadece o kişiden istifade etmektir. Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’ya, böyle bir kişi olduğunu ve onu görmek için de “Mecmaü’l-Bahreyn”e kadar gitmesini vahyeder. Hazreti Musa emre icabet ederek yanına fetâsını alır ve yola koyulur; bu genç (fetâ), tefsircilerin ittifakıyla Yuşa b. Nun’dur. Yolda büyük bir kayanın yanına varırlar. Orada bir müddet istirahat ederler. Bu arada zembillerindeki ölü balık birden canlanır ve denize dalıverir; derken gözden kaybolur. Demek ki, bulundukları o yerde mânevî ve ayrı bir atmosferin mevcudiyeti söz konusuydu. Orada Cenâb-ı Hak, apaçık Hayy ismiyle mütecellî idi. Aslında makam-ı Hızıriyet, bütünüyle canlılıktır. İhtimal işte o atmosfer içine girince, Hayy isminin fevkalâde tecellîsiyle balık birden canlanmış ve suya dalıverirmişti. Hazreti Musa ile Yuşa b. Nun (aleyhimesselâm) bir müddet yürürler. Kendilerinde bir yorgunluk ve açlık hissettiklerinde Hazreti Musa’nın teklifiyle yemek yemeye karar verirler. O esnada Hazreti Yuşa unuttuğu bir meseleyi, yani balığın canlanıp denize atlayıp gittiğini hatırlayıverir. Daha sonra oranın bir buluşma yeri olduğunu anlayıp geriye dönerler. Hızır’ı (aleyhisselâm) orada duruyor görürler. Kur’ân, onu, kendisine “Ledün ilmi” verilen bir kul olarak anlatır. Hazreti Musa, durumunu ona açar ve kendisine tâbi olmak istediğini söyler. Ancak Hızır (aleyhisselâm), Hazreti Musa’nın kendisiyle yolculuk yapmaya tahammül edemeyeceğini söyler. Peygamber Efendimiz’den şerefsüdur olan hadislerde bu hâdise ile alâkalı tafsilat şöyledir: Hazreti Musa’ya hitaben Hızır şöyle der: “Allah sana bir ilim vermiştir. Onu ben bilemem. Bana verdiği ilmi de sen bilemezsin.” Sonra da denize gagasını daldırıp çıkaran bir kuşu gösterir ve şöyle der: “Yâ Musa! Senin ve benim bildiklerim, Cenâb-ı Hakk’ın ilmine nisbeten, şu kuşun gagasına bulaşan su ile koca okyanusun nispeti gibidir.”Farklı buuddaki o yolculuk sırasında Hazreti Hızır bir gemiyi arızalı hâle getirir, bir çocuğu öldürür ve kendilerine yemek vermeyen insanların bulunduğu yerdeki bir duvarı da düzeltir. Bunlar işin zâhirine göre hep hatadır, bu itibarla da her defasında Hazreti Musa’nın itirazı olur. Ancak ayrılacakları sıradadır ki, Hızır, bu vak’aların iç yüzünü anlatır. Bu yolculuk, her zaman ve devirde yapılması gereken bir yolculuktur. İnanan insanlar sadece zâhirî ilimlerle yetinmemeli, kalb ve ruh dünyalarını işlettirerek ledün ilmine vâkıf olmaya da çalışmalıdırlar. Yolculuk, bir mânâya göre çile ve seyr u sülûkun remzidir. Bu uzun yolculukta her makamın kendine göre şartları vardır ve bunlar ancak erbabınca bilinmektedir. Sahabeden sonra tâbiîn döneminde bu iş hakkıyla yapılmış ve her türlü ilmi elde etme cehdiyle insanlar uzak mesafelere yolculuk yapmış ve at koşturmuşlardır. Aynı hedefe varmak isteyenler, günümüzde de aynı şekilde davranmak zorundadırlar. Demek ki, bu hâdiseden hisse alma kıyamete kadar devam edecek ve her ilim insanı bu hâdiseden kendi seviyesine göre bir mânâ anlayacaktır. (06:46)
  • Zülkarneyn; iki boynuzlu, iki yönlü, iki buudlu veya iki çağa hükmeden insan mânâsına gelir. Zülkarneyn ismi Kur’ân’da bizzat zikredilir. Ancak isim zikredilmekle birlikte, Zülkarneyn’in kimliği yine kapalı kalmaktadır ki, bu vak’ada da diğer hâdiselerdeki gibi meçhuliyet devam etmektedir. Ona Topal Filip’in (Philippos) oğlu Büyük İskender diyenler vardır. Hâlbuki Zülkarneyn, Hazreti İbrahim devrinde yaşamıştır. Hatta bazı rivayetler, Hazreti İbrahim ile Zülkarneyn’in görüşmelerinden bahsetmektedir. Bu itibarla milattan 300 sene kadar önce yaşamış olan Büyük İskender asla Zülkarneyn olamaz. Zülkarneyn’in Himyer’den olması ihtimal dahilindedir. Çünkü Yemen lisanında isimlerin başına “Zülmenar”, “Zülyesar” vs. gibi “zü” getirilmesi âdeti vardır. Durum böyle olunca şark ve garptan maksat, baştan sona Afrika olabilir. Zülkarneyn’in oradan Çin’e uzanmış olması da mümkündür. Hazreti Zülkarneyn, peygamber olup olmadığı şüpheli zevattandır; ancak zâhir ve bâtın ilimlerini cem eden bir insan olduğu kesindir. Zülkarneyn, cihanın şarkına ve garbına seyahat yapar. Önce Bahr-i Muhit’e daha sonra da meşrık tarafına gider. Orada üzerlerinde elbise dahi olmayan bir toplulukla karşılaşır. Yolculuğuna devam eder ve iki sed arasına ulaşır. Burada dillerini anlamadığı bir cemaat ona Ye’cüc ve Me’cüc anarşisinden bahseder ve ne pahasına olursa olsun onlarla kendi aralarına bir sed yapması teklifinde bulunurlar. O da ücreti reddetmekle beraber sed yapmayı kabul eder ve iki tepe arasına demir ve kaynamış bakır halitasından bir sed yapar. Orada bulunanlar da kendisine işçilikte yardım ederler. (09:36)
  • Bir kere daha tekrar edelim; Zülkarneyn’in kim olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz bir husus varsa, o da onun, bir hakikatin temsilcisi olduğudur. Zaten bizim için mühim olan da böyle bir hakikatin keşfidir. Zülkarneyn, sebeplerle çepeçevre kuşatılmış ve kendisine Cenâb-ı Hak tarafından “müknet” verilmiş bir insandır. Onu, hiçbir hâdise sarsamaz. O, hayatın bütün ünitelerinde tam bir salahiyet sahibidir. İçtimaî hayatı bütün teferruatıyla bilir. Onun iktisadî hayatı ve askerî hayatı da, en az bunlar kadar ileridir. Ve o aynı zamanda, bir ibadet insanıdır. Bu yönüyle de tam bir zâhiddir. Bütün sebepler seferber edilmiş ve onun emrine verilmiştir. Binaenaleyh yerinde irşad ekipleri çıkarır, onları yürütür, yerinde de cihanı fethetmek için hem şarka hem garba seferler tertip eder. Bu yönüyle Hazreti Süleyman’dan Hazreti Ömer’e, ondan da Kanuni Sultan Süleyman’a kadar bu hakikatin temsilcisi olmuş Zülkarneyn’ler söz konusudur. Zira bu hâdiseler, sadece bir devreye ve bir mahalle mahsus hâdiseler değildir. Her devirde ve her yerde olması mümkün hâdiselerdir ve kahramanları da belli şahıslara münhasır olmamalıdır. Belki bu kahramanlar, dünyanın değişik yerlerine serpiştirilmiştir. Hazreti Âdem’den beri devam eden ve kıyamete kadar da devam edecek olan her türlü şuurlu bir araya gelmeler bu hakikatin bir parçasıdır ve Cenâb-ı Hak, bu hususu bir sır olarak sürdürmektedir. (12:00)
  • Hazreti Zülkarneyn’in seddi hakkında da çeşitli rivayetler vardır; bazıları bu seddin, meşhur Çin Seddi olduğunu söyler. Onlara göre bu set, Çinlileri Türklerden korumak için yapılmıştır. Bazılarına göre ise Azerbaycan-Ermenistan arasında Dağıstan’daki Demirkapı seddidir. Belki de bu set, Ural dağlarındaki settir veya hiçbiri değildir de Bering Boğazı’ndaki geçit noktasıdır. Bütün bunlar bizim bilgimiz dışındadır. Bunların ne olup-olmadığını bilmediğimiz gibi, bu seddin keyfiyetini de kesin olarak bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da şudur: Âlemşümul kabul devresi Zülkarneyn’le anlatılmış olmaktadır. O devre, dünya muvazenesinde bir yer almak, sözü dinlenilir bir konumda bulunmak ve daima haksızlığın önünde bir set gibi durmak zamanıdır. (17:10)
  • Bir mü’min, Kur’an-ı Kerim’in hemen her sûresinin, her maktaının, hatta her ayetinin bir manada kendisine baktığını nazar-ı itibara almalıdır. Bu zaviyeden, Kehf Sûresi’nde anlatılan kıssaların bizimle çok ciddi alakası vardır. Mesela, Ashab-ı Kehf anlatılırken “telattuf” ve -Hazreti Üstad’ın ifadesiyle- “sırran tenevveret” düsturları nazara verilmektedir. Lütûfkâr ve latîfane hareket etme esasına bağlı bu düsturlar, hareketlerini Kur’ân’a uydurmak durumunda olanlar için vazgeçilemez birer umdedir. Latîf, Esma-i Hüsnâ’dandır; yani Cenâb-ı Hakk’ın yüce isimlerinden biridir ve Kur’ân’da da zikredilmektedir. Allah, Latîf’tir. O, lütûflarını insanların içine, onlara hiç hissettirmeden akıtıverir. İnsanlar hissetmezler; ama, onları İlâhî esintiler sessiz sessiz sarıverir. Bazen çok cüzî bir hâdiseyle, içinizin aydınlandığını görürsünüz; halbuki tenasüb-ü illiyet prensibiyle mes’eleye baksanız, yaptığınız o cüzî şeyle elde ettiğiniz büyük lütûf arasında bir münasebet kuramazsınız. Bir diğer zaviyeden Latîf ismi, İlâhî tecellilerin, akdes feyizlerin bilmediğimiz bir noktadan gelip, bizim ruhumuzu sarması demektir. Böylece insan îman adına birden bire bir inşirah ve inbisat hissetmeye başlar. Artık, îman onun için en zevkli bir keyfiyet, küfür ise, yılan ve çıyanın kucağına düşmek gibi en kerih ve çirkin bir duygu haline gelir. İşte, bu manâda telattuf, yapılan hizmetlerin hiç kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde, gürültü ve görüntüden uzak bir keyfiyette ortaya konulmasıdır. Ziya Paşa’nın “Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar / Rencide olur dide-i huffaş ziyadan.” sözüyle dikkat çektiği üzere, ışıkla, nurla da olsa hiçkimseyi rahatsız etmemek, hazımsızlığa itmemek ve husumete sevk etmemek hedef olmalıdır. (19:55)
  • Ashâb-ı Kehf senelerce yattıkları mağaralarından, kabirden kalkar gibi uyanıp kalkmış; vaktiyle ayaklandıkları müşriklere karşı başarılı olduklarını ve isteyip umdukları Allah merhametinin bir tecellisini görmüş ve dolayısıyla önceden iman ettikleri şekilde Allah’ın vaadinin hak olduğunu müşahede etmişlerdi. Ondan sonra da tekrar mağaralarına çekilip yeniden kıyamete kadar uykuya dalmayı istemiş ve öyle de yapmışlardı. Zira, onlara göre önemli olan, misyonlarıydı. Madem vazifelerini tamamlamışlardı, artık ahiret onlar için daha sevimli ve hayırlıydı. Halk arasında takdir edilen ve alkışlanan, böylece ahiret azığını dünyadayken tüketen birer insan olmaktansa Hakk’a yürümeyi seçmişlerdi. İşte bu tavırlarıyla da onlar, bütün dava erlerine hüsn-ü misal teşkil etmişlerdi. (26:50)
  • Hazreti Musa ile Hazreti Hızır kıssasından pek çok ibretle beraber şu dersi de almalıyız: Bir insan Musa bile olsa, Hızır gibi bir rehberin önünde diz çökmesini bilmeli ve ilmine ilim katmak, seyr ü sülûkunu tamamlamak için talebeliğe can atmalıdır. Bu aynı zamanda tevazu alametidir ki; Hazreti Sâdık u Masduk’a isnad edilen bir hoş söz şöyledir: “Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.” (28:00)
  • Zülkarneyn olma, evvelâ mağarada Ashâb-ı Kehf olmaktan başlar. Bu arada safvetini koruyanlar, ledünniyata sımsıkı bağlı olanlar ve işin başındaki hasbîliklerini sonuna kadar götürenler, fütüvvet erbabıdır ve insanlığın mâkus tali’ini de onlar değiştirecektir. Bağa, bahçeye, mal ve servete takılıp kalanlar, yazlığına kışlık ve kışlığına yazlık eklemeye çalışanlar ve en kıymetli sermayeleri olan ömürlerini böyle lüzumsuz arzu ve isteklerin arkasında koşarak tüketenlerin ise Zülkarneyn olmaya hakları ve liyakatleri yoktur. Bugün yeryüzü, Zülkarneyn ile temsil edilen hakikatin günümüzdeki mümessillerine muhtaçtır. Ülkemizin, dünya muvazenesinde bir yer alması, sözü dinlenilir bir konumda bulunması ve daima haksızlığın önünde bir set gibi durması milletimiz için bir hedef olmalıdır. (30:18)
  • Hadis-i şeriflerde Cuma günü Kehf Sûresi’nin başından (bir rivayette sonundan) on ayet okumanın Deccal fitnesine karşı kalkan olacağı ifade edilmektedir. İnsan, bu sûrede anlatılan-Ashab-ı Kehf’in harika şekilde korunması gibi- ilahî icraâtıdüşünerek ayet-i kerimeleri tilavet edip O’nun inayet ve riayetine çağrıda bulunursa, inşaallah âhir zaman fitnelerinden muhafaza olur. (33:36)

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Asıl Hüner ve Gerçek Zafer

Her türlü cefaya sabredin, şüphesiz hayırlı âkıbet müttakîlerindir

Umûr-i hayriyenin (hayırlı işlerin) muzır mânileri olur. Şeyâtîn-i ins u cin, bu hizmetin hâdimleri ile çok uğraşırlar.. ama her sınıf.. her birim.. dünyanın dört bir yanında. Ne var ki yerinde sâbit-kadem olanlar, sonunda kazanırlar.

Kur’an da o bişâreti veriyor; veriyor ve وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ diyor: “Sonuç, mutlu âkıbet, esasen, müttakîlere aittir.” Cenâb-ı Hakk’a karşı hiss-i mehâbet ve hiss-i mehâbet ile yaşayan ama yine de kurtuluş için O’nun vikayesine, himâyesine sığınan müttakîlere.. en acı günlerde de, en lezzetli, en tatlı günlerde de hep O’na sığınmayı birinci vazife bilenlere… O’nu bilenler, böyle yaparlar; O’nu bilmeyen nâdanlar ise, onlar da “sohbet-i nâdan ile eder telezzüz; divanelerin hemdemi divâne gerektir.”

Sonuç itibarıyla kazanılacak şeyi kazanmış olan insanlar, yürüdükleri yolda değişik kayıplara uğrayabilirler, zayiatlar verebilirler, yaralanmalar olabilir. Fakat netice itibarıyla, bir şehit gibi kazanacaklarını kazanmışlar ise şayet, bence müteessir olmamalılar. Ona kadar yolu var…

Hazreti Câbir’in babası Abdullah, Uhud’da şehit olanlardan. O, şehadetin şerbetini içince, mest-sermest kendinden geçiyor. Zât-ı Ulûhiyet de herhalde böyle kâmet-i bâlâlar ile hususî meşgul oluyor; iltifaten -“taltîfen” demek daha uygun- onlar ile hususî konuşuyor. O da Cenâb-ı Hakk’a rica ediyor: “Beni, dünyaya bir kere daha gönder; esasen bu yolda ölmenin lezzetini, halâvetini, tadını arkadakilere anlatayım!” Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “Gönderme yok, buruya geldikten sonra. Ama Ben senin bu duyduğun şeyi, Peygamber vasıtası ile onlara iletirim!” Evet, kazanıyor. Bir-iki senelik Müslüman; fakat dikey yükseliş ile öyle bir zirve yapıyor ki, dağlar, onun ayağının altında Lût Gölü’ne dönüyor; öyle bir zirve yapıyor.

Geriye dönelim: Sonuçta bir insan kazanıyorsa şayet, o yolda kaybettiği şeylere hiç müteessir olmamalı. Şâir Nefi’nin Dördüncü Murad karşısında, onu ölüme götürdüğü anda, dediği bir söz vardır: “Ne dünyadan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâya bir ilticamız var.”İlticâ edilecek, yönelinecek bir yöne yönelmiş iseniz, zannediyorum dünyadaki bütün iltifatları ayaklarınızın altına alırsınız; ezerken onu az görürsünüz, üzerinde raks etmeye durursunuz. Eğer gözleriniz öbür âleme müteveccih ise, Güneşe doğru yürüyorsanız şayet, gölgeniz sizin ayaklarınızın altında veya arkanızdadır; birazı ayaklarınızın altında, birazı da arkanızdadır. Önemli olan, Güneşe doğru yürümektir. Cenâb-ı Hak, öyle yapsın!..

Kulluk, Sırât’tan geçmek kadar zordur.

Bu, çok kolay değil. Yine dendiği gibi, “Kulluk -bir manada- Sırât’tan geçmek gibi zordur.” Tekâlif-i İlâhiye var, ibadetleri hakkıyla yerine getirme gibi külfetler var; abdest alma var, namaz kılma var, oruç tutma var… Bunları, takliden o işi yapanlar gibi değil, aynı zamanda derinden vicdanında duyarak yapma var. “Ben, tam görülüyor olma mülahazası ile yapamadım!” deyip daha iyiye talip olma var. Bir arkadaşınızdan duymuştum, demişti ki: “Ben, dört yaşında namaza başladım. Fakat istibrâ mevzuunda abdestime tam dikkat etmiş miydim, etmemiş miydim? Namaza başladığım günden yirmi yaşıma, o meseleyi idrak edeceğim âna kadar kıldığım namazların hepsini -bazı günler kırk rekât, bazı günler elli rekât kılarak, hepsini- kaza etmiştim!”

Eğer namazı doğru kılıyorsanız, bir yönüyle bu da bir cehd, bir gayret ister. “Görülüyor olma” mülahazası ile… Tabiî bir de “görüyor olma” mülahazası var. O, Cenâb-ı Hakk’ın, sonunda lütfedeceği bir şeydir: Allah huzurunda kemerbeste-i ubudiyet içinde durarak.. kalb tir tir titreyerek… Biraz evvel dediğim gibi, gözler açık olacak ama orada hayal dünyanızda neler neler… Kur’an’ın ayetlerinde, ondan ona atlarken, kelimeden kelimeye atlarken, maktadan maktaya atlarken, değişik âlemlerde dolaşıyor gibi… Hep böyle “görüyor olma”ya namzet bir insan gibi hareket etmeli; “görülüyor olma” mülahazasını çok derince değerlendirmeli. Yüreği çatlayasıya… “Niçin öyle namaz kılamadım? Neden hayvanlığım yine üzerimde idi; öyle namaz kılamadım?!.” demeli. İşte zor; gördüğünüz gibi Sırât’tan geçmek gibi zor bir şey.

Zekât vermek de öyle… Alın teri ile kazanıyorsun, veriyorsun; yine zor. Hacca gitmek de öyle; yine kazandığın şey ile gidiyorsun, Hacda da bir kısım vazifeler var; yine zor. Allah yolunda yürüdüğünden dolayı başına sağanak sağanak belâ ve musibetler geliyor. Sözün bidayetinde ifade edildiği gibi, “umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur.” Şeytanlar, ordularını seferber ederler; “Ateş!” derler. Bir atış poligonunda, onların hedefinde bulunuyor gibi olursunuz; şakır şakır mermiler yağar üzerinize. Ne mermileri yağar? “Terörizm” mermileri yağar.. “âsî insan” mermileri yağar.. yağar.. yağar.. “itibarsızlaştırma” mermileri yağar.. “sizi ademe mahkum etme” mermileri yağar… Bunlar, çok kolay şeyler değildir.

“Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Bütün bunlar karşısında, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana/bize düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yûsuf, 12/18) “Allah’ım! Sabr-ı cemîl!” “Sabr-ı cemîl” de Hazreti Yakub (aleyhisselâm) tarafından ifade edilmiş: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.”(Yûsuf, 12/86) Allah’ım! Dağınıklığımı ve tasamı, Sana arz ediyorum. Şikâyetim, Sanadır; ben, kendimi Sana şikâyet ediyorum. Ağır geldi bu işler… Eğer içime olumsuz bazı şeyler doğdu ise, kafama bazı şeyler girdi ise, nöronlarda bir kirlenme oldu ise, ben bu perişan halimi Sana arz ediyorum!.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ

Bazıları, şikâyeti ilave etmişler, Kur’an’da yok; bazıları “kemedî” (hüznümün şiddetini, yüreğimin yangınını) sözünü ilave etmişler: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..” Belki bazıları da, günümüzde, şunları ilave ediyordur: إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي وَأَوْجَاعِي، وَأَسْقَامِي، وَأَمْرَاضِي، وَأَعْرَاضِي إِلَيْكَ “Allah’ım, tasamı, hüznümü, şikâyetimi, şiddetli elemimi, yürek yangınımı, ağrılarımı, dertlerimi, bünyeme musallat olan marazları, hastalıklarımı ve başıma gelen musibetleri Sana şikâyet ediyorum.” Maruz kaldığım bu şeylerin hepsini, Sana arz ediyorum!

Bu arz meselesi, “naz”lanma değil, “niyaz” sadedinde söylemedir. “Sabır kahramanı” -Hazreti Pir’e ait bu tabir- Eyyûb (aleyhisselam) gibi, رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Ey Rabb! Bana, zarar isabet etti; Sen, Erhamürrâhimîn’sin!” demektir. O (Hazreti Pîr) da o “Rabbî” (رَبِّي) kelimesini ilave ediyor; Kur’an’da öyle değil. وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) Ayette, “Rabbine nidâ etti” diyor. Rabbine nidâ ettiğine göre, her halde “Rabbî” (رَبِّي) demiştir: رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Rabbim! Bana zarar isabet etti; Sen Erhamürrâhimîn’sin!..” Arz-ı hâl; Sâhibine arz-ı hal.

Öyle birine arz-ı hâl edeceksiniz ki, problem nedir, onu çözebilsin; dolayısıyla, dilencilerin kapısına dilencilik mülahazasıyla gitmemek lazım. Dünyada sultanlığı ihraz eden insanlar bile dilenci sayılırlar. Onların elindeki şeylere zerre kadar tenezzül etmemek lazım; dünya sultanlığı bile olsa, tenezzül etmemek lazım. Çünkü Allah’a kulluk, hiçbir şeyle değiştirilmeyecek kadar çok yüksek bir pâyedir. Bütün kulluklardan sıyrılmanın yolu da Allah’a kulluktan geçer. Kendini bir şey zanneden insanlardır ki, esasen, Allah’a kulluğun tadını/zevkini duymamış ve tatmamışlardır. Onların, ne “ihsan”dan haberleri vardır, ne “ihlas”tan haberleri vardır, ne “marifet”ten haberleri vardır, ne “muhabbet”ten haberleri vardır, ne “aşk u iştiyâk-ı likâullah”tan haberleri vardır. Bildikleri bir şey varsa, o da yetiştikleri kültür ortamının kendilerine tepeden inme telkin ettiği “taklidî/sûrî/şeklî Müslümanlık”tır; ki Allah, öyle Müslümanlıktan muhafaza buyursun!..

Evet, “Bu yol, uzaktır.” Sırât kadar, Sırât’tan geçmek kadar zordur. “Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” Yedi asır evvel, Yunus Emre’nin dediği bir şey. “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var.” “Kandan-irinden deryalar” sözü ile de ifade ediliyor; “aşılmaz gibi görünen uçurumlar” ile ifade ediliyor; “her köşe başında değişik gulyabanîler ile karşılaşma” gibi şeyler ile ifade ediliyor; ifade ediliyor…

Kulluk, Sırât’tan geçmek kadar zor; fakat insan bir kere de Cenâb-ı Hakk’a teslim oldu mu, her şey öyle kolaylaşır ki!.. فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا “Demek ki, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet, her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6) Her zorluk ile beraber, bir kolaylık vardır. أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ ayeti ile başlayan beyân-ı Sübhânî içinde zikredilen bir hakikat. فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا Her zorluk ile beraber, bir kolaylık vardır. Zorluklar, bağırlarında kolaylığı beslerler, kolaylığı geliştirirler. Zorluklar, dölyatağında kolaylığı oluştururlar.

Izdırap, en makbul niyazlardan daha değerli bir duadır

Onun için nazmen bu hakikati dillendiren اِشْتَدِّي أَزْمَةُ تَـنْـفَرِجِي demiş: “Şiddetlen, şiddetlenebildiğin kadar. Ben biliyorum ki, şiddetlilik zirve yaptığı zaman -esasen- Cenâb-ı Hak bir ferec, bir mahreç ihsan edecektir, lütfedecektir.” Biz bunu, biraz lâzımî mana ile tercüme ederek diyoruz ki: “Karar, kararabildiğin kadar, ey gece! Çünkü kararmanın son noktası, yalancı bile olsa, şafağın attığı ândır!” O kararma zirve yapınca, arkadan “fecr-i kâzib” tulu’ eder. O fecrin kendisi kâzibtir ama bu kâzibin şehadeti doğrudur; çünkü o, “fecr-i sâdık”ın şâhididir, şâhid-i sâdıkıdır. Kâzibin bir şâhid-i sâdık olduğu, orada görülür. “Fecr-i kâzib”, “fecr-i sâdık”ın şâhididir.

Evet, bütün bunlara katlanınca, Allah’ın izni ve inayetiyle, birden bire geçilmez gibi görünen şeyleri, böyle yüzüyor gibi geçersiniz, uçuyor gibi geçersiniz; üveyikler gibi uçar gidersiniz, birden bire. Öyle zevk-i ruhânîler duyarsınız ki!.. “Bir ân-ı seyyâle vücûd-i enver, binlerce sene vücûd-i ebtere müreccahtır.” diyor yine Hazreti Pîr-i Mugân, Şem’-i Tâbân. Her ânınızı Allah’ın izni-inayetiyle öyle “vücûd-i enver” yaparsınız ve bunlar, âhiret hesabına size neler ve neler kazandırır!..

“Izdırap, en makbul dualardan daha makbul bir duadır. Izdırapsız sîneler, sökülüp köpeklere atılacak bir lokmacık etten ibarettir!” Dîn için, diyanet için ızdırap çekmek… Kardeşler için, bacılar için, evlatlar için, çocuklar için, gençler için, ihtiyarlar için, şerden kaçarken deryada boğulanlar için, eşkıya tarafından derdest edilip yakalananlar için ızdırap çekmek… Bu, önemli bir ibadettir Allah’ın nezdinde. Böyle bir muzdaribin iniltileri, sürekli لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ çekmeye mukabil nezd-i Ulûhiyette hora geçen hususlardandır. Ama bu mevzudaki duygusuzluk, hissizlik?!. O da biraz evvel arz ettiğim gibi… Kalb öyle ise şayet, bir bıçak çal, kes, onu şeylerin önüne at; bari onlar yesinler, onlar istifade etsinler. Senin işine yaramamış o, demek ki!..

Evet, أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztarrın yakarıp yalvarmasına icabet eden, Allah’tan başka kimdir?!.” O, öyle yalvarıyorsa, Allah (celle celâluhu) da o ızdıraplı, o ızdırarlı tabloyu değiştirir; Kendi inayeti ile, inşirah vesilesi olabilecek tablolar, pozisyonlar lütfeder; lütfedecektir.

İhlâs Risalesi'ndeki o esas

Yine o Hazret diyor: Bazı peygamberler gelmiş ki, belki hiç ümmeti olmamış; belki bir tane olmuş, belki iki tane olmuş. Ama bunu yanlış anlamamak lazım; o Hazret öyle diyor da esasen İhlas hususuna dikkatleri çekme mevzuunda diyor. Onlar, o peygamberliğin yüksek pâyesinin sevabı ne ise, nezd-i Ulûhiyette kıymet-i harbiyesi ne ise, mutlaka ona mazhar olmuşlardır. Üveyik gibi kanatlanmış, yine Rü’yet ufkuna yükselmişlerdir, “Ben razıyım!” sesi ile sermest olmuş, kendilerinden geçmişlerdir. Ama ihlasları esasen bir hakikati ikame etme mevzuudur. Fakat onların, işte Hazreti Zekeriya (aleyhisselam) gibi testere ile biçilmesi, Hazreti Yahya (aleyhisselam) gibi şehit edilmesi, Hazreti İsa (aleyhisselam) gibi -hâşâ ve kellâ- bir şakî gibi takibe maruz kalması…

O’nun (Hazreti İsa’nın) âkıbeti ile alakalı, Kur’an-ı Kerim’de geçen farklı iki ayet, Yuhanna İncili’nde anlatılandan farklı iki ayet var. وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا “Yine, Allah’ın Rasûlü Meryem oğlu İsa (hakkında övüne övüne, “Onu) katlettik!” diye iddia etmeleri yüzünden -oysa onlar, İsa’yı öldüremediler, onu asamadı ve çarmıha geremediler; fakat şüpheye düşürülüp (bir aldanışa ve karışıklığa sürüklendiler). İsa ve dünyadan nasıl ayrıldığı konusunda ihtilâfa düşenler, asla bir gerçeğe dayanmayıp, zaten kendileri de hep şüphe içindedirler. Herhangi kesin bir bilgiye sahip bulunmadıkları için, ancak zanna tâbi olup gitmektedirler. Gerçek şu ki, onlar İsa’yı asla öldüremediler.” (Nisâ, 4/157)  إِذْ قَالَ اللهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ “O zaman Allah şöyle buyurdu: Ey İsa! Artık (rasûl olarak vazifen tamamlanmakla) seni eceline yetirip geri alacak ve (misalî vücuda bürünmüş bedenin ve ruhunla birlikte) nezdime yükselteceğim ve seni o küfredenlerin arasından alıp suçsuzluğunu, paklığını ortaya koyacak ve sana tâbi olanları Kıyamet Günü’ne kadar küfredenlere üstün kılacağım. Sonra, her halükârda hepinizin dönüşü Banadır; işte o zaman, ihtilâf edegeldiğiniz konularda aranızda hükmümü vereceğim.” (Âl-i Imrân, 3/55) Tefsirlerde, öldürülmediğini ifade eden zatlar, ayette geçen مُتَوَفِّيكَ kelimesini izah ederken -antrparantez arz ediyorum- “Allah (celle celâluhu), Hazreti İsa’ya vereceği her şeyi tastamam verdi, tevfiyede bulundu.” manasını veriyorlar. Her ne ise, bu detaylara girmeyelim.

Şimdi O (aleyhisselam) bile giderken, işte on bir insan arkada bırakıyor. Düşünün “Rûhullah”; Meryem validemiz gibi birinden dünyaya geliyor. Herhangi bir erkek değil, doğrudan doğruya “Rûhullah”ın telkihi ile meydana geliyor ve öyle yetişiyor aynı zamanda. Annesinin burnundan düşmüş gibi yetişiyor. Daha kucaktayken, dünyaya gelir gelmez, konuşuyor. O ses O’nun sesi ise…

Hazreti Meryem’in iffeti, Hazreti İsa’nın gür sesi ve Hazreti Musa’nın Tûr hadisesi

Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu gibi, hani anne, telaş içinde: فَأَجَاءَهَا الْمَخَاضُ إِلَى جِذْعِ النَّخْلَةِ قَالَتْ يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Derken, doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına dayanmaya zorladı. (Evlenmeden çocuk sahibi olmayı insanlara nasıl anlatacağının endişeleri içinde) ‘Keşke bu iş başıma gelmeden önce öleydim de adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!’ dedi.” (Meryem, 19/23) “Ah keşke, ölseydim de unutulup gitseydim!” diyor. Bu, iffetin söylettiği bir sözdür. Öyle yaşamış ki, mâbette, mihrâb gibi bir yere, bir odacığa kapanmış. Yahudilikte esasen kadınlar, havraya giremiyorlar. Fakat ayrı bir yerde kendisini Allah’a vermiş. Hazreti Zekeriya onun yanına girip çıkarken, önünde ekstradan semâvî yemekler görünce, “Nereden bunlar sana!” diyor. Kur’an ifade ediyor bunu; “Allah’tan, semadan!” diyor. Şimdi iffeti ile böyle yaşamış bir kadın; hep iffeti ile “müşârun bi’l-benân” olmuş veya “müşâratün bi’l-benân” olmuş. Şimdi ona o yapılan şey (itham ve iftira), öyle ağır gelir ki!.. يَا لَيْتَنِي مِتُّ قَبْلَ هَذَا وَكُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا “Keşke bu iş başıma gelmeden önce öleydim de adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” deyince, aşağıdan bir ses geliyor: فَنَادَاهَا مِنْ تَحْتِهَا أَلاَّ تَحْزَنِي قَدْ جَعَلَ رَبُّكِ تَحْتَكِ سَرِيًّا “(Bir ses) alt tarafından ona seslendi: Üzülme; bak Rabbin senin alt tarafında akar bir su meydana getirdi.” (Meryem, 19/24) Daha çocukken, dünyaya gelir gelmez, ayağının dibinde böyle diyor. Ses O’nun sesi ise… Veya O’nu nefh eden Rûh’un sesi de olabilir. İki ihtimal de var burada.

Fakat Kıtmîr’e göre, doğrudan doğruya, Hazreti Mesih’in sesi; çünkü Hazreti Meryem validemizin -esasen- öyle bir referansa ihtiyacı vardı. Onu, beşikteki çocuğu kucağına alıp Musevîlerin karşısına çıktığı zaman, endişe duymayacaktı. Onun için “Nereden Sana!” dedikleri zaman, “Nereden bu çocuk sana!” dedikleri zaman… “Senin baban öyle birisi değildi, annen de öyle birisi değildi; nereden bu çocuk sana?!” dedikleri zaman, hiçbir şey söylemeden mübarek validemiz/anamız -Allah, bizi ona bağışlasın!- çocuğu işaret ediyor. “Beşikteki çocuk ile mi konuşacağız?!” dediklerinde; onun (Hazreti İsa’nın) sesi gürlüyor. O kadar emin ki validemiz!..

Hazreti Musa hadisesine benzetiyorum ben bunu hep, bu ayeti dinlerken. Çünkü en çok dinlediğim yerlerden birisi; Meryem sûre-i celilesi, çok dinlediğim yerlerden birisi. Hafızların hemen belki otuz tanesinden ayrı ayrı dinlemişimdir onu. Seyyidinâ Hazreti Musa’nın Tûr-i Sînâ’da kendisine referans olabilecek öyle bir şeyden geçmesi gibi… Birden bire “Al asâyı, git sihirbazların karşısına çık!” denseydi, orada birden bire asanın yılan olması, kobra gibi, dinozor gibi insan üzerine gelmesi neticesinde orada korkar, titreyebilirdi. İlk defa öyle bir şey ile karşılaştığı zaman… Yine, elin bembeyaz olması filan; bunlar, sürpriz şeyler, insanda ciddî heyecan uyarabilir. Hâşâ ve kellâ, her dediğini doğru diyen ve dediği şeyler ile başkalarını tesiri altına alan koca Peygamber orada -hâşâ ve kellâ- panikleyebilirdi. Cenâb-ı Hakk, evvelâ Tûr-i Sînâ’da, Mukaddes Vadi denen yerde, “Ayakkabılarını çıkar!” buyuruyor. Demek ki tecelligâh-ı İlahî orası; orada Cenâb-ı Hak tecelli buyuruyor O’na, إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى “Bil ki, Ben senin Rabbinim; şimdi pabuçlarını çıkar; çünkü mukaddes Tuva Vadisi’nde bulunuyorsun.” (Tâhâ, 20/12) buyuruyor Tâhâ sûre-i celîlesinde. Fakat orada evvelâ bir tatbikat yaptırıyor. “At asânı yere!” diyor, “Çıkar elini!” diyor. Dolayısıyla Firavun’un karşısında yaptığı zaman, bunlar meydana geldiği zaman, sihirbazlar karşısında bunlar meydana geldiği zaman, onların oyunları karşısında “hîfê” (خِيفَةً) deniyor, hafif, çok küçük, cüz’î bir telaş yaşıyor ama Cenâb-ı Hak, لاَتَخَفْ “Endişelenme, korkma sen!” buyuruyor.

İşte, ben, hep ona benzetiyorum Meryem validemize Hazreti İsa’nın seslenişini. Nihayet, Hazreti Meryem, oraya geldiğinde, çok rahat, kalbi itmi’nan içinde, O’nu işaret ediyor. Bu, onun aynı zamanda hakikaten iffetli olduğunu da gösteriyor, onların da ağzına fermuar vuruyor; Onu ta’n edenlerin ağzına fermuar vuruyor: قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “Derken bebek: Ben Allah’ın kuluyum, dedi, O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” (Meryem, 19/30) Vukuu muhakkak olan şeyler, Arap dilinde mazi kipi ile ifade edilir. İleride Allah Kitap/İncil verecek ona, “Ahd-i Cedîd”i verecek: آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيًّا “O bana kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi.” İleride Peygamber yapacak; وَجَعَلَنِي نَبِيًّا diyor. Çocuk daha, henüz vazife gelmemiş ama mazi kipinin hususiyeti, vukuu muhakkak; وَجَعَلَنِي نَبِيًّا Sonra, وَجَعَلَنِي مُبَارَكًا أَيْنَ مَا كُنتُ “Nerede olursam olayım, Allah, Beni mübarek kıldı!” (Meryem, 19/31) diyor; onlara karşı diyor, Meryem validemizi itham edenlere karşı. Anasının şâhidi…

Önceki gün havarîler, daha dün sahabîler

Evet, “Nâsıralı genç” deniyor, Eski Ahit’te de öyle deniyor. Nâsıralı genç, dolaşıyor her yerde. Hatta Hazreti Yahya da onu dinliyor. Onlar aynı zamanda halazâde (teyze oğlu), birbiriyle akraba. Onun konuşmalarını dinleyince sağda-solda… O da güzel konuşuyor; bir Peygamber, Peygamber gibi konuşuyor; fakat diyor ki, “Galiba bundan sonra söz onun.” “Söz Senin, devran Senin! Sen konuş!” diyor, Hazreti Mesih’e. Böyle diyor ama bu büyük insan, yürüyeceği yere -neresi ise, oraya- yürürken, arkada on bir insan bırakıyor.

Onlar (Hazreti İsa’nın havarîleri) da çok doğru izler bırakıyorlar. Yâsîn Sûresi ile alakalı Hammâm Tefsiri’nde de anlatıldığına göre; Allahu a’lem, Antakya’ya gelen elçiler de onun elçileri. Orada, o Habîb-i Neccâr, ona ilk inananlardan bir tanesi oluyor. Tâ Roma İmparatorluğu’nun içine giriyorlar, Romalıların içine. Onlar, onlardan rahatsız oluyorlar; Büyük Konstantin, Hıristiyanlığı din olarak kabul edeceği âna kadar işkence görüyorlar. Hatta vebanın, tâûnun, değişik hastalıkların sâri olduğu yerlerde, onları ölüme mahkûm ediyorlar. Fakat onlar, bıkmadan, usanmadan hakiki Hıristiyanlığı orada telkin ediyorlar. Şimdi böyle on bir tane insan bırakıyor; fakat sonra arkadan bir yönüyle sâhil-i selâmete çıkan, binlerce insan, onun bıraktığı o izlerde yürüyor, Hazreti Yahya’nın bıraktığı izlerde yürüyor, Hazreti Zekeriya’nın bıraktığı izlerde yürüyor.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, ruhunun ufkuna yürüdüğü dönemde -bazı Siyer kitaplarında- “Yüz bin insan vardı.” deniyor. Fakat en büyük “Tabakât” el-İsâbe kitabında, İbn Hacer, on bin insandan bahsediyor. Üsdu’l-Gâbe’de altı-yedi bin insandan bahsediliyor. Zannediyorum bu “elli bin, yüz bin” diyen insanlar, böyle yeni girmiş insanları da sayıyorlar. Daha dün girmiş, Efendimiz ruhunun ufkuna yürümüş… Kadın, erkek, çoluk, çocuk, hasta, alil, melûl… Bunların hepsini dâhil ediyorlar.

İnsanlığın İftihar Tablosu… Yüzü suyu hürmetine var olduğumuz İnsan… Peygamberlerin sultanı… Ki, Türkçemizde biz, Arapçasını kullanıyoruz “Sultân-ı Enbiyâ” diyoruz, “Peygamberlerin Sultanı” diyoruz. Üstad Necip Fazıl, O’nun adına yazdığı kitabın adını şöyle koydu: “O ki, o yüzden varız!” O ki, o yüzden varız. O, hadis diye rivayet edilen güzel bir sözün manası, (ha-dis di-ye ri-vâ-yet e-di-len gü-zel bir sö-zün mâ-nâ-sı): لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ “Sen olmasaydın, gökleri, yeri yaratmazdım!” Yüzü suyu hürmetine… Manası, doğru bunun; çünkü onların manasını, o Kitâb-ı Kebîr’in manasını, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Sübhânîsini bize anlatmasaydı şayet, gelip bize anlatmasaydı, belki her şey abes, boşu boşuna olacaktı. Her şeyin anlamlandırılması, mana kazanması, O’nun sayesinde oldu. O, bütün varlığa dil ve tercüman oldu. Konuşan, Kur’ân idi; fakat semadan alıp onu konuşturan O (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi. “Sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Ama onun tercümanı, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi, Hazreti Rasûl-i Zîşân idi.

Fakat ne oldu? Kendinden, Kendisi ruhunun ufkuna yürüdükten sonra, çok fazla değil hemen on dört, on beş sene sonra, iki tane süper güç, İslam’ın vesayeti altına girdi: Pers İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu. Ordular bozuldu, kaçtılar; tâ Konstantin’e kadar kaçtılar. Konstantin soruyor: “Niye kaçıyorsunuz?” “Bizim ölümden kaçtığımız gibi, onlar ölüme doğru koşuyorlar; nasıl kaçmayacaksınız ki?!.” Evet, öyle diyor. Zannediyorum Şiblî’de görmüştüm bunu, zannediyorum; yanlış da aklımda kalmış olabilir, Mevlânâ Şiblî, Hindistan’da.

Şimdi İnsanlığın İftihar Tablosu bile arkada bu kadar insan bırakmış ise şayet, bence, o mesele küçümsenecek bir mesele değil. Bırakılan izler, çok önemlidir; bugün olmazsa yarın, Allah’ın izni-inayetiyle…

Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor

Bir şey arz edeyim: Aslında, bu dünya çapındaki büyüklerin hiçbiri, yaşadıkları dönemde, daha sonraki durumları itibarıyla o parlaklığa şahit olmamışlardır. Efendimiz, onu görmüştür; “Benim adım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” demiş, onu görmüştür; fakat dünya hayatındayken esasen onu görmemiştir. Çünkü yakın körlüğü yaşar insanlar. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, büyük bir insan. Ne kadar zaman sonra tanınmış biliyor musunuz, dünya çapında? Üç asır sonra… İmam Gazzâlî, beş asır sonra tanınmış; böyle büyük bir âlim, hâlâ da kıymet-i harbiyesine göre tanındığı söylenemez. Çağın Sözcüsü de öyle: Ta Meşrutiyet yıllarında yazdığı kitapları ile filan, yüz sene… Hâlâ Anadolu insanı tarafından tanındığı söylenemez. Hususiyle, evleviyetle tanıması gerekli olan, din adına eğitim görmüş insanlar ve hususiyle de teologlar -diğer bir ad (ilahiyatçı) ile anmıyorum ben onları, “teologlar”- tanımıyorlar. Zannediyorum, onların içinde takdir eden on insan yoktur. Siyasî mülahazalarına âlet etme maksadıyla birileri bazı kitaplarını neşretmek suretiyle kendilerine bir pâye kazandırmaya matuf bir tavırda, bir davranışta bulunmuşlardır. Ben söylerken, zannediyorum, resim/tablo, sinema şeridi gibi sizin gözünüzün önünde de canlanıyordur. Bunlar, münafık oyunları… Evet… Fakat tanınmamıştır, katiyen. Yakın körlüğü… Her devirde öyle olmuştur. Fakat hiçbir zaman bu körlük, devam etmemiştir.

Hadis ricali kritiği yapılırken, bir söz vardır: “Emsal arasında tenâfüs olur.” Aynı çağı, aynı devri, aynı dönemi paylaşan insanlar arasında, hafif hazımsızlık olabilir. Bu, ancak o büyükler arasında olmamış: Ebu Hanife, İmam Mâlik’i kıskanmamış; İmam Mâlik, Ebu Hanife’yi kıskanmamış; Ahmed İbn Hanbel, İmam Mâlik’i kıskanmamış; İmam Şâfiî, Ebu Hanife’yi kıskanmamış. Belki tanımadıkları dönemde, “Bir tanısak!” falan demişler ama birbirlerini tanıyınca, birbirlerinin takdirkârı olmuşlar. Fakat çok insan, emsallerini kaydırmak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar; inandıkları halde, ellerinden gelen her şeyi yapmışlar.

Nitekim günümüzde de değişik ülkelerde, İslam ülkelerinde hal böyle. Mesela doğruluğu temsil eden bir cemaate kötülük yapanlara karşı, “Meseleyi kökten kazımayınca siz rahat edemezsiniz; bunlar her zaman başınızı ağrıtır!” diyorlar. Birinin söylediği sözü naklediyorum burada. Evet, öyle biri ki, birisi bana iki defa fetva sormuştu da ben de biri vasıtasıyla “Ona sorsanız, daha iyi olur!” demiştim. Evet, o da onun karşılığını veriyor; diyor ki: “Şimdiye kadar yaptığınız bu meşkûr iş, şâyân-ı takdir iş, tarihte emsali, eşi bulunmayan bir iştir! Birilerini yok ediyorsunuz, fakat böyle biçme ile bu meselede yetinmeyin; hozan bile bırakmayın. -Ekinler biçildikten sonra geride bırakılana “hozan” denir.- Hozan bırakmayın. Bunları böyle bırakırsanız, çayırlar gibi, yeniden bir kere daha biter bunlar. İmkânı varsa, sürün; bunların köklerini de yok edin. Hatta bunları tanımış, bunları takdir etmiş insanları bile derdest edin, değişik yerlerden onları yakalayın, postalayın; bir yönüyle, bütününün kökünü kazıyın!” Arapça kelime, dilimizde de kullanılır, buna “tenkîl” denir; tenkîl, kökten kazıma. Veya “ibâde” denir; bir daha olmayacakları şekilde, bütün bütün yok etme. اَللَّهُمَّ مُقَابَلَةً لِتَنْكِيلِ أَعْدَائِنَا، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ مُقَابَلَةِ مَنْ سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım bize karşı düşmanlık hisleriyle oturup kalkan ve Hizmet’in kökünü kazımaya çalışan zalimlere öyle bir mukabelede bulun ki, bizi başka hiçbir mukabeleye muhtaç bırakmasın. Duamızı kabul buyur ey Erhamerrâhimîn!..”

Nâdân insanlar… “Nâdânla sohbet, zordur, bilene / Zira nâdan söyler, ne gelirse diline.” Onlar, kendi karakterlerinin gereğini sergiliyorlar. Siz, Allah’a doğrudan doğruya inanmış, yürekten inanmış insanlar olarak, size yakışır şekilde davranacaksınız. Ama bilmiyorum tabii, öbür tarafta yükün ağırlığından dolayı meseleyi atf-ı cürüme getirir, “Yâ Rabbi, bunlar bize yaptılar!” der miyiz; o mevzuda teminat veremeyeceğim, kendi adıma bile teminat veremeyeceğim. Fakat şimdiki karakterimin gereği; ne yaparlarsa yapsınlar, bence Hâbil gibi hareket etmeli: Sen, bana, yumruğun ile gelsen, mızrağın ile gelsen, silahın ile gelsen, ben, sana dilimin ucuyla bile bir şey yapmayacağım!.. Evet, Hâbil, “Sen, esas, yaptığın şey itibarıyla, yaptığın şeyler ile Cehennem’e gideceksin!” diyor. Allah, Kâbil’in âkıbetinden muhafaza buyursun!..

Evet, belki bize yapılan tavsiye de bu. İnsanlar içinde, Hâbil-Kâbil hikâyesi hâlâ devam ediyor. Goethe, “Faust-Mefisto” demişti; şeytan ve insan oyunu. O manada, “Oyun, hâlâ devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecek” diyor. Oyun, devam ediyor şu anda da. Bence orada aldanan ol da aldatan olma!.. İyilik yapan ol da kötülük yapan olma!.. Kötülük yapanlara karşı, iyiliğe ihtiyaç duydukları zaman, iyilik yapma mülahazası ile otur-kalk, onun rüyalarını gör; bir yönüyle, kendini ona göre hazırla!.. Bir yönüyle kendinde ön yargı oluştur; şartlandır kendini, iyilik yapmaya şartlandır. Kötülük mülahazalarını unut, kim olursa olsun!..

Ve şimdiye kadar sizin arkadaşlarınız öyle davrandılar. İçlerinde müfteriler çıkmış olabilir; o kadarmış onlar. Aldanmışlar onlar; İbn Selûl’ün yoluna girmişler. Bazıları İbn Selûl’ün arkasında saf bağlamış olabilirler ama zannediyorum bunlar binde birdir. Binde birdir; binde dokuz yüz doksan dokuz, belki virgül dokuz, Allah’ın izni-inayetiyle hakta, hakikatte sabit-kadem olmuş; Allah’ın izni-inayetiyle, doğru bildikleri yolda yürümeye devam etmişlerdir.

Burada antrparantez şunu da arz edeyim: Kim olursa olsun, esasen zerre kadar insanca davranıyorsa, Müslüman sıfatı ile davranıyorsa, Allah, katiyen onu karşılıksız bırakmaz. Vesselam.

Bu bölüm ilk olarak www.ozgurherkul.org'da yayınlandı.

Asıl körlük kalb ve vicdan körlüğüdür

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin "Asıl körlük kalb ve vicdan körlüğüdür" konulu son sohbeti

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Yaratılış gayesi istikametinde kullanılmayan göz kör, kulak sağır ve kalb ölüdür.

Eskilerin ifadesiyle her şeyi (مَا خُلِقَ لَهُ) “mâ hulike leh”inde kullanmak lazımdır. Göz, doğruyu görmek için; kulak, doğruyu işitmek için; kalb, doğrunun heyecanını yaşamak veya “tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür” için yaratılmıştır. Beynin nöronları mı o “latife-i Rabbaniye”nin emrinde, yoksa bir fonksiyonu müşterek mi edâ ediyorlar? Bunlar, fizik ötesi mülahazalar. O mevzuda kestirip atmak hata olur. İşi gerçek bilenine havale etmek gerekir. وَاللهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَAllah bilir, siz bilmezsiniz!” (Bakara, 2/216).

Ama bilinen bir şey var ki, bu göz, görmek için yaratılmıştır. “Mubsarât” derlerdi eskiler, görülecek şeyler, görünen varlıklar, görülmesi lüzumlu, “görülmezse olmaz!”, “görülmesi olmazsa olmaz!” şeyler. Göz onları görmek için verilmiştir. Kulak, “mesmû’ât” denilen, işitilmesi gerekli olan şeyler için yaratılmıştır. O kalbin kılıflık yaptığı “latife-i Rabbâniye”.. o “his”.. o “şuur”.. o Cenâb-ı Hakk’ın iradesinin bir tecellisi olan meyelân/meyelândaki tasarruf, meşîet/meşîetteki tasarruf, dileme, dileme türünden bir şey; O’nun dilemesinin gölgesinin gölgesinin gölgesi olan “dileme” Bütün bunlar belli fonksiyonları edâ etmek için verilmiştir. Şayet bunlar, misyonlarını edâ etmiyorlarsa, insan, kör, sağır ve kalbsiz yaşıyor demektir.

Asıl körlük, “vicdan” körlüğüdür; “latife-i Rabbâniye” körlüğüdür; “his” körlüğüdür; bakarken bir şeyi olduğu gibi, “mâhiyet-i nefsü’l-emriye”sine uygun görememe körlüğüdür: Arka planıyla görememe körlüğü.. ifade ettiği mana itibariyle görememe körlüğü.. eşya ve hadiseleri, enfüsten âfâka kadar görülmesi gerekenleri görememe körlüğü Kendi anatominizi, fizyolojinizi görmeden alın da milyarlarca sistem içinde, milyarca gezegeni mülahazaya almaya, bir kitap gibi mütalaaya tâbi tutmaya kadar hepsi görmenin alanı içindedir.

“Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim!..”

Allah (celle celaluhu) bu görmeye müteallik meseleleri “mesmûât” kabilinden “Kelâm-ı Kadîm”iyle size duyurmuş. Onu elinize alacaksınız; onu dillendirirken esasen koskocaman kâinatı dillendirmiş olacaksınız. Çok iyi biliyorsunuz ama bir kere daha Hazreti Pîr’in o çok tekerrür eden sözünü hatırlayalım: “Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” (Sözler, s.33 / Yedinci Söz) Yalnız Sen’sin, ey muciz-beyân.. Beyân.. Kur’ân.. Furkân; hakkı batıldan ayıran.

Mesmûât O’nu duyacaksın, onda bütün varlığı duyacaksın. Kalbinin atışlarından yıldızların kendi etrafında dönüşlerine kadar.. onların etrafında melâike-i kiramın Mevlevîler gibi semâlarını görmeye kadar.. onların âh u efgânlarını mı, Allah’a karşı ta’zim u takdis u tesbih u temcidlerini mi duymaya kadar her şeyi o “mesmûât” kategorisi içinde değerlendirebilirsiniz.

Duyabileceğin şeyleri doğru duyarsan, Allah, o güne kadar duymadığın/duyamadığın şeyleri mevsimi gelince duyurur. Cüneyd-i Bâğdâdi (rahmatullahi aleyh, kuddise sirruh) “Altmış sene bir şeyin arkasında oldum. Ancak altmış sene sonra bana verdi onu!” der. Yani, altmış sene görülüyor olma mülahazasını değerlendirdim. Görüyor olma mülahazasına ancak altmış sene sonra adım attım. Dedi, duydum. Söyledi, işittim. “Şöyle yap!” dedi, anladım.. ve ona göre tavır aldım. بِقَدرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِيMeşakkat miktarı me’âlî elde edilir!” Sancıya bağlı, şakak zonklamasına bağlı, Şâir-i şehîrin ifadesiyle “Öz beynini burnundan kusma”ya bağlı.

“Çevir gözünü, bir bak; bir kusur, bir çatlaklık görebilir misin?!.”

“Görme ve duyma” diyoruz. Onun içindir ki, kalbiyle göremeyen, vicdanıyla göremeyen, baktığı şeyleri arka planıyla göremeyen insan “kör”dür. Ve gözü olduğu halde göremeyen bir insan, dünyanın en talihsiz, en bedbaht insanıdır. Göz var ama görmüyor; kulak var ama işitmiyor; kalb var ama hissetmiyor; beyinde on milyar hücre var fakat âtıl, hepsi uyuyor. Kâinatı el-efend edebilirler; hallâc edip eşyâ ve hâdiseleri didik didik edebilirler, Allah’ın izniyle. Fakat uyuyorlar. Yok “tefekkür” ve “tedebbür”. Dolayısıyla, kalb, uykuda; duyacağı şeyi duyamıyor, duyması gerekli olan şeyi duyamıyor. Bütün bunlar, kalbî (latife-i Rabbaniye açısından), vicdanî, hissî, şuurî, iradî körlüklerdir. Ve bu âzaları bulunduğu halde, onları “mâ hulike leh”inde, yaratılış gayeleri istikametinde kullanmayan insan, bedbahttır.

Allah (celle celâluhu) Kur’an-ı Kerim’de çend yerde nazarlarımızı enfüsten âfâka kadar çeviriyor. Mesela, Mülk Sûresi’nde şöyle buyuruyor: فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ “Çevir gözünü bir bak, bir kusur, bir çatlaklık görür müsün? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak; gözün sana, (Allah’ın yaratmasının ihtişamı karşısında) hakir olarak (O’nun yaratmasında hiçbir kusur bulamamanın ezikliği ve bitkinliği içinde) geri dönecektir.”(Mülk, 67/3-4) Tekrâr ber tekrâr nazarlarını semanın o parlak çehresinde gezdir, o resmi doğru okumaya bak! Allah’ın nakış nakış ördüğü o dantelada murâd-ı Sübhânî’yi anlamaya bak, onu kendi içinde marifete dönüştür; marifeti, muhabbete dönüştür; onu, aşk u şevk ve likâullah’a iştiyak’a dönüştürmeye bak!..

Peygamber Efendimiz’in Miraç Rehberliği

Allah bu donanımı vermiş sana, sen de o istikamette değerlendir. Sürüm sürüm yerde -solucanlar gibi- sürünmekten sıyrıl! “Ahsen-i takvim”e mazhariyetin hakkını vermeye çalış! Allah’ın, meleklere secde ettirdiği bir varlıksın sen. Senin mâhiyetin meleklerden de ulvîdir. Yaratılışının hakkını vermeye bak! “Mâ hulike leh”inde kullanmaya bak; inkişaf ettir onu, Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm gibi. O, Cibril’e “Yürü! Top senin, çevkân senin!” dedirtti. “Bir adım daha atarsam, yanarım!” diyor Cibril, “Yürü! Top senin, çevkân senin!” İnsanlığın İftihar Tablosu, o donanımındaki sistemleri, mekanizmayı, fonksiyonları bütünüyle öyle değerlendiriyor ki, nurdan yaratılan, bir anda bir milyon yerde bulunan melekler pes ediyor. Cismânî varlığa sahip bir insan.. Âmine validemizden doğma bir insan.. Abdullah efendimizden olma bir insan Melekleri geride bırakacak bir ufka, فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى Vücub-imkân arası bir noktaya, fânileri Bâkî’den ayıran noktaya ulaşıyor. Bir adım daha atma imkânı yok. Orası “vücûb âlemi”. Ve temaşa ettiğini temaşa ediyor, doyuyor. “Gınâ”ya ulaşıyor, sonra “iğnâ” etmek için dönüp içinize geliyor. O meleklik ruhunu aşılamak için.. o fidelerin, çınar olmaya yürümelerini sağlamak için.. o tohumların, yarılıp başağa yürümelerini sağlamak için

Evet Herkesin bin iştiyak ile içine girmeyi arzu ettiği şeyleri, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) tam gördükten ve bildikten sonra, başkalarını da oraya ulaştırmak için, nefsine rağmen, îsâr duygusunu zirvede yaşayarak, “kendi için olmama”yı zirvede yaşayarak, yeniden sizin için, sizin içinize dönüyor. Duyduğunu duyurmak için, tattığını tattırmak için, gördüğünü gördürmek için, hissettiğini hissettirmek için, ihsaslarınıza dünya kadar armağanla geliyor; ihtisaslarınıza dünya kadar armağanla geliyor.

Anahtarı-kilidi, “ibâdetullah”tır, namazdır. “Mü’minin miracıdır, nurudur / Sefine-i dini, namaz yürütür / Cümle ibâdetin, namaz, piridir / Namazsız, niyâzsız İslam olur mu?!.” Anahtarını da size getiriyor. O Mirac’a, sizi yükseltecek, ilk kapının anahtarı, odur; Cenâb-ı Hak namazlaşarak onu hakkıyla edâya muvaffak eylesin.

“Gerçek şu ki, kör olan gözler değildir; gerçekte kör olan, sînelerdeki kalblerdir.”

Ama gelin görün ki, -siz değil de- çoğumuz itibariyle, insanlar, o vicdanî körlükleriyle, o latife-i Rabbaniye körlükleriyle, o his körlükleriyle, o şuur körlükleriyle; görmeleri gerekli olan şeyleri göremiyorlar. Allah Teâla şöyle buyuruyor: أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لاَ تَعْمَى الأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Yeryüzünde gezip de (bütün bu tarihî levhalara ibret gözüyle bakmazlar mı): belki böylece kendileriyle akledip gerçeği idrak edecekleri kalblere veya (kendileriyle vahyin ve gerçeğin sesini) işitecekleri kulaklara sahip olurlar. Gerçek şu ki, kör olan gözler değildir; gerçekte kör olan, sînelerdeki kalblerdir.” (Hacc, 22/46) Yeryüzünde gezmiyorlar mı onlar, bir gezsinler!.. Dağına taşına baksınlar!.. أَفَلَمْ يَنظُرُوا إِلَى السَّمَاء فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِن فُرُوجٍ “Hiç üzerlerindeki göğe bakmazlar mı? Bakıp da Bizim onu nasıl sağlamca bina ettiğimizi, onda en ufak bir çatlaklık, dengesizlik olmadığını düşünmezler mi?” (Kâf, 50/6) Yok yırtığı, yok eksiği, yok gediği!.. Biraz evvelki mülahaza, farklı bir versiyonla ifade ediliyor: فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ 

Sonra, وَالْأَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَأَنبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ “Yeri de yayıp döşedik ve ona içinden sağlam, sabit (görünümlü) dağlar yerleştirdik; ayrıca orada göz ve gönül açıcı her türlü bitkiyi çift çift bitirdik.”(Kâf, 50/7) Yeryüzünü de âdetâ onlar için bir zemin, bir blokaj olarak serdik. Üzerinde her şeyi yapabilirler. Tohum saçabilir, tarlaya çevirebilirler. Fide dikip, bağa-bahçeye çevirebilirler. Üzerinde yaşayabilirler. Yaşar, orayı cennetin koridoru haline getirebilirler. Temaşa eder, orayı bir “mecâli” şeklinde görebilirler. “Cenâb-ı Hak’tan gelen tecelli tayflarının, gelip gelip çarptığı bir yer” halinde görebilirler yeryüzünü. Ve aynı zamanda, “İlahî mezâhir” olarak görebilirler. Ve Cennet’e iştiyaklarını kamçılayacak Cennetin koridoru şeklinde mütalaa edebilirler. وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ “Ve aynı zamanda, onun üzerinde de dağları ilkâ ettik!” Gemilerin demirleri gibi, yeryüzünün sübutunu sağlamak için, çiviledik dağları. Hazreti Pîr’in Risaleler’de ifade buyurduğu gibi; ne mâdenler, ne gazlar, bilmem neler sakladık altlarında. Birer kazık olarak çaktık, aynı zamanda Havayı taramaları için, değişik şeylere mahzenlik yapmaları için Ama, göz istiyor bunları görmek için. Kulak vermek icap ediyor duyulacak şeylere. Kalb istiyor, “tedebbür” için, “tefekkür” için, “tezekkür” için

“Elbette bunda görebilen basiret sahipleri için alınacak bir ders vardır.”

“Basar” değil, “kalbdeki basiret” esastır; asıl görme “basiret” ile olur. أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لاَ تَعْمَى الأَبْصَارُ وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ “Basar”, zâhirî nazardır; meselenin sadece zâhirini görür, arka planını bilemez; o işin riyazî mülahazasına ulaşamaz; matematik açısından, hendese açısından “Bu neyi ifade ediyor?”, onu bilemez. Sadece sathî “bakma”dır o, “görme” değildir. Gören, esas “basiret”tir. Değerlendirmedir “basiret”in işi. İşi, arka planıyla, ön planıyla, ifade ettiği mana ile, muhteva ile ve size ışık tutmasıyla, gören esas “basiret”tir.

Bu da Kur’an-ı Kerim’de, değişik yerlerde ifade edilmiştir. Ezcümle: فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الأَبْصَارِ “İbret alın ey basiret sahipleri!..” (Haşr, 59/2) diyor. يُقَلِّبُ اللهُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لأُولِي الأَبْصَارِ “Allah gece ile gündüzü birbirine çeviriyor, geceyi gündüze, gündüzü geceye dönüştürüyor, sürelerini uzatıp kısaltıyor. Elbette bunda görebilen basiret sahipleri için alınacak bir ders vardır.”(Nûr, 24/44) Geceyi gündüzü evirir-çevirir. Işığı, karanlığı birbirine katar karıştırır; onu, onun içine sokar; onu, onun içine sokar; evirir, çevirir, size dersler verir. Size sahneler sergiler.. Size ne dantelalar sergiler.. Size ne meşherler sergiler!.. إِنَّ فِي ذَلِكَ لَعِبْرَةً لأُولِي الأَبْصَارِ Ama basireti olanlar için, bunlarda ibretler vardır. Gözünü kapayan, bakan fakat göremeyen, gidip ya Natüralizme, ya Pozitivizme, ya Materyalizme saplanan, ya Ateizme, ya Deizme aborde olan insanlar, arka planıyla bu şeyleri göremezler.

Öyle değil esasen. Neyden ne anlaşılacak ve ne zaman, ne, nasıl yapılacak? Önemli olan, onu anlamak ve yapmaktır. “Allah’ım! neyi, ne zaman, nerede, nasıl yapacağız? Basiretlerimizi aç ve bizi ona hidayet eyle!” Yol aldığı halde -geçendeki ifadesiyle- hikâyelerin başında söylenen o sözün durumuna düşme talihsizliğine maruz bırakma! “Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti, bir çuvaldız boyu yol aldı-alamadı!” Öyle değil. Yol alma.. O’na doğru yol alma.. yolu alanlar ufkuna doğru yol alma.. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın gösterdiği ufka doğru yol alma Asıl mesele o. Ama gelin görün ki, taklit, şekil, sûret, ülfet ve ünsiyet (onların birer bela olduğunu da Hazreti Pîr ifade ediyor) gözümüzü kör ettiğinden dolayı, görülecek şeyleri göremiyoruz; maalesef Allah’ın verdiği şeyleri kullanılması gerekli olan yerde kullanamıyoruz.

Bir yanda tatlı rüya âlemlerinin neşesi, diğer tarafta sabah akşam ateşe arz edilme elemi

Risaleler’de kaç yerde geçen, hususiyle haşir ile alakalı meselelerde serlevha yapılan bir âyet: فَانْظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَةِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِي الأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “İşte, Allah’ın rahmetinin eserlerine bak ki, öldükten sonra yeri nasıl diriltiyor! Bunu yapan, ölüleri de aynı şekilde diriltecek olan aynı Zat’tır. O, her şeye hakkıyla güç yetirendir.” (Rum, 30/50) Öldükten sonra yeryüzünü, bahar mevsiminde âdeta bir nevzuhûr, bir nevbahar olarak, bir meşher gibi sizin gözünüzün önünde sergiliyor. Bakın, okuyun, ders alın, ibret alın, anlamanız gerekli olan şeyleri anlayın!.. إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى İşte o şânı yüce olan Allah.. Zâlike’de “lâm”, “lâm-ı imâd”; “kâf”, “kâf-ı hitâb”. O şânı çok yüce olan imasıyla hem aradaki Mübelliğe, hem de o tebliğin Sahibine işaret ediliyor. Şânı çok yüce olan Allah, yeniden sizi diriltmeye kâdirdir. Çürümüş kemiklere takılıp kalmayın, mezardaki enkaza takılıp kalmayın.

Siz esasen ölmekle, bir yönüyle, tatlı rüya iklimlerine açılma gibi berzahî bir seyahate soyunuyorsunuz. Nasıl rüyalarla o âlemde geziyorsunuz? Dünyada güzelce yaşamışsanız şayet, nasıl yaşamış iseniz, öyle ölüyorsunuz.. ve berzahı da o güzellikle geçiriyorsunuz.. hep tatlı rüyadan tatlı rüyaya; Cennet temâşâsına koşuyorsunuz Ehl-i küfür ve ehl-i dalaletin nasibi ise, النَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوًّا وَعَشِيًّا “Ateş: Sabah ve akşam onun karşısına getirilir ve ona maruz bırakılırlar.” (Mü’min, 40/46)“OBerzah âleminde, misalî veya hakikatiyle, o kefere ve fecerenin nazarlarına, o cehennem, sabah-akşam arz edilecek. Mü’min (Gâfir) Sûresi’nde Âl-i Firavun için ifade buyurulan bu husus, bütün kefere ve fecere için, bütün inkarcılar, mülhidler, mürtedler, mütemerridler için de söz konusudur. Onlar için söz konusu olan işte öylesine bir “sû-i akıbet”.

Mü’minleri bekleyen, bir “hüsn-i akıbet” ki tatlı rüyâ iklimleri halinde Bazen gider Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mübarek eteklerine sarılır.. bazen Ebu Bekir’lerle, Ömer’lerle, Osman’larla, Ali’lerle aynı çanağa kaşık çalar.. bazen Cenâb-ı Hakk’ın müşahedesiyle mest olur, kendinden geçer.. bazen Cennet’in bağını-bahçesini, çağlayan ırmaklarını, şerbetten ırmaklarını, soğuk sudan ırmaklarını, katışıksız baldan ırmaklarını, insanı mest ve sermest hâle getiren ırmaklarını temaşa eder, kendinden geçer.

Öyle ölmek için öyle yaşamak lazım. Orayı çok rahat aşmak için, burada sırat-ı müstakimi yaşamak lazım. Başka bir yerde bir levha halinde ifade edildiği gibi: “Öbür tarafta sıratı rahatlıkla geçmek, burada sırat-ı müstakimi yaşamaya bağlıdır!اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ Allah’ın (celle celâluhu) nafile namazlar da dahil günde kırk defa onu talebi teşrî kılması, meselenin önemini vurgulama adına, yeter de artar. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ “Hidayet eyle bizi doğru yola. Kendilerine nimet lûtfettiklerinin yoluna; üzerlerine gazap hak olmuş bulunanların ve dalâlette olanlarınkine değil.” (Fatiha, 1/6-7) Nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin, sâlihlerin, büyüklerin, muhlisînin, muhlasînin, mülheminin yoluna.. Allah’ım bizi ona hidayet eyle! O yolda yürürseniz, sırat-ı müstakimi yaşarsanız, sıratı kuş gibi geçersiniz. Hadis-i şeriflerde “berk-i hâtif” gibi, “çakıp geçen şimşek” gibi “yıldırım” gibi, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Hatta hadisin sıhhati mevzuunda bir şey diyemeyeceğim: “Cehennemin alttan size seslendiğini duyacaksınız: Çabuk geçin, nûrunuzla nârımı söndürüyorsunuz, çabuk geçin!..” diyecek.

  Sırat’ı dünyadayken geçemeyenler ötede onun üzerindeki kancalara takılıverecekler!..

Bir, sıratı böyle geçme var; bir de burada belli şeylere takıldıklarından dolayı onda takılıp kalma var. Burada yalıya villaya takıldıklarından, servete sâmâna takıldıklarından, nâma, nişana, şöhrete, kudrete takıldıklarından ve bunlarla zehirlendiklerinden dolayı, bu zehirlenmelerin her birine göre o köprünün üstünde değişik kancalara takılma var. Şöhret kancası, villa kancası, filo kancası, serkâr olma kancası, takdir kancası, alkışlanma arzusu kancası, ezme kancası, zulmetme kancası, haklı-haksız birbirine karıştırma kancası, kafa karışıklığı kancası, dalalet kancası, zulüm kancası, serkâr olmayı başkalarını ezmek suretiyle değerlendirme kancası Bunlardan birine takılmasa diğerine takılır. Bu mel’un şeylerin hepsini yapmışsa, o kancaların her biri, onun uzuvlarından birine takılır. Mâbede gelmeyi ihmal etmese bile, oruç tutmayı ihmal etmese bile, Müslümanlığı dilinden düşürmese bile, soyuyla irtibatını dilinden düşürmese bile, düşürdüğü şeyleri düşürmesi, onun orada batıp gitmesine yetecektir.

Böyleleri için, Bûsîrî diyor ki, وَاسْتَفْرِغِ الدَّمْعَ مِنْ عَيْنٍ قَدِ امْتَلَأَتْ مِنَ الْمَحَارِمِ وَلْزَمْ حِمْيَةَ النَّدَمِ İşlediğin şu mel’un şeylerden ötürü; şu günahlardan, şu hatalardan, şu dalaletlerden, şu sapıklıklardan dolayı, gözlerini yaşla doldur! Gözyaşlarını salıver ve sonra da nedâmet perhizine kendini bağla!” Tevbeler tevbesi geyik avına.. tevbeler tevbesi saltanat sevdasına.. tevbeler tevbesi filo arzusuna.. tevbeler tevbesi yalı arzusuna.. tevbeler tevbesi alkış arzusuna Batsın bunların hepsi yerin dibine.. ve bu sevdalara tutulmuşlar da beraber batsın yerin dibine, yoksa liyakatleri hidayete, Allah’a dönmeye, Peygamber’e bağlanmaya, yeniden “Kur’ân” demeye!..

Size gelince, onlar size çektirecekler fakat siz (Enderûnî Vâsıf gibi) “Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner / Gam ü şâdî-i felek böyle gelir böyle gider.” diyeceksiniz. “Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader / Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” fehvasınca, Hakk’a tevekkül ve tefviz-i umur edeceksiniz. Vesselam.

Bu bölüm ilk olarak www.ozgurherkul.org'da yayınlandı.

Aşk Yolunun Âdâbı

İnsan, muazzez bir varlıktır, heder olup gitmek için yaratılmamıştır. O, ebediyet için yaratılmıştır; “ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şey ile de tatmin olmaz!” İnsan, O’na erişeceği/ulaşacağı, maiyyeti ile şereflendirileceği âna kadar hep bir bekleyiş, hep bir gözleme içinde bulunacaktır; gözleyip duracaktır kalb adesesiyle, muhâkeme-i sâlime merceğiyle; mantık ve muhakeme dürbünüyle/rasathanesiyle hep orayı gözetlemeye çalışacaktır.

Dünya debdebe ve saltanatı, gelip geçicidir. Ebediyete namzet bulunan, ebedden ve Ebedî Zat’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmayan insan, kendisini bir ucuza/ucuzluğa kurban etmemelidir. Bütün dünyanın anahtarlarını ona verseler, şarktan garba gûna-gûn, penguenlerin ülkesinden en kuzeyde gecelerin gündüzlerin bitmediği yerlere kadar getirip dünyanın bütün anahtarlarını verseler, ebediyet mülahazası çağlayanına kendisini salmış bir insan, buna iltifat etmeyecektir; elinin tersi ile itecek ve “Anahtarlarınız sizin olsun!” diyecektir.

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol varsa, budur; bilmiyorum başka çıkar yol!..”Yolunuz, bu. Her yol için -esasen- yol erkânı, âdâbı ve azığı vardır. Hani çok iyi bildiğiniz Ebu Zerr el-Gıfârî’ye, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyesi içinde ifade buyurulur: جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Sefineni gözden geçir; restore edilmesi gerekli ise, tamir edilmesi gerekli ise… Engin denizlere açılman, mukadder senin; dolayısıyla açılacağın bu uzun yolda, gemiyi bir kere daha gözden geçir; ne olur ne olmaz, bakıp onu yenile.” Burada dendiği gibi, esasen yol erkânı, yol âdâbı söz konusudur; yolun başında sefer hazırlığı da bu âdâba dâhildir.

Meselenin bir yanı bu; bir diğeri de yolun sonu ile ilgilidir. Belli bir ölçüde, yol sonu herkesin arş-ı kemâlâtı ile mebsûten mütenasip (doğru orantılı) bir şeydir. Herkes bir yere kadar yükselebilir; bunda donanımların tesiri vardır ve insanın sergilediği misyonun/fonksiyonun tesiri vardır.

Öyleleri vardır ki… İnsanlığın İftihar Tablosu, huzur-i Kibriyâ’ya, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna gittiği zaman bile, kalbi insanlık için çarpar; dönüp gelip onların ellerinden tutmayı düşünür. Miraç’ı terk eder; insanların içine, ızdırabın göbeğine avdet eder. Izdırabın göbeğine… Hâşâ, o tabiri O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında kullanmak doğru değil; bir başkası olsaydı, “kan kusturulur kendisine” denebilirdi. Ama O, ne kan kusmuştu, ne de tükürük kusmuştu; engin gönlü ile, engin vicdanı ile bütün bunları eritmişti, Allah’ın izni-inayeti ile… Bir kere daha, -bağışlayın- çoğu itibarıyla zehir-zemberek o toplumun içine dönmüştü, “Acaba kaç tanesine daha söz geçirebilirim?!. Ve gezdiğim, uğradığım, dolaştığım, gördüğüm, ettiğim, bildiğim şeyleri onlara da gösteririm, bildiririm, tanıttırırım; onları da zevk ile şahlandırırım!” diye. Kendisinin zevk ile şahlandığı bir dönemde, hemen geriye dönmeye karar verdi; Allah da müsaade etti, Miraç’tan geriye döndü, gittiği gibi geriye döndü insanların içine.

Tasavvufî ifadesiyle, birincisine “urûc” deniyor. Her insan için bu yol açık, belli ölçüde; kalbî, ruhî, hissî öyle bir terakkî söz konusu. Geriye dönüşe de “nüzûl” deniyor. Bir yönüyle, o urûca, kesretten sıyrılma, vahdete erme mülahazası nazar-ı itibara alınarak “urûc” deniyor. Nüzûl’e de yeniden insanlığın elinden tutma maksadıyla geriye dönme manasına… Başka bir açıdan, birincisine “halvet” deniyor; diğerine de “celvet” deniyor. Birincisinde, kendisi olma istikametinde belli bir donanım elde etme adına, seyr ü sülûklar, çileler, ızdıraplar, az yeme, aç içme, hayrete varma, O’nu bulma, o yolda olma söz konusu. Ondan sonra, diğerinde de dışarıya çıkma; duyduğu, hissettiği şeyleri başkalarına duyurma, bir ezan sesi ile, bir Sabâ sedasıyla başkalarına duyurma bahis mevzuu.

“Seviyorum!” diyebilmek için

İşte böyle bir yolun, muhabbet/aşk yolunun mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları; müntehâsında da aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin gibi konumunun hakkını verme hususları söz konusudur. Mebdeinde, tevbe, inâbe, evbe…

Fakat Kur’an-ı Kerim’de ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mübarek beyanlarında görüldüğü gibi, ilk önce “istiğfar” kelimesi söyleniyor, “yarlığanma” deniyor. İstiğfar; Cenâb-ı Hakk’ın günahları mağfiret buyurmasını talep etmek oluyor. O niyet ile Allah’a dönüyorsunuz. Belki onun içinde, o dönüşün değişik mertebelerini ifade eden hususlardır bunlar, bu sonradan gelenler. Belki de meselenin ana kapısı, girişidir bu. İstiğfar ile o kapıdan içeriye adım atıyorsunuz; yani kendinize çeki-düzen veriyorsunuz. Ama öyle birine yöneliyorum ki ben… Hani şimdi insanlar halkın karşısına çıkarken, ayna karşısında yakasını elli defa düzeltiyor; kravatını, papyonunu elli defa gözden geçiriyor; ondan sonra… İstiğfar, kendine çeki-düzen verme, kale kapısı gibi o kapıdan içeriye girme… Zira öyle birine yöneliyor ki orada, tavır ve davranışın çok düzgün olması lazım.

“Tevbe”, insanın işlediği şeylere nâdim olması… Hazreti Ali efendimiz beş tane şartını söylüyor onun; özü, “Ben, bir daha bu işi yapmamaya…” deyip nedamet duymak. İmamlarımız, Türkiye’de -bilenler bilirler bunu- “İlahî! Elimden, dilimden, ağzımdan, gözümden, kulağımdan, daha başka bütün âzâ vü cevârihimden şimdiye kadar her ne ki vâki ve sâdır olmuşsa, ben onların -ânların- (eskilerin ifadesiyle) cümlesinden tövbe ettim, nâdim oldum, pişman oldum. Bir daha işlememesine azm u cezm u kast eyledim!”derler. Evet, şimdi “tevbe”, bu demektir. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا “Ey iman edenler! Samimî ve kesin bir dönüşle Allah’a tevbe ediniz!” (Tahrîm, 66/8) Tahrîm Sûresi’nde: Ey iman edenler! Emniyet duygusu ile Allah’a yönelenler! Hazreti Mü’min ismine müteveccih olan mü’minler!.. Bakın, o ismi size vermiş, Kendi ismidir o; sizi emniyet vadeden insan olarak vasfetmiş. Mü’min, yeryüzünde emniyet vadeden varlık demektir. Bu tavrını koru!.. Dolasıyla, o tavrı koruma mülahazası ile Hazreti Mü’min-i Hakiki’ye teveccüh et. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللهِ تَوْبَةً نَصُوحًا

Tevbe-i nasûh… Menkıbeler de var o mevzuda; fakat bir daha işlememesine -biraz evvel imamların tevbesini örnek olarak verdim- azm u cezm u kast eylemek… “Bir daha yapmayacağım.” Ama beş on saat sonra, yine şeytan, oyunlarından bir oyun ile, bir çelmesi ile, bir kündesi ile, bir el-ensesi ile, hafizanallah, yine aynı şeyleri işletebilir. Eli ile, ayağı ile, gözü ile, kulağı ile, dili ile, dudağı ile… Gıybet ettirir, harama baktırır, haramı dinlettirir, olmayacak yerlerde olmayacak şeyleri -bir yönüyle- onun kafasının içine sokar. “Tevbe”, Cenâb-ı Hakk’a sağlam, yürekten bir dönüş ile dönme demektir.

“İnâbe”, Cenâb-ı Hakk’a o dönüşü bütün ruhu, kalbi, hissi ve vicdanı ile devam ettirmektir; tevbede temâdîde bulunma ameliyesine denir inâbe. Kur’ân-ı Kerim, وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ وَأَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لاَ تُنْصَرُونَ “Size (artık iman etmenin fayda vermeyeceği) azap gelip çatmadan önce gönülden Rabbinize yönelip inâbede bulunun ve O’na teslim olun. Aksi halde, hiçbir şekilde yardım görmezsiniz.” (Zümer, 39/54) buyuruyor. “Azap gelip size çatmadan evvel, Cenâb-ı Hakk’a inâbede bulunun!” diyor.

Bunun bir kademe üstüne de “Evbe” deniyor. Kur’ân-ı Kerim’de bir-iki peygamber için إِنَّهُ أَوَّابٌ “O, tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.”deniyor. Onlar, öyle ki, hataları bile onların gözünde adeta -bağışlayın- erâcif yığını gibi görünüyor. Altmış sene sonra bile akıllarına geldiği zaman mideleri bulanıyor. Cenâb-ı Hakk’a öyle bir teveccühte bulunuyorlar ki, o nezahetlerini sonuna kadar koruyorlar. Ona da “evbe” deniyor. Mebde’de, bunlar…

“Teyakkuz”, Tasavvuf’ta, işin başıdır; uyanık olmak, esasen, gözü açık olmak demektir. Varlığı ona göre mütalaa etmek.. eşya ve hadiseleri hallaç etmek.. onu bir kitap gibi okumak.. otu, ağacı, yıldızı, bir kitap gibi okumak… O kainat kitabı ile Allah’ın “Kelam” sıfatından gelen Kitap arasındaki mutabakatı temine çalışmak…

Teyakkuz; uyanık olmak, uyanık davranmak… Bu mülahazayla, hudutlarda nöbet bekleyen insanlara “uyûn-i sâhire” denir; “hiç göz kırpmadan hep dimdik orada duran insanlar” demektir. Teyakkuzu o şekilde anlayabilirsiniz. Sarf’ta, “Tefa’ul” (تَفَعُّل) kipinden geldiğinden dolayı, “yakazası engin, göbeğini çatlatasıya bir yakaza peşinde, göz kırpmama peşinde” demektir. Uyûn-i sâhire… Göz kırpmama, hep âdetâ Cenâb-ı Hakk’ı görüyor gibi; gi-bi… O’nun tarafından görülüyor ya; görüyor gibi… “Beni görüyor, bak; dolayısıyla ben de O’nu görüyor gibi olmalıyım!” Teyakkuz…

Sonra da yapılan şeylerde dişini sıkıp sabretmek.. Cuma günü -min vechin- bahsedildi burada. Sabır -esasen- çölde biten bir ot, bir ağaç; fakat meyvesi zehir-zemberek… Dolayısıyla, yendiği zaman insana çok ağır gelecek, zehirleyecek bir şey olması itibarıyla, onun ismi verilmiş sabra. İnsanın başına gelen şeyler, aynı tesiri icrâ ediyor.. yapmakla mükellef olduğu şeyler, aynı tesiri icrâ ediyor.. belâ ve musibetlere karşı sabretme, aynı tesiri icrâ ediyor.. haramlara karşı dişini sıkıp sabretme, onlara girmeme, aynı tesiri icrâ ediyor. Daha üstündeki şeylere sabır da söz konusu: Vakt-i merhûna karşı sabretme… Aynı zamanda Likâullah’a karşı sabır; emir O’ndan olursa, ben, öbür tarafa yürürüm “Şeb-i Arûs” diye… Bunlar da aynı tesiri icra ediyor. O da sabır…

Bu yolda bütün bütün sevdalanma

Yolun azığı bunlar.. Bunlar gibi, sevgiye giriş esasları var. Sevgi… İmam Gazzâlî hazretleri bahsederken, “Rızâ”yı, Allah’tan râzı olmayı, sevginin çok önemli basamaklarından biri olarak anlatıyor. Belki de “mancınığı” olarak diyebilirsiniz; belki de bugünkü ifadesi ile “roket atar”ı diyebilirsiniz. Öyle görüyor rızayı. Cenâb-ı Hak’tan râzı olunca, gönlünüz O’ndan hoşnutluk ile, sürekli o ritme dem tutunca, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisine yönelirsiniz. Sevgi derinleşe derinleşe “aşk u iştiyak”a inkılap eder. Öyle ki artık sizi ateşe koysalar bile, zaten öyle bir ateşte yanıyorsunuz ki, diğer ateşin tesirini duymazsınız. Evet, sevgi, öyle bir şey…

Şimdi bunlar, yol azığı… Yolda gerekli olan şeyler yapılmaz ise, insan, sonuca varamaz. جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ * وَخُذِ الزَّادَ كَامِلاً، فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ “…Azığını tastamam yap; zira yol, çok uzun!..” Berzah yolculuğu var ki, Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, elli bin sene, hafizanallah… Başkasının onu ifade ettiğini bilmiyorum da ben, Üstad’ın yaklaşımıyla, “teheccüd” bir yönüyle, o Berzah yolculuğunda insanlar için yolu aydınlatan projektör; bilmiyorum ondan daha yüksek aydınlatıcı şeyler neler ise, işte o.

Evet, yolun başında tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları var; müntehâsında da -geldik ona- “aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin gibi konumunun hakkını verme hususları. Bu azık ile yola çıkan, öyle tedbirli yola çıkan insan, işte rıza faktörünü de -Hazret’in dediği gibi- kullanınca, Cenâb-ı Hakk’a karşı bir “aşk” hâsıl oluyor. Âşık olunacak Zât’a karşı aşk esasen… Bir yönüyle kalbini, sadece O’na açmak… Aşk; kalbini O’na açmak… Aşk, kalbini O’na açmak… “Leyla’nın hânesi?” sorulunca, Mecnûn sinesini açtı gösterdi, “İşte hânesi!” dedi.

“Dil, beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahman, gecelerde. // Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil / Ko gafleti, Dildârdan bari utan gecelerde.” Sen, utan ve kalbini O’na tevcih et ki, tecellileri ile O da senin gönlüne misafir gelsin!.. Vakıa Zât, -bir yönüyle- oraya geliyor gibi ifade edilmiş; müteşâbih bir beyan bu! Onun yerine “tecelli” kelimesini kullanıyorum ben; müteşâbih, yanlış anlamalara sebebiyet verir diye.

Gönül öyle “aşk” ile şahlanmalı; O’ndan başka bütün mülahazalar, silinip gitmeli!.. Sonra, aşk olunca onda, iştiyâk-ı likâullah… Şevk ve iştiyak… “Şevk” bir yönüyle o mevzuda şahlanma demektir. “Aşk” oluyor ise, bir miktar daha vitesi yükseltme veya atı mahmuzlama ya da kanatları daha gergin hale getirme, üveyikleşme; bir canlı uçabileceği en yüksek zirvelere uçma adına nasıl açılacak ise, öyle açılma, “şevk”. Öyle diyebilirsiniz. Sonra bunu tabiatının bir derinliği haline getirme, kendisi için olmazsa olmaz haline getirme, ona da “iştiyak” deniyor. Sarfta, kelimenin hususiyetinin ifade ettiği manadır, bu. Şevk, o; iştiyak da o meselenin tabiatının bir derinliği haline gelmesi… Şevk; onun mutavaatı da iştiyak; tabiatının bir derinliği haline getirme, olmazsa olmaz haline getirme…

Arif olmayan sevemez; ihsasları kapalı bilgisizler de mârifete eremez

Değişik vesilelerle, Kıtmîr’in ifade ettiği gibi, iç dürtülerle ubudiyette bulunma… Değişik vazife ve sorumlulukları edâ etme adına emirler var: أَقِيمُوا الصَّلاَةَ “Namaz kılın!..” شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ “…Oruç tutsun!” Emir, bu… وَأَقِيمُوا الصَّلاَةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ “Namazı ikâme edin; zekatı verin!” Emir, bu… Ve diğer emirler de bunlar gibi birer emir. Bu emirleri nazar-ı itibara almadan… Bunlar tabiatın öyle bir derinliği haline gelmiş ki, yemeğe, içmeye ve sâir beşerî mukteziyata ihtiyaç duyuyor gibi, onlara ihtiyaç duyma; mevsimi/miadı gelince, hiç o emirleri düşünmeden hemen o meseleye koşma demektir iştiyak. Tabiatının bir derinliği haline getirme, emirlerin dürtüsünü nazar-ı itibara almadan veya sevkini nazar-ı itibara almadan, yönlendirmesini nazar-ı itibara almadan, emirler pusulası ile mihrabını belirlemeyi nazar-ı itibara almadan, doğrudan doğruya tabiatın derinliklerine oturmuş, tahtını kurmuş o şevk ve o iştiyak ile hareket etme… O şevk ve iştiyak, seni yönlendirecek sürekli o mevzuda yapman gerekli olan şeylere… Böyle olunca, o meselenin içine -esasen- riya da girmez. Tabiî bir şeyi yaparken, içine nasıl riya girecek ki?!. Tabiî bir şey yapıyorsun!.. Asıl mesele, onu tabiî hale getirme; “Benim için tabiî bir ihtiyaç bu!” diyecek hale getirme. İştiyak…

Sonra, Üns… Onun da üstünde bir şey oluyor ki, ona “Üns billah” deniyor; yazılarda ifade edildiği gibi; Cenâb-ı Hakk’ın enîsi oluyor. Biraz evvelki mülahazalar içinde meseleye bakacak olursanız, “Hazîratü’l-Kuds” postnişini olma… Zât-ı Ulûhiyete ait, bî-kemm u keyf, önemli bir mahall-i tecellî, nüzûl veya tezâhür olan Hazîratü’l-Kuds… Hazîratü’l-Kuds ile postnişin olma, maiyyet-i İlâhiyeye erme… Bunu “ihsan” mülahazası ile değerlendirecek olursanız; “görülüyor olma” mülahazasını bir dürbün gibi, bir projektör gibi, bir rasathane gibi kullanarak, hep “O’nu görme” sevdası ile oturup-kalkmak…

“Tamam, bak, görülüyorum ben! Bu görülmeden iki büklümüm; ayakta durmaya gücüm yetmiyor, rükûa eğiliyorum. Onu da yetersiz buluyorum, secdeye kapanıyorum. اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ ‘Allah’ım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkaran Yaratan’a secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.’ diyorum. Beni Ahsenü’l-Hâlikîn olan Allah, böyle güzel yaratmış. Ne yapsam acaba?!. Daha ötesinde gidecek bir yer var mı, O’nun büyüklüğünü ifade etme, O’nu duyduğumu ifade etme, O’nun tarafından görülüyor olmayı ifade etme adına…” Bütün bunlar, hep o görme iştiyakı ile yanıp tutuşmanın ifadesi…

“Üns billah”, böyle bir şey; o iştiyakın da üstünde. “Enîs u celîs” tabirini kullanırlar. Celîs, oturan demektir; enîs de yoldaş, en yakın, sırdaş demektir. Bir yönüyle o mülahazayı ifade etmek için bu kelimeler kullanılmaktadır.

 Sevgili’nin her türlü muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılamaya “rıza”; duyma, hissetme, maiyyette bulunma mazhariyetinden ötürü kendinden geçme gibi hislere karşı dikkatli ve ölçülü davranmaya da “temkîn” demişlerdir.

Sonra “Rıza” ufku… Bu, “Rü’yet”in önünde midir, sonunda mıdır? O mevzuda bir şey söylemek zor. Rıza, bir yönüyle Rü’yet duygusunu tetikleyen faktör gibi. İnsan, Cenâb-ı Hak’tan razı olur ise, Allah da “Ben, sizden razıyım!” diyor. Hadis-i şerifte ifade ediliyor: “Ben, size verdiğim şeyleri verdim, başka bir isteğiniz var mı?” diyor ehl-i Cennet’e. -İstidradî dua: اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ، بِفَضْلِكَ الْمَخْتَارِ، بِكَرَمِكَ الْمُخْتَارِ، يَا رَحِيمُ يَا رَحْمَانُ، يَا حَنَّانُ يَا مَنَّانُ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaatiyle, fazl ü keremin hürmetine!.. Ey Hannân, ey Mennân, ey Zül-celali ve’l-ikram.”- “Başka bir isteğiniz var mı?” buyuruyor. “Ya Rabbi, öyle şeyler verdin ki artık, ne isteğimiz olabilir?” mukabilinde, “Ben, sizden razıyım, hoşnut oldum!” buyuruyor. “Öyle mest-sermest olur, öyle kendilerinden geçerler ki…” Hani dünyada bir misal arıyorsanız buna, sizin kafanızı alıp götürecek, beyninizi alıp götürecek, sizi mest u mahmur hale getirecek bir şey; onu yudumlamış gibi kendinizden geçeceksiniz. Artık başka görecek, başka düşüneceksiniz: “Yahu varsa da bu imiş, yoksa da bu imiş!” İliklerinize kadar öyle bir zevk duyacaksınız ki, olmazsa olmaz o!..

Şimdi bu, bir yönüyle belki “Rü’yet” ile hemdem gibi bir şey, hem-âhenk gibi bir şey. Fakat bir mülahaza ile bakınca, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini görmek, Cennet’in binlerce sene hayatına muadil geliyor. Ee bunun ötesinde midir Cenâb-ı Hakk’ın rızası, “Hoşnut oldum!” demesi; yoksa o “Hoşnud oldum!” demesi esas, Rıza kapısının açılması adına bir anahtar mı? Her ne ise, o mevzuyu çok kurcalamamak lazım. Bir de “Rıza” deniyor…

Fakat bütün bunlar, sonuçta Tasavvuf’taki ifadesi ile “Temkîn”e bağlanıyor. Allah, nerede dolaştırırsa dolaştırsın, nerede sizi gezdirirse gezdirsin, suda batmadan yürüyün, kuşlar gibi kanatlanın, yine de ubudiyet dairesinin edebine riayet etmeniz gerektiği vurgulanıyor.

Hani yine Hazreti Gazzâlî’nin ifade ettiği gibi, bazı kimseler Cennet’e girerken, bir yönüyle Berzah’ı görmeyecekler, çünkü kanatlanıp üzerinden geçmiş gibi olacaklar. Cenâb-ı Hak, öyle eylesin! Münker-Nekir’in yanından geçerken, onlar gelip bakacaklar: Tecessüm/temessül etmiş namaz.. temessül etmiş oruç.., temessül etmiş hac.. temessül etmiş irşad duygusu.. temessül etmiş dünyanın dört bir yanına yayılma, kendi temel değerlerimizi başkalarına duyurma.. yayılma-duyurma, yayılma-duyurma, yayılma-duyurma… Ve bütün bunları beklentisiz yapma… “Bir dikili taşım olsun!” mülahazasına bağlamama… Zira çıkara ve menfaate bağlanarak yapılan şeyler, devamlı değildir, bir yerde kesilir onlar.

Temkîn… Allah (celle celâluhu), öyle lütuflarla serfirâz kılıyor ki!.. Hatta bazıları Cemâl-i bâ-kemâlini müşahededen bahsediyorlar. Hazreti Muhyiddin gibi… Mebde-i hayatı itibarıyla imrenmeler yaşıyor. O, görülüyor olma mülahazasını çok iyi değerlendiriyor. Hayatının müntehâsı itibarıyla “görme”den bahsediyor. Değişik şeylerden bahsediyor, kendisini silip atıyor. Şimdi böyle zirveleştiği zaman bile kendisini bir şey görmeme… İşte şöyle-böyle kendi ile yüzleşme konusunun ele alındığı yazılarda anlatıldığı gibi…

Âşık-ı sâdıklar

O yazılarda, belki başta seyyidinâ Hazreti Âdem’den bahsedilmesi icap ederdi ama ilk defa varlığın çekirdeği, mübarek nurânî çekirdeği, Hazreti Ahmed hakikati olması itibarıyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile başlandı. İnsanlığın İftihar Tablosu kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Âdem, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Nuh, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Zekeriya, kendi ile nasıl yüzleşiyor? Hazreti Mesih, kendisi ile nasıl yüzleşiyor? Yakub (aleyhisselam) kendisi ile nasıl yüzleşiyor, kendini nasıl yerden yere vuruyor? Yusuf (aleyhisselam) kendisiyle nasıl yüzleşiyor? Ve ondan sonra Râşid Halifeler; Bû Bekr u Ömer u Osman u Ali, kendisiyle nasıl yüzleşiyor? Ve sonra bu hâleye müteveccih Zeynülâbidîn ve Üveys el-Karnî gibi büyükler kendileriyle nasıl yüzleşiyorlar? Ondan sonra Hasan Basri Hazretleri geliyor; Usbûiyye’si var; yani, haftanın her günü için okuduğu evrâd ü ezkârı; o kendini nasıl yerden yere vuruyor. Zannedersiniz ki hayatları hep günah çağlayanı içinde geçmiş! Oysaki hayallerini bile kirler kirletmemiştir, hayallerini kirletmemiştir.

Şimdi böyle zirveleştiği zaman bile insan, kendi konumunu çok iyi belirlemeli; orada naza-maza girmeden, saygısızca Cenâb-ı Hak’tan bir şeyler istiyor gibi tavırlara girmeden, Allah’a karşı hep saygısını korumalı!.. “Ben, O’nun boynu tasmalı bendesiyim, kölesiyim; üstümde istediği gibi tasarrufta bulunabilir. Gayrı O’nun istekleri dışında herhangi bir istekte bulunmak, yakışmaz bana!.. Sadece aczimi-fakrımı dillendirerek, muhtaç olduğum şeyleri yine O’ndan isterim!” mülahazası, temkînin ifadesi… Nazlanmama bu mevzuda, nazlanmama…

Hani biliyorsunuz, bir-iki şeyi biraz değiştirdim: Mesela, “Zulmet-i hicrinle…” deyince, özne olarak burada Zat-ı Ulûhiyetin anlaşılması da söz konusu; sözden anlayanlar anlarlar, Edebiyattan anlayanlar anlarlar. “Zulmet-i hicrinle…” Niyaz-ı Mısrî ki muktedâ bih zatlardan birisi… Öyle deme be sultanım!.. Vezin bozulmuyor, aruz bile bozulmuyor: “Zulmet-i hicranla bîdâr olmuşum, Yâ Rab meded! / İntizâr-ı subh-i dîdâr olmuşum, yâ Râb meded!” de. Çünkü Zât-ı Ulûhiyete olumsuz bir şeyi nispetten sakınmak lazım.

Bir diğeri: “Kerem kıl, kesme Sultanım, keremin bî-nevâlardan.” Şimdi Hazret diyor ki… Büyük bir zat, benim nazarımda kutup. “Keremkâne yakışır mı, kerem kesmek gedalardan!” Zât-ı Ulûhiyetin icraatında, O’na “Yakışır mı?!” denir mi? Efendim… “Sezadır Sana kerem kılmak gedâlara.” Evet, bu, Zât-ı Ulûhiyetinin lâzım-ı gayr-ı müfârıkı… “Senden beklenen budur!..” O’na yol gösterme, bir yönüyle “Şunu yapman daha isabetli olur!” falan deme; bunlar, saygısızlık olur ve temkîne aykırıdır.

Dolayısıyla temkin, insanda, niyaz duygusunu tetikler; insan, niyaz ile şahlanır. Temkîn duygusunu kaybeden, kendisini naza salar. Bu da yine kendisi ile yüzleşme mevzuunda ifade edilen hususlardandı.

Meselenin kabuğunda dolaştık, cevizin kabuğuna takılıp kaldık, özüne inemedik. Dolayısıyla da cevizin özünü size sunamadık, onu size tattıramadık; hele doyurma meselesine gelince, zaten o, bizden çok uzak bir şey. O mevzuda, o meselenin şakasını bile yapmak, saygısızlık olur. Dolayısıyla deyip-ettiğim şeylere -deyip-ettiğim şeyler arasındaki kutsal konular müstesna, onlar münezzeh; meselenin bana ait kısmana ve ifade tarzıma- “dırıltı” diyeceğim; dırıltılarım ile sizi tasdi’ ettim ve başınızı ağrıttım ise, siz kusura bakmayın, Allah da affetsin!..

Aşkta sabır ve hicrette kozadan kelebeğe

Aşkta sabır ve hicrette kozadan kelebeğe

Önce kendine nasihat etmeyenlerin sözleri gönüllere işlemez; ayrıca, “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını da kabul etmez.”

Cenâb-ı Hak, Hazreti Mesîh’e buyuruyor ki: يَا عِيسَى، عِظْ نَفْسَكَ؛ فَإِنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ، وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي “Ey İsa! Evvelâ nefsine nasihat et! İlle de bir hayırhahlık yapmak istiyorsan, onu nefsine karşı yap; işe, nefsinden başla! Nefsin, senin dediğin şeyi kabullenirse, ondan sonra onu halka anlat! Yaptığını, anlat; yoksa Ben’den hayâ et!”

Demek ki aksi, hayâya çok da uygun düşmüyor. Allah (celle celâluhu), peygamber de olsa kuluna böyle diyebilir; fakat biz o zatlar hakkında mütalaalarımızı arz ederken -mesele Allah’ın dediği bile olsa- “temkin” tavrı içinde onu ortaya koymalıyız. وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي “Yoksa Ben’den hayâ et!” “Hayâ et de yapmadığın şeyi söyleme!” demek. Söylemekten vazgeçirme demek değildir o; fakat söylerken, insanın “yaptığı” şeyleri söylemesi lazımdır.

Kur’an-ı Kerim’de, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Yapmadığınız, yapmayacağınız şeyleri neden söylersiniz?”(Saff, 61/2) Ey insanlar! Niye yapmadığınızı söylüyorsunuz! Bu, “Söylemeyin!” demek değildir; fakat yapmadığını söyleme konusunda tevbîhtir, “Yazık size!” demek gibidir. Zât-ı Ulûhiyet, öyle bir ifade kullanmaz ama Kur’an’da “Veyl!” der; biz kullanırken “Yuf size!” deriz. Söylüyorsunuz; söylüyorsunuz ama işe “nefis”ten başlamanız, evvelâ bir nefis muhasebesiyle kendinizi gözden geçirmeniz, manevî anatominize bakmanız lazımdır.

Manevî anatominiz; latife-i Rabbâniyeniz, iradeniz, hissiniz, şuurunuz, mantığınız, muhakemeniz, aklınız. Vicdanın bu rükünleri/unsurları, değişik kirlerden müberrâ, pâk, temiz ise şayet, o zaman diyeceğiniz şeyler de karşı tarafta mâkes bulur. Yoksa zihin kirliliğiyle, insanlara aklıktan, paklıktan bahsetmeniz, karşı tarafta sadece tepkiye sebebiyet verir. Tıpkı bir kısım siyasîlerin konuşmaları gibi. Onların konuşmaları, hallerinin, kalblerinin, temel düşüncelerinin çok çok gerisindedir, kilometrelerce gerisindedir. Hedefleri, insanları duygu ve düşünce dünyaları itibarıyla avlamadır, ağ salmadır, ağa yakalatmadır, onları kendine çekmedir. Oysaki asıl mesele, insanları, Allah’a çekme, Rasûlullah’a çekme olmalıdır.

Çekmenin de ötesinde حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ “Allah’ı, kullarına sevdirin, O da sizi sevsin!..”Şöyle devrik cümleler ile de diyebilirsiniz: Sevdirin Allah’ı kullarına ki, sevsin Allah sizi!.. Size karşı İlahî sevgi tayflarının gelmesi, başınızdan aşağıya akması, sizi sarması ve kendinizi o tayflar içinde -âdetâ- bir hâle gibi görmeniz veya hâlenin içinde bir kamer gibi görmeniz, sizin O’na (celle celâluhu) karşı yürekten alâkanıza bağlıdır.

Gönülden, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyebiliyor, yatarken-kalkarken hep bunu heceleyebiliyor musunuz? Aslında bu, İslam’ın şiarıdır: Allah’ı sevdirme, Peygamberi sevdirme… Sadece, bu mevzuda dilekte bulunurken, اَللَّهُمَّ حُبَّكَ، وَحُبَّ نَبِيِّكَ، وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ “Allah’ım Senin sevgini, Habîb’inin muhabbetini ve Seni sevenlere karşı gönülden alaka diliyorum!..”veya وَالْعِشْقَ وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı ve Sana kavuşmayı istiyorum!..” deme değil; belki bunu yüzlerce defa, binlerce defa tekrar etmek suretiyle, onu tabiatın çok önemli, nurânî bir derinliği haline getirme.. nöronlarını o nura boyama veya o nur ile nurlandırma.. bütün benliğini o nurun sarmasını sağlama.

Evet, dil, bu mesele ile kıpırdadığı zaman, mesele sadece “dil-dudak” zafiyetine emanet edilmemeli; mesele, tepeden tırnağa onun ihtizâzını, titremelerini yaşayabilecek şekilde ifade edilmeli; asıl odur. إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” buyuruyor Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem). Evet, ne dediğini bilmeyen, lağv u lehv içinde söylenen duaları, Allah, kabul etmez. Ne dediğini vicdanında derinlemesine duyacaksın! Belki çok defa tepeden tırnağa o ihtizâzı yaşayacaksın. Ellerini O’na doğru titreyerek kaldırdığında, avuçlarının içine, gerçekten bir şeylerin yağdığını hissediyor gibi olacaksın. Yürekten olursa, olur. Yemin bile edebilirim, etmeyeceğim; yürekten olursa, bu dediğim şeylerin hepsi olur. Ama yemin etmeyeceğim; çünkü o yemin, bazılarınızda inkisara sebebiyet verir.

Sürekli Hak ile irtibat içinde olarak, Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip başkalarına da sevdirme cehdiyle yaşamak İslam’a yürekten bağlı mü’minlerin en önemli hususiyetlerindendir.

İslam dininin bir hususiyetidir, dedim, حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ mülahazasına bağlı hayat. Başka hiçbir dinde, hayatın اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi ve Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” talebiyle örgülendiğini bilmiyorum. Şimdi, sûrî saygı olabilir Allah’a; fakat bir talep seviyesinde, Allah’tan isteme seviyesinde… “Allahım! Yaptığım amellerde sadece Senin rızan, sadece Seni hoşnut etme…” Bu duyguyla yaşama… Onun sonucunda, hatta bir zevk-i ruhânî halinde, bir kısım esintiler gelip sarabilir insanı ki, çağın bu mevzudaki hissiyatına tercüman olan sözcüsü, aslında diyor onu: “İman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, -dördüncüsü- zevk-i rûhânî.”

Şu kadar var ki, ruhanî bir zevk duyma mevzuu bile bir ücret ve bedel gibi istenmemelidir. Yoksa onu çok önemli bir şeyin yerine koymuş ve orada bir yanlışlık yapmış olabiliriz. O, talepsiz terettüp ederse şayet, bir tahdîs-i nimet olarak, mukabelede bulunup “Elhamdülillah!” diyebilirsiniz. Yoksa istenmesi gerekli olan şeyler: “İman-ı billah, İslam-ı etemm, ihlas-ı etemm, marifetullah, hakka’l-yakîn, tevekkül-i tâm, teslim-i tâm, tefvîz-i tâm ve -sofilerin kullandıkları ıstılahla- sikâ-i tâmme” Bütün bütün kendinden vazgeçerek, sadece O’na (celle celâluhu) güvenme.. o güven ile oturup-kalkma.. o güven ile nefes alıp verme!..

O (celle celâluhu) var iken, başka bir destek aramaya lüzum yok! لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ Arapça bilenler, “Lâ”nın ne manaya geldiğini bilirler: Cinsten, sıfatın hükmünü nefyetme harfidir, o. “Cins-i havl ve kuvvet yoktur! Hiçbir havl ve kuvvet yoktur; hepsi Allah’ın elindedir!” demektir. Ve Allah Rasûlü tarafından, onun hakkında لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” Cennetin hazinelerinden/stoklarından bir şey, o. Demek ki dünyada onu söyleme, bir yönüyle orada, sizin karşınıza bir hazine gibi çıkacak, Allah’ın izni ve inayetiyle. Dünyada ve dünyevî işlerinizde de oradan size Allah’ın armağanı olarak verilmiş bir hazine. O “havl” ve “kuvvet”i bir malzeme olarak kullandığınız zaman veya nuranî bir materyal olarak kullandığınız zaman, Allah’ın izni ve inayetiyle, başarıdan başarıya koşarsınız. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ Her ezanda, حَيَّ عَلَى الصَّلاَةِ، حَيَّ عَلَى الْفَلاَحِ münasebetiyle de demiyor muyuz onu?!. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ “Cins-i havl ve kuvvet yoktur; bütün “havl”ler ve “kuvvet”ler Sana aittir, ey havl ve kuvvet sahibi Allah!..”

Bu da diğer dinlerde görülen şeylerden değil. Allah’ın yarattığına inanırlar fakat her şeyin O’ndan (celle celâluhu) olduğunu bilme mevzuu başkadır. وَاللهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ “Sizi de, davranışlarınızı da yaratan, Allah’tır!”(Sâffât, 37/96) Fiillerinizi de yaratan, Allah’tır! Meseleye sadece cebir gayyasına yuvarlanmamak için şu zaviyeden bakılır: Orada, “irade” şart-ı âdîdir; toprağa bir tohum atma gibidir. Siz bir tek tohum atarsınız, Allah, ondan bir başak mı -bazen iki başak da gördüğüm olmuştur benim- iki başak mı çıkarır? Kur’an-ı Kerim, yedi başak çıkaracağından da bahsediyor; her başağın aynı zamanda yüz tane tohum ihtiva ettiğinden de bahsediyor. Bu açıdan da sadece bir tohum, sizin iradeniz. Siz o tohumu atarsınız bir yere. Nereye? Kuvve-i inbâtiyesinin sizi şaşırtmayacağı, Cenâb-ı Hakk’ın “emirler zemini”ne!.. Atın oraya o tohumu. Sonra o, başağa yürüyecek. Bakacaksınız, bazen bir başak, bazen iki başak, ihlasa ve ihlastaki derinliğe göre, bazen yüzlerce başak netice verecek.

Siz neye “aşk” diyorsunuz ki; âşık olduğunuz şeyler karşısında burnunuzun kemikleri hiç sızladı mı?!.

Zira “Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” diyor, Hazreti Üstad. “O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” sözü de yine o Çağın Sözcüsü’nün beyanı. Bugünkü hissiyatımıza veya yapmamız gerekli olan şeylere tercüman olması açısından çok önemli: Siz, ihlasa yönelin, konsantre olun; siz istemeseniz bile, O (celle celâluhu), halklara da kabul ettirir. Fakat ihlası bir kenara koyup “Ben, halka kabul ettireceğim!” sevdasına tutulursanız, dediğiniz ve ettiğiniz şeyler, hiç farkına varmadan, yüzünüze çarpılır.

“Hevâ-i nefsine uyma, sabrın sonu selamettir / Ne aldandın be hey gafil; bu can, sana emanettir!” İnsan, bir emanetçi olduğunu bilmeli!.. Sırtında taşıdığı her şey, emanet! Onun için, قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “(Ey Rasûlüm) de ki: Hepsi Allah’tan.”(Nisa, 4/78) diyor Kur’an, Efendimiz’e. قُلْ “Söyle!” diyor; كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi, Allah’tan!” Biz, Allah’tanız.. bu sistemin, bu mahiyette donanımı Allah’tan.. maddî anatomi, Allah’tan.. manevî anatomi diyebileceğimiz “iman-ı billah”, “marifetullah”, “muhabbetullah” veya vicdan sistemini harekete geçirme Allah’tan… Bir yönüyle, olması gerekli olan şeyleri tabiatınızın nurânî bir derinliği haline getirmeniz… Sizi idare eden, güden, yönlendiren, esasen o sistem olmalı; onu, o hale getirmelisiniz. Bu da işleye işleye olur, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bunlar, başka din mülahazasıyla ortaya atılan sistemlerde, vâki ve vârid değildir. Allah’ı seveceksiniz, Allah’a âşık olacaksınız!.. Hatta sizin dünyanızda bile, belki “usûl” diye bazı şeyler yazan kimseler dahi “Allah’a âşık olunmaz!” derler. Yahu, en küçük insanlar bile, yer yer O’nu (celle celâluhu) andıkları zaman, burunlarının kemiği sızlıyor. Siz neye “aşk” diyorsunuz ki?!. Âşık olduğunuz şeyler karşısında burnunuzun kemikleri hiç sızladı mı?!. Gözleriniz yaşardı mı?!. Ama “Allah!” dediğiniz zaman, çok defa burnunuzun kemiği de sızlar, gözleriniz de yaşarır, vücudunuzda bir ihtizâz da duyarsınız.

Âşıklar, o duygu ile bazen o tatlı uykuyu böler; Secde Sûresi’ndeki تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا “Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar; cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümit içinde olarak Rabbilerine dua edip yalvarırlar.” (Secde, 32/16) ayetine uyarak, o yumuşak döşekten, ısıtan yorganın altından, ısıtıcı daha başka faktörlerden sıyrılarak, havf ü recâ hissiyle Allah karşısında el-pençe divan dururlar. El-pençe divan dururlar ve titreye titreye bir teheccüd edâ ederler; o vakte bırakmışlar ise, bir vitr-i vâcib edâ ederler. Bu ibadetlerini, Hâcet namazı gibi kabul eder, sonra ellerini açar: لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْعِصْمَةَ مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِي ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِيَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Halîm ü Kerîm Allah’tan başka ilah yoktur. Arş-ı Azîm’in Rabbi Allah’ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. Rabbim, Senden, rahmetinin gereklerini, merhametini celbedecek şeyleri, gerçekleşmesi muhakkak olan mağfiretini, günahtan korunmayı, her türlü iyiliği kazanmayı, her türlü günahtan da selâmette olmayı istiyorum. Bende bağışlamadığın hiçbir günah, gidermediğin hiçbir keder, Senin rızana muvafık olup da karşılamadığın hiçbir ihtiyaç bırakma ya Erhamerrâhimîn.” der, içlerini ona dökerler.

Başkalarında bu samimi ihtizazı, bu samimi duyuşu göstermek, mümkün değildir. Bu, kurallarıyla, disiplinleriyle bu dinde vardır. Din, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun, bütün müspet şeyleri câmî, menfi şeylere de mâni mübarek bir sistemin unvanıdır. “Evâmiri câmi, nevâhiyi nâfiy” (bütün kaide ve emirleri mahiyetinde toplayan, yasak edilmiş şeylerin hepsini de uzaklaştırıp çerçeve dışı bırakan) mübarek bir sistemin unvanıdır, “din” dediğimiz o şey. Dinin yaşanmasına, hayata hayat kılınmasına “diyanet” denir. “Onu yaşıyorum!” diyerek -esasen- onun adına yanlış şeyler ortaya koyma ameliyesine de “dinâyet” denir; bu, “denâet”ten gelir, dolayısıyla o işi o şekilde temsil eden insanlara da “denî” denir, “aşağılık mahlûklar” denir.

Kitâbü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de de ifade buyrulduğu gibi, deccallar çıkar, peşi peşine Süfyânlar çıkar; birinin bıraktığı bir şeyi, bir başkası devam ettirir ama her biri şartlar ve konjonktür, hangi argümanları kullanmayı gerektiriyorsa, onu kullanır. Biri birilerine sırtını verdiğinden dolayı -diyelim- onlar tamamen “Din yok!” falan der; o argümanı kullanır. Millet azıcık dine yöneldiğinde ise, şeytan (aleyhilla’ne) bu defa o dini argümanları kullanabilecek Süfyânlar türetir/üretir. Onlar, şeytanın türetmeleri/üretmeleridir, en azından duyguları ve düşünceleri itibarıyla… Kim bilir, belki analarının karnında da… Hadis-i şerifin ifade buyurduğu gibi, “Dünyaya gelen her çocuğu, şeytan, sıvazlar!” “Benden ol! Bana biat et!” falan der. Biat var ya!.. Hani, biat etmeyince, “Karşı çıkıyorlar, ezilmeliler!..” diyorlar. Evet, şeytan “Bana biat et!” falan der. Onlar da doğup geliştikleri zaman, o gün almış oldukları o aşının tesiriyle, rehberlerine muhalefet etmeden, aynısını yaparlar.

Onların rehberi olan şeytan yemin etmiş: فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ “İzzetine yemin olsun ki ihlaslı kulların hariç, ben de onların hepsini baştan çıkaracağım.” (Sâd, 38/82-83) Muhlas; “ihlası otağ yapmış; ihlası, tabiatının derinliği haline getirmiş” kulların hariç. Bir-iki peygamber için kullanılıyor bu tabir ama -antrparantez- her mü’min için istenen/dilenen hedef olmalı: اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ، اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصِينَ، اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلَصِينَ “Allah’ım! Bizi muhlis (ihlâsı kazanmış), muhlas (ihlâsa erdirilmiş) kullarından eyle. Allah’ım, bizi muhlas kulların arasına kat. İhlası, tabiatımızın en canlı, en nurânî bir derinliği haline getir!” falan demeli.

Evet, şeytan da öyle diyor: “Ben, onlar (ihlasa erdirilmiş kullar) ile başa çıkamam, onları kandıramam; iğvâ edemem onları.” Neden? Çünkü onlar oturup-kalkıp, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ diyorlar; Rabbileri ile başbaşa kaldıkları zaman da hep O’nu diliyorlar.

Bu müjde karşısında bütün dünya ve mâfîhâ verilse, değer!..

Her zaman Rab, onlar ile beraberdir; fakat insanî sıfatlar araya girince, insan için bir “uzaklaşma” meselesi söz konusu olur. Onun için, “Allah’a yaklaşma” derken de, bakın, yanlış anlamayın. Hâşâ, Allah (celle celâluhu) size uzakmış gibi bir yaklaşma bahis mevzuu değil; siz, kendi uzaklığınızı aşıyorsunuz. Nasıl uzaklık? Mâlâyâniyât ile iştigal ediyorsunuz. Dünyaya dalıyorsunuz. Hubb-i dünya, hubb-i civar, bir yönüyle sizin duygu ve düşüncelerinizi dağıtıyor. Dolayısıyla bu, zihin dağınıklığına, zihin kirlenmesine ve farklı şeylere konsantre olmaya bâdi oluyor. Bu itibarla da bunları aşmak suretiyle siz, açtığınız o mesafeyi, o uzaklığı kapamış oluyorsunuz. Yoksa O (celle celâluhu) buyuruyor ki: وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) “Ben, size, sizin atar ve toplardamarlarınızdan daha yakınım!” Yani, sizin beyninizde düşündüğünüz şeyleri siz düşünmeden, Ben, onları biliyorum; kalbinizin atışlarından, ne olduğunu Ben biliyorum. Size, ondan yakınım Ben!.. Kendi meydana getirdiğimiz uzaklığı aşmaya, Cenâb-ı Hak muvaffak eylesin!..

Allah’ı ve Rasûlü’nü sevip sevdirme konusu ile başlayıp geldik buraya. حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ تَعَالَى “Allah’ı, kullarına sevdirin ki, O da sizi sevsin!..” Ve bir de حَبِّبُوا الرَّسُولَ إِلَى أُمَّتِهِ يُحْبِبْكُمُ الرَّسُولُ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Rasûl-i Ekrem’i ümmetine sevdirin ki, O da sizi sevsin!..”

İstemez misiniz?!. Hatta böyle bir bişâreti rüyanızda görseniz! Rüyada veya yakazaten o müjdeyi alsanız!.. Bu mazlumiyete, mağduriyete, muzdarriyete uğrayan insanların çoğu, şimdilerde o bişâreti alıyorlar. Böyle belki yüzlerce hadise anlatılıyor; yüzlerce… “Efendimiz, yakazaten temessül buyurdu; ‘Merak etmeyin, Ben, sizin ile beraberim!’ dedi.” Kime? Haksız yere zindanlara atılanlara; beyinden koparılan bayanlara; bayanından koparılan beylere; yavrusundan koparılan annelere; annelerden koparılan yavrulara… “Gamlanmayın,, kederlenmeyin! Ben, sizinle beraberim!” O zaman, yalnızlık yok! Madem O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizim ile beraber, o beraberlik Berzah’ta da devam eder, Mahşer’de de devam eder. Cenâb-ı Hakk’a karşı şefaatçi olma adına, “Bunlar, Benden idi!” der. Bunun için canlar fedâ edilir mi, edilmez mi?!. Bütün dünya ve mâfîhâ, ayağın ucuyla itilir mi, itilmez mi?!. Bu… Rasûlullah’ı sevin ki, O da sizi sevsin! O (sallallâhu aleyhi ve sellem), sevdiklerini hiçbir zaman yüzüstü bırakmaz; günümüzde olduğu gibi, imdatlarına koşar, moralize eder onları.

O belaya ve musibete dayanmaya gelince, o da bir çeşit ibadettir. Namaz kılma nasıl insanı yükseltir; dişini sıkıp sabır ile musibetlere katlanma da öyle yükseltir. Şu kadar var ki, sabır aktif olmalı; durağan sabır değil, aktif sabır. Yapmak gerekli olan şeyleri yaparak bekleme; bağışlayın bir futbolcunun boşlukları bulup, topa tekme vurması gibi bir aktif sabır içinde bulunma. Bela ve musibetler karşısında böyle bir sabır, insana namazın kazandırdığını kazandırır.

“Ey sabırsız nefsim, sen üç sabır ile mükellefsin!..”

Onun için Hazreti Pîr, sabrı da ifade ederken, üç kategoride mütalaa ediyor: “İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile mükellefsin. Birisi: Taat üstünde sabırdır. Birisi: Masiyetten sabırdır. Diğeri: Musibete karşı sabırdır.”diyor.

Bir: İbadet ü tâate karşı sabır; ara vermeden, fâsılasız, her şeye rağmen ibadetleri eda etme. Hadis’te إِسْبَاغُ الْوُضُوءِ عَلَى الْمَكَارِهِ “Bütün zorluk ve meşakkatlerine rağmen abdesti tastamam alma.” dendiği gibi… Mesela, abdesti, soğuk günlerde, tastamam almak ve Allah karşısında, kemerbeste-i ubudiyet ile kulluğa koşmak; işte bunda sabretmek. Namazgâhtan ayrıldığı zaman, adeta kalbini orada bırakmak; duyguları ile câmide kalmak, işinin başına öyle gitmek. “Bir ezan daha okunur mu acaba; ben bir daha Rabbimin huzuruna gideyim!” demek. Buna, “ribât” diyor, Hazreti Rasûl-i Zîşân (sallallâhu aleyhi ve sellem). Yani, cephede duruyorsun, düşmana karşı, bir yönüyle değişik sızmaları önlüyorsun. Kalbin -şayet- Allah ile böyle irtibatlı ise, şeytan, senin düşünce ufkuna sızamaz; çünkü sen, “ribât” içindesin.

İki: Ondan sonra, “günahlara karşı sabır”. Bu da bir yönüyle “negatif şeyler” konusunda tahammül; geçen maddede zikredilen hususlar pozitif şeylerde sabır idi, bu da negatif şeylere karşı sabır: Bohemliğe düşmeme, şehevânî hislere kapılmama, yeme-içme tutkusuna tutulmama; saraydır, villadır, filodur, istikbaldir, dünya muhabbetidir, dünya sevdasıdır; bunların hepsini elinin tersiyle itmesini bilme. Ona karşı sabır. Allah’ın verdiği şeyleri, tahdîs-i nimet nev’inden şükür ile karşılarsınız; o ayrı bir mesele. Fakat hırs ile o türlü şeylerin arkasına takılmanız, kalbî hayatınız adına “ölüm” demektir. Ve kalben ölen bir insan, müteharrik bir mezardır. Onun için onlara seslenirken Hazreti Pîr: “Ey mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin önünde durmayın, çekilin; tâ kâinat üzerinde hakâik-i Kur’âniyeyi temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîd gelsin!”

Yeni bir nesil… إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer isterse sizi götürür ve cedid (yeni) bir kavim getirir.” (İbrahim, 14/19; Fâtır, 35/16) Her çöküntüden sonra, her fay kırılmasından sonra, her deformasyondan, dejenerasyondan sonra bir nesl-i cedid ile.. yeni, taze.. gül yapraklarına konmuş jâleler gibi terütaze.. orada bülbülü coşturan, şakıtan jâleler gibi terütaze… Bayatlamış, eskimiş, partallaşmış insanları götürür Allah, “cedîd”i getirir. إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer dilerse sizi götürür ve yeni bir nesil getirir.” Sonra, hiç tereddüde kapılmayın; وَمَا ذَلِكَ عَلَى اللهِ بِعَزِيزٍ “Bunu yapmak, Allah için hiç de zor değildir.” (Fâtır, 35/17) Allah’a karşı bu, çok ağır değildir. Zira Allah, Azîz’dir. Azîz’in manası da, “yegâne galip”tir; O’na kimse galebe çalamaz. O (celle celâluhu), “Ben!” dediği yerde, bütün “ben”ler, kuyruklarını kısar, inlerine girerler.

“Mü’min erkeklere ve kadınlara gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle.”

Evet, Hazreti Pîr’in zikrettiği sabır türlerinin ikincisi: Menhiyata karşı sabır; hususiyle günümüzde çok yaygın hale gelen bohemliğe karşı sabır. “Bir yetmedi, iki…”; “İki yetmedi, üç…” Göz, hep dışarıda… Oysa Allah buyuruyor: قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ “Mü’min erkeklere gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle.”(Nûr, 24/30) Öbür taraftan, وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ “Mü’min kadınlara da de ki: Onlar da, (bakmaları haram manzaralar karşısında) bakışlarını kıssınlar ve mahrem yerlerini gayrı meşrû ilişkilerden korusunlar.” (Nûr, 24/31) Kadına da, erkeğe de söyle: Gözlerini haramdan kapasınlar, ırzlarını/namuslarını muhafaza etsinler!

Hayat-ı ictimâiyenin gereği, her yerde bulunma adına Hizmet mülahazası ile bir yerde bulunurken, belki o türlü şeylere elde olmayarak, gayr-ı iradî kaymalar olabilir. Yapacağınız işteki hâlisâne niyet; bunları siler-süpürür, götürür, Allah’ın izni ve inayetiyle. Evet, “Benim kulum, Manhattan’da dolaştı ama Beni soluklamak için dolaştı; ev ev dolaştı, kapı kapı zillere bastı, içeriye girmek istedi.  Bu arada bazen bu türlü şeyler bulaştı ona ama Benim için bulaştı!” der, Allah (celle celâluhu). Rahmeti, gazabına sebkat etmiş ve rahmeti her şeyden vâsi’ olan Allah (celle celâluhu), “Onlar, Benim için yaptılar; Ben, Benim için bir şey yapanları yüzüstü bırakmam!” der. Evet, çok iyi bildiğiniz sözler:

“Sen, Mevlâ’yı seven de, Mevlâ, seni sevmez mi?

Rızasına iven de, rızasını vermez mi?

Sen, Hakk’ın kapusunda, canlar feda eylesen,

Emrince hizmet etsen, Allah, ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,

Ciğergâhın dağlasan, ahvalini sormaz mı?!.”

Allah O; Erhamü’r-Râhimîn, Ekremü’l-ekremîn, A’delu’l-âdilîn, o tabir yok, Eşfakü’l-müşfikîn. Şefkatlilerin en şefkatlisi… Annenin şefkati onun yanında, kuyruğunu kısar, yorganı başına çeker. Şefkatlilerin en şefkatlisi… Ensene hafif tokat vururken, kulağını çekerken bile, onun altında esasen bir şefkat mülahazası vardır: “Yanlış tarafa yönelme, Bana bak, gölgene takılma; gözünü Güneş’ten ayırma, ışığa doğru yürü!” Bu, bir şefkat midir, değil midir?!. Allah’ım, böyle düşündür, bu türlü mülahazalar ile oturup-kalkmaya muvaffak eyle! Hep bu türlü mülahazaları vird-i zebân etmekle bizleri şerefyâb kıl! Gerçek şeref, O’ndandır.

Evet, ikincisi bu: Menhiyata karşı gözünü kapama, el uzatmama, adım atmama… Hadis-i şerifin mealine göre diyorum. Bütün bunlar, sizi o mevzuda realite planında o menhiyatı irtikâba taşıyan vesilelerdir. Göz, bakar; el, uzanır; ayak, adım atar.. o zaman -onu Efendimiz ifade buyurmuyor, eğer sevmeyeceğiniz bir tabir ise Kıtmîr’e ait- insan halt eder, hafizanallah.

Bütün bunlar karşısında, hatta menhiyata saik hususlar sizi sarsa ve bir yönüyle sizi kendi cenderesi içine alsa, yani öyle bir sarmal içinde bulunsanız ve onlar tarafından, Promete gibi, zincirlere vurulsanız dahi hemen “Yâ Allah!” deyip böyle titremek suretiyle sıyrılırsınız ondan, Allah’ın izniyle. Bu da sabrın ayrı bir türüdür Hazreti Pir-i Mugân’ın ifadesiyle.

Dört bir yana zulüm yağar; tüm dünya mazluma ağyâr; masumların sığınağı; Mevla var, Allah yâr yâr!..

Üç: Sabrın diğer bir türü de -biraz evvel geçtiği gibi- belâlara/musibetlere karşı sabır. Çok defa tekerrür eden bir şeydir ama belalara/musibetlere karşı sabır da çok önemlidir. Günümüzde, günümüzün insanı, dünyanın dört bir yanında, baştan aşağıya her yerde, bir yönüyle cereyan farklılığı içinde, bu türlü belalara maruzdur. Cereyan farklılığı içinde… Suriye’de farklı cereyan ediyor; Myanmar’da farklı cereyan ediyor; Pakistan’da farklı cereyan ediyor; Malezya’da farklı cereyan ediyor; Kapadokya’da farklı cereyan ediyor. Fakat her yerde o zulüm cereyanı/çağlayanları mevcut. Aynı zamanda onu irtikâp edenler de -şair arkadaşımın ifadesiyle- “İsyan deryasına yelken açmışlar / Kenara çıkmaya koymuyor onları!” Sürüklenip duruyorlar. Ne liman tanıyorlar, ne sahil biliyorlar, ne de dışarıda/karada bir adım atacak bir yerden haberleri var! Adamlar, âvâre mi âvâre! Ağyâr mı ağyâr! Bilmiyorlar bir yâr! Aslında onlar, öyle zulüm ile kendilerini mahvediyorlar.

Onlar, bir taraftan kendilerini mahvediyorlar; bir de o zulüm paletleri altında ezilenler var! Fakat orada, “Tamamen -biz- yalnızlığa mahkûm olduk; artık kimse yok bizim yanımızda!” dememeliler. “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben, beni terk eyledim; gördüm ki ağyâr kalmadı!” Kendimizden sıyrılırsak, hiçbir şey “ağyâr” değildir; her şey yârdır.

Yâr, yâr, yâr!.. Kimin böyle bir bestesi-güftesi vardı?!. Cem Karaca’nın. Evet, değişik bir dünyanın insanı idi ama bir diyalog toplantısında kucaklaştık, muânaka yaptık. Öyle yürekten sarıldı ki bana!.. Ve hiç unutmadı o sarılmayı da. Burada da telefonla beni aradı; halimi-hatırımı sordu, ben buraya geldikten sonra. İşte o bir sahnede, belki başkalarını, hiç o duyguya inanmayan insanları bile heyecana getirecek şekilde onu söylemişti. Hatta başka bestekârlar onu taklit de ettiler. Demek ki vicdanlara o kadar tesir etti “Yâr, Yâr!” deyişleri. “Allah, yâr; diğeri ağyâr!” Yârı bulmuş isen, sana zarar veremez ağyâr, Allah’ın izniyle. İnan bana, O’nu bulamamış isen, her yer sana dar. Ev manasına değil, sıkışma manasına bir “dar”. Dar, bir “in”. Günümüzde o genişlikten, “in”lere sığınan pek çok insan var! O inlere sığınınca da, gorilleşiyorlar. “Sûrete nazar eyler isen sen ile ben var / Ammâ ki hakikatte, ne sen var ne de ben var.”

Belalara ve musibetlere karşı dişini sıkıp aktif katlanmadan bahsediyorduk. Aktif katlanma… Sürgün yaşayabilirsiniz; böyle bir şeye “hicret” diyeceksiniz. Dillerine, dudaklarına kurban, ağızlarından dökülen lâl ü güher gibi sözlere kurban; arkadaşlarımız kendilerine “muhacir” diyorlar. Ve gittikleri yerlerde de bir sürü ensâr ile karşılaşıyorlar. Hıristiyanlar (Havariler), Roma İmparatorluğu içine girip orada Hazreti İsa’nın dinini anlatmaya çalıştıkları dönemde, vebanın ve tâûnun bulunduğu yerlere mahkûm ediliyor, onların ölmeleri sağlanmaya çalışılıyordu. Ama şimdi, siz, dünyanın değişik yerlerine, çok farklı dinlerde olan insanların ülkelerine, bir yönüyle “hicret” ediyorsunuz; orada ister sizden, isterse o yerin yerli insanlarından bir sürü yâr ile, ensâr ile karşılaşıyorsunuz; size ev veriyorlar, bark veriyorlar, bir de geçinecek kadar, bir miktar destek olacak şeyler veriyorlar.

Allah, her sahadan arkadaşlarımızı dünyanın dört bir tarafına birer tohum gibi saçtı, ta ki kozadan kelebeğe yürüsünler, yeryüzünü bir baştan bir başa çiçek bahçesine çevirsinler!..

Arkadaşlar kendilerine “muhâcir” dediler; öyle ise meseleye şöyle bakmak lazım: Cenâb-ı Hak, bizi dünyanın dört bir yanına saçtı savurdu. Vakıa dünyanın dört bir yanına açılmıştık, okullar ile, eğitim ile. Savaşımız da bizim, eğitimde mürekkep, müzâaf, mük’ab olmamaya karşıydı; dar alanlı bir eğitime karşı idi.

Ya medresenin skolastik düşüncesi veya mektebin tamamen pozitivizme kaymış düşüncesi hâkimdi; buna karşı, o iki ruhu bir araya getirmek hedef idi. “Mektep, Fizik, Kimya, Matematik, Astronomi, Astrofizik, Astroloji!” derken; aynı zamanda “Din!” deme duygusuyla… Ve bir de insanların ufkunu açarak, aynı zamanda dünyayı da mamur etme adına, onları zenginleştirmeye matuf “fakirlik” ile mücadele yolunda bir cehd u gayret içindeydiniz.

Açıldınız; Allah da yolları açtı. Geçilmez gibi görülen deryalardan, köprüleri O (celle celâluhu) kurdu, siz de geçtiniz. Ne o kültürleri biliyordunuz, ne de o mevzuda bir rehabilitasyondan, bir eğitimden geçmiştiniz! Çoklarınız, çiçeği burnunda bir delikanlıydınız; mektepten yeni mezun olmuştunuz. Külah içinden kura çekerek, coğrafyada konumu neresidir bilmediğiniz yerlere gitmiştiniz ama hüsnükabul görmüştünüz.

Ve böylece dünyanın dört bir yanına açılma oldu. Neredeyse girilmedik yer -belki- iki yüzde bir kaldı; evet, o kadar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Fakat o başka bir zaviyeden bir “hicret” idi, bir “göç” idi. Ona da o zamanlar, “hicret” deniyordu.

Sizin ağabeylerinizden, size himmet eden -bir yönüyle- sizin mektepte okumanızı ve mektepte okumanız için kalacağınız yurt yapma işini, okul yapma işini derpiş eden, deruhte eden büyükleriniz, yaşlılarınız, duayenleriniz, defaatla Fakîr’e geldiler. Dediler ki: “Ne olur, bu mevzuda bir sistem oluşturun da bizim esnaflar, yatırımcılar da dünyanın dört bir yanına açılsınlar! Esas o yandan da meselenin bize ait olanını görsün âlem. Eğitim alanında gördükleri gibi, o alanda da görsünler!” Ama o mevzuda da işin merkezinde, sistemin oluşturulması lazımdı ki, gittikleri yerde, burada bozdukları çardağı, orada hemen kursunlar; “Bakın, böyle de oluyormuş!” desinler. Öbürü, mektepten mezun olan insanlara emanet, yapılıyordu rahatça. Fakat diğerinde, dışarıda bir iş yapmaya müsait insan, henüz ülke içinde o işin temel esprisini kavrayamamıştı. Bir gün gelince, o da olacaktı.

Allah (celle celâluhu) şimdi tohum gibi saçtı her alandaki insanı. Saçtı, saçtı; bütün hayat birimlerinde, herkesi saçtı, sağa-sola saçtı. Zâlim zannediyor ki, “Ben saçtım!” Sen, sebebiyet verdin; senin ettiğin şey, sadece sana vebal; öbür tarafta o vebal içinde iki büklüm olacaksın! O fiili yaratan Allah (celle celâluhu). Sen “Gitsinler de böyle hayırlara vesile olsunlar!” diye düşünmediğinden dolayı, kirli niyetinin cezasını göreceksin.

Fakat onlar, saçıldıklarından dolayı, gönül koymadan, ayrılıp gittiler dünyanın değişik yerlerine, elli türlü handikap ile karşı karşıya kalarak. Yok, “Tunca’dan mı geçeyim, Meriç’ten mi geçeyim, Yunanistan’a mı gideyim, Gürcistan’a mı gideyim?!. Hangi yollardan dolaşayım, döneyim; Kanada’ya ulaşayım, Amerika’ya ulaşayım, Kaliforniya’ya ulaşayım; ulaşayım…” diye değişik yollar aştılar. Pasaportu yok, vizesi yok, öyle sıkıntılı bir yol. Belki -işte- o yolda bile dişini sıkarak sabretmek âdeta ibadete gidiyor gibi insana kazandırır. O sıkıntılar, o belalar, o musibetler, insana namaz sevabı kazandırır, hac sevabı kazandırır, oruç sevabı kazandırır.

Bir de gittikleri yerlerde, onlar, “kâl” insanı değil, “makâl” insanı değil; “hâl” insanı, “temsil” insanı oldular/oluyorlar. Diyecekleri şeyleri sadece söze bağlamazlar, öyle lafazanlık bilmezler; demagojilere, diyalektiklere başvurmazlar. Hele Makyavelizm’den hiç anlamazlar onlar. “Hangi sebep meşru…” falan; akıllarının köşesinden bile geçmemiştir. Onu, onlar yapsınlar; makam ve koltuk kapmak için kullansınlar. Makyavelistçe, bütün gayr-ı meşru sebepleri, hedeflerine ulaşmak için kullansınlar; bu alanı onlara bırakın! Yaşayabildikleri gibi yaşasınlar; yan gelip kulakları üzerine yattıkları gibi -şeye benzer- yatsınlar! Yesin, içsin, yan gelip kulakları üzerine yatsınlar! Ee o kadar onların da hakkı!.. Çünkü ahiretteki haklarını dünyada yiyip bitirme yoluna Allah onları itmiş. İtilmiş insanlar!..

Size gelince, değişik sıkıntılarla, yürüdüğünüz yolun her güzergâhında, her faslında, kilometresinde, -burada “mil” kullanılıyor- her milinde, ayrı bir eltâf-ı Sübhâniye ile serfirâz kılınma meselesi vardır, söz konusudur, Allah’ın izni ve inayetiyle. Sonra, gittiğiniz yerde bir de sistemi tutturursanız… Kendi düşünce ufkunuz, donanımınız, alanınız itibarıyla neye açık iseniz… Bağışlayın, darı başkadır, arpa başkadır, buğday başkadır, çavdar başkadır, üzüm fidesi başkadır, zeytin fidesi başkadır. Kabiliyet ve donanımlarınıza göre, gittiğiniz yerlerde fide iseniz, fide gibi saplanırsınız bir yere, kısa zaman sonra ser çekersiniz semalara doğru. Bakarsınız, “Allah Allah! Ben buraya tırtıl gibi geldim; bu kelebek olma da nereden çıktı böyle?!. Kanat çırpıp şimdi uçuyorum, sağda solda!” Allah’ın izni ve inayetiyle, hiç tereddüdünüz olmasın!..

Şimdi Allah, sizin hakkınızda böyle bir şey takdir buyurmuş. O takdiri öpüp başımıza koyarak, konumun hakkını vermek ve mevcut imkanları rantabl değerlendirmek lazım.

اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ، وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ * اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ الْهُدَى، وَالتُّقَى، وَالْعَفَافَ، وَالْغِنَى * اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَاْلاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ * آمِينَ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Allahım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Allahım, Sen’den hidayet, takva, iffet ve (gönül) zenginliği dileriz. Allahım, her amelimizde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyoruz; bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz; lütfet! Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip bunu vesile kılarak talebimizi seslendiriyoruz Rabbimiz!..”

Bu bölüm ilk olarak www.ozgurherkul.org'da yayınlandı.

Avans mı imtihan mı?

Soru: Gönüllüler hareketi dünyanın pek çok ülkesinde hüsn-ü kabul görüyor; gösterilen teveccüh açısından, yapılan hizmetleri te'yid manasına gelecek önemli hadiseler cereyan ediyor. Bu kadar çok te'yidâtın liyakatimizle te'lifi de mümkün görünmüyor. Bu durum hizmet erleri için bir avans mıdır yoksa imtihan mı?

  • Peygamberleri büyük yapan asıl unsurlar...
  • Peygamberâne vasıfların peşinde olma...
  • Cenâb-ı Hak bazen büyük işleri çok küçük kimselerle gerçekleştirir.
  • Şirke düşmemek için...
  • Allah Teâlâ severse...
  • Hiçbir nimet mütemadi değildir, nimetlerin devamı vasıflara göre gönderilir.
  • Ulaşılan zirvenin yüksekliği nispetinde derin bir çukura düşme tehlikesi söz konusudur.
  • Kendimize yazık etmeyelim!

Bahara Yolculuk (Selam – 2)

Fethullah Gülen: Bahara Yolculuk (Selam – 2)

Soru: Dünyalarını bir bavula sığdıran mefkûre muhâcirlerine vefa borcunu eda etme sadedindeki çalışmalara “Bahara Yolculuk” (Selam-2) filmi de dahil oldu. Zât-ı âlînizin düşünce dünyasında “bahar” nedir? “Bahara Yolculuk” nasıl bir seyahattir?

İman dinamikleri, aşk u şevk tabiî hâlleri, adanmışlık mefkûreleri, Sonsuz Nur rehberleri

  • İnsanlar, Allah’a yürekten iman edince, dünyayı bir misafirhane görünce; asıl yurdun öbür tarafta bulunduğuna, burada yapılan işlerin hepsini Allah’ın gördüğüne ve gerçek mükafatın O’nun tarafından ötede verileceğine gönülden inanınca, dünyayı da, dünyaya ait her şeyi de hakîr görür, istihkâr ederler. Dolayısıyla, gönüllerindeki memleket sevdasını hizmet aşkıyla bastırarak dört bir yana açılan mefkûre muhacirleri ve onların hayırlı faaliyetleri, Cenâb-ı Hakk’ın lütfu!.. Falanın filanın marifeti değil. Belki büyüklerin ve günümüze kadar uzanan ani’l-merkez açılımın tesiri. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan bugüne kadar gelmiş yüzlerce müçtehid ve müceddidin tesirini öper başımıza koyarız. Onlar -Allah’ın izni ve inayetiyle- malumatları, içten yaklaşmaları, vicdanlara seslenmeleri, kalb ve ruha seslerini duyurmaları sayesinde o insanlarda öyle bir tesir icra etmişlerdir ki, onlar da bütün varlıklarını bir çantanın içine koymuş gitmişlerdir.
  • Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Benim adım, namım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” buyuruyor. Bütün hayatı, hayata ait her şeyi, dünya ve mâfîhâyı istihkar edecek fedakar insanlar sayesinde namının bir gün güneşin doğup battığı her yere ulaşacağına işaret ediyor ve gayb-bîn gözüyle bunun olacağına dair bilgi veriyor. Aynı zamanda kendisine inanan insanlara hedef gösteriyor; “Ben bunu diyorum, siz de bunu gerçekleştirmeyi gâye-i hayal yapın, mefkûre/ideal edinin; bunu gerçekleştirmeye bakın!” diyor.
  • Cenâb-ı Hak bazı kimselerin kalbine bunu atmış. Boğaziçi’ndeki yalıların hepsini bunlara verseniz, “Allah Allah, ne kusur yaptık ki bu adamlar bize böyle hakarette bulunuyorlar, saygısızlık yapıyorlar?” diyecekler. Dünyevî teklifleri hakaret kabul eden insanlar, bir külahın içinden çekilen kuralarla gidecekleri yerlere gittiler. Coğrafyada bilmedikleri halde, gitti birine sordular: “Yahu bu Moğolistan nerede ki acaba? Türkmenistan neredeydi? Kırgızistan, Moldova neredeydi acaba?..” Bilmiyorlardı! Çoğu ifritten dünyalara açıldı, ciddi imtihanlar verdiler; diken tarlalarını gül bahçelerine çevirmek için orada amelelikler yaptılar.

Selam-2: Bahara Yolculuk

  • “Selam” birincisiydi, bu da ikincisi: “Bahara Yolculuk”. İnşaallah üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi, altıncısı gelir. Tarihe not düşme adına esasen. Hani bildiğiniz gibi Siyer’de hep bir boşluktan bahsediyorum: İnsanlığın İftihar Tablosu döneminde yaşanan şeyler detaylarıyla, sebep-sonuç münasebeti içinde neden kaydedilmedi? Neden bize bu meseleler o ölçüde gelmedi? Neden o siyere, o megaziye biz üç asır, dört asır, beş asır sonra ancak ulaşabildik? Öyle değil! Hadiseler cereyan ettiği dönemde, tarihe not düşmek lazım. Bunlar gelecek insanlara, yapmaları gerekli olan şeyler adına çok önemli, canlı birer mesajdır.
  • Kahraman abidelerin yazdığı bir destandı o; sadece bir insanın sergilediği kahramanlık değildi. Bazen on öğretmen bir odayı perde ile böldüler; tâife-i nisa bir tarafta, tâife-i rical de bir tarafta ikamet etmek, yatıp kalkmak suretiyle hayatlarını devam ettirdiler. Ama oradakileri misyonlarını eda etmek adına her türlü fedakârlığa katlandılar. Dövüldüler, tartaklandılar, tanınmadılar; “Niye geldiniz buraya? Derdiniz nedir? Asimilasyon peşinde mi koşuyorsunuz? Misyonerler gibi bizi asimile etmek mi istiyorsunuz?” gibi kuşkularla, şüphelerle karşılandılar. Fakat o ülkelerin vatandaşları uzun süre nabız tuttular, kalb dinlediler, ritmi hep aynı buldular, aritmiye rastlamadılar; “Yahu bu adamların kalbi doğru atıyor. Nabızlarında bir istikamet var. Bakışlarında bir inandırıcılık var.” dediler. Değişik yabancı misyon şefleri o kadar kafaları karıştırmış olmalarına ve günümüzde zirve yapmış karıştırma fasıllarına rağmen kanaatlerini değiştirmediler.

Karasevdalılar tarihe altın harflerle yazılmalı

  • Evet, bazı kimseler şikayet dosyaları gönderdiler, ifsat telefonları ettiler; fakat başarılı olamadılar; olamazlardı da!.. Çünkü gidenler Allah için gitmişlerdi! İman etmişlerdi ve sâlih amel yapıyorlardı! O Rahmân u Rahîm Allah da gittikleri yerlerde onlar hakkında kalblere sevgi vaz’ etmişti. Zamanla o anlaşmazlıklar, o endişeler, o telaşlar silinip gitti. Şimdi ne diyorlar? “Bakmayın sizinkilerin dediklerine. İşinize bakın siz. Biz sizi tanıyoruz. 20 senedir sizi tanımamışsak şayet, biz -bir yönüyle belki- akılsızca davranmışız demektir. Bu bize hakarettir.” diyorlar.
  • Hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden hicrete koşan karasevdalılar -bir yönüyle- Sahabe gölgesinde mükemmeli yakalamaya, dünya çapında bir mükemmeli ortaya koymaya çalıştılar. Bu açıdan da bu mevzuda günümüzün fertlerine, değişik birimlerdeki insanlara düşen bir vazife vardır; bu da, herkesin, kendi alanı itibarıyla, bu kahramanlığı altın kalemlerle tarihin altın sayfalarına yazmasıdır!

“Biz hiç bahar görmedik!.. Kardı, kıştı; yollar yokuştu; güzellikler sadece düştü!..”

  • Belki üç asır evvel hazan rüzgarları esmeye başladı. Üstad Hazretleri, “Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” diyor. Asırlardan beri yıkılmış, harab olmuş bir kale!.. Tamir ve restore ettiğiniz şey birkaç asırdan beri hain eller tarafından yıkılmış; her gelen birkaç taşını sökmüş, birkaç sütununu koparmış, birkaç kubbesini yerle bir etmiş!.. Siz yeniden bunları, aslına uygun şekilde, yerli yerine yerleştirecek, sağlam bir restorasyon ortaya koyacaksınız.
  • Biz, bir yönüyle o hazan esintilerinin tesirinde neşet etmiş insanlarız. Tam bahar görmedik. Kardı, kıştı; yollar yokuştu; güzel şeyler bizlerde sadece bir düştü!.. O düşlerle yaşadık ve bir gün o baharın geleceğine inandık. İnancımızı hiç yitirmedik. “Biz ölüp gidelim; yeter ki millet baharı görsün!” dedik. Şu andaki düşüncem de o: “Allah’ım! Başkalarına lütfettiğin o baharı milletimize de lütfet! Bir gün öncesinde benim canımı da al! ‘Ben de bu işin içinde vardım’ diye kafama bir şey gelmesin. Ben o baharı görmeyeyim, arkadan gelen nesiller görsün.” Hep o baharın rüyasıyla, hülyasıyla yaşadık.
  • Yer yer meltemlerin esintisine şahit olduk, ümitlendik çok defa. Bazen ümitlerimizde yanılmadık. Yanıltmayan Allah’a binlerce hamd ü sena olsun ve bizi yanıltmayanlar da Firdevs’le serfiraz olsunlar, Hazreti Rasûl-ü Zîşân’a komşu olsunlar. Ümitlerimize medar oldular. Bazen de bir kısım kimseler hakkında çok ciddi beklentilere kapıldık. Dedikleri ettikleri şeylere baktık, çok ciddi kalbî alakalara girdik. “İnşaallah iyi bir şey olur. Yıkılmış hak ve adalet düşüncesi yeniden ikâme edilir. Tarihten süzülüp gelen ruh ve mana değerlerimiz yeniden kendi değerlerini bulur. İnsanlık yeniden bir gül devri yaşar. En azından -bir yönüyle- karların eridiği, buzların çözüldüğü dönemi görür ve bunu önemli bir referans sayar. Olanı olma mevzuunda en önemli bir referans sayar.” dedik.. dedik ve aldandık.

Muvakkat fırtınalar daimî meltemleri unutturmamalı

  • Fakat aldanmalar yıldırmamalı. Ahiret deyip yola çıkanların dünyevileşmeleri bizim kuvve-i maneviyemizi kırmamalı. Şimdiye kadar bir sürü insan doğru yolda yürürken dökülüp yollarda kalmıştır. Düşünün ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) diz dize gelmiş, oturmuş, fakat bir dönemde irtidat fırtınaları esmeye başlayınca Müseyleme’nin ordusuna katılıp onun yanında can vermiş, Secah’ın ordusunda can vermiş, başka mürtedlerin ordusunda can vermiş. Bu hep olagelmiş; biz kim oluyoruz?!. Biz gölgenin gölgesinin gölgesinin gölgesi Bunu lütfedecekse Allah (celle celaluhu) O’na binlerce hamd ü sena olsun. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insibağı bir hamlede bir nefhada şeytan ruhlu insanları melekleştirecek kadar güçlüydü. Öyle bir insibağ vardı; fakat düşünün ki, onlar arsında bile kaymalar oldu. Daha sonraki dönemlerde bir sürü kaymalar oldu. Bu açıdan da bu yıkılmalara, çözülmelere, kırılmalara ve fay kırılmalarına takılarak, “Acaba yeniden bir hazan mı esiyor?” deyip ye’se düşmemeli. Esasen önemli olan, o hazanların estiği dönemde bile meltemler yudumlayabilmektir. Bir yönüyle, şöyle-böyle vifak ve ittifakın Cenâb-ı Hakk’ın tevfikine vesile olması meltemleriyle o hazanları meltemlere çevirmeye bakmak lazımdır.
  • Her zaman daha güzele ve daha mükemmele talip olmalı. Şahsî hayatımız itibarıyla böyle olduğu gibi belki milli ve içtimaî hayatımız itibarıyla da ütopyalarda resmedilen ve bizim de Akif ifadesiyle “gül devri” dediğimiz o dönemlerin hülyasıyla oturup kalkmalı, hep onların hayalini yaşamalı. Fakat unutmamalı ki toplumun kalbî hayatını ihya etmek ve ruh abidesini ikame eylemek adına esasen mükemmele talip olmak önemli olduğu kadar şahsi arzu ve beklentilerden sıyrılıp hep onu araştırmak ve sadece o gaye-i hayal için yaşamak da hayati ehemmiyet arz etmektedir. Bu cümleden olarak, Raşit Halifeler’in beşincisi sayılan Ömer bin Abdülaziz devletin başında bir emanetçi memur gibi durmuş; hazinenin dolup taştığı bir dönemde kendisi zeytinyağına ekmek bandırarak iftar ve sahur yapmıştır. Halası “Yeğen, hani abim zamanında bana bir şey veriliyordu?!.” deyince, “Halacığım, benim şahsi malım yok ki sana vereyim; ben ekmeğimi zeytinyağına banıp yiyorum!” cevabını vermiştir.

Dikili taşı olmayanlara milyarlar isnat eden hainler

  • O mübarek insanın villası yoktu!.. Nâmübareklerin kör gözlerine sokulsun! O mübarek insanın yalısı yoktu! Yalı peşinde koşan sağırların, sağır kulaklarına sokulsun!.. Ömer b. Abdülaziz.. ve gül devri Öyle bir devre inanç içinde bulunmak lazım. “Ne olur Allahım! Öyle bir devrin ırgatları, ameleleri, işçileri haline getir bizi!.. Falan paye ile, filan paye ile değil; ruhumuzun abidesini ruh-u Muhammedî (aleyhissalatü vesselam)’a uygunluk içinde yeniden ikâme edecek ırgatlar, ameleler haline getir bizi!..” Bu mülahazayla yaşıyoruz ve dünyadan göçüp giderken de şahsımız hesabına geride dikili bir taşımız yok. “Varım ol Dost’a verdim hânümanım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı” Dikili taşı olmayanlara “Milyarlarla uğraşıyor!.. diyen sağır ve kör, hatta hain, -eğer terbiyem müsaade etseydi, diyecektim- alçakların kör gözlerine sokulsun!..
  • Gül devri Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali ve Ömer bin Abdulaziz’lerin (radiyallahu anhüm ecmaîn), sonraki devirlerde Topkapı’da dünyaya söz geçiren insanların dönemi Bir hükümdar gibi cihanı idare ediyorlar ama bir ırgat gibi yaşıyorlar; ancak o kadar yiyor, içiyor ve meşru dairede dünya zevklerinden ancak o kadarcık zevk almaya çalışıyorlar. Öyle bir dünyayı ihya etme meselesi peşinde olmalı. Siz öyle bir hayır yolunda muvaffak olamasanız, onu ikame edemeseniz bile o mevzuda her soluğunuz tesbih sayılır; her adımınız bir yönüyle Allah’a yaklaşma sayılır; her derinlemesine bakışınız, hadiseleri değerlendirişiniz, her analiz ve senteziniz, Allah’a karşı mükemmel bir ubudiyet sayılır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatsı namazını kılıp sabah namazına veya teheccüde kalkma niyetiyle yatan bir insanın uyanacağı âna kadarki bütün soluklarının tesbih sayılacağını müjdelemiştir.
  • Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Amel güzel bir şeydir, Allah amelsiz yapmasın. Ama amelin hatarlı yanları da vardır; mesela yaparken görüntüye, bencilliğe girebilirsiniz. Fakat halis bir niyet, tamamen enfüsidir; buna mülahaza-yı nefsiyye diyebilirsiniz. İçinizden diyorsunuz: “Ne olur Allahım, ruhumuzun abidesini Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali (radiyallahu anhüm ecmaîn) dönemlerinde olduğu gibi ikâme etmeye bizi muvaffak kıl; o mevzuda bizi istihdam buyur.” Bu öyle içten bir yakarış ki, buna, falanın görmesi, demesi ve etmesi bulaşmaz; işin içinde riya, süm’a, ucb, fahr ve kibir şeklinde kendisini göstermez. Bu zaviyeden mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır. Denebilir ki bazı niyetler vardır, bazı amellerden hayırlıdır.

Patikada önünüzü keserlerse, tepelere tırmanmasını bileceksiniz!..

  • Sağdan soldan esen fırtınaların tesirinde kalmamak lazım. Şayet yaptığınız işin hakkaniyetine ve i’lâ-yı kelimetullah mülahazasına inanıyorsanız, şayet milli mefkurenizin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasına kendinizi adamışsanız, sağda solda söylenen güft u gûya kulak asmadan, o türlü şeylerle dağılmadan, kendi konunuza konsantre olarak, o mevzuda daha sistematik, daha alternatifli şekilde devam etmelisiniz. Elli türlü şeytan engellemeye kalksa, elli türlü yerlere şeytanca telefonlar edilse ve elli türlü yerlerdeki yabancı misyon şefleri iğfal edilmeye çalışılsa da siz yine bir yolunu, yöntemini bulup devam etmelisiniz.
  • Şehrahlarda önünüzü kestiler, patikada yürümesini bileceksiniz. Patikada önünüzü kestiler, tepelere tırmanmasını bileceksiniz. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın rızasını tahsilden ve milli ruh abidesini ikameden başka bir düşünceniz yok. Evet, Allah’ın rızasını tahsilden ve milli ruh abidesini ikameden başka bir mülahazanız yok. Bunun dışındaki bütün mülahazalara “tuh” diyeceksiniz!..
  • Allah yolunda olmazsanız, şeytanın yolunda olmanız mukadderdir. İmam Şafii Hazretleri buyurur ki: “Sen kendini Hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder.”
  • Tabloda diyordu ki: “İlim öğren yiğidim cehalet ardır / Ona razı olan sadece hımardır!” Ahh kitap okumayanlar.. ahh kitaba saygısızlar.. kuru lafla insanları meşgul edenler.. demagojilerle şuursuz kitleleri aldatanlar.. yalancı vaadlerle onları bir taraftan bir tarafa sevk edenler.. fuhşiyatı, münkeratı o mevzuda birer argüman olarak kullananlar.. şantajlarla insanları avuçlarının içine alan hainler.. yalanı, iftirayı meşru sayanlar!.. M. Âkif’in ifadesiyle: “Hayâ sıyrılmış inmiş, öyle yüzsüzlük ki her yerde / Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde / Vefâ yok.. ahde hürmet hiç.. emanet lafz-ı bî medlûl / Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.”

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Baharı intizar ve kenardan kullar

Fethullah Gülen: Bamteli: Usûl, üslup ve imtihan

Çay faslından hakikat damlaları: Bahar intizarı

  • Cihan bir bahar bekliyor; etraf bir lalezâr intizarı içinde!.. İntizar, nârdır; bir şeyi beklemeye durmak, ateşte yanmak gibidir. (04:45)
  • Nasıl bir bahar bekliyoruz? O baharı intizar etmenin Hak katındaki kıymeti nedir? (02:50)
  • Her zaman birinci talebimiz Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğu olmalıdır; zira, Cennet’i bile O’nun fazlından beklemek ama gerçekte sadece O’nu istemek esastır. (06:20)
  • “Varım ol Dost’a verdim hânümanım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı” düşüncesi yeni bir dünyayı inşa edecek mimarların genel dinamikleri ve en büyük sermayeleridir. (09:40)

Soru: Hac Sûresi’nin 11. ayet-i kerimesinde kulluğun kenarında duran, sırf bir hesaba binaen imanla küfür arasında bir yerde bulunan kimselerden bahsediliyor. Bir hadis-i şerifte de “dinar, dirhem, kadife ve kumaşın kulları” kınanıyor. Bu ayet ve hadis, sadece ehl-i küfür ve nifakla mı alâkalıdır? Bir hizmet dairesinde olsa da çıkar hesabı güden ya da işlerin dilediği gibi gitmediğini görünce vazifeden el çeken kimseler de bu kategoriye dâhil midir? (11:30)

  • Soruya mevzu teşkil eden ayet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَى حَرْفٍ فَإِنْ أَصَابَهُ خَيْرٌ اطْمَأَنَّ بِهِ وَإِنْ أَصَابَتْهُ فِتْنَةٌ انقَلَبَ عَلَى وَجْهِهِ خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ ذَلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ
İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a, sırf bir hesaba binaen, imanla küfrün arasında bir yerde ibadet eder. Şayet umduğu faydayı elde ederse onunla huzur bulup sevinir, eğer bir sıkıntı ve imtihana mâruz kalırsa yüzüstü dönüverir. Dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte apaçık olan hüsran budur. (Hac, 22/11) (12:15)

  • Bir rivayete göre bu âyetin iniş sebebi, müellefetü’l-kulûb’dan Uyeyne b. Bedr, Akra b. Habis ve Abbas b. Mirdas’ın kendi aralarında anlaşıp “Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dinine gireriz; eğer bize bir iyilik gelirse onun hak olduğunu kabul ederiz, yoksa onun doğru olmadığına hükmederiz” şeklindeki sözleridir. Fakat, ayetin hükmü umumidir, her devirde o türlü insanlar mevcuttur. (16:09)
  • Bu âyette anlatılan, tâbi tutulduğu imtihanı kaybedip dünya ve ahiret hüsranına maruz kalanlar daha ziyade münafıklardır. Bunlar, kalb ve lisan bütünlüğüne, dolayısıyla da kâmil imana ulaşamamış; imanı dil ucuyla geveleyen, olup bitenleri göz ucuyla temâşâ eden, dinin de, din ile alâkalı amel ve muamelelerin de merkezinde değil de kenarında, kıyısında durup vaziyeti idare etmeye çalışan; imanın ve mü’min olmanın vaad ettiği avantajları kaçıracak kadar uzak durmamanın yanında, yer yer bazı ağır sorumluluk, mükellefiyet ve zâhiren dezavantaj gibi görünen ahval ve şeraite karşı da, kendince tedbirli ve temkinli davranan; bunun için, bala konmaya niyet etmiş bir sinek misillü, ihtiyat sistemlerini uzaklaşmaya açık tutarak hep kenarda, köşede dolaşan kimserledir. Asr-ı saadette İslam öyle yaşanmıştır ki, münafıklar Müslümanlar arasında uzun süre barınamamış, adımlarını onlara uydurmak zorunda kalmış ve zamanla eriyip nifaktan vazgeçmişlerdir. Fakat, bugün bizim atmosferimizin onların yaşamalarına müsait olmadığını söyleyemeyiz; aksine bizim muhitimiz, işi kıyıdan köşeden tutan insanların rahatlıkla yaşamalarına imkan sağlıyor, zira biz dinimizin gereklerini tam olarak yerine getiremiyoruz. (17:48)
  • Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ), yüksek firasetiyle münafıkları dahi eritmiş ve onların, nifak virüslerini başkalarına da bulaştırmalarına mani olmuştur. Abdullah b. Ubey b. Selûl’e karşı olan tavır ve davranışları bu konuda önemli bir misaldir. Bilindiği üzere, o bir münafıktı, hatta münafıkların başıydı. İfk hadisesi gibi pek çok fitnede onun parmağı vardı. Fakat oğlu Abdullah çok güzel bir mü’mindi. Bir gün bu nezih oğul, Peygamber Efendimize gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü, kulağıma geldiğine göre, babam Abdullah b. Ubeyy’i öldürtecekmişsiniz. Allah’a yemin ederim, Hazrec kabilesi içinde benden daha fazla babasına hürmet eden bir kişi yoktur. Eğer kararınızı vermişseniz, bana emredin de, onu ben öldüreyim. Çünkü korkarım ki, babamı başkası öldürürse, babamın katili halkın arasında gezerken nefsim beni rahat bırakmaz ve onu öldürmem hususunda benimle uğraşır. Böylece bir mü’mini bir kâfir yerine öldürmüş olurum ve cehenneme müstahak hale gelirim!” demişti. Peygamber Efendimiz de ona, “Hayır, biz babana merhamet ederiz. Bizimle beraber kaldığı müddetçe ona ihsanda bulunuruz” buyurmuştu. Ve Allah Rasûlü, Abdullah b. Ubeyy’in münafık olduğunu bildiği halde onun cenazesine iştirak etmiş; bu sırada “Onlardan (ebedî bir ölümle) ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını kılma ve kabri başında dua etmek üzere durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Rasûlünü tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler.” (Tevbe, 9/84) mealindeki ayet-i kerime nazil olmuş ve ondan sonra Peygamber Efendimiz müşrik ve münafıkların cenaze namazlarını kılmadığı gibi onlar için istiğfarda da bulunmamıştır. Bununla beraber, o gün sırtındaki temiz gömleğini çıkarıp Abdullah b. Ubeyy’in oğluna vererek “Bunu babana kefen olarak giydir” dediği gibi her fırsatı değerlendirmiş; onların çocuklarını ve yakınlarını kendi ikliminde tutarak onları nifaktan muhafaza etmiştir. (19:50)
  • Çağımızda İslam dünyasına nifak düşüncesi hâkimdir. Bugün pek çok Müslüman, kıyısından köşesinden nifaka bulaşmış ya da münafıkların oyunlarına maruz kalmış bir haldedir. Kıyametin alâmetlerinden biri de “duhân”dır. Kelime itibarıyla duman demek olan “duhân” bir yönüyle her şeyin sisli-dumanlı görülmesi, eşyanın mahiyet-i nefsü’l-emriyesine göre algılanamaması; akın karaya, sapın samana karışması; bir kısım güzelliklere açık düşüncelerin yanında karanlık fikirlerin de bulunması ve hemen her şeyin karman çorman olması manasına gelir. Duhân, düşünce bombardımanlarının birbirini takip ettiği, kaba kuvvetin fikir işçilerini inkar bataklığına sürüklediği, hakkın bâtıl gibi gösterilip bâtılın hakmışçasına sergilendiği, iyinin kötüden, güzelin çirkinden, doğrunun eğriden tefrik edilemediği karışık bir dönemin remzi olabilir. Duhândan maksadın, kaba manasıyla bir atom ya da hidrojen bombasının meydana getirdiği dumanı ve toz bulutunu hatırlatan maddî bir felaket olması da mümkündür. Fakat, hadis-i şeriflerde duhânın münkirleri öldürürken mü’minleri de zükâm (soğuk algınlığı, nezle) yapacağına dikkat çekilmesi daha başka manaları akla getirmektedir. Aslında, zükâm (zükkâm da denir), her ne kadar lügat açısından “nezle” demek olsa da, Araplara ait bir deyimdir ve bir şeyden çok etkilenmeyi, ona imrenmeyi, onun karşısında insanın ağzının sulanmasını ve ağzının suyunun akmasını ifade etmektedir. Âhir zamanda öyle şeyler ortaya atılacaktır ki, inançsızlar hemen kendilerini salıverecek, gördükleri karşısında adeta baygınlaşacak, sonra şuursuzca onların içine atlayacak ve helâk olup gideceklerdir. İnananlar ise, neticesinin nereye varacağını bilemedikleri o sonradan doğma şeylere belki hemen kendilerini kaptırmayacaklardır ama onlar da bir baş dönmesi, bir bakış bulanıklığı ve kısa süreli de olsa bir şaşkınlık yaşayacaklardır. (26:45)
  • Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ)

تَعِسَ عَبْدُ الدِّينَارِ وَالدِّرْهَمِ، وَالْقَطِيفَةِ، وَالْخَمِيصَةِ إِنْ أُعْطِيَ رَضِيَ وَإِنْ لَمْ يُعْطَ لَمْ يَرْضَ

“Helak olası dinar, dirhem, kadife ve kumaşın kulları!.. Onlar hep çıkar peşinde koşan öyle kimselerdir ki, kendilerine bir dünyalık verilip bir menfaat dokundurulunca, memnun olurlar; fakat, ellerine bir şeyler tutuşturulmayınca (umduğunu bulamayınca) öfkelenir ve hoşnutsuzluk izhar ederler.” (30:27)

  • Biz, İslâm’ın kalbî ve ruhî yanı açısından, hürriyeti “insanın Allah’tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şey karşısında baş eğmemesi” olarak anlarız. Hayatını cismanî hazlarının arkasında sürüm sürüm sürünerek geçiren, nimetler karşısında şükredeceğine iyice küstahlaşan ve kazandıkça biraz daha hırsa kapılıp şımarıklaşan ama diğer taraftan da elindeki imkânları yitireceği korkusuyla tir tir titreyen bir zavallıyı –dünyaya hükümdar bile olsa– hür kabul edemeyiz. Çünkü, bize göre gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menâl gibi gâilelerden kalben sıyrılıp, Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) gönlünü dünya metâına kaptıran ve sürekli onu düşünen kimseleri, “dinar, dirhem, kadife ve kumaşın kulları” olarak tavsif etmiş ve kınamıştır. (33:03)
  • Her mü’minin her sıfatı mü’min olmayacağı –Keşke olsa!– esasına göre, bazı mü’minler de böyle münafıkça mülâhazaların tesirinde kalabilirler; kalabilir ve rüzgârların onun arzusu istikametinde esmesini, yağmurların onun hevesine göre yağmasını, kâinat çapındaki geniş kader plânının onun hevesâtına göre cereyan etmesini isteyebilirler. İlk dönemde, bu kabîl heves çocuklarının bulunduğu, bulunup da umduklarını elde edemeyince İslâm’dan yüz çevirdikleri gibi, günümüzde de pek çok iç kaymasının, başların dönüp duyguların bulanmasının vukuu kaçınılmazdır. (34:54)
  • Merhum M. Akif Ersoy, Âl-i İmran Sûresi’nin 26-27. ayetlerinden mülhem şöyle der:

    “İlahi, Mâlikü'l-mülküm diyorsun, doğru âmennâ
    Hakiki bir tasarruf var mı insan için? Asla...
    Eğer almışsa bir millet edip bir mülkü istila
    Eğer vermişse bir millet, bütün bir mülkü bipervâ
    Alan Sensin, veren Sensin, Senin mülkündedir dünya.”
    (37:22)

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Baharın vakti ve sabr-ı cemîl

Baharın vakti ve sabr-ı cemîl

{autotoc enabled=yes}

Bu dünyaya ait olan her şey, böyle gelip gidiyor. İnsanlar da bir bir geliyor, bir bir gidiyor; gelenleri, arkadan gelenler takip ediyor. Gitmeyen “Bir” (celle celâluhu) kalıyor, bütün gidenlere rağmen. Onun için çok güzel söylemiş birisi, anonim:

Gelir bir bir, gider bir bir, kalır Bir,
Gelen, gider; giden, gelmez! Bu bir sır.
Gelirse, gelir bir kıl ile, eyleme tedbir;
Giderse, gider; eylemez bir koca zincir.

Ömrün yediveren başaklar gibi nemalandırılması

“Ben kalacağım!” iddiasında ve ısrarında bulunan insanlar, hiç beklemedikleri şekilde öyle yuvarlanır giderler ki, siz de hayret edersiniz. Gitme mukadderdir herkes için; fakat “iyi gitme”ye bakmak lazım. O da تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ، وَتُحشَرُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle diriltilir ve haşredilirsiniz.” hakikatinde belirtildiği üzere, iyi ve sâlih bir insan olarak yaşamaya bağlıdır. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın beyanına tevfikan denebilir ki, nasıl ve hangi çizgide yaşıyorsanız, o çizginin sizi taşıdığı yerde, ya “yuvarlanma” olur veya “kanatlanma” olur; ya bir çukura tepetaklak gitme olur ya da zirvelerde kanat çırpma olur. Ve nasıl ölüyorsanız şayet, öyle dirilir ve öyle haşrolursunuz.

Bu açıdan da insanlar, öbür hayattaki dantelalarını örgülüyorlar; iradeleri, tığ ve ip. Onunla en güzel bir örgü örgüleme gayretinde bulunan, ona tam muvaffak olamasa bile, niyeti onu tamamlama istikametinde olduğundan, Allah, onu tamam olarak o kulunun karşısına çıkarır, orada/ötede. Çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.” Niyet, nâmütenâhîyi kucaklar. O niyet sayesindedir ki, insan kısacık hayatı vesilesiyle ebedî saadete nâil olabilir. Sanki o insan, o kısa hayatı boyunca şöyle demiştir: Allah’ım, beni bin sene yaşatsan, yine Sen’in karşında kemerbeste-i ubudiyet içinde duracağım. Yer yer rükûa varacağım; zaman zaman tevazu/mahviyet ve hacâletimi ifade etmek için secdeye kapanacağım. Ama o kadar sene olmadı, elli oldu, altmış oldu, yetmiş oldu. Beni binlerce sene yaşatsan, aynı çizgide kalma niyetindeyim. Beni aynı çizgide sabit-kadem eyle! يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi dininde sabit kıl!.. “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!”(Âl-i Imrân, 3/8)

Vird-i zebân bu olunca, dile dolanan şey bu olunca, Allah (celle celâluhu) da muamelesini ona göre yapar. Ve o meselenin “zerre”sine -aynı zamanda- “güneş”ine bakılmaz; “damla”sına, “derya”sına bakılmaz. Saffetine, duruluğuna, o mevzudaki hulûsa, o mevzuda Allah rızasının gözetilmesine ve aşk u iştiyâk-ı likâullah ile oturup-kalkmaya bakılır. Onun için, ömrün uzunluğu kısalığı değil de onun yediveren başaklar, yetmiş veren başaklar gibi nemalandırılması esastır. Gerçek ömür odur; işte o ömür ile insan, öbür tarafta “muammer” olur. Ömür, muammer olmaya yaramıyorsa, bence bî-hûde (beyhude/boşu boşuna) yaşanmış bir şeydir. Fakat ebedî muammer olmaya, ma’mur olmaya, iltifat görmeye vesile oluyorsa ve insan bu dar damlacıkta, o minicik zerrecikte onu vuruyorsa, hedefi o ise şayet, Allah (celle celâluhu) kulunun hedeflediği şeye göre ona muamele yapar. Elverir ki samimi olsun, ihlaslı olsun ve şu tevazu anlayışıyla yaşasın: “Herkes yahşi; men, yaman / Herkes buğday; men, saman.” (M. Lütfî) İsterseniz buna şunu da ilave edebilirsiniz: “Aman Allah’ım, aman / Sen’den olmazsa emân / Doğrusu işimiz çok yaman!”

Hiç farkına varmadan hasat edilmek

Allah’a müteveccih olan insan, hiçbir zaman kaybetmez. Böyle ara sıra tsunamiler gelir, Teksas’a geldiği gibi, İstanbul’u basan seller gibi, oraya yağan dolular gibi. Fakat bunların hepsi gelip-geçici şeylerdir; bunlar, ikaza müteveccih şeyler, uyarmaya matuf şeylerdir. Adeta “Aklınızı başınıza alın! Kulağınızı çekiyor, ensenize bir şefkat tokadı indiriyorum!” demektir. Yine o Rahmâniyet, Rahîmiyet, Hannâniyet, Mennâniyet; onlara ait bir utûfettir esasen. Uyarmaya matuf olunca… Sizi teheccüde kaldırmaya matuf olan bir “temcîd” -bir yönüyle- uykunuzu bölse bile, mübarektir o. Sizi bunlar ile tembih buyuruyor/uyarıyorsa, Kendine yönlendiriyorsa, “Amanın, eğri yolda gitmekten vazgeçin! Dünyaya takılmayın! Bana müteveccih yaşayın!” diyorsa!..

Dünya arkadan gelirse, zararı yok; fakat o, arkadan gelmeli. O, hedefiniz olmamalı.. dünya, mihrabınız olmamalı.. dünya, minberiniz olmamalı.. dünya, mutlak yörüngeniz olmamalı!.. O, arkadan kendi kendine gelirse, gelsin; o makbuldür. Öyle gelirse şayet, -zannediyorum zaten- onu da siz, ukbâ istikametinde değerlendirirsiniz. “O’ndan (celle celâluhu) geldi, O’na gitti!” dersiniz. Hazreti Osman (radıyallahu anh) gibi hareket edersiniz; beş yüz deveyi, birden, yükleriyle beraber; rahat armağan edersiniz de, yüreğiniz “Cızz!” etmez. “Acaba Allah, kabul buyurdu mu?!” Belki onun endişesini taşırsınız. Hazreti Ebu Bekir, her şeyini bir bohçaya koyup huzur-u Risâletpenâhi’ye getirdikten sonra, “Çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?!.” Sorusuna “Onları, Allah’a bıraktım!” cevabını veriyor.

Böyle, arkadan gelen şeyler, çok rahatlıkla verilir. Fakat taparcasına “Dünya!” derseniz, ektiğiniz her şeyi dünya adına hasat etmeyi düşünürseniz, hiç farkına varmadan kendiniz hasat edilir kalırsınız. Değirmende dövülüyor, harmanda -eskiden harman vardı, şimdi biçer-döverler var- döverlerin altında dövülüyor, parçalanıyor gibi hasat olursunuz, biçiliyor gibi hasat olursunuz. Şu halde, dünyayı arkaya almak lazımdır.

Çok iyi bildiğiniz gibi, Kur’an-ı Kerim, Kârûn ile alakalı, o beş-altı ayeti ifade buyururken, şunu da der: وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın sana verdiği her şeyde âhiret yurdunu ara; ehh bu arada dünyadan da nasîbini unutma!” (Kasas, 28/77) وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا Evet, Allah’ın sana verdiği şey ile sen âhiret yurdunun arkasında ölesiye, yüreğin çatlayasıya bir talep, bir arzu, bir istek içinde bulun! وَابْتَغِ kelimesi “taleb”in üstünde bir mana ifade ediyor; işin arkasından koşturmacasına bir talep. Berikine gelince, وَلاَ تَنْسَ “Unutma!” diyor. Ona, unutmama ölçüsünde sahip çıkacaksın…

Bazen, dünya kendi kendine çok gelebilir, sizin arkadaşlarınızın çoğuna öyle çokça geldi. Fakat onlar, onu, yüreklerine/gönüllerine yerleştirmediklerinden, ona tapmadıklarından, onun arkasından koşmadıklarından dolayı, o, onların arkasından -bağışlayın- dünya onların arkasından kuyruk sallaya sallaya koştu. Onlar da dediler ki, “Madem sen, O’ndan geldin, öyle ise müstahakkın şu senin veya hakkın şu; seni, O’nun yolunda kullanmak lazım. Şurada bir üniversite açalım, burada yoksul talebelere bir yurt açalım, bakalım onlara. Şurada bir okul açalım; kendi düşünce dünyamıza, kendi kültür dünyamıza yönelelim, kendimiz olmaya çalışalım. Yurtlarımız ile, pansiyonlarımız ile, okullarımız ile, üniversitelerimiz ile -bir yönüyle- kendi kimlik dantelamızı örmeye çalışalım!”

O dantela, iki-üç asırdan beri bir dejenerasyona uğramış. Ne tığ doğru işlemiş, ne kullanılan iplikler doğru kullanılmış, ne şu olmuş, ne de bu olmuş. En güzel unsurlar elde varken, maalesef, onlarla çok berbat şeyler ortaya konmuş. Ne o olmuş, ne bu olmuş; en çirkin şeyler ortaya konulmuş!.. Bunu -Allah’ın izni ve inayetiyle- bu heyete bakanlar, bu hizmete bakanlar tamir edeceklerdir. Bu arada, “Hizmet” kelimesi aslında “dal” harfi ile “hidmet” şeklindedir; dal’e bir nokta koyarak “zâl” yapmışız ve “Hizmet” diyoruz. Cenâb-ı Hak, nefsaniyet adına, işe bir nokta koymaya muvaffak eylesin!..

Sabrın başlangıcı zehir-zemberek olsa da sonu şeker-şerbettir

Burada -elektronik tabloda- ne diyor: “İnsanların sabırlı olmalarını istiyorsan, sen, daha da sabırlı olmayı öğren!”Evet, tam günümüze göre bir ikaz; önemli disiplinlerden bir tanesi, belki önemli -Frenkçe ifadesiyle- argümanlardan bir tanesi, sabırlı olmaktır, bütün envaıyla. Hususiyle günümüzde, daha çok, belaya ve o bela dairesi içinde şöyle-böyle belli bir münasebetle bulunmaya karşı sabır… O bela dairesi içinde kendisi bulunabilir, eşi bulunabilir, çocukları bulunabilir, akrabası bulunabilir. Birisi o daire içinde bulununca, belki onunla şöyle-böyle alakalı herkes ondan elem duyar. Bazen bir insanın hakikaten yüksek bir itibarı vardır; o, çevresinde ciddî bir alaka uyarmıştır. Öyle birisi, öyle bir mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, mevkufiyete maruz kalınca, bütün köy halkının yürekleri onun için “Cızz!” eder. Bazen o “Cızz!” etmeler, âdeta kalbdeki ızdırapla dile dökülür ve duaya dönüşür; “Allah’ım! Bunu, onun terakkisine, zirvelerde kanat açıp üveyikler gibi uçmasına vesile kıl!” olur.

Dolayısıyla herkese günümüzde çok ciddî sabretmek düşüyor, bu belalar ve musibetler karşısında. Elin-âlemin o mevzuda yatıştırıcı şeylerine değil, meseleyi Allah’a teslimiyetimize bağlayarak ve o sabrın getirilerine bağlayarak sabretmemiz gerekiyor. “Başlangıcı zehir-zemberek, sonu şeker-şerbet bir şey varsa, o da sabırdır!” Şu kadar var ki, musibet başa geldiği ilk andan itibaren sabır…

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem), الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الْأُولَى buyuruyor; “İşin şoku yaşandığı zaman… Sabır, işte o zaman sabırdır.” Daha sonra, öyle aktif beklentinin, aktif sabrın sonucunda elde ettiğiniz vâridata bakarak, analizlere girip “Yahu ne güzel olmuş! Ne güzel olmuş!..” filan demek de güzel bir şeydir. Fakat bu hiçbir zaman balyoz tepenize indiği an, “Oh elhamdülillah!” demeniz gibi değildir. Böyle Mus’ab İbn Umeyr gibi, Abdullah İbn Cahş gibi, kolu-kanadı bir bir koparken, “Elhamdülillah! Zaten ben de bunu istemiştim! O’nun yolunda değil mi?!. Rasûl’ün önünde değil mi (sallallâhu aleyhi ve sellem)?!.” diyebilmek gerçek sabırdır.

Cenâb-ı Hakk’a teveccüh-i tâm ile teveccüh edersek, bugüne kadar Cenâb-ı Hakk’ın oluşturduğu/geliştirdiği şeyler, bundan sonra da katlanarak gelişir, yediveren başaklar gibi, yetmiş veren başaklar gibi… Semerenin ve sevabın katlanması meselesini sadece sadakaya vermemek lazım; sizin tavırlarınız, davranışlarınız, kıvamınız, kıvam düşünceniz de yediveren, yetmiş veren, yedi yüz veren başaklar gibi olabilir. مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ وَاللهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin hali, yedi başak bitiren ve her başakta yüz dane bulunan bir tohum gibidir. Allah, kime dilerse ona kat kat verir. Allah, (rahmet ve lütfuyla her varlığı) kucaklayan, (merhametiyle kullarına) genişlik gösterendir; (kullarının halini) hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/261) İşte yedi yüz, birden bire… Samimi, bir kuruş veriyorsunuz, Allah (celle celâluhu), yedi yüze ulaştırıyor onu. Bin kuruş veriyorsunuz, yedi yüz bine ulaştırıyor onu; bir milyon veriyorsunuz, yedi yüz milyona ulaştırıyor Allah (celle celâluhu).

Yâd-ı cemîl olmak da var, lanetlenen cebbarlardan biri olarak anılmak da!..

Allah, şimdiye kadar bunu size yaptırdı. O’nun bir teveccühü idi; çok şey yaptınız. Büyük devletlerin yapamadığını yaptınız; seksen milyonluk Türkiye’nin onda birini yapamadığını, Allah, o bir avuç ama saf/temiz/duru insana yaptırdı. Değişik vesileler ile ifade edildiği gibi, yaptırdığı şeyler, yaptıracağı şeylerin en inandırıcı referansıdır. وَاللهُ يُؤْتِي مُلْكَهُ مَنْ يَشَاءُ “Allah mülkünü dilediği kimselere verir.” (Bakara, 2/247) Evet, isterseniz Âl-i Imrân sûre-i celîlesindeki ayetler ile bu hususu noktalayabilirsiniz: قُلِ اللهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki: Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil kılarsın! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.”(Âl-i Imrân, 3/26)

Allah, mülkün sahibidir, o yegâne Mâlik’tir. Yegâne Melik. “Mâlikü’l-mülk” ismi, Esma-i Hüsna’dan; sona doğru zikredilen isimlerden bir tanesi. اللهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verirsin!..”Dilediğine mülkü verir Allah (celle celâluhu). Bu, dünyevî bir şey değil; işte biraz evvelki mülahazalara bağlı, dünya adına gelen şeyin bile, seyyidinâ Hazreti Musa mantığı ile, felsefesi ile, daha doğrusu “peygamberlik firaset ve fetânet”i ile değerlendirilmesi… Kârûn gibi “Saray!” deyip, “Villa!” deyip, “Filo!” deyip, ölmeyecekmiş gibi dünyaya dört elle sarılma şeklinde değil, Hazreti Musa gibi hareket etme!.. Allah’ın binlerce salat ve selamı İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, onun ve emsalinin üzerine olsun.

Mâlike’l-mülk… وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ “Allah’ım, mülkü dilediğinden de çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil kılarsın!..” İnanın, Lenin, saltanatı eline geçirdiği zaman, bütün Asya’ya diş geçirdiği zaman, devamlı kalacağını zannediyordu. Dört beş sene sonra, çıktı bir tsunami, bir fırtına, kattı önüne; biraz evvelki mülahaza ile, sürükledi bir çukura. Çukura sürüklenme de var, Everest tepesinin zirvesine yükselme de var, Allah’ın izni ile.

Lenin, senelerce kaldı işin başında. Bir toplumu kendi özünden, kendi değerlerinden uzaklaştırmak için uğraştı; yattı onu düşündü, kalktı onu düşündü; hayatını onunla zehir-zemberek haline getirdi. Fakat ne oldu? Bir gün geldi, o sistem, gümbür gümbür yıkıldı. Fâni idi; fâni blokaj üzerine bina edilmişti, sağlam statiği yoktu. Sağlam statik, semâvîdir; o, peygamberlerin koyduğu statiktir. Gerçek bir blokaj, peygamberler tarafından ortaya konan blokajdır. Onun üzerine kurulmadığı için, arkadan gelen o müthiş değişimle heykelleri bir bir yıkıldı, her yerde adı silindi, lanet ile anılan cebâbireden biri haline geldi. Evet, lanet ile anılan cebâbireden biri haline geldi.

“Dünyayı, insansız, sana birkaç gün sonra teslim edeceğim!” diyen, Rus cephesinde, Hitler, 1945 yılında, şakağına kurşunu sıkmak suretiyle hayatına bir nokta koydu. Dünyasını harap etmişti zulümleriyle, i’tisaflarıyla, irtikâplarıyla, ihtilaslarıyla, şiddetleriyle, hiddetleriyle, insanları hapse atmasıyla, sürgün etmesiyle, evladı annesinden ayırmasıyla, karıyı kocasından ayırmasıyla, toplumu ayrıştırmasıyla… -Bu sözleri Picasso’ya verin, resim çizsin; karşınıza çok iyi tanıdığınız bazı devletlerin resmi çıkacaktır!..- Hitler de öyle hem dünyasını hem de ahiretini harap ederek yuvarlandı, bir çukura gitti ki, kimsenin onu oradan çıkarmaya gücü yetmeyecektir. Lanet ile anılan cebâbireden birisi de o oldu. Amnofisler ile, Ramsesler ile, Jull Sezarlar ile beraber anılıyor artık.

Öyle değil, esasen insan, yâd-ı cemil olmalı. Peygamberlerin babası Hazreti İbrahim (aleyhisselam) da bunu talep etmiş; وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ “Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasip eyle bana.” (Şuarâ, 26/84) demiştir. Öyle müstağnî bir insan.. dû cihandan el yuyan, “Hânümânım kalmadı!” diyen bir insan.. ateşe atılırken, Cibril’in desteğini bile istemeyen bir insan.. nâr-ı Nemrud’u berd ü selâma çeviren -Allah’ın izni ve inayetiyle- bir peygamber. وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ*وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ “Bana gelecek nesiller arasında hayırla anılmamı nasip buyur ve beni içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’in mirasçılarından kıl.” (Şuarâ, 26/84-85) diye dua ediyor. “Arkadan gelen nesillerde, beni yâd-ı cemîl yap, hayırla yâd etsinler beni!” diyor. Siz, onu ortaya koyunca, zaten arkadan gelenler, yâd-ı cemîl olarak yâd edeceklerdir. O dua kabul olmuş ki, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) “salât u selam” tavsiyesi içinde, اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ، وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ diyerek, günde beş vakit namazda, bir yâd-ı cemîl olarak, hoş bir anış ile anıyoruz ki, hepsinden haberdar oluyor. Hepsi -bir yönüyle- sizin defter-i hasenatınıza, bir diğer taraftan da onun defter-i hasenatına akıyor şakır şakır, gökten gelen rahmet gibi akıyor.

Bir böyle olma var; bir de arkadan gelenlere, “Ne kendi eyledi rahat / Ne halka verdi huzur / Yıkıldı gitti cihandan / Dayansın ehl-i kubur.” dedirtme var!.. Yılanların, çıyanların cirit attıkları bir yerde otağ kurma var!.. Ona “otağ” denir mi? Onların otağı da o. Mezarda rahat yok. Berzahta rahat yok. Ötesinde rahat yok!..

“Allah’ım, tasamı, hüznümü, şikayetimi, şiddetli elemimi ve yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Öyle ise gelin, bir kere daha, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ deyin, “Sabr-ı cemil”. قَالَ إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ “Hazreti Yakup, ‘Ben, bütün dertlerimi, keder ve hüznümü Allah’a arz ediyor, O’na şikâyette bulunuyorum.’ dedi.” (Yûsuf, 12/96) “Ben, dağınıklığımı, tasamı, Sana arz ediyorum!” Hazreti Şâh-ı Geylânî diyor ya: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Sen’in benim halimi bilmen, beni değişik şeyler söylemekten müstağnî kılıyor. Söylemeye ne gerek?!. Hâlime bak, neye muhtacım, Sen biliyorsun!..”Koca Hazreti Yakub (aleyhisselam) إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ diyor. Evlatlarına karşı bunu dediği gibi, zannediyorum, daha büyük şeyler için onun yüreği her zaman “Cızz, cızz!” etmiş; her zaman Cenab-ı Hakk’a “Dağınıklığımı, tasamı Sana şikâyet ediyorum!” demiş. Hak dostları شِكَايَتِي وَكَمَدِي “şikâyetî” (şikâyetimi) ve “kemedî” (hüznümün şiddetini, yüreğimin yangınını) sözünü de ilave etmişlerdir ona ve “Sana halimi şikâyet ediyorum!” demişlerdir. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ “Allah’ım, tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Sana arz ediyorum!..”

Bu, aynı zamanda İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da üslubudur. Mekke’de yüz bulamayan o Güzel Yüz (sallallâhu aleyhi ve sellem), orada yüz bulamayan o Güzel İnsan, orada insanlardan yüz bulamayıp kendisini dinletemeyince, “Belki Tâif’te dinletirim, belki orada yüz gösterirler!” deyip oraya gittiği zaman, orada da çok hor muamelelere, çok hor muamelelere maruz kaldı. Ama ayrılırken, başını yere koydu, اللَّهُمَّ إِنِّي أَشْكُو إِلَيْكَ ضَعْفَ قُوَّتِي، وَقِلَّةَ حِيلَتِي “Allah’ım, kuvvetimin zayıflığını ve çaresizliğimi Sana arz ediyorum, Sana şikâyet ediyorum. Dayanamadım, demek zayıfım, demek kuvvetim o kadar benim!” dedi. اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi öyle diyordu ama onu bir de benim gibi Kıtmîr’lerin kalbine sorun!.. Parmağını kaldırdığı zaman, Kamer’i paramparça eden bir Zat; elini sürdüğü zaman, en onulmaz dertleri Allah’ın izniyle gideren bir Zat; seyyidinâ Hazreti Mesih gibi, ölülere nida ettiği zaman, onların kıyamını sağlayan bir İnsan… Bir parmak işaretiyle Everest tepesini, Lût gölünün dibine atardı. Ama orada “Allah’ım! Kuvvetim adına zaafımı Sana şikâyet ediyorum; çaresizliğini Sana şikâyet ediyorum!” demek suretiyle, bize, sıkıştığımız zaman, çaresiz kaldığımız zaman başvuracağımız teveccüh üslubunu, Allah’a teveccüh üslubunu öğretiyor.

Hazreti Üstad da bu üsluba riayet ederek diyor ya hani: “Yâ Rab! Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem, bî-ihtiyarem, el’aman gûyem, afv cûyem, meded hâhem zidergâhet İlahî!” O da öyle diyor, halini Allah’a şikâyet ediyor.

“Tebessümle yaşa, tebessümle öl!..”

Evet, فَصَبْرٌ جَمِيلٌ “Artık bize düşen, güzelce sabretmektir.”Bir dörtlükte dendiği gibi, “Bir gül gibi, gördüğün herkese gül / Renk ve kokunla ruhlara süzül / Hep bir sevgi sembolü gibi görül / Tebessümle yaşa, tebessümle öl!”Öyle yaşayanlar var ki, ölüm geldiği zaman… Hani hocalar, hocalarımız camilerde tevbe-istiğfar yaptırırken, bir şeyler söylerler orada: “El, el ile; ayak, ayak ile, elveda/elfirâk ettiği zaman… Buyurun ol kelime-i tayyibe-i münciye-i mübareke ki: أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ” derler. İşte öyle; el, el ile; ayak, ayak ile elveda/elfirâk ediyor. Can, çekiliyor. Kalb, artık ayaklara kan pompalamayınca soğuma oluyor, halk arasında “Canı, ayaklarından çıktı, şimdi dizlerinde, şimdi kalçalarında, şimdi göğsünde, biraz sonra gırtlağına gelecek!..” derler. İşte böyle bir ruh haleti içinde, öyle insanlar var ki, tebessüm ediyorlar orada. Kim bilir, Hazreti Azrail veya onun yardımcıları/avenesi nasıl Cennet kılık ve kıyafetleriyle geliyorlar; belki daha orada ona müjdelerde/muştularda bulunuyorlar: “Ne mutlu sana!.. Güzel yaşadın; şimdi çok güzel bir yere gidiyorsun. O yerin darlığına bakma; o, ahiretin engin âlemlerine açılmış sadece bir kapı. O delikten geçeceksin; o delikten geçtikten sonra bir daha delik görmeyeceksin! Bir daha öyle dar bir yer ile karşı karşıya kalmayacaksın!” Tebessüm ile gidiyorlar. Bazıları da öyle ekşiyorlar ki orada, dünyada en büyük bela ve mesâib karşısındaki ekşime, onun yanında basit kalır, ona ekşime denmez; öyle ekşiyerek gidiyorlar.

Burada dinlendirmek için bir şey arz edeyim: Çoklarınızın -belki- gördüğü, bazılarınızın da duyduğu, tanıdığınız bir büyük idi. O Hazreti Pîr-i Mugân’ın -bazıları bu ifadelerden rahatsız olsalar da diyeceğim, inatlarına, “Niye diyor?!” deseler de- şem’-i tâbân, ziyâ-ı himmet, Hazreti Üstad’ın ilk talebelerinden, Ahmed Feyzi, rahmetullahi aleyh. Kıtmîr, onu iyi tanımıştı. O, namaz kılardı. “Namaz kılardı!” diyorum. Ben, hayatımda üç-dört tane namaz kılan gördüm; bir tanesi o idi. Öyle kıvranırdı ki, böyle, kalbi duracak zannederdin. Şakır şakır gözyaşları akardı. Başını yere koyduğu zaman, âdeta kaldırmak istemezdi.

Ahmet Feyzi Ağabey, vefatından bir gün evvel, o kaldığımız yere gelmişti. Bize de üç sene mahkûmiyet, bir sene de sürgün vermişti mahkeme. Teselli için, rahmetlik Atıf Hoca’yı anlattı, ağlayarak anlattı. Dedi ki: Atıf Hoca müdafaasını hazırlıyor akşam; sonra yatıyor. Ertesi gün mahkemede kendini müdafaa edecek. Sabah kalkıyor, sabah namazına; müdafaa adına yazdıklarını alıyor, bağışlayın, halk öyle der, “Cırt cırt yırtıyor!” onları. Yanındaki soruyor: “Hoca, niye yırttın müdafaanı?” Diyor ki: “Bu gece Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldi, bana ‘Ne o Atıf? Bana gelmek istemiyor musun?!.’ dedi. Eğer beni asmaları suretiyle O’na gideceksem, O’na giderim!” Ağlayarak bunu anlattı. Sonra bizi teselli etti; “Varsın etsinler!” dedi. Ve sonra ayrıldı, Antalya’ya gitti.

Orada vefat ettiğinde, kefeni açarak yüzüne bakmışlar; “Hocam! Böyle, en tatlı tebessümlerle gülüyordu!” dediler bana. Hâlâ hayıflanırım, keşke gidip o güzel çehreye bir de ben baksaydım! Azrail, onun karşısına temessül edince, ona verdiği bişâret ile, o, tebessüm ederek ruhunun ufkuna yürüyor. Tebessüm ederek, ruhunun ufkuna yürüyor…

Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz, öyle dirilirsiniz. Allah (celle celâluhu) iyi yaşamayı, iyi ölmeyi ve hayırlı şeylere mazhar olacak şekilde öyle dirilmeyi cümlemize nasip ve müyesser eylesin!..

Hiç şüphesiz bahar gelecek

Ne var ki,

Asırlar var, ruhun gibi rengin de sapsarı,
Bilinmez nasıl verecek Rabbimiz kararı,
Belli halinden, sen de bekliyorsun baharı,
Ve bağrında renk renk tüllenecek lâlezârı…

Unutmayın!.. Bir gün, dünyanın bağrında renk renk bir bahar tüllenecek. Bahar düşmanları o zaman hazan yemiş ağaçların yaprakları türünden dökülüp toprağa, gübre olacaklar! Ama bu kasvetli havanın, tsunamilerin, fırtınaların dinmesi için bir vakt-i merhûn vardır. Her şeyi tevkît eden (belli bir zamana bağlı kılan) Muvakkit, bilir onu. Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sı içinde öyle bir isim yok, fakat düşünülebilir. Belli bir vakte bağlayan, o vakti Kendi belirleyen, “Falan iş, falan zaman tahakkuk edecek; nokta konacak bu işe!” buyuran… Dolayısıyla biz bilemeyiz. O, geldiği zaman, kendi gelecek. “Gelir ise gelir, bir kıl ile, eyleme tedbir.”O’nun (celle celâluhu) tarafından, Meşîet-i İlahiye o istikamette tecelli ettiği an, hemen vücuda gelir o mesele. Şimdi, o vakt-i merhûna karşı sabretmek lazım.

“Acaba ne zaman bahar gelecek?” Herkes böyle bir beklenti içinde olabilir. “Şu gadre uğradı! Bu, zulme uğradı! Şu, ciddi i’tisaflara, irtikâplara, tagallüplere, tahakkümlere, tasallutlara, temellüklere maruz kaldı. Falanın malını gasp ettiler, haramiler gibi. Geldi üzerine oturdular; ‘Mülk, bizimdir!’ dediler, istedikleri gibi tasarruf yaptılar. Pazarlığa çıkardılar, meşherlerde teşhir ettiler, kendi hesaplarına…” Bütün bunlar karşısında, dişini sıkıp sabretmek esasen çok önemlidir. Birileri öyle yapacaklar; onlar, zulmün -bağışlayın- daniskasını irtikâp edecekler, siz de sabrın a’lâsını sergileyeceksiniz, katlanacaksınız. Böyle bir şey… “Yakın”larınızı tutup içeriye atacaklar. “Tanıdık”tır, “dost”tur, “kardeş”tir, “sempatizan”dır, “muhip”tir, “tanıyan”dır, “Hizmet’e omuz veren”dir, sizinle “aynı güzergâhı paylaşan”dır, “aynı yolda koşturup duran”dır, “aynı şehrâhta yarış yapan”dır… Her seviyede alakadar olduğunuz insanları zulme uğratacaklar. Bunların o hale maruz kaldığını, mü’min olarak sizin düşünmemeniz mümkün değil!.. Nasıl düşünmezsiniz ki!.. مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dertlerini paylaşmayan, onlardan değildir.” O, başka bir cephenin insanı demektir.

Dolayısıyla bütün bunlar karşısında dişini sıkıp sabretmek, zordur; zehir-zemberek, fakat neticesi, şeker-şerbet. Bütün bunlar, Allah’ın izni ve inayetiyle, vakt-i merhûnu gelince savrulup gidecek. Böyle hiç erimez gibi zannettiğiniz granit gibi şeyler eriyiverecek. Bazı virdlerde de var, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî hazretlerinin ve başkalarının virdlerinde var; “Ateşte buzun eridiği gibi, tuz-buz olup eriyecek!”Allah’ın izni ve inayetiyle; hiç tereddüdünüz olmasın. Fakat işte ona karşı da sabretmek lazım. Yoksa “Ne zaman, ne zaman?” diye tekrar etmek ve “Böyle dua da ediyoruz, olmuyor!” demek suretiyle, O’nun takdirât-ı Sübhâniyesine itiraz nev’inden laflar etmek, düşüncelere dalmak, tasavvurlar içinde bulunmak, taakkuller içinde bulunmak, O’na karşı saygısızlık olacaktır. Bundan dolayı, “vakt-i merhûn” mevzuunda da sabırlı ve saygılı olmak lazımdır.

Başkalarının seyr-ü sülûk-i ruhânî yoluyla ulaştıkları “temkîn” duygusunu, daha şimdiden yakalayarak “temkîn” içinde hareket etme… Temkîn, seyr-ü sülûk-i ruhânîde ulaşılan son noktadır ki, aynı zamanda “mehâfet” makamına ve “mehâbet” makamına bakar; insanı “naz”dan çeker alır, “niyaz”a sevk eder; insandaki yalvarma duygusunu, tazarru ve niyaz duygusunu tetikler, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Ve önemli şeylerden bir tanesi de şudur: Bazıları, gönül kaptıracağımız/kaptırılması gereken şeye gönlünü kaptırır; gözü hep ondadır. Cennet’in sekiz tane kapısı mü’minlere açılacak; birinde “Reyyân” olacak, birinde “Feyezân” olacak, birinde bilmem ne olacak; herkes, ameline göre bir kapıdan girecek. O sekiz kapısı birden açılsa, o Cennet’in içindeki huriler-gilmanlar görülse, akan çayların/ırmakların çağıltıları duyulsa, ağaçların üzerindeki bülbüllerin şakıması işitilse, güllerin size tebessümler yağdırdığı görülse… Sonra bir de dönseniz, burada Hizmet’e baksanız… Fakat cenderede bir Hizmet.. sıkıntılar içinde bir Hizmet.. canlar gırtlakta bir Hizmet… Tercihini o istikamette kullanan o insanlar şöyle derler: “Buraya, talimgâha, talim görmek üzere beni gönderen Sen’sin! Tezkere Sen’den geleceği âna kadar da ben kendi kendime tezkere uydurma niyetinde değilim! Sana iştiyak ile yanıp tutuşuyorum; gözüm görmüyor o Cennet’i!”

Dün, birisine birisi söylüyordu: “Kollarımdan tutsalar, bütün debdebe ve ihtişamıyla beni o Cennet’e zorlasalar, yemin de edebilirim, girmek istemem ben oraya! Şu sıkıntılı, kalbi her an durdurabilecek hadiselerin tazyikâtı karşısında, sizinle beraber o Hizmet şehrâhında yürümek üzere aranızda kalmayı Cennet’e girmeye tercih ederim! Sizin aranızda, nâm-ı Celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda i’lâ edilmesi istikametinde…”

Evet, kesip diyeyim: اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ، وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ، وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ، اَلْمُخْلَصِينَ، اَلْمُتَّقِينَ، اَلْوَرِعِينَ، اَلزَّاهِدِينَ، اَلْمُقَرَّبِينَ، اَلرَّاضِينَ، اَلْمَرْضِيِّينَ، اَلصَّافِينَ، اَلْمُحِبِّينَ، اَلْمُشْتَاقِينَ إِلَى لِقَائِكَ وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ  Allah’ım! Zâtında yüksek ve pek yüce olan kelimetullahı, kelimetülhakkı, “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” hakikatini i’lâ buyur, onu dünyanın dört bir yanında ve hayatın her ünitesinde gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getir. Bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et. Bizi muhlis, muhlas, muttaki, vera’ sahibi, zâhid, kurbiyete mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden hoşnut, kalbi temizlerden temiz, Seni seven ve nezdinde sevilen, Senin likâna ve Habîbi’nin vuslatına iştiyakla dopdolu bulunan kullarından eyle. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyorum Rabbim!..

Bu bölüm ilk olarak www.ozgurherkul.org'da yayınlandı.

Başörtüsü ve provokasyonlar

Bir yandan, İlahiyatçı olsa da olmasa da, hemen herkes tesettürle alâkalı ahkâm kesiyor; diğer taraftan da, çarşaf yakma ve dinin esaslarına hakaret etme gibi provokasyonlarla ciddî gerginlikler çıkartılıyor. Mevcut tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu dönemi arızasız ve kayıpsız atlatabilmek için kimlerin ne gibi görevleri olduğunu düşünüyorsunuz?

  • Mü'min her zaman kavgalardan uzak durmaya bakmalı ve "selam" arayışında olmalıdır. (01.48)
  • Başörtüsünün dinimizdeki hükmü nedir? (05.39)
  • "Örtü, saçların yemeğin içine düşmemesi içindir" diyen komik adamlar... (12.48)
  • Tesettür İran'dan mı ithal edildi? (14.20)
  • Başörtüsü -gerçekten- şehadet kelimesinin yerine mi konuldu? (15.57)
  • Başı açık bir insan küfre mi girer? Dinin bir emrini uygulamayan ile onu inkar eden insanlar hakkındaki hükümler arasında nasıl bir fark vardır? (18.01)
  • Kur'an-ı Kerim'de kaç sure olduğunu dahi bilmeyen adamlar kalkıp dinî bir meselede fetva veriyorlar. Allah aşkına, bilmiyorsan konuşma, a be câhil!.. (20.17)
  • Köroğlu'na taş atan nine... Aman onun gibi olmayın! (25.05)
  • "Baskı ve kavga olur!" sözleri provokasyon hazırlığı mı? (28.35)
  • Bazıları eski hasımlar gibi aynı kötülükleri yapmaya kalkışsalar da, bir mü'min kendi vatandaşına karşı Sütçü İmam'lığa kalkışmamalı... (31.39)
  • Yarın, çarşaflı erkekler başı açıklara saldırıp "kavga var" derse, hiç şaşırmayın. Bazıları tarafından vazifelendirilen ve hem başı açık hem de örtülü kesim içine sokulan bir sürü provokatör türerse hayrette kalmayın. Zinhar, soğukkanlılıktan uzaklaşmayın!.. (32.38)
  • Dindardan ilim adamı olur mu? İlim dinsizliği mi gerektirir? (37.26)
  • Batıdaki körler ve topallar kavgasına bedel, bizim dünyamızın çift kanatlıları... (41.01)

Bayram, mazlumlar ve hüzün

Bayram, mazlumlar ve hüzün

Işık zulmeti boğa, bayram o bayram olur!..

Bu bayramlar, asıl bayramı hatırlatma adına âdeta birer tembih mahiyetinde bir misyon eda ediyorlar. Şahsî hayatımız adına, Alvar İmamı Muhammed Lütfî Efendi’nin ifadesiyle, “Mevlâ bizi affede / Gör ne güzel ıyd olur / Cürm ü hatâlar gide / Bayram o bayram olur.” “Gör ne güzel ıyd olur.” diyor, bir de “tahmîs”ini böyle yapıyor; “Bayram o bayram olur / Gör ne güzel ıyd olur.” “Îd” (ıyd) de bayram demek. “Mevlâ bizi affede / Bayram o bayram olur / Zulmetler bir bir gide / Bayram o bayram olur. // Her yana ışık yağa / Bayram o bayram olur / Işık, zulmeti boğa / Bayram o bayram olur.”

Sizin gerçek bayramınız, bu bayramların hatırlatması ile -esasen- o bayramdır: İnsanların re’fet ile, şefkat ile birbirlerini kucakladıkları, kendi şahısları, şahsî kaprisleri adına silinip gittikleri, varlıklarını -bir yönüyle- başkalarına adadıkları o mübarek günlerdir. “Eyyâmullah” denir onlara, “Allah günleri”; asıl bayram, o bayramdır.

İnsanlık, tarihin değişik dönemlerinde böyle bayramları yaşamıştır ve bu bayramlarda insanlığa serkâr olanlar da Enbiyâ-ı ızâmdır. O bayramların en büyüğünü ise, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlığa yaşatmıştır. O bayramların en büyüğünü… Bir yönüyle bütün insanlığın içine/gönüllerine açılma bayramı.. gönüllerin, gönüllere açılma bayramı.. İslam’ı herkese sevdirme bayramı.. Allah’ı, herkese sevdirme bayramı.. Cenâb-ı Hakk’ın insanlara teklif ettiği sistemi, bir sevgi sistemi olarak sunma bayramı.

Onun için, bu bayram, uzun zaman değişik ellerde hep el değiştirmiş durmuş ama izafî/nisbî değişikliklere rağmen hep mevcudiyetini korumuştur. Râşid Halifeler ile -tam O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) izinden gittiklerinden dolayı- zirve yapmış. Emevîlerde belli bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış; Abbâsîlerde bir yere kadar gelmiş, bazı zalimlere takılmış. Orta Asya çok erken dönemde sahip çıkmış o bayrama; hemen “bayram”ın ikinci günü, üçüncü günü. Çünkü ellinci sene, bütün Asya İslam’a teslim-i silah etmiş. O dönemin, o devrin o babayiğit insanları sayesinde -âdetâ O’nun için küheylan gibi koşmaktan başka bir şey bilmeyen insanları sayesinde- mesele tâ Çin Seddi’ne ulaştırılmış, Allah’ın izniyle.

Ara sıra geceler gelmiş, ışığın yerine oturmuş. Zaten “ışık” harekete geçirilmezse, “ışık” hareket halinde olmazsa, bir yönüyle “karanlık” esastır. Kur’ân-ı Kerim’in bir ayetinde يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Geceyi gündüze bürür.” (A’râf, 7/54) denmektedir. Bunların ikisi de mensup; Arapça Nahiv bilenler, anlarlar. يُغْشِي اللَّيْلَ النَّهَارَ “Leyl, nehârı, gaşyeder/kapatır.” demektir; Arapça’da, iki tane mensup, peşi peşine geldiği zaman, bir tanesi/önceki “fâil” takdir edilir. Demek ki, esas kaplayan, ortalığı kaplayan, karanlıktır, gecedir. Bu açıdan da “ışık” meşîet-i İlâhiyeye, irâde-i İlâhiyeye göre ve şart-ı âdî planında insanların iradesi ile oluşturulacak şeydir. Dolayısıyla o zaman “ışık” gelir, “karanlık”ı boğar. Hani var ya: “Nasıl olsa bir gün güneş doğacak / Çevreye yeniden nurlar yağacak / Dağ-dere, ova-oba bucak bucak / Işık gelip karanlığı boğacak…”

“Nasıl olsa bir gün güneş doğacak; ışık gelip karanlığı boğacak!..”

Hiç inkisara düşmemek lazım!.. Hâl-i hazırdaki tablonun karanlığına yenik düşmemek lazım!.. Siz, bu mevzuda iradenizin hakkını vermezseniz, karanlığın kündesine gelirsiniz, el-ensesine gelirsiniz. Bir kere de o, tepeye bindi mi, bir daha da inmek istemez. Çünkü karanlığın arkasında Şeytan vardır. Bu espriyi yanlış anlayan ve düalizme inananlar, “Hürmüz ve Ehrimen” filan demiş, nur-zulmet ikilemine/düalizmine inanmışlardır. İkisini de hâkim, müessir ve birbirine karşı koyacak güçte farz etmişlerdir. Çünkü o karanlığın, ortalığı karartmanın, gönülleri karartmanın, ümitleri söndürmenin, “recâ” hissini tahrip etmenin arkasında, Şeytan ve Şeytan’ın avenesi vardır.

O avene de bazen bilinmeyerek, birer mübarek insan gibi, serkâr-ı mü’minîn gibi alkışlanır, takdir edilir. Yığınlar, farkına varmadan, “kalb”e bakacaklarına “dil”e bakarlar. “Dil” esasen Farsça “gönül” demektir; fakat onlar sadece o “dil”in tercümanı olan “lisan”a bakarlar. Lisan da Arapçadır; biz, bir “dil” demişiz, “kalb” yerinde kullanmışız onu; çok doğru. Kalbin yerine oturmuş dil (lisan). Dolayısıyla da onu iyi kullananlar, iyi demagoji yapanlar, iyi diyalektik yapanlar, pragmatist hareket edenler, Makyavelist hareket edenler, yığınları/kitleleri kandırmış, arkalarından sürüklemişlerdir. “Câmi” demişlerdir, “mihrap” demişlerdir, “tekke” demişlerdir, “zaviye” demişlerdir. Ama bunları abdestli yapmışlar mıdır, yapmamışlar mıdır, belli değil!.. Yalan söylemeye açıktır bu dil. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu iki dudak arasındaki unsur mevzuunda Bana söz verin, Ben de size Cennet hususunda söz vereyim!”diyor. Dil, öyle bir unsur. Dil, kalbin yerine oturunca bir yönüyle vicdanın aydınlık ufkunu karartıyor; latife-i Rabbâniyenin dili kesiliyor, his ölüyor, şuur felç oluyor. Dolayısıyla vicdan, mekanizmasıyla âdeta yıkılıyor orada, kündeye geliyor.

Evet, değişik zamanlarda, o Şeytanî durum hâkim olmuştur. Fakat Allah, meşîet-i Sübhâniyesiyle Enbiyâ-ı ızâmı göndermiş, Müceddidîn-i fihâmı göndermiş; hiçbir dönemi peygambersiz veya mürşidsiz bırakmamıştır. Efendimiz’den sonra (sallallâhu aleyhi ve sellem), Peygamber yoktur; bu, açık ve kesindir. O (aleyhissalâtü vesselam) hem “Hâtem” (mühür, son), hem “Hâtim” (Mühür basan) hem de “Hâtim” (hitâma erdiren, bitiren)dir. Ama o dava-i Nübüvvetin vârisleri vardır. Başta O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dört halifesi olmak üzere Ömer İbn Abdülazizlerden alın da Ebu Hanife’lere, İmam Şâfiî’lere, İmam Mâlikî’lere, Ahmed İbn Hanbel’lere, Hazreti Şâh-ı Geylânî’lere, Muhammed Bahauddin Nakşibendî’lere, Mustafa Bekrî Sıddıkî’lere, Necmeddin-i Kübrâ’lara, Hazreti Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’lere ve onlardan bu güne kadar “silsile-i zeheb”te (altın zincir halkalarında), “silsile-i fidda”da (gümüş zincir halkalarında), “silsile-i cevher”de (cevher zincir halkalarında) namları zikredilen ne kadarı sâlih zat varsa… Onlar, değişik dönemlerde âdetâ birer fecir gibi doğmuşlar; insanlığın maşrığında mustatil bir fecir gibi tulu etmişler ve insanları yeniden ümide/recâya çağırmışlardır, Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Dolayısıyla her zaman karanlık, ışığa yenik düşmüştür, Allah’ın izniyle. Karanlık asıl olduğu halde, aslı yenmiştir fer’, O’nun (celle celâluhu) yaratmasıyla ve insanların şart-ı âdî planında iradeleriyle/ortaya koyduklarıyla. Belki bir gün yine o günler gelir. Zulmet, künde yemiş gibi yere serilir, Allah’ın izniyle. İnsanlarda ötelere ait metafizik gerilir, gerildikçe gerilir. Ve ölü ruhlar -üç asırdan beri ölü ruhlar, mezar-ı müteharrikler- bir bir dirilir. Dolayısıyla, yeryüzünde yaşama hakkı olmayanlar da gider, toprağa gömülürler; onların hepsi mi’adlarını doldurur, zinciri boşalan, zembereği boşalan, -şimdi- pili biten saatler gibi…

Eskiden saatler, zemberek ile işlerdi; ondan evvel ne ile işlerdi, bilmem. Onun için Gönenli Mehmet Efendi söylüyor da kime ait bilmem: “Saatin zinciri bitince eylemez tık tık / Vakt-i merhûnu gelince ruha derler çık çık / Hakk’a kulluk eyle zira / Ahirette dinlemezler hınk mınk…‎” Evet, saatin pili bitince veya zemberek boşalınca, bütün çarklar durur orada. Ne ibreler işler, ne balans bir şey ifade eder; durur. Belki öyle olan insanlar, “Neden durdu?!” diye kudurur. Fakat Allah’a dayanmış, sa’ye sarılmış, hikmete râm olmuş insanlar da o doğru yollarında hiç durmadan yürür durur.

Şimdi bir kısım gulyabaniler, değişik köşe başlarını tuttular, engel olmak, geçerken size çelme takmak istiyorlar. Yaptığınız bu “ışık ocakları”nı söndürmek istiyorlar. Eğer bu işin arkasında o Kudret-i nâmütenâhiye varsa, İrade-i nâmütenâhiye varsa, Meşîet-i nâmütenâhiye varsa, onların işleri akametle sonuçlanacaktır; Allah’ın izni ve inayetiyle, siz bu işi güneşin doğup-battığı her yere kadar götürecek ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı hoşnud edeceksiniz.

İşte, “Güneş yeniden doğa / Bayram, o bayram olur // Işık, zulmeti boğa / Bayram, o bayram olur.” Kurban ve Ramazan bayramları, o asıl bayramı sadece mikro-planda göstermektedirler. Ama bunlar da güzeldir; hâşâ hafife almıyorum. Bununla beraber, bu bayramlar, bizim şahsımızı, uhrevî-dünyevî şahsî hayatımızı alakadar eden şeylerdir. O bayram ise, bütün insanlığı alakadar eden bir bayramdır; gerçek bayram, o bayramdır. Allah, o bayram ile sizlerin içinize inşirah salsın, inşaallah.

Bayram gibi mübarek zaman dilimlerinde mazlumlar için daha bir yana yakıla inleyip dua etmek lazımdır!..

Bir yanıyla, şimdiye kadar zaten yaptığımız bir şey vardı: Hep Cenâb-ı Hakk’ın o “mazlum”ları, “mahkûm”ları, “mağdur”ları, “mehcûr”ları, aynı zamanda “mescûn”ları (kendini hapishanede bulanları), “fârrîn” diyoruz, zalimlerin şerlerine maruz kalmamak için ülkesini terk edenleri, “muhâcir”leri hürriyetlerine kavuşturması için dua ediyoruz. اَللَّهُمَّ إِطْلاَقِ سَرَاحِ إِخْوَانِنَا الْمَظْلُومِينَ وَالْمَحْكُومِينَ وَالْمَغْدُورِينَ وَالْمَهْجُورِينَ وَالْمَسْجُونِينَ وَالْفَارِّينَ وَالْمُهَاجِرِينَ وَالْمَوْقُوفِينَ وَالْمُضْطَرِّينَ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ اَللَّهُمَّ أَطْلِقْهُمْ سَرَاحًا؛ اَللَّهُمَّ إِطْلاَقِ سَرَاحِ هَؤُلاَءِ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِطْلاَقِ سَرَاحِ مَنْ سِوَاكَ diyoruz. “Allah’ım! Bütün bu kement vurulmuş, ellerine-ayaklarına zincir vurulmuş.. bir yönüyle hürriyetleri ellerinden alınmış.. -Usûl-i hamse’ye ilaveten “hürriyet”; usûl-i sitte oluyor onunla. Hürriyetleri ellerinden alınmış- çocuklarından koparılmış, eşlerinden koparılmış… Allah’ım! Ne olur bu mağdurlara, bu mazlumlara, bu mehcûrlara, bu mahrumiyet içinde, ma’zûliyet içinde yaşayanlara Sen bir ferec, bir mahreç ihsan eyle!” falan diye hep yalvarıp durdunuz, yalvarıp duruyoruz. Burada şahsıma nispet etmek suretiyle söylemek istemem. Bir fazileti kendine nispet etmek de bir gurur olabilir. Fakat insanlık vazifesi olarak, size yemin ederim, tespihimi elime alıp defaatla, belki yüz defa dediğim de oluyor, arkadaşlarımdan bazıları da diyorlar bunu.

Bunun gibi وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ “Allah, seni bütün insanlardan koruyacaktır.” (Mâide, 5/67) ilahi vaadini zikrediyorum. “Allah’ım, asâleten Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruduğun gibi, ne olur, ‘Evime baskın yapacaklar, beni de derdest edip götürecekler!’ endişesiyle yaşayan o insanları da Sen sıyanet buyur!” diyorum. وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ “Hem önlerinden hem arkalarından bir set yaparak, öylesine çepeçevre sardık ki, artık hiç göremezler onlar.” (Yâ-Sîn, 36/9) ayetini anıyorum. “Allah’ım, Sen’in o sevdiğin, ‘Habibim!’ dediğin ve bizim de Mahbubumuz olan -Allah, gönülden sevmeye bizleri muvaffak buyursun!- Habîb-i Edîb’inin (sallallâhu aleyhi ve sellem) evini kuşatmış kefere ü fecerenin içinden وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ deyip görülmeden sıyrıldığı gibi, arkadaşlarıma da görünmeden sıyrılmalarını lütfeyle!” diye dua ediyorum.

Evet, zaten yalvarıp duruyordunuz; aklınıza gelen şeyler sizin -zannediyorum- bir tevhidnâmelik oldu. Söylüyorsunuz aklınıza gelen şeyleri, hep dua ediyorsunuz. Fakat bazı günler var ki, o günlerde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet kapıları ardına kadar açılır. Mesela dün Arefe idi, millet Arafat’taydı. Sizin de aklınıza gelmiştir, ellerimi kaldırırken dedim ki: “Yâ Rabbi! Bu ellerin orada kalkmaya liyakati yok ama orada Sana kalkan ellerin yanında bunları da kabul et. Benim isteğim nefsim adına değil; nefsim adına istemiyorum istediğimi, ‘Beni Cennetine koy!’ demiyorum, ‘Huri-Gılman ver!’ demiyorum ben. O mazlum, o mağdur, o mehcûr kardeşlerimi çok önemli bir esas olan hürriyetlerine, insanca yaşamalarına kavuştur!”

Hac vazifesini eda edenler, gece Müzdelife’ye gittiler, gece uyumuyorsam şayet onu da bir fırsat olarak değerlendirmeye çalıştım: “Allah’ım! Sen, Efendimiz’in üç defa isteğine ‘Hayır!’ buyurmuştun; fakat orada (Müzdelife’de) isteklerini kabul buyurdun. Ne olur, oradakilerinin kabul ettiklerin istekleri arasında, bizim de bu isteğimizi kabul buyur! Ve sonra Kâbe’yi tavaf edenler, her dönüşlerinde günahlarından bir kısmını dökenler, orada aklanan-pâklanan insanlar arasında, ne olur, lütuf, rahmet, utûfet teveccühünle bu mağdurlara, bu mazlumlara da lütfunla teveccüh buyur. Biz biliyoruz ki, Sen’in yaptığın her şeyde bir hikmet vardır! ‘Her işte bir hikmeti vardır / Abes fiil, işlemez Allah.’Bizi arındırmak için yapıyorsun, bizi dünya ile entegrasyona geçirmek adına yapıyorsun, dünyanın değişik yerlerine, o hak ve hakikat bayrağını/sancağını/livâsını dalgalandırmak için dağıtıyorsun. Sen, bunun için yapıyorsun, boşuna değildir, her işte hikmetin vardır Sen’in. Bize de bu mevzuda sabr-ı cemil ihsan eyle! إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللهِ Tasamızı-dağınıklığımızı sadece Sana arz edelim, aynı zamanda Sana niyazda bulunalım!”

Zaten bunlar hep yapılıyordu ama işte bir Arefe günü öyle dua etmek, bir bayram gününü öyle değerlendirmek… Bugün oturup-kalkarken dudaklarımızdan hep o türlü şeylerin dökülmesi… Bir “eşref-i saat”e, “eşref-i dakika”ya rastlayabilir. O Hazreti Pîr’in ifade ettiği, “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.”Bir anda çok ciddi bir konsantrasyon olabilir. Öyle bir hal olur ki, hakikaten, hani kendi ufkum itibarıyla, o üst seviyedeki durumu düşünmeye bile gücüm yetmez; fakat Allah (celle celâluhu) tarafından görülüyor olma mülahazası… Görüyor bizi. Elimi kaldırdığımı, vurgulamalarımı, ses tonumu duyuyor ve görüyor. İşte bu mülahaza ile diyeceğin şeyleri diyorsun; tam konsantrasyon… Bu defa senin dilin -esasen- kalbinin emrine giriyor. Dil, kalb adına yalan söylemiyor; kalbin emrine giriyor; latife-i Rabbâniyenin, daha doğrusu vicdanın sözcüsü haline geliyor. “Vicdan, yalan söylemez!” diyor Hazreti Pîr-i Mugân.

İşte, öyle bir ân-ı seyyâle yakalanabilir; hemen “tık” diye o esnada “Evet!” denir duaya, “tık” diye “Evet!” denir. Siz öyle dediğiniz zaman, Mele-i A’lâ’nın sâkinleri vardır, onlar da size iştirak ederler. Siz zannediyor musunuz ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) toprağın altında -birilerinin zannettikleri gibi- ölüler, toprağın altında çürüyüp gittiler?!. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle her zaman sizin saflarınızın arasında bulunabilir. Her zaman, kendisine gönülden, delice bağlı olanların saflarının arasında bulunabilir; rüyalarına girebilir. Ashâb-ı Bedir, girebilir. Münzelîn ve Müsevvimîn, sizinle beraber olabilirler. İşte bunların el kaldırıp, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği bir âna rastlayabilir sizin teveccühleriniz.

Onun için hiçbir ânı boş geçirmemek lazım. Bir vesile ile -min gayri haddin- arz etmeye çalıştığım gibi, ne olur yani, gezerken bile اَللَّهُمَّ فَرَجًا وَمَخْرَجًا * اَللَّهُمَّ نَصْرًا قَرِيبًا، وَفَتْحًا مُبِينًا، فِي أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ أَقْرَبِ آنٍ، وَ فِي أَوْسَعِ أَوْسَعِ أَوْسَعِ إِطَارٍ؛ بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ deyin. “Allah’ım! Bir Nusret-i karîb, yakın zamanda bir nusret! Allah’ım! Yakın zamanda engin bir fütuhat; din-i Mübin-i İslam adına ve hafife alamayacağımız tarihî değerlerimizi dünyaya duyurma adına, Allah’ım, engin bir fütûhât! En yakın, yakınlardan da yakın bir zaman ve en geniş, genişlerden de geniş bir çerçevede.” بِحَيْثُ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ ifadesi de bir kudsî hadisten iktibas. “Allahım, ‘Kullarıma öyle sürpriz nimetler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de insanın hatırına gelmiş!’ buyurduğun gibi, işte öyle sürpriz şekilde olsun. Allah’ım, çünkü Sen’in gücün her şeye yeter!” اَللَّهُمَّ إِنَّكَ سَمِيعٌ قَرِيبٌ مُجِيبٌ بَصِيرٌ، وَإِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ * رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ “Allah’ım, şüphesiz Sen, herkesi ve her şeyi işiten Semi’, herkese ve her şeye yakın Karîb, her çağrıya icabet eden Mucîb, her şeyi gören Basîr’sin; muhakkak Sen her şeye gücü yeten Kadîr’sin. Dualarımıza icâbet etmek Sana ne de çok yakışır!.. Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma!..”

Evet, O (celle celâluhu) murad buyurduğu her şeyi, o “kün, fe-kân” tezgâhında hemen ortaya koyar. “Kün, fe-kân tezgâhı” tabirini kullanırlar, dilimizde nesirde ve şiirde. إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ “O bir şeyi murad buyurduğu zaman O’nun yaptığı iş, sadece ona “Ol” demekten ibarettir, o şey de hemen oluverir.” (Yâ-Sîn, 36/82) beyanındaki “Kün, fe-yekûn” ifadesinden; “O (celle celâluhu) ‘Ol!” deyiverdi, o da hemen arkasından oluverdi!” O (celle celâluhu), bir kere “Ol!” deyiverdi mi, hemen arkasından oluverir, Allah’ın izniyle. Geriye dönelim: Şimdiye kadar “Ol!” dediği ve oluveren şeyler, bundan sonra “Ol!” dediğinde oluverecek şeylerin -aynı zamanda- en inandırıcı referansıdır.

Arakan’dan Şam’a kadar koca bir coğrafyada ve özellikle ülkemizde mazlumlara reva görülenler karşısında kalblerimiz kırık!..

Diğer bir husus, bayramları böyle zevk u sefâ ve keyifli bir havada geçirme meselesi… Cenâb-ı Hak, yine kudsî hadisinde buyuruyor: أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ “Ben, kalbi kırıklarla beraberim.” أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ Bu beyana saygının ifadesi olarak biz de şöyle diyebilelim: هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ ، هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ “İşte hepimizin kalbi kırık. İşte biz de kalbi kırıklarız!..” Kardeşlerimize, mü’minlere reva görülenler karşısında… Arakan’daki insanlardan Şam’daki insanlara ve ülkemizdeki, mübarek ülkemizdeki insanlara kadar… Analarla dolu, burcu burcu, pühür pühür şefkatin yukarılara doğru yükseldiği Anadolu.. analarla dolu o ülkede ağlayan analar, çığlık çığlık bağıran çocuklar… Ve bunlardan ayrı düşmüş, cüdâ düşmüş, inleyen insanların ülkesi. O ülke adına hüzün duymak, kalbin kırılması… هَا نَحْنُ مُنْكَسِرُو القُلُوبِ Ee ne diyeceksiniz sonra? Bu, bir yönüyle hâli arz idi; burada bir de dua/taleb: اَللَّهُمَّ اجْبُرْ كَسْرَنَا “Ne olur, bu kırığımızı sar, sarmala, bir sargı ile!..”

Bilindiği üzere, وَعَلَى الثَّلَاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتّٰى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللهِ إِلَّا إِلَيْهِ “Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.” (Tevbe Sûresi, 9/118) âyet-i kerimesi Tebûk Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişi hakkında nâzil olmuştu. Ka’b İbn Mâlik, Hilal İbn Ümeyye ve Mürâre İbnu’r-Rabî’, Efendimiz’le sefere katılmadıklarından, elli günlük bir tecride mahkûm edilmişlerdi de قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı.” dediler. “Nefislerimiz bize dar gelmeye, yer -genişliğine rağmen- bize dar gelmeye başladı.”. Meseleyi öyle hissetme ve ondan sonra da, ıztırar halimizi dillendirerek şöyle deme: يَا مَنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ اِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ؛ هَا نَحْنُ مُضْطَرُّونَ، قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا اَنْفُسُنَا، وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Ey darda kalanların, canı gırtlağına dayananların, dergâh-ı ulûhiyetinin kapısının tokmağına dokunanların çağrılarına icabet buyuran Allah’ım! Hâl-i pür-melâlimiz Sana ayân.. canlarımız gırtlakta ve son kelime dudakta. Hak duygusunun gönlümüzde hâsıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayreti sebebiyle, yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefsimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olursun bizlere tez zamanda ferec ve mahreç nasip buyur! Sensin yegâne sığınağımız ve ümit kaynağımız!..”

Evet, هَا نَحْنُ قَدْ ضَاقَتْ عَلَيْنَا اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ، وَضَاقَتْ عَلَيْنَا أَنْفُسُنَا “Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı.” Amma, وَأَنْتَ مَلْجَأُنَا وَرَجَاؤُنَا “Sen, dayanağımızsın ve tek ümit kaynağımızsın!” deme… Bir de meselenin bu yanı var. Onların üzüntüsünü paylaşma… Çünkü hadis-i şerifte buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm: مَنْ لا يَهْتَمُّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdini onlarla paylaşmayan, o derdi aynen yaşamayan, onlardan değildir!” Ayrı çizgide gidiyor demektir; o kategoride mütalaa edilemez, deniyor. Öyle ise ikinci mesele o. Siz onlar için bu iç üzüntüyü, kederi tasayı duyacaksınız; bir yönüyle ye’se düşmemek, inkisar yaşamamak kaydıyla; bir yönüyle “aktif sabır” ve aynı zamanda “aktif recâ” hissiyle. Aktif recâ hissiyle dolu olma fakat o hüznü de yaşama… Bu da meselenin bir diğer yanıdır.

Cenâb-ı Hakk, ne zaman inayet ve rahmet kapıları açar, sizi ve onları beraber kucaklar, kucaklaştırır; ne zaman sarmaş-dolaş olursunuz?!. Telefon ekranlarında, şimdi gördüm, çok memnun oldum, sevindim; bir de bunu gerçekten yaşamak var. O tedâî ettiriyor. Gerçekten, elli senelik arkadaşlarımla telefon ile görüşürken, mesele noktalanırken, sözün kafiyesi, ağlama ile konuluyor; kelimenin yarısı orada kalıyor, yarısı ancak bana ulaşabiliyor. Bugün de yine kaç kişide öyle oldu; kaç kişi sözünün sonunu getiremedi, söz şiirinin kafiyesini koyamadı. Bir de öyle sarmaş-dolaş olma, öyle bir bayram yaşama var!.. Allah, böyle bir bayram yaşatsın!..

O alçaklıkları size yapan kimselerdir asıl alçak olanlar!..

Bir diğer mesele, onları düşünerek değişik yerlerde tüten ocaklar oluşturma, Allah’ın izni ve inayetiyle. Şimdi “muâvenet” diyorlar; bazıları, “himmet”e antipati duymaya başladılar. Millet, bu mevzudaki o yüksek “îsâr ruhu” ile, o okulları yaptı, o vakıfları kurdu; Türkiye’nin içinde ve Türkiye’nin dışında binlerceye ulaştı. Orada yetişen insanlar, sigara içmediler, uyuşturucu kullanmadılar, bohemliğe düşmediler; ahlaklı ve mazbut idiler. Şimdi ise, uyuşturucu, elini-kolunu sallaya sallaya ilk mektebe kadar giriyor; kendisine parola sorulmadan her yere girebiliyor. Hâlbuki o müesseseler öyle güzel eğitim veriyordu. Bir yönüyle “Tekke”nin, “Medrese”nin, “Mekteb”in fonksiyonunu, bu müsellesin (üçlü saç ayağının, üçgenin) fonksiyonunu birden edâ eden o müesseselerin kapılarına kilit vuruldu. Dolayısıyla oralardaki ışık, söndürülmeye çalışılıyor; fakat başka şekilde, Allah’ın izni ve inayetiyle, yanacak onlar yine.

Evet, muavenet… Şimdi, elimizden geldiğince, Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Tatmaya izin var, doymaya yok!” esprisine bağlı yaşamalıyız; kendi hayatımızı biraz daha ekonomik hale getirerek, iktisadî hale getirerek. Şimdiye kadar ayda bin dolar ile geçiniyor idiysek, örnek olarak arz ediyorum, bundan sonra yedi yüz elli veya sekiz yüz ile geçinip iki yüzü de “muâvenet” için ayırmak.. bir yolunu bulup orada akraba ve taallukatımıza, yakınlarımıza, mağdurlara, mazlumlara, mehcûrlara, yurt dışında -bir yönüyle- başlarını sokacak yer arayan insanlara mürüvvetkerâne yardım etmek.. onların imdadına koşmak. Bu da günümüze göre bir “îsâr ruhu” sergilemek demektir. “Îsâr ruhu”, başkalarını yaşatma hissiyle yaşama demektir; “Yaşayacaksam, başkaları için yaşamalıyım, kendim için değil!” mülahazasına bağlı olmaktır. Bir de bu “muâvenet” mevzuu; onlar için yapılması gerekli olan şey. Bu, üç oldu.

Bir dördüncü husus; ulaşabiliyorsak, değişik yollar ile, o mazlumlara ümit kaynağı olacak solukları ulaştırmak. Şimdi telekomünikasyon imkânları yaygın ama Türkiye’de sizin hissiyatınıza tercüman olan bütün kaynaklara kilit vurdular; demir parmaklıklarını kırdılar, SS’ler gibi. Dolayısıyla onlara muhalif, hakka muvafık bütün sesler kesildi. Bu açıdan da o insanlara “ümit-bahş olan ses” ulaştırma, çok zor.

Ama günümüzde değişik yollar var. Ben o teknolojiyi bilmiyorum; arkadaşlar adlarını söylüyorlar, onları bile belleyemedim. “İnternet” ile oluyor, yok “Facebook” falan diyorlar, bir şey diyorlar, bilmem televizyon nesi diyorlar, nesi diyorlar… Telefonlar ile alma işine kadar, bu mevzuda onları moralize edecek, rehabiliteye tâbi tutacak veya rehabilitede bulunacak şekilde kuvve-i maneviyelerini sağlamak lazım. Nihayet onlar da insan. Fakir de iki-üç defa öyle yerlere düşmüştür, orada herkes moralini koruyamayabiliyor. İman dairesi içinde ayaklarını çok sağlam yere basan bir insan, tahliye günü geldiği zaman -hapishanede beraber idik- “Tahliye edildin!” denildiğinde yerinden kalkamamıştı. Hâlâ rahmetliği bugün gibi hatırlarım; kucaklayıp ben kaldırdım yerinden, “Tahliyen geldi senin, sen çık!” diye. Askerî cezaevinde yine öyle; intihar etmeyi düşünen insan vardı. Öyle moral bozucu şeyler olur. Öyle bir despotizma hâkimdir ki orada. Dövmeler, vurmalar, “yat-kalk”lar… Şimdi bütün bunlar öyle moral bozucu şeyler ki!.. Bu demoralizeye karşı, şayet siz diğer taraftan onları moralize etmezseniz, kuvve-i maneviyeleri kırılır; sarsılırlar, yolunuzda yürüdüklerinden dolayı pişmanlık duyarlar. O fırsatı vermemek lazım; hangi yolla onlara ulaşılacaksa, onlara ulaşıp kuvve-i maneviyelerini takviye etmek lazım.

Hâsılı, وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşekliğe düşmeyin; zinhar, tasalanmayın; gerçekten Allah’a inanıyorsanız, potansiyel olarak üstünsünüz!” (Âl-i İmrân, 3/139) Gevşekliğe girmeyin, tasalanmayın! وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ Siz, yükseksiniz!.. O alçaklıkları size gösteren/yapan insanlar, esas alçak onlardır!.. وَأَنْتُمُ الأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ Yürekten Allah’a inanmışsanız, siz, â’lâsınız!.. Çünkü اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلَى عَلَيْهِ Hak, her zaman yüksektir; hiçbir şey, onun üstüne çıkıp â’lâlığa dem tutamaz, a’lâlık sevdasında bulunamaz! Vesselam.

Bu bölüm ilk olarak www.ozgurherkul.org'da yayınlandı.

Bayrama hasret asırlar ve yumruklandıkça güçlenen bahadırlar

Fethullah Gülen: Bayrama hasret asırlar ve yumruklandıkça güçlenen bahadırlar

Hasret kaldığımız gerçek bayramlarımız ve Süleyman Şah Türbesi

  • Bayramın Arapçası olan “îd” sevinç ve neşe günü demektir. Ama biz gerçek neşeyi ve sevinmeyi üç asır evvel kaybettik. Üç asırdan beri onu elde etme çabaları gösterilse de, o yolda makuliyet yakalanamadığından dolayı, belki daha doğru tabirle -Muhâsibî ifadesiyle- Kur’ân’ın makuliyeti yakalanamadığından dolayı, onu istirdat edemedik. Şeytan mı çalmıştı, şeytanın yeryüzündeki avenesi mi çalmıştı? Çalmışlardı onu! Onu istirdat etmek lazımdı. O mevzuda gösterilecek her gayret kutsaldı, şu Suriye’deki Süleyman Şah Türbesi mevzuunda -ciddi badirelere girilmediği takdirde- gösterilen gayret ne kadar kutsalsa.
  • Evet, bir Süleyman Şah Türbesi mevzuunda sivil inisiyatif, askeriye, o meseleyi nasıl bir onur mevzuu yapıyoruz: “Aman dokundurmayalım, aman başkasının vesayetine girmesine meydan vermeyelim!” Doğrudan doğruya Allah’ın emaneti olan, üzerimizde bizim de bir emanetçi olarak taşıdığımız o değerleri.. hakiki kalbî ve ruhî hayat seviyesinde iman meselesini.. öze mâl olmuş, hayatın ve benliğimizin bir derinliği haline gelmiş İslam hakikatini.. bütün derinliğiyle ihsan hakikatini.. enginliğiyle ihlas, yakîn, aşk u iştiyak hakikatini.. Allah’a kavuşma mülahazasını Bunları kaybettik. Kayıp mı ettik, dikkatsizliğimize kurban mı ettik, çaldılar mı?
  • Bizim gerçek bayramımız, o değerleri yeniden istirdat ettiğimiz zaman olacak. Ömrü vefa edenler o günü görürlerse, benden de bir selam söylesinler. Çocukluğumdan beri hep onun hülyasıyla yaşadım. O değerler mecmuası, silsilesi, âbidesi -ne derseniz deyin, kıymet-i harbiyesini ifade etme adına kelimeler yetmez- istirdat edileceği âna kadar, bizler o değerlerin yetimiyiz, öksüzüyüz. Elde ettiğimiz zaman bayram yapacağız.
  • Bizim gerçek bayramımız odur. Şimdilik bayram kopyalamalarıyla teselli oluyoruz. Fakat inanıyoruz ki bu kopyalamalar bir yönüyle hakiki bayramın en inandırıcı referansıdır. Bunları yaşaya yaşaya, tekrar ede ede, senede bir kere, iki kere; bir ömür boyu, altmış senede 120 kere tekrar ede ede Cenâb-ı Hak diyecek ki: “Hakiki bayramı vereyim de bari bunları iğnâ edeyim.” Böyle bir şeyin şerefesinde miyiz, arefesinde miyiz, arefeyi bayrama bağlayan gecesinde miyiz? Onu kestirmek mümkün değil! Fakat inşaallah sizler o meseleye yakın duruyorsunuz. Yakın duranları da Allah (celle celâluhu) hizlana, hicrana maruz bırakmaz.

Yürüdüğünüz yol doğru yoldur; hiç tereddüde düşmeyin!..

  • Bir yolda yürüyorsunuz! -Benim sözüm inandırıcı olmayabilir, fakat kendim inanarak söylüyorum!- Zerre kadar kendinizi inhirafa salmadan yürüdüğünüz bu yol; baskılar ne kadar şiddetli olursa olsun, yürüdüğünüz yol, doğru yoldur!..
  • Rüya ile amel edilmez! Fakat bu rüyalar 100-200-300 tane olursa şayet, onları görmezlikten gelmek de doğru değildir. Esas, dinin bağlayıcı unsurları, dinin temel disiplinleri Kitap, Sünnet, İcmâ-i ümmet ve Kıyâs-ı fukahâdır. Fakat Allah Teâlâ, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimizi -o tabiri O’nun hakkında kullanmak doğru değilse, o yüksek ruh beni affetsin- rüyalarla rehabilite ederek O’nu vahy sağanağını almaya hazır hale getirmiştir. ( ) Şimdi bir kısım densizler, “Falanlar filanlar rüya ile amel ediyorlar” diyorlar. Rüya ile değil, Kitap’la, Sünnet’le, İcmâ-i ümmetle, Kıyasla, meşru dairede örfle, adetle, an’aneyle, geleneklerimizle, ruh ve mana köklerimizden süzülüp gelen şekerle şerbetle amel ediyoruz!
  • Yürüdüğünüz yol doğrudur, inhiraf yaşamayın, yürüyün o yolda! Çünkü siz yaşatmak için yaşıyorsunuz! Ona ayrıca çıkıntılar yaparak, haşiyeler düşerek, bir yönüyle belki şerhler düşerek, farklı şeyler de ilave ediyorsunuz. Yani sadece ruhların ikamesi, ruh abidenizi ikame etme meselesi değil, sağda-solda yoksulluğa maruz kalmış, perişan, derbeder, dünyanın değişik yerlerinde ızdırapla inim inim inleyen insanlara el uzatmak da sizin vazifenizdir. Kurbanlarda kurban götüreceksiniz! Başka zamanlarda para imkânlarıyla imdatlarına koşacaksınız! Başka durumlarda hastaneler açacaksınız! İmkânlar el verdiği zaman da okullar açacaksınız! Bunları yapamayan insanların imdadına koşacaksınız! Keşke koşabilseydik, dünyada bu türlü mazlumun, mağdurun, mahkûmun, mevkufun, mustantakın – istintak edilen demek – sorguya çekilenin imdadına koşabilseydik.
  • Dilerim İttihatçıların maceraperestliğine düşülmez ve bu millete bir kere daha cihan harbi yaşatılmaz!..
  • Size husumet besleyen, dershanelere ilişen, ülkeyi bir muhaberat devletine dönüştürme gayretine girişen insanlar iç içe inkisarlar yaşıyorlar. Dilerim Allah şu inkisarı onlara yaşatmasın: İttihatçıların koskocaman bir Devlet-i Aliye’yi, hislerine mağlub olarak, bir maceraya kurban ettikleri gibi, şurada burada savaşa girmek suretiyle bu millete bir kere daha birinci cihan harbi yaşatmasınlar. Onlar Osmanlı’yı bitirdiler, devletler muvazenesinde muazzam bir devleti, dümende oturan bir devleti bitirdiler. Bir parça kalmış bu devlet, aynı zamanda çevresinden kopmuş, çevresi kendisi için problemler sarmalı haline gelmiş, böylesine minnacık bir devlet, nüfusu çoğalsa bile bir şey yapamayan, eli kolu bağlı, zavallı, dediği her şeyde yanılan insanların elinde Cenab-ı Hak bir kere daha maceraya kurban etmesin. Türk milleti insanlığın kaderini değiştirme mevzuunda elli defa öyle misyonlar eda etmiştir ki, inanın Raşit Halifelerden sonra eşi menendi yoktur onun. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali.. Osmanlı. Unutmayın, budur. Ona birileri kıydılar. Bakiyesine, hiç olmazsa, çoluğuna çocuğuna, torunlarına, arkadan gelen nesillerine o şom ağızlar, o uğursuz eller, o uğursuz düşünceler bir daha kıymasınlar, bu millet bir daha belini doğrultamaz. Cenab-ı Hak aklı ermezlere bu milleti emanet etmesin.
  • Bildiğiniz doğru yolda yürüyün. Sizin hizmetiniz çağlayan ırmaklar gibidir. Irmağı anası olan denizden ayıramazsınız, mutlaka anasına varacaktır. Sağdan yolunuzu kesseler, solu kullanırsınız. Soldan da önünüzü keserlerse üstten aşarsınız. Karşınıza kaya koyarlarsa, deler altından geçersiniz. O da olmazsa rölantiye alır beklersiniz. “Doğacaktır, sana vadettiği günler Hakk’ın / Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.”dersiniz, Cenab-ı Hakk’ın sizin için mukadder olan inayetini beklersiniz.
  • Yumruklandıkça, metafizik gerilim daha bir güçleniyor; dershaneler, okullar, üniversiteler yine dolup taşıyor!..

  • Bir yerde bir darbe, kerte vurmak istediler, tutturamadılar. O üniversiteye hazırlık kursları Allah’ın izni ve inayetiyle, iğfale gelen üç beş tane insanın dışında, yine dolup taşıyor. Okuma salonları dolup taşıyor. O dolup taştıkça onu istemeyenler de kinle, nefretle dolup taşıyorlar, intikam hissiyle dolup taşıyorlar. “Okullara talebe vermeyin!” dediler ama kapasite aşıldı, şimdi “O talebeleri yerleştirecek yer bulamıyoruz!” diyor arkadaşlar. “Üniversitelere vermeyin!” Orada da kapasite doldu Allah’ın izni ve inayetiyle. Yurt içinde böyle, yurt dışında böyle. Yumruklandıkça, metafizik gerilim daha bir güçleniyor Allah’ın izni ve inayetiyle. Hiç endişe etmeyin.

“Kimse Yok mu” dünyanın yüz küsur ülkesine olduğu gibi Filistin’e de mutlaka bir yolunu bulup yardım ulaştırdı

  • Sonra getirdiler meseleyi kurbana bağladılar. “Kimse Yok mu” gönüllüleri, yetmiş ülkede fakirin, fukaranın, ihtiyacı olanın, perişanın, derbederin, kendisine bakıp göremeyenin imdadına koştular. Sel felaketine maruz kalanların imdadına koştular. Elli defa Filistin’e koştular. “Kimse Yok mu” oraya belli deliklerden girdi, yardım etti. Orada okuma salonları açıldı. İnsanlarla şu an dirsek teması içerisinde sizin arkadaşlarınız. Sessizce o yardım yapıldı. O zamanki ifadeyle diplomasi kullanılarak Allah’ın izni ve inayetiyle arkadaşlarımız için her yer yol oldu; o yollardan yürüdü ve o mağdur, mazlum, mahkum, haysiyetleri şerefleri rencide olmuş insanların imdadına koştular, yine koşacaklar Allah’ın izniyle.
  • Geçen sene kurban serbestti, sağa sola et götürmek serbestti, fakat zannediyorum bu sene ikiye katlanmış. Demek ki engel oldukça -mucib-i hayret bir şey- Allah (celle celaluhu) daha bir güç, daha bir kuvvet, ruhlara daha ciddi bir heyecan lütfediyor. Birinin şuradaki madenine, burada kapattığı yere hücum edip, oralardaki imkânları onun için kapıyorlar. Fakat Allah başka yerlerden kapılar açıyor ve her sene yüz tane kurban veriyorken diyor ki, “Bu sene bin tane kurban veriyorum.”
  • Himmet duygusuyla şahlanmış Hizmet insanının önünü almaya hiçbir nifak düşüncesinin gücü yetmeyecektir!..

  • Bunun da önünü almaya çalışırlarsa, -ana gibi şefkatlidir Anadolu insanı, babayiğittir hepsi onların, elli defa ölüm yollarını dirilme yolu haline getirmiştir Allah’ın izni ve inayetiyle- Anadolu insanı parasını cebine koyacak -o zenginler, o benim yürekten sevdiğim kardeşlerim- nereye yardım edilecekse gidip oraya yardım edecekler.. gidecek Filistin’e, Tanzanya’ya, Kenya’ya, Güney Afrika’ya yardım edecekler. Yardımla şahlanmış Anadolu insanının, bu küheylanların önünü almaya hiçbir nifak düşüncesinin gücü yetmeyecektir Allah’ın izni ve inayetiyle.
  • Şimdiye kadar doğru yolda yürüyen insanları hiç kimse engelleyemedi. Hazreti Musa’yı engellemek istediler, gitti ya Nil’e takıldılar, ya Kızıl Deniz’e takıldılar. Hazreti Nuh’u engellemek istediler, gitti tufana takıldılar. Hazreti İbrahim’i engellemek istediler, yerle bir edildiler. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu engellemek istediler, O da ayrıldı gitti, O da belli bir tazyik karşısında kendi sistemini tesis etmek üzere, tev’em bağrında yetiştiği Kabe’yi terk etti, ayrıldı, Medine-i Münevvere’ye gitti. Fakat o oluşun önünü Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler, İbn Ebî Muaytlar ve bunların hempaları alamadılar Allah’ın izni inayetiyle. Atılan her adım bir yönüyle O’nu mutlak manada bir fethe çekti götürdü ve bir gün o Kâbe de O’nun eline geçti, mihrabımız elde edildi, minberimiz elde edildi Allah’ın lütfu ve inayetiyle.
  • Tarihî tekerrürler devr-i daimî içinde olup bitenler ilk değildir, şimdiye kadar 50 defa olmuştur, 50 defa kesretten kinaye, 50 bin defa olmuştur Hazreti Adem’den bu yana. Bundan sonra da olmaya devam edecektir. Hiç inkisar yaşamayın!

Dünyevî kayıp dünyalılar için söz konusudur; uhrevîler, dünya hesabına kaybettikleri aynı anda ayrı bir buudda kazanmış sayılırlar!..

  • Kaldı ki muhalfarz -Cenâb-ı Hak göstermesin -dünyevî bir kaybınız olsa bile, dünyevî kayıp dünyalılar için bir önem arz eder. Uhrevîler için hiçbir kıymeti yoktur ki!.. Siz kaybettiğiniz aynı yerde kazanmış olursunuz.
  • Onlar sizi bitirdiklerini zannetsinler, fakat siz ayrı bir buudda, ayrı bir derinlikte fevz ü necata ereceksiniz ve onlar orada da bunun inkisarıyla “Ya leytenî, ya leytenâ, yâ leytenâ!..” diyecekler: Keşke önlerini almasaydık! Keşke dersanelere burnumuzu sokmasaydık! Keşke şu kurban faaliyetlerini engellemeye kalkmasaydık! Keşke tertemiz bir nesle, paralel maralel diye -paranoyanın gereği- adlar namlar takmasaydık! Din, hümeze ve lümezeyi kebâir sayıyor, biz böyle bir kebâire düşmeseydik. Eğer ötede bunu demeyecekseniz, bahtiyarsınız, mutlusunuz, kurtulmuşsunuz demektir. Ama bu mevzuda, bu ölçüde hassasiyet göstermeyenler, esas kaybedenler onlardır.
  • Son sözümü şöyle bitireyim: Allah onları da ıslah eylesin. Dilleriyle müminliklerini, kalblerinde müminlik haline getirsin. Şeklî ve sûrî İslamiyetlerini benliklerinin bir derinliği haline getirerek hakiki Müslümanlığın zevkini, şevkini duymaya, tatmaya muvaffak eylesin..

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Bayramda hizmet ufku

Mübarek Kurban Bayramınızı en içten dileklerimizle kutlar, bir çay faslından kameramıza yansıyan bu hakikat damlalarını -kendi hayatını başkalarını yaşatmaya adamış hizmet gönüllülerinin mutlaka duyması gereken bu söz incilerini- bir bayram hediyesi olarak kabul buyurmanızı diler, dualarınızı istirham ederiz.

  • Türkiye’de sarsılmayan kardeşliğin bir kez daha hatırlanması için bu bayram çok iyi değerlendirilmeli. Varoşlarda ve Güneydoğu’da yaşayan insanlara bayramda yardım elinin uzatılması o kadar önemli ki, farz haccını yapanlara bir şey demem, ama bence nafile hacca, umreye gidecekler, varoşlara yardıma gitsinler; Güneydoğu’ya yardım götürsünler. Kardeşliği bir kere daha hatırlatsınlar o insanlara, Türkiye’deki kardeşliği hiçbir şeyin bozamayacağının gösterilmesi gerekli. Gerekli şey, çok daha gerekli olan bir şeyin yanında gereksizlik derecesine düşebilir. (00:36)
  • Buraya ziyarete gelenler ’Hoş geldi sefa geldi.’ Ama zannediyorum Allah’ı da Peygamber’i de memnun edecek daha önemli bir şey vardı: Türkiye’de kalıp kurban toplasalardı. Herkes elinde bir kurbanla gönülleri fethedeceği bir yere gitseydi. Birkaç insanla sarmaş dolaş olsaydı. Birkaç çocuğun başını öpse ve okşasaydı, kim bilir ne sevap kazanırdı. Uçağının parasını ona verseydi. Gelenler baş göz üzerine de fakat başı da aşan gözü de aşan çok daha önemli bir iş var. (01:49)
  • Farz değilse Cennet’e girmek bir ihtiyaçtır, ama hizmet zamanında Cennet’e girmek bile abes sayılabilir. Kendini hizmete, vifak ve ittifaka adamış bir mü’min, götürse Cennet’e koysalar sıkılır, “İş yok burada, daha aktif olabileceğim bir alan varken ben oraya gitmeliyim” der. Buna en iyi örnek Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem). (02:55)
  • Yapılan işlerde çıtanın yüksek tutulması gerek, Allah’tan kopmuş insanların irtibatını sağlama, Ruh-u Seyyidi’l-Enam’dan kopmuş insanların bir kere daha irtibatını sağlama meselesi asıl meseledir. Ötede Allah celle celâlühû “Siz kendinizi mahrumiyetler içerisinde bırakmış, yaşatma sevdası ile koşmuştunuz, oraya buraya. Gelin görün, Ben sizi nasıl yaşatıyorum” diyecek; Allah için yapılan işlerin geriye dönüşü bu olur. Geriye dönüşü bu olan, hiçbir şeye feda edilmemeli bence. Ocaklar gibi yansak da burada, çile ve ızdırapla kıvransak da, beladan belaya atılsak da, cenderelerden geçsek de, elli defa preslensek de, balyozların biri kalkıp diğeri başımıza inse de feda edilmemeli. Madem ki hizmet yurdu burası, burada maddi, manevi, kalbi, ruhi ücret peşinde olmamak lazım. Hizmet peşinde olmak lazım. (06:50)
  • Renk atmış, kendi desenini kaybetmiş, elli defa deformasyona uğramış, bütün değerleri yıkılmış gitmiş bir toplumu hüviyet-i asliyesine, bulunduğu çizgiye getirmek, onu yeniden ihya etmek, uğrunda bin kere ölünmesi gerekli olan bir meseledir. Onun için mesleğimizin esası: Yaşatma uğruna yaşamayı terk etmek. Yolumuz bu, yöntemimiz bu. (09:33)
  • Yaşatmak için yaşamak gerek. Birinin ciğere ihtiyacı varsa ciğerimizi vermemiz lazım. Kalbe ihtiyacı varsa kalbimizi vermemiz lazım. Biz kazanmış oluruz. Bir de ona kazandırmış oluruz. (13:30)

Bazı taşlar arasında eşsiz bir yakut

Fethullah Gülen: Bamteli: Bazı taşlar arasında eşsiz bir yakut

Çay Faslından Hakikat Damlaları: Eziyetlere Rağmen Halkın İçinde

  • Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin!.” (00:33)
  • İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü’min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü’minden daha faziletli, mükafatça daha üstündür.” (00:58)
  • Allah ahlakıyla ahlaklanmak lazımdır. Cenâb-ı Hak, zulüm, şirk ve küfür ehlini bile birden bire yerin dibine batırmıyor. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

    وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِم مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِن دَآبَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لاَ يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلاَ يَسْتَقْدِمُونَ
    Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler. (Nahl, 16/61)

    (03:00)
  • Karşılık beklemeden vermek ve kendisinden bekleneni ortaya koymayanlara dahi ihsan etmek ilâhî ahlaktır. Bir menkıbede anlatıldığı üzere; Hazreti İbrahim (aleyhisselam) yanına gelenlere inanıp inanmadıklarını sorup inananlara ziyafet sofraları hazırlayınca ve inanmayanları da ikramsız geri yollayınca, Cenâb-ı Hak, Hazreti Halil’e hitaben “Ey İbrahim, onlar senelerden beri Beni inkar ediyor ve Zât’ıma yakışmayan değişik isnadlarda bulunuyorlar. Fakat, Ben her şeye rağmen onların rızıklarını kesmedim!” diyerek bu hakikati hatırlatmıştır. (04:36)
  • İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisini himaye eden amcası ve çok sevdiği zevcesi Hazreti Hatice Validemiz’i kaybettiği “hüzün senesi”nde, “Habib-i Zîşanım, tasalanma! Ebu Talib’i ve Hatice’yi aldım ama Ben varım.” manasına gelen ilahî bir davet almış; hem bedeni hem de ruhuyla Cenâb-ı Hakk’ın mi’râcına mazhar olmuştu. “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ - İki yay aralığı kadar ya da daha yakın” tabiriyle Kur’an’da anlatıldığı üzere, imkân-vücub arası bir noktaya ulaşmıştı. (07:15)
  • Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, melekût âlemini seyerân eylemiş, daha sonra urûcunu, nüzulle taçlandırmış ve ümmetini Cenâb-ı Hakk’a götürmek için geri gelmiştir. Büyük velilerden Abdülkuddüs Hazretleri demiştir ki: “Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Mi’râç’ta gökler ötesi âlemlere gitti, Sidretü’l-Müntehâya ulaştı, Cenâb-ı Allah’la konuştu. Fakat, Cennet’in câzibedâr güzellikleri O’nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı. Döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah’a yemin ederim, eğer ben oralara gitseydim, o mertebelere ulaşsaydım, geriye dönmezdim!..” Bunu değerlendiren bir büyük zât ise, “işte nebi ile veli arasındaki fark” diyerek önemli bir hakikate işaret etmiştir. (09:17)
  • Sizin başkalarından beklediğinizi âlemin de sizden beklediğini katiyen hatırdan çıkarmamalısınız. Eğer âlemin size yaklaşmasını istiyorsanız, yaklaşın, beklediklerini ortaya koyun. (10:17)

Soru: Hazreti Üstad, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) siyerde beyan edilen hallerinin ve sıfatlarının, o bâlâ kâmete uygun gelmediğini; O’nun kemâlâtının, siyer ve tarihe geçen beşerî ahval ve etvâra sığışmadığını; beşeriyetine ait hususlar bahis mevzuu edilirken mutlaka mertebe-i risâletteki nuranî şahsiyet-i mâneviyesine de bakmak lâzım geldiğini ifade ediyor. Bu açıdan, Peygamber Efendimiz’in beşerî yanları değerlendirilirken nelere dikkat edilmelidir ki yanlışlıklara düşülmesin? (14:01)

  • Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkında yanlışlığa düşünce, insan Allahâ karşı da bir kaymaya maruz kalabilir, hafizanallah. Çünkü, rehber O’dur. O’na yakın olan Allah’a da yakın olur; farkına vararak ya da varmayarak O’ndan uzaklaşan Allah’tan da uzaklaşmış olur. (14:48)
  • Siyer ve megazi kitaplarında herkes kendi zaviyesinden görüp duyduğu şeyleri anlatmıştır. Bütün o denilenler bir araya getirilerek mahrutî (bütüncül) bir nazarla değerlendirmede bulunmak lazımdır. (15:48)
  • Ruh-u Muhammedî (aleyhissalevâtü vetteslîmât) maddeden mücerret nuranî bir cevher ve sâfî bir ziya olup Hâlik-ı Zîşan’ı idrak eden “akl-ı küll”dür ki, bir mânâda ilk defa mevcut âlemler itibarıyla “Zât-ı Baht”ın hayat-ı sermediyesi o mir’atta minvechin tafsile ulaşmıştır. Büyük zatlar, önemle hakikat-i Ahmediye ve hakikat-i Muhammediye üzerinde dururlar. O, yeryüzüne gelmeden önce “Hakikat-i Ahmediye”nin sahibiydi. Dolayısıyla Hazreti İsa, O’nu Ahmed ismiyle müjdelemiştir. Dünyadaki misyonu itibarıyla da O “Hakikat-i Muhammediye”yi temsil etmiştir. Nebiler Serveri bu temsil sonunda Hakikat-i Ahmediye’ye bilfiil ulaşarak veya Hakikat-i Ahmediye’yi bilfiil gerçekleştirerek, yine “Hazreti Ahmed” unvanıyla işaret buyrulan varlığın ruhu olma âlemine dönmüştür. Evet, O’nunla duyulup bilindi, bilinebildiği kadar esrâr-ı lâhût, O’nunla fasl u inkişafına şahit olundu esrâr-ı rububiyetin. O, hem bir çekirdek ve nüve mahiyetindeki ilk taayyünüyle, hem de bir tuba-i Cennet gibi müntehadaki inkişaf ve inbisatıyla –Bediüzzaman ifadesiyle– bu kâinat kitabının kâtibinin kaleminde mürekkep olma taayyünü, semeredar bir şecere-i mübarekeye dönüşme temayüzü ve başları döndüren muhteşem bağ ve bahçelere esas teşkil etme gibi hususiyetleriyle varlık şiirinin temel mazmunu, vücud dantelâsının merkez nakşı, nübüvvet ve risalet nazmının da umum o silsilenin ruh ve mânâsını aksettiren kafiyesidir. O’nda vahy-i semavî, göklerin ve yerlerin en câmi sesi; Miraç sürprizi, berilerin ötesinde, ötelerin berisinde, O’nun muhteşem konum ve mazhariyetlerine lâhût bahçesinin el değmemiş bir hediyesi ve kimseye müyesser olmamış bir Cevâd ü Kerîm armağanıdır. İşte, O’na bu yönleriyle bir bütün olarak bakılmalıdır ki büyüklüğü ile alakalı bir fikir edinilebilsin ve yanlış değerlendirmelere gidilmesin. (18:00)
  • Aynı zamanda O,

    لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ
    Sebeb-i hilkat-i âlem sayılan, icmalde vücudî, tafsilde ilmî mahiyet-i mâneviyen olmasaydı kevn ü mekânları yaratmazdım.

    fehvasınca varlığın ille-i gâiyesi mesabesindedir. Bu hakikate binaen, Üstad Necip Fazıl yazdığı kitaba “O Ki O Yüzden Varız” adını vermişti. (19:26)
  • Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i kendi manevî şahsiyetiyle tanıyıp idrak edebilmek herkese müyesser değildir. Herkes kendi derinliği ölçüsünde O’nu tanıyabilir. Bununla beraber, bazı Hak dostları, O’nun huzurundan bir anlık ayrılığı ölüm gibi görmüşler, huzurunda bulunmayı hava, havadaki oksijen gibi kabul etmişlerdir. Günümüzde de Peygamber Efendimiz’i görenler çoktur; daha bugün sizin arkadaşlarınızdan birisi gelip bir müşahedesini anlattı. (20:22)
  • Hazreti Üstad diyor ki: “İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur O’nun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur O’nun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur.” (Mesnevi-i Nuriye – Habbe Risalesi) (22:12)
  • Teşbihte hata olmasın, Allah Rasûlü’nü, neş’et ettiği ortam itibarıyla değerlendirme, sadece tavus kuşunun yumurtasına bakıp kendisini görmeme gibi bir yanlışlıktır. Hazreti Pir bu hususu şöyle ifade eder: “Rasul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın beşeriyeti, o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risaletle parlayan mahiyeti ise, şecere-i tûbâ gibi ve Cennetin tayr-ı hümayunu gibidir. Hem daima tekemmüldedir. Onun için, çarşı içinde bir bedevî ile nizâ eden o zâtı düşündüğü vakit, Refref’e binip, Cebrâil’i arkada bırakıp, Kâb-ı Kavseyne koşup giden zât-ı nuranîsine hayal gözünü kaldırıp bakmak lâzım gelir. Yoksa ya hürmetsizlik edecek veya nefs-i emmâresi inanmayacak.” (On Dokuzuncu Mektup, Dördüncü Nükteli İşaret, Altıncı Esas) (23:30)
  • Hak dostları “Allahım, kalbimi Sana mülâkî olma ve maiyyetine erme iştiyakıyla doldur!” derken Gönüller Sultanı Efendimiz’in maiyyetine erme talebini de ilave edegelmişlerdir. (25:00)
  • Allah Rasûlü’nün manevî derinliği aslında siyer kitaplarında da nümayandır. Ne var ki, oryantalistler ve onların tesirinde kalan kimseler, Server-i Kâinat’ı sıradan bir insan gibi anlatmaktadırlar. (26:43)
  • İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât), Ferîd-i Kevn ü Zaman'dır; O’nun başkalarıyla kıyaslanamayacak bir büyüklüğü vardır. Hak dostu, “Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) bir beşerdir, fakat diğer insanlar gibi değildir. O, (bazı) taşlar arasında bir yakuttur.” diyerek bu hakikati ifade etmektedir. (28:02)
  • İmam Busîrî, Kaside-i Bürde’de şöyle der:

    مُحَمَّدٌ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَالثَّقَلَيْنِ وَالْفَريِقَيْنِ مِنْ عَرَبٍ وَمِنْ عَجَمِ
    Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi sellem) dünyanın ve âhiretin, göze görünür ve görünmez ins u cin bütün yaratıkların, Acemi ve Arabıyla topyekûn insan topluluklarının efendisidir.

    (29:46)
  • Yine İmam Busîrî der ki:

    لَو نَاسَبَتْ قَدْرَهُ اٰيَاتُهُ عِظَماً اَحْيَا اسْمُهُ حِينَ يُدْعَى دَارِسَ الرِّمَمِ
    Mucizeleri O’nun kadr u kıymetine denk büyüklükte cereyan etseydi, mübarek ismi anılınca çürümüş kemikler bile cana gelirdi.

    (30:22)
  • İmam Busîrî, Kaside-i Bürde’nin sonunda da der ki:

    يَا نَفْسُ لاَ تَقْنَطِي مِنْ زَلَّةٍ عَظُمَتْ إِنَّ اْلكَبَائِرَ فِي الْغُفْرَانِ كَاللَّمَمِ
    Ey nefis, tökezleyip sürçmelerin, kayıp düşmelerin öldürücü günahlar kadar büyük bir hal almış olsa da sakın ümitsizliğe kapılma. Çünkü, o koca koca günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın gufrân denizinde köpük parçalarından ibaret kalır.

    (Öyleyse, ye’se düşme; O’na yönel ve mağfiret dile!) (32:07)

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Bediüzzaman, Pîr-i Muğan ve diğer meşrep büyükleri

Fethullah Gülen Hocaefendi'nin "Bediüzzaman, Pîr-i Muğan ve diğer meşrep büyükleri" konulu sohbeti

SORU: Risale-i Nur’ları taban oluşturmak ve insan kazanmak maksadıyla bir araç olarak kullandığınız, bunun için de senelerdir Hazreti Üstad’ın adını bile tasrih etmeyip onu “Pîr-i Muğân, Şem’-i Tâbân, fikir yapıcı” gibi sıfatlarla andığınız şeklinde iddialar ileri sürülüyor. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

CEVAP:Evvela, “üstad” dediğim de az değildir sizin içinizde; “üstad” dediğim binlercedir, binlerceyi geçmiştir, zamanla. Fakat umumî bir cemaatte, başka mizaçta-meşrepte olan insanların bulunduğu bir yerde, onların da hissiyatları gözetilmiştir; pek çok büyük insanın yaşadığı, hepsine saygı duyulduğu ve benim de hepsine karşı saygı duyduğum hakikati yansıtılmıştır. Esad Efendi’den Sâmi Efendi’ye kadar saygı duydum; birini görmedim, diğerini görüp elini öptüm ve aynı zamanda ondan mektuplar aldım. Görmediklerime tâzimât u tekrimâtımı ulaştırdım. Fakat insan psikolojisi olarak meşrepleri, mizaçları, mezâkları nazar-ı itibara aldım; onların yanında mutlaka “Üstad Bedîüzzaman Hazretleri” demekle, “Acaba o büyük zâta karşı onların içinde bir antipatiye sebebiyet verir miyim?” mülahazasını taşıdım. Evet, böyle bir meselede samimi bir mülahaza araştırmaları lazım, buna bakmaları iktiza eder.

“İmana dair küçük bir meselenin inkişafı, benim nazarımda yüzlerce ruhanî zevke ve keramete müreccahtır.”

Nitekim hiç öyle demediğim halde, altı sene kürsüsüne çıkıp vaaz ettiğim camide problem yapılmıştı. Orada aynı zamanda bir idare kurulu da vardı, çalışan memurlar da vardı, ayrı meşrepten insanlar vardı. Hazreti Bedîüzzaman’ın adını zikretmiyor, dolaylı yollardan, mesela “Çok büyük bir Zât, mühim bir Zât diyor ki: Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” demek suretiyle anlatacaklarımı anlatıyordum. Böyle bir alıntı ile, kapalı, adını söylemeden kendisinden bahsettiğimde bile idarehanede aynen mesele şöyle müzakere edildi: “Falan efendi hazretlerinden, filan efendi hazretlerinden hiç bahis yok; sadece sözü evirip çevirip getirip falana bağlama gibi bir mülahaza peşinde bu adam! Böyle bir darlığın mahkumu!..” Bunlar bizzat yaşadığım şeyler.

Şimdi siz bunları yaşamış iseniz şayet, gönülden bağlı bulunduğunuz ve kendinden çok istifade ettiğiniz, bir yönüyle, belki çağımızda hakikaten bugüne kadar söylenmedik şeyleri söylemiş, aynı zamanda üzerine gidilmedik problemlerin üzerine gitmiş, halkın şaşakaldığı meseleleri Allah’ın izni ve inayetiyle vuzûha kavuşturmuş bir Zat’a karşı antipati uyarmamaya azamî gayret gösterirsiniz. Ki, zaten şu söz de ona aittir: “İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî diyor ki: Bir küçük mes’ele-i imaniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvâk ve kerametlere müreccahtır.” Keramet, bir insana ekstradan Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği bir ikrâm-ı İlahîdir. Fakat bir insanın iman kazanması, onun cennete girmesine vesiledir. Bu olmayınca, bu temel, bu blokaj olmayınca esasen ne o keramet olur, ne o keşif olur, ne o müşâhedeler olur. Böyle bir şeyden bahsettiğiniz zaman, eğer rahatsız oluyorlarsa şayet, hem o zâta karşı antipati uyarmama hem de onları bir yönüyle tahrik etmeme adına, o şekilde maslahat görülmüş. Meseleye bu zaviyeden bakacaksınız. Bu, bir.

“Pîr-i Muğân”, tasavvufta mürşid-i kâmil, rehber, aşkı dağıtan ve pay eden kişi demektir.

Bir ikincisi; sevenler, sevdiklerini ifade ederken, tasavvufta “Pîr-i Muğân” tabirini o kadar çok kullanmışlardır ki!.. (Pîr-i Muğân ifadesi, tasavvufta, mürşid-i kâmil, rehber, aşkı dağıtan ve pay eden kişi gibi manalara gelir.) Siz de, bir taraftan saygı duyduğunuzdan dolayı, bir taraftan da birilerini tahrike sebebiyet vermeme, kıskandırmama, “Sadece bir şahıstan bahsediyor!” dedirtmeme düşüncesiyle bunu kullanmışsınız.

Aynı zamanda yazdığım yazıda da hepsinden bahsettim. (Bakınız: “Düşünce ve Aksiyon İnsanı”, Yeni Ümit Dergisi, Ekim 1994) Hepsini, kendi idrak ufkum itibariyle anlatmaya çalıştım; kıymet-i harbiyeleri itibariyle anlattım diyemem, o da iddia olur; küstahlar nasıl düşünürlerse düşünsünler. Hepsinden bahsettiğim yerde, Bediüzzaman hazretlerinden de bahsettim. Cami kürsüsünde de isminden birkaç defa bahsettiğim zaman önce “Süleyman Efendi Hazretleri” dedim, “Mehmed Zâhid Kotku Efendi Hazretleri” dedim, “Sâmi Efendi Hazretleri” dedim, ondan sonra da “Bediüzzaman Hazretleri” dedim; iki-üç defa bahsettimse, öyle bahsettim. Bu mülahazalarım da esasen birilerini tahrik etmeme, sevilmesi ve kabul edilmesi gerekli olan bir zata karşı antipatiye sebebiyet vermeme, aynı zamanda inhisarcı fikirle hareket edildiği hissi uyarmama ve meşrebi, mizacı, mezâkı, esas önemli, hayatî şeylere tercih ediyor gibi davranmama gayretine bağlıydı.

Evet, “Pîr-i Muğân” tabirini, tâzimkar ve takdirkâr bir ifade olarak kullanmışlardır. Çoğu kullanmış, ben isterseniz bir tanesinden, Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nden hilafet almış bir zat olan hemşerim Erzurumlu Ketencizâde’nin Divan’ında şeyhi için söylediği sözlerden misal vereyim. Pîr-i Küfrevî Hazretleri, Hüseyin Kındığî Efendi ve oğlu Muhammed Lutfî Efendi (Alvar İmamı) Hazretleri’nin de şeyhidir. Küfrevîler’in o dönemdeki Pîr-i Muğânları; yirminci asra doğru gelinirken, doğuda Küfrevîler’in en önemli zâtı. O zatlardan onun bir sürü kerametini dinledim. O Ketencizâde Hazretleri de Küfrevî Hazretleri’nin halifelerinden bir tanesi. Adına Erzurum’da küçük bir câmi de vardır. Bakın, o zattan bahsederken nasıl diyor: “Azîzim, Rehberim, Pîrim ”Şiiriyet açısından da fevkalade; bestelenmeye müsait bir haldedir bu sözler. Bu kadar hecelik bir şeyi bestelemek aslında çok zordur; öyle yedilik şiirler gibi değildir fakat bunlar bestelenmeye de müsait:

“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım,

Ziyâ-yı himmetindir her iki âlemde devrânım.

Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvânım,

Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azâm, şâh-ı devrânım,

Nazardan dûr kılma bendegânı, pîr-i muğânım, şem’-i tâbânım.

Şimdi “pîr-i muğân, şem’-i tâbân” derken, bir yerde Ketencizâde’nin Pîr-i Küfrevî Hazretleri için söylediği sözü kullanıyorsanız!.. Hem de sizin kendi takdirinize bağlı değil; şimdiye kadar gelmiş bir sürü selefinizin o mevzuda takdirlerine binâen, onların takdirlerini referans alarak, onun için “Pîr-i muğânım, şem’-i tâbânım, ziyâ-ı himmetim!” diyorsanız!.. Bunu böyle demeyi “ketmediyor gibi görme ve gösterme” meselesi, sadece iftiradan ibaret kalır. Şimdiye kadar iftiraları bini geçti, bin beş yüz kadar var. Bu da o müfterilerin iftiralarından, “tahrif”lerinden, “tebdil”lerinden, “tağyir”lerinden, “ta’yir” ve “ta’yib”lerinden başka bir şey değildir. Kendini bilmezlerin nâ-sezâ, nâ-becâ sözleri!.. Bazıları bizim Osmanlıca’da kullandığımız kelimeler oldu. İhtimal derler ki, “Anlamayalım diye bu kelimeleri de kullandı!” O da yine onların içtihatlarına müfevvez; onu da nasıl tevil ederler; buyursun, tevil etsinler.

“Sami Efendi Hazretleri’nin de elini öptüm; ondan Osman Topbaş Hazretleri’ne yazdırdığı iki mektup aldım.”

Evet, o türlü zatları, o büyükleri, o Pîr-i Küfrevî’yi de, o Alvar İmamı’nı da hep saygıyla andım. Ben on yedi yaşına kadar Alvar İmamı’nın dizinin dibinde -benim liyakatime göre değil, onun teveccühüne göre- “Benim talebem!” iltifatıyla neş’et ettim. Daha sonra orada bulunduğum zaman, türbesini ziyareti ve türbesinin toprağını gözüme sürme diye çekmeyi şeref bildim. Ama ona karşı saygı duyarken, başkalarına da saygıda hiç kusur etmedim. Çok rahatlıkla başkalarının ellerini de öptüm. Sivas’a gittim; İhramcızâde İsmail Efendi’nin elini öptüm, hiç tereddüt etmeden. Başka bir yere gittim; Edirne’de Mehmet Efendi Hazretleri geldiğinde, onun elini de öptüm. Yaşar Tunagür hocamız -makamı cennet olsun ikisinin de- oradayken Osman Çataklı Bey -doçent idi daha- oraya getirmişti. İsim veriyorum, betahsis. Selimiye Camii’nin önünde, seve seve, içimden gele gele elini öptüm. Sami Efendi Hazretleri’nin elini öptüm. O da Fakir’e, Medine-i Münevvere’de mücâvir iken, iki tane mektup yazdı. Mektupların altına da Osman Topbaş Hazretleri’nin imzasını attırdı, ona yazdırdı. O mektuplar, hâlâ benim koleksiyonumda, mahfuz, duruyor. Ben öyle baktım; aklı başında olanlar, hazımsızlık hastalığına düşmeyenler de böyle bakmışlardı.

Amma فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلاَةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِKendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler.” (Meryem, 19/59) ayet-i kerimesinden hareketle diyeyim; ondan sonra bazıları yetişti ki, namazı bile doğru kılmaz oldular. Şehevât-ı nefsaniyelerine tâbi oldular; dünyayı esas kabul ettiler, servet ü sâmâna kafalarını kaptırdılar. فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّاİşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem, 19/59) diyor Kur’an-ı Kerim. Cenâb-ı Hak, tepetaklak öyle bir gayyaya yuvarlanmaktan onlarla beraber başkalarını da muhafaza buyursun!.. Doğru bir yolda yola çıkmışlardır, yürümüşlerdir. Sonra refüj değiştirmiş, şerit değiştirmiş, patikaya sapmışlarsa, “Cenâb-ı Hak, yeniden sırat-ı müstakimi hidayet buyursun!” derim. Kimse hakkında garazım, kinim, nefretim yok!.. Pîr-i Muğân’a bakışım da bu.

Daha başka zaman da şunu demişimdir: Her sabah biz de o kitapları okuyoruz; okumadığımız ân yok; çoğu ezberimizde onların. Bir insan, alakasız olduğu bir şeye karşı, zihniyle, fikriyle, bütün hissiyatıyla bu kadar alaka duymaz. Yalan söylüyor ve iftirada bulunuyorlar. Esasen, o zatın düsturlarını günümüzde ne manada kabul ederlerse etsinler, bir tecdid hareketinde bulunmuş. Sevsinler ve sevgileri burunlarında birer sızı halinde kendisini hissettirsin! Türkçemizdeki ifadesiyle “burunlarının kemikleri sızlasın” âdeta. “Asliyet planında” Hazreti Resûl-i Zîşân, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ve sahabe-i kiram; “zılliyet planında, izafet planında” da bu büyük insanları anarken. O Alvar İmanı’nı anarken de, o Hüseyin Kındığî Efendi Hazretleri’ni anarken de, o İsmail Efendi’yi anarken de, o Zahid Kotku Hazretleri’ni anarken de, o Ali Haydar Efendi’yi anarken de burunlarının kemikleri sızlasın! Hiçbir ayrılık gözetmedik, hepsini hayırla, şerefle yâd ettik. Etmedilerse, başkaları etmediler. Sizin, onlar hakkında dediğiniz güzel şeyler kadar, bir tane -ben- o mevzuda, “Üstad Hazretleri” diye duymadım. Acaba bu meseleleri serrişte edenler, bu meselelere neden bir kere eğilip bakmıyorlar? Efendim, meselelerin bazılarını böyle görüp bazılarını görmeyen nankörlere -kendi dilime, ifade tarzıma, üslubuma yakıştıramıyorum; Ziya Paşa’ya havale ediyorum- “Yuf olsun!..”Böyle müfterilere, o müfterilerin içtimaına, onların kolektif şuurlarına, bir araya gelmelerine, meclislerine “Yuf olsun!..”

  SORU:Hocam, tazarru ve niyazlarınızda farklı cereyanları da sayarak, “Falan cemaat, meşâyih ve hulefası” diye tek tek anarak herkese dua ettiğinizi biliyoruz?

  CEVAP: Estağfirullah Bazı şeyleri söylemek doğru değil; ancak mecbur kalınca da bazı şeyleri söylüyorsunuz. Duamda aklıma gelen herkesi sayıyorum; Akşemseddin Hazretleri’nden Zenbilli Hazretleri’ne kadar. Şeyh-i Tâğî’den Hem önce sadece adlarını diyordum, nedense zühulüm benim. “Şeyh-i Tâğî Hazretleri” diyordum, “Pîr-i Küfrevî” diyordum, “Alvar İmamı” diyordum, “Oğlu Mehmet Efendi, Vehbi Efendi” diyordum, “Seyfeddin Efendi” diyordum. Ve torunları, benim hocam Sâdî Efendi, makamı cennet olsun; ne kimseye ders vermişti ne de hilafet almıştı ama kâmil bir insandı; onu bile onların arasında sayıyorum. Sivaslı İhramcı İsmail Efendi’yi saymadığım yok. Darendeli Hulusî Efendi’yi saymadığım yok. Ketencizâde’yi saymadığım yok. Aklıma kim gelirse, onları Hazreti Üftâde’yi, Aziz Mahmud Hazretleri’ni saymadığım yok. Mustafa Bekrî Sıddikî’yi Hususiyle başta Abdulkadir Geylanî, Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri Bütün o bilinen, hususiyle tasarrufu geçerli dört tane zattan bahsediliyor; hani bir beşincisi olarak da Marufu’l-Kerhî Hazretleri’ni ilave ediyorlar; onları.. Necmeddin-i Kübrâ Hazretleri’ni, Mevlanâ Celaleddin Hazretleri’ni, Sultanu’l-ulemâ Sadreddin Konevî Hazretleri’ni sayıyorum. Ve son zamanlarda ilave ettiğim şey: “Yâ Rabbi, el-Kulûbu’d-Dâria’da isimleri geçen, Mecmuatü’l-Ahzab’ta isimleri geçen başka veliler vardır; bir şeyde daha kusur etmişim yâ Rabbi. Benim kusuruma bakma, bağışla beni. Onların hem meşâyih hem de hulefâlarını dâhil ediyorum Allah’ım!

“Salât ü selamlarımda peygamberler ve meleklerden sonra hemen her meşrebin rehberini ve tâbiîlerini de zikrediyorum.”

Nerede diyorum bunu biliyor musunuz? اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، وَعَلَى جَمِيعِ اْلأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ Aynı zamanda o melâike-i mukarrebîn içinde; وَعَلَى جَبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَإِسْرَافِيلَ وَعَزْرَائِيلَ خُصُوصًا؛ وَحَمَلَةِ الْعَرْشِ والمقرَّبِينَ وَالْكُرُوبِيِّينَ وَالْمُهِمِّينَ  Kur’an’da anlatılan وَالصَّافَّاتِ صَفًّا*فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا*فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا “Yemin ederim o saf saf dizilen, sevk u idare edip meneden, zikri (Allah’ın Kitabını) okuyan meleklere!”Saffât, 37/1-3) وَالْمُرْسَلاَتِ عُرْفًا*فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا*وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا*فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًاİyilik için birbirinin peşinden gönderilenler, esip savuranlar, tohumlarını yaydıkça yayanlar.. ve hakla batılı, doğru ile eğriyi ayırt eden melekler hakkı için!” (Mürselat, 77/1-4) وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا*فَالْحَامِلاَتِ وِقْرًا*فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا*فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا “O tozutup savuran, yağmur yüklenen, kolayca akıp giden, emirleri (rızıkları, yağmurları vb. şeyleri) taksim eden meleklere kasem olsun ki!..” (Zâriyat, 51/1-4) Mesela, melekler bunlar طه*كهيعص*حم*عسق ile müvekkel melekler Fatiha’ya, Kur’an-ı Kerim’e müvekkel melekler Bunları zikredip “Bütün evliya, asfiyâ, ebrâr, mukarrebîn ” dedikten sonra, belki kırk-elli tane meşâyih ve hulefâsını sayıyorum. اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

Bakın, içimin samimiyetimi ifade ediyorum orada. عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ dedikten sonra, onları niyet ederek وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ diyorum. وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ Bunların hepsine bu salât ü selamlar. بِعَدَدِ عِلْمِكَ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِكَ “İlmin ve malumâtın adedince”. el-Kulûbu’d-Dâria’da bunu kullanan çok az. بعدد ذرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا “Kainattaki zerreler ve bileşikler sayısınca”  بِعَدَدِ قَطَرَاتِ اْلأَمْطَارِ “Yağmur damlaları sayısınca” بِعَدَدِ رِمَالِ الصَّحَارَى وَالْقِفَار “Çöllerin ve çorak arazilerin kumları sayısınca” gibi tabirler var. Ama Hasan Basri Çantay Hazretleri, إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab, 33/56) ayetinin açıklamasında, derkenar olarak diyor ki: “Salat-ı selamların en faziletlisi, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ ‘Allah’ınilmi ve Allah’ın malumatı adedince’ denerek söylenendir.” Ben de اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ deyip isimlerini saydıktan sonra, عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ diyorum. Bu sayının hadd ü hesabı var mı, size soruyorum? Fakat ben ona da bir şey ekliyorum: مَا دَامَ مُلْكُ اللهِ تَعَالَى، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah Teâlâ’nın mülkü devam ettiği sürece, ebedlere kadar, sonsuza kadar.. ebedlere kadar, sonsuza kadar.” Bunu dedikten sonra da, yine “Acaba bu zatlara karşı, onların ümmet-i Muhammed’e kazandırdıkları şeylere mukâbil, ben borcumu edâ etmiş miyim?” diyorum. Onların bir Kıt-mî-ri o-la-rak. Kendini bir şey gören Kıtmirler, başka.

Zahiren minnâcık armağan

Evet, kendini onların kıtmîri sayan bir Kıtmîr olarak, bu çerçevede, sınırsız çerçevede, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber, onları hayırla yâd etme Salât u selam ile.. Nedir “es-salât” demek? Allah’tan, rahmet; meleklerden, istiğfâr; mü’minlerden, dua. Nedir “selâm”? Dünya ve ukbâda esenlik; emn u emân içinde bulunmak; oraya girdikleri zaman da إِلاَّ قِيلاً سَلاَمًا سَلاَمًا(Cennette) işitecekleri söz, hep “Selâm! selâm!” sesleridir!” (Vâkıa, 56/26) “Selam! Selâm!” diyecekler birbirlerine karşı;Esenlik, esenlik!..” Ezâ yok, keder yok, cefâ yok, gam yok, gussa yok, menfi hiçbir şey yok.

Bütün bu sözlerle hepsini hayırla yâd ediyorsunuz ve diğerlerinin yanında Hazreti Pîr-i Muğân’ı da zikrediyorsunuz. Bazen “Bediüzzaman” diyorsunuz, bazen “Bediüzzaman Nursî” diyorsunuz, bazen de “Pîr-i Muğân” diyorsunuz. Öbürlerine de bazen “tasarrufu geçenler” diyorsunuz, bazen de “ebdâl” diyorsunuz, “evtâd” diyorsunuz, “aktâb” diyorsunuz, “gavs” diyorsunuz. (Her dönemde “gavs” bir tane olur, “kutup” birkaç tane olur; tasavvufî ıstılah terminolojisi içinde.)

Evet, böyle olunca, zannediyorum, bu mevzuda benim deyip ettiğim şeylerde, birilerini aşağılayıcı, birilerini göklere çıkarıcı bir şey yok. Siyyânen, herkesi -aynı zamanda- zılliyet planında, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vesâyeti altında görerek O’na -min gayri haddin- o minnacık armağanınız. Yine de ona “minnacık armağan!” diyorum ama Allah büyütür onu. “İhlaslı bir zerre amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır!” Ama onları da Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderdiğiniz o armağana ortak ediyorsunuz. Hepsini müşterek düşünüyorsunuz ve hiç birini tefrik etmiyorsunuz. Hatta ta’mîmde bulunarak, مِنْ أَوَّلِ الزَّمَانِ إِلَى آخِرِ الزَّمَانِGelmiş-geçmiş ne kadar evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabîn ve bunların meşâyih ve hulefâsı varsa Elverir ki irtidad etmiş olmasınlar, nifaka düşmüş olmasınlar!” diyor, öyle bir ta’mîmde bulunuyorsunuz ki, istisnâsı yok o meselenin. Ne muttasıl istisnası, ne de munkatı’ istisnası yok bu meselenin. أَجْمَعِينَ، جَمْعًا، كُلِّهِمْ

Dersini ve ilhamını Kur’an-ı Kerim’den alan insanın hayranlık uyaran sözleri

Nasılsa, bilmiyorum, Edirne Keşan’a bir askeri ziyarete gidiyordum. O Antepli Nâzım Gökçek olabilir. Hazreti Pîr-i Muğân’ı -bir daha rahatsız olurlar her halde “Pîr-i Muğân” tabirinden- Pîr-i Muğân’ı çok iyi tanıyanlardan ve Risaleler’i okuduğu zaman, nefasetine doyamayacağınız şekilde okuyanlardan. Türkiye’de Risaleler’i okuduğu zaman, insanın gönlünü hoplatan, gözlerini yaşartan, yüzüne baktıran iki-üç tane insan varsa, birisi o idi. Öyle yaşamıştı, tamamen hayatını o işe vakfetmişti. Ağabeylerden birisine atılan bir iftirayı duyunca, birisi tarafından bilmeyerek “Falan ağabey hakkında böyle dediler!” denince, dayanamamış o meseleye, o ânda kalb sektesi geçirerek vefat etmişti; Nazım Gökçek. Benim de çok sevdiğim, İzmir’de de Fakir’i ziyarete gelen. Ben de ihtimal onu Keşan’da -askerdi- ziyarete gidiyordum. O gün neyse ki Cevat Eke isimli doktorun da -merhum olmuştur o da- orada bir işi vardı; otobüste tam yanıma oturmuştu.

Ben herhalde Nurlar’dan “Çekirdekler” gibi yerlerden, belki “Lemâât”tan bazı bölümler okuyordum. Hani, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bana başka peygamberlere verilmeyen beş hususiyet verildi.” buyururken “Bana ‘cevâmiü’l-kelim’ verildi!”der; yani “kelime bakımından çok az fakat ifade ettiği manalar bakımından mücellet isteyen ifadeler”ine işaret eder. Ki onların çoğunu da Tirmizî rivayet eder. Hazreti Pîr de kendi düşüncelerini ister “Çekirdekler”de, isterse o “Lemâât”ta özlü sözlerle dile getirmiş. (Sözler’in sonundaki Lemâât’ta; arkadaşımız onları şerh etti, biliyorsunuz, anlaşılır hale getirdi, Allah ebeden râzı olsun; ondan da, ondan da, ondan da, ondan da. Her hayır yapanı, hayırla yâd ederiz.)

Şimdi unutmuşum; ya o, ya o; çıkardım ama betahsis, okuyorum. Bir cümle okudum; “Şunu sesli okusana!..” dedi. Ben şimdi ne olduğunu bilemiyorum. Mesela belki de “Ey şiddet-i zuhurundan muhtefî olan Allah!..” cümlesiydi. Recâizâde Ekrem de öyle diyor: “Sen ol Zâhir’sin ki, ne olduğun bilinmez / Ol Bâtın’sın ki, hiç kimseden gizlenmez!”Böyle bir şey. “Ey şiddet-i zuhurundan gizli ” Böyle bir şey okudum. Birden bire irkildi, hemen teyakkuza geçti ve “O ne böyle?!.” dedi. “Söz!” dedim. Dayatıyor gibi, böyle empoze ediyor gibi olmasın istedim.

Hani telkin, bazı kimseleri rahatsız eder. Bir de benim babamın yaşında. Bir de seni bir camide imam görüyor, küçük görüyor. Bir de kendisi uzman bir doktor, belki bir-iki alanda. Bir de üstelik medyunsunuz; bakmış sizin şekerinizi bulmuş, “Hastaneye yatmanız lazım sizin!” falan demiş Bu faktörler karşısında, böyle dayatma ifade edebilecek meselelerin îmâsından bile kaçınırım. “Bir söz!” dedim.

Devam etsene!” dedi. Orada buldum, bir tanesini daha okudum, “Allah Allah!.. Yahu, ayet gibi şeyler bunlar!..” dedi. Hiç unutmam. Halden anlayan insan, laftan anlayan insan. Allah, körlere de gördürsün! Evet Ee, neden olmasın? Çünkü Üstad Hazretleri bir harita gibi hep Kur’an’a bakmış; mahrutî bakışıyla, bütüncül bakışıyla, süzüp alacağı şeyleri hep Kur’an’dan süzüp almış. Onu aksettiriyor; bütün duygu ve düşünceleri hep onun etrafında bir peyk gibi dönüyor. Âdetâ dünya olmuş, kamer olmuş, etrafında dönmesi gerekli olan şey etrafında dönüyor; ışık alıyor, aldığı ışığı da ışığa muhtaç olanlara -aynı zamanda- ifâza ediyor. Böyle bakın meseleye.

Kimin bu!” dedi; “Üstad Bediüzzaman’ın!” dedim. Hiç sevmiyormuş, antipati duyuyormuş. Birden bire böyle fren yemiş gibi zangırdadı. Fakat sözlerin güzelliği karşısında hiç itiraz etmedi. “Bırak şu adamı!” falan demedi bana; demedi, çok insaflı imiş. Allah, insafı da peynir ile beraber yemiş insanlara, o insafın onda birini lütfeylesin!

“Ey Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.”

Her şey O’nun elinde!.. رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ (Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma; hayırlısıyla tamamına erdir.) رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌEy Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.” (Tahrim, 66/8) Bazıları öbür tarafta böyle diyecekler; biz burada da böyle diyor ve şunu da ekliyoruz:

رَبِّ تَمِّمْ خِدْمَتَنَا وَحَرَكَاتِنَا وَمُؤَسَّسَاتِنَا، وَكُلَّ شَيْءٍ أَعْطَيْتَنَا * رَبِّ تَمِّمْ، إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ، وَكُلُّ عَسِيرٍ عَلَيْكَ يَسِيرٌ، يَا مُيَسِّرُ، تَمِّمْ بِالْخَيْرِ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

Rabbim, Hizmet’imizi, hareketimizi, müesseselerimizi ve bize lütfen verdiğin her nimeti tamamla. Tamamla Rabbim; zira Sen her şeye kadîrsin; dualara cevap vermek de Sana yakışır, Senin şanındandır. Her zorluk Sana kolaydır, ey güçlükleri kolaylaştıran, aşılmazları aştıran Rabbim; hepsini hayırla tamamına erdir. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun nezihlerden nezih aile fertlerine ve ashâbına salât ü selam ederek bunu Senden diliyoruz, Rabbimiz!..

Bu bölüm ilk olarak www.ozgurherkul.org'da yayınlandı.

Benlik.. benlik.. benlik.. ve kendini aşmış yiğitler

Fethullah Gülen: Bamteli: Benlik.. benlik.. benlik.. ve kendini aşmış yiğitler

  • “Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse / Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse.” (Sâ’di) (00:20)
  • Bazı edepsiz kimseler, İnsanlığın İftihar Tablosu’na bile hücûm etmiş ve O’na saygısız sözler söylemişlerdir. Âlemlerin şeref abidesi olan Peygamber Efendimiz’e -hâşâ ve kellâ- şair, kâhin, sihirbaz gibi en çirkin isnatlarda bulunmuşlardır. Fakat, her şeye rağmen Allah Rasûlü sabretmiş, insanların kabalıklarına katlanmış ve kendisine düşmanlık edenlere bile yardım eli uzatmıştır. Bu itibarla, mü’minlerin de yakışıksız isnatlara ve çirkin iftiralara maruz kalsalar dahi sabretmeleri lazımdır; haksızlıklar karşısında hafakanlara girseler de en olumsuz şartlarda dahi mantıkî olmaya çalışmaları icap etmektedir. (01:25)
  • Günümüzde enaniyetler çok ileride.. herkes aysbergler gibi enaniyet taşıyor.. elli defa üzerlerine güneş doğsa, başlarından aşağıya sımsıcak şualar yağdırsa, erimeye hiç niyetleri yok. (02:58)
  • Diğer taraftan, terbiye müesseseleri yıkılıp gittiğinden biz de terbiye yetimi bir millet haline geldik. Terbiyeyi yitirdik, terbiye yetimleri haline geldik!.. Onun için ağzını açan hemen herkes enaniyet adına laflar döktürmeye başlıyor. Bir şeyi terennüm ederken “ben”, yaptığı bir hizmeti anlatırken “ben”, gırtlak oyunlarına girerken “ben”, eğilirken “ben, kalkarken “ben” (03:52)
  • İbadette başkaları mülahazaya alındığı an Allah’la münasebetlerde kararmalar olur. (05:37)
  • Öyle ifritten bir çağda yaşıyoruz ki, Müslümanlık zuhur ettiği günden bugüne İslam dünyası böylesine belalı bir dönem görmemiştir. (06:14)
  • İnsan kendisini tastamam, yeterli, müzekka ve mükemmeliyet içinde zannediyorsa, eksik gediğini asla göremez. Enbiya-yı izâm, evliya-yı fihâm ve asfiya-yı kirâmı gez-göz-arpacık yaparak hedefe bakması lazım ki, insan, kusurlarını görebilsin ve telafi yoluna girebilsin. (07:30)
  • Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem),

    اَلْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا
    “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu İslâm’a bağladım.” (Maide Suresi, 5/3)

    buyurmak suretiyle hem İslam’ı ekmeliyet ve etemmiyet üzere gönderdiğini hem de rızasını ekmeliyet ve etemmiyete bağladığını ifade etmiştir. (08:24)
  • Araplar Kur’an okurken etraftan “Allah Allah Allah ” diyorlar. Sanki fon müziği gibi bir şey. Okuyan da böyle dendikçe coşuyor, riyakarlığına riyakarlık katıyor. Oysa, İnsanlığın İftihar Tablosu Kur’an okurken herhalde Cibril bile başını eğiyordu, “Senin gibi diyemem ben!” diyordu; fakat, Kur’an okunurken hiçbir sahabinin “Allah Allah Allah ” dediği duyulmuyordu. (09:30)
  • Benlik.. benlik.. benlik Gurur.. gurur.. gurur Enaniyet.. enaniyet.. enaniyet!.. İnanın bana, tâbîleri bu anlayışta olan insanların yeryüzünde ruhlarının âbidesini ikâme etmeleri mümkün değildir; evvelâ bir tezkiye-yi nefse (nefisleri adına arınmaya) ihtiyaçları vardır. (10:16)
  • Nur Müellifi, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” buyurur. Demek ki, nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile, gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de o racul-ü fâcirin akıbetine uğrayabileceğini düşünüp titremelidir. Hizmetlerinden dolayı asla şımarmamalı, gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır; aksine, Allah yolundaki mücahedesini tabii bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lutfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. Şahsı itibarıyla fısk u fücura açık olduğunu hep hatırda tutmalı, nefsi ile başbaşa kaldığında her haltı karıştırabileceğine inanmalı; dolayısıyla her zaman Allah’a sığınmalı ve eksiklerine, kusurlarına, hatalarına ve günahlarına rağmen hâlâ imana hizmet dairesinde bulunuyor olmasını büyük bir arınma fırsatı olarak görmelidir. (10:50)
  • Hazreti Pir, Eşref Edip’e temkinli bir ifadeyle “Evet, büsbütün ümitsiz değilim.” diyor. Oysa ki, yer yer “İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” demiş ve hep bir nesl-i cedid beklentisinde olduğunu dile getirmiştir. (14:57)
  • Alvarlı Efe Hazretleri,

    Ne ilmim var ne amalim,
    Ne hayr u taate kaldı mecalim;
    Garîk-î isyanım, çoktur vebalim,
    Acep rûz-i cezada ne ola halim!

    diyerek kendisine bakışını ortaya koyuyor. Aslında bütün büyüklerin kendilerine bakışı böyledir ve bu sözün “Sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin!” tembihinden farkı yoktur. (16:00)
  • Niyazî Mısrî hazretleri de kendisine bakışını şu sözlerle seslendiriyor:

    Bir ticaret yapamadım, nakd-i ömrüm oldu heba,
    Yola geldim lakin göçmüş cümle kervan bîhaber;
    Ağlayıp nâlân edip düştüm yola tenhâ garip,
    Dîde giryân, sine biryân, akıl hayrân bîhaber.

    Kendine böyle bakan bir insan, başkaları için problem olmayacağı, başkalarının problemlik duygularını tetiklemeyeceği gibi, aynı zamanda nezd-i Uluhiyet’te alâ-yı-illiyyîn-i kemâlâta namzet bir kâmet-i bâlâdır. (18:34)
  • Geleceğin mimarları, kendini aşmış, tezkiye-yi nefse muvaffak olmuş, debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi nefsini yerden yere vuran ve olumsuz her şeyi kendinden bilen gönül insanlarıdır. Onlar, nefsiyle hesaplaşacak kadar yürekli, babayiğit, Allah’la münasebeti sağlam ve dipdiri insanlardır. Zaten, ölüler başkalarına hayat veremezler. Diri olmak da Allah’la münasebetle doğru orantılıdır. (20:56)
  • İnşaallah siz ve sizden sonra gelen nesiller “hakaik-i Kur’aniyeyi arz üzerinde temevvüc-sâz edecek” o nesil olursunuz. Olur da “Ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sada, İslâm’ın sadası olacaktır.” müjdesini vermiş ve “Ümidim var ki, istikbâl semâvât u zemin-i Asya / Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-i İslâma!” gaye-i hayaliyle yaşayıp onu gerçekleştirmeyi sonraki nesillere bırakmış olan o Zat’ı da sevindirirsiniz. (23:23)
  • Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, bir hadis-i şerifte buyurmuştur ki: “Cennet ehli, nimetler içinde zevke ererlerken bir nur parıldar, başlarını kaldırır bakarlar ki üzerlerinden Rabb-i Rahim, kendilerini cemalinin şerefi ile şereflendirmiş, ‘Ey cennet ehli! Selam üzerinize olsun.’ buyuruyor. İşte

    لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ سَلَامٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ
    “Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün arzuları yerine getirilir. Onlara merhametli Rabb'in söylediği selam vardır.” (Yâsîn, 36/57-58)

    beyanında anlatılan da budur. Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara nazar buyurur, onlar da O'na bakarlar ve baktıkları müddetçe diğer nimetlerden hiçbir şeye iltifat etmezler. Ta perdeleninceye kadar ki, o zaman da üzerlerinde ve yurtlarında ilahî nur bâki kalır.” (25:50)

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Telif Hakkı © 2022 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.