• Anasayfa
  • Kırık Testi - Fethullah Gülen Web Sitesi

"Biz" sözünün hikmetleri

Fethullah Gülen: Biz sözünün hikmetlerir

Soru: Allah Teâlâ'nın, bazı ayet-i kerimelerde, Zât-ı zülcelaliyle alâkalı bir kısım fiilleri nazara verirken "mütekellim-i maalgayr" (birinci çoğul şahıs) zamiri kullanmasının ve "...indirdik", "...gönderdik", "...verdik" diyerek birden fazla fâil varmış gibi beyanda bulunmasının hikmetleri nelerdir?

"Mum Söndürme" İftirası

"Eline, beline, diline sahip ol!" anlayışına bağlı alevî meşrep insanlarımızın bu telakkiye tamamen zıt "mum söndürme ayini" gibi bazı uygulamalarla itham edilmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Aman!”

Bu kitabın yazarını, okuyucusuna tanıtmak gerekmez; Fethullah Gülen, sadece sevenlerinin ve sözünü ciddiye alanların değil, çok daha geniş insan kitlelerinin tanıdığı ve merak ettiği bir isimdir ve bu ismin önüne veya ardına sıfat veya ünvan eklemek de şart değildir; ısrar halinde onun için sadece, “insanlara Hakkı tavsiye eden kötülüklerden kaçınmalarını öğütleyen biri” demek mümkün; iki cihanda ünvanların en değerlisi ve mânidarı da herhalde bu olsa gerektir.

Gâhi zaman bir muallim, bir ahbab, bir vaiz veya rü’yetine güvenilir bir aile büyüğü edâsıdır ki söylenenlere kulak kesilmek gerektiğini ihtar ediyor; bu söyleyişte “kısa günün kârı” endişesi yoktur, ebediyet ufku vardır ve bu hisleniş, insanda muhatabını ciddiye almaya davet eden istikamette bir ikaz görevi yapıyor.

* * *

Elinizdeki kitap, teknik bakımdan şifâhi bir özellik taşıyor; yani yazarın yazdıkları değil, muhtelif meclislerde ve muhtelif vesilelerle söylenmiş sözlerin yazıya geçirilmiş hâlidir; buna rağmen kitapta, ekseriyete yakın nisbette gramer bakımından kitap cümlesi gibi düzgün ifadeler bulacaksınız. Bu özellik ses kayıtlarının yazıya çevrilirken düzeltilmesi gayretinden kaynaklanmıyor; tanıyanlar esasen bilir ki Fethullah Gülen, şifahi ifadede misline kolay rastlanmayacak bir talâkat sahibidir ve sohbetlerine doğrudan veye dolaylı yoldan istifade etmiş olanlar bu ifade düzgünlüğü ve parlaklığına dikkat kesilmişlerdir. Şifahi ifadede akıcılık, sözkonusu meseleye vukufu ve fikir disiplinini gerektiren bir meziyettir; ne yazık ki güzel, düzgün, mânidar ve tesirli konuşma özelliğini cemiyetimizde alkışlanacak ve övülecek bir meziyet haline getirmekte başarılı olamadık; her yerde olduğu gibi sıradanlık, güzel ve taçlandırılması gereken meziyetleri geriye itiyor.

* * *

Kitaptaki metinlerin müsvedde halini okuyup bitirdikten sonra içerdeki anafikrin “Aman!” nidâsı ile özetlenebileceğini düşündüm; “Aman ya Rabbi, aman ya Resulullah, aman ey mü’minler, aman, aman, aman!..” Aman nidâsının Türkçemizde böyle bir mânâ derinliği vardır; hem yakarış ve mağfiret dilenişi, hem de muhtemel ve mevcut tehlikelere karşı dikkat çekme endişesi, bir ikaz çığlığı. Bu niyaz ve temenninin bir başka müşterek târif edici vasfı ise “gurbet eller”de zihinden kağıda sirâyet etmiş olması; gurbet mektupları bunlar!

Gurbet ki, bütün varlığı ve mânâsı ile sılaya atıftır. Kitaptaki tesbit ve temennileri bir de o gözle değerlendirmek lâzım. Gurbet, acılı bir duruş yeridir ve gurbetten sılaya tevcih edilmiş tesbitleri ister istemez gurbeti hüznünün renklerine boyayacaktır.

* * *

Misâl, “Bir hükümetin milletine ‘benim milletim’ demesinden ziyade, bir milletin başındaki hükümete ‘benim hükümetim’ demesi daha önemlidir ve zannımca her zaman aranan da işte budur” cümlesinin siyaset biliminde hangi mânâ ufuklarını kapladığını araştırmak doğrusu çok verimli fikir fırtınalarına sahne olabilirdi. Bu cümlesi ile yazar, siyasi kültürümüze yeni ve önemli bir istikamet gösterdiği gibi en azından son asrın siyasi tarihine de ciddi bir kritik getiriyor;

Ve fakat üslûba dikkat çekmek isterim; cerh edici degil otayıcı, yıkıcı değil destekleyici, kabulcü değil eleştirici, kaba ve incitici değil zarif ve ârifâne. Bu eleştiri ve tesbit âhengine dikkat edilmeli ve altı çizilmelidir.

* * *

“Ben” zamiri, dilimizde kabzasız ve her iki tarafı da keskin bir bıçak gibidir; keskin ağzını kavrayanın elini kanatır, usûle riayetle tasarruf edenin işini görür. Kitapta yeri geldikçe birinci tekil şahıs sigâsıyla kurulmuş cümlelerin, hemen oracıkta insânî bir sıcaklık hâlesi teşkil etmesi dikkatimi çekti. Klasik kültürümüzde “ben demek ayıptır” şeklinde iyi izah edilmemiş bir hüküm vardır, yeri gelmişken “ben” sigâsı kullanmanın en evvel şahsi sorumluluk üstlenmek gereken izahlarda kaçınılmaz olduğunu ifade etmeliyiz. Ben yerine “biz”i tercih etmenin kaçış anlamına geldiği ve ortaklaşa kimliğe sığınarak sorumluluktan sıyrılmak anlamına geldiği yerler vardır. Fethullah Gülen’in sadece söyledikleriyle değil, söyleyiş şekli ve üslûbu ile de okuyucularına hüsn-i misâl teşkil etmesi murad olunur; zira zannedildiğinin aksine “duruş”un, söyleyişten daha değerli ve önemli olduğunu düşünüyorum. “Duruş” kavramının içine rahatlıkla şahsiyeti, seciyeyi, ahlâkı da ilave etmek mümkün.

Öyle bir “duruş”un tehlikeli ve yakıcı hale geldiği tek yer, -sırf metânetinden ötürü- sair duruş sahiplerinin haset ve iğbirârını da istemeden celb etmektir ve zanımmca Fethullah Gülen Hocaefendi, insanî zaaf ve kusurlarından ziyade aynı derecede insânî meziyet ve duruş sağlamlığının ceremesini, kendine yöneltilen husûmet neviinden ödemektedir ve ödeyecektir.

* * *

Eserden müellifi tanımak noktasında diğer kitaplarına nazaran elinizde tuttuğunuz metnin daha tarif edici olduğunu düşünüyorum. Dikkatli nazarlar orada hayli ipucu farkedecek ve müellifin kağıtta bıraktığı zihin izlerini daha sâdıkâne bir yorumla anlamak imkânını bulacaklardır.

Her metnin muhtelif mânâ katmanları vardır ve her kitapta aslında kendimizi okuruz.

* * *

İki temennî ile sizleri eserle başbaşa bırakacağım: dilinden ve kaleminden “Hakk’a tavsiye”den maada bir söz ve işaret duymadığıma şahadet edeceğim aziz Fethullah Gülen’e iki cihanda saadet ve âfiyetler diliyorum; inşallah rahatsızlıklarından şifâ bulur ve inşâllah ân-karîb zamanda safâlıkla memleketine, sılasına avdet eder.

“Ben değişmem, benim fıtratım bu” mazeretleri

Soru: Bazılarına yanlışlıkları gösterildiğinde “Ben değişmem, ben buyum. Benim fıtratım bu” şeklinde mazeretler ileri sürüyorlar. Bu mazeretlerin doğruluk payı var mıdır?

Cevap: Öncelikle, “Ben değişmem, ben buyum” diyen kimse hiç değişmez. Çünkü değişmeye niyeti yoktur. “Ben değişmem, ben buyum” sözü bir bakıma doğrudur. İnsanlar hiçbir zaman bütün bütün değişmezler. Çok ciddî presten geçseler bile kendi hususiyetlerini hâlâ üzerlerinde barındırırlar. Yani, üzümün şırası, üzüm şırası olur; kayısınınki kayısı şırası... Arpanınki de boza olur. Hepsi de sıvıdır, hepsinin ekşi, az buruk tatları vardır. Birbirine benzerler; ama yine de kendilerine ait bazı hususiyetleri vardır. İşte bu söz “Herkes kendidir” mânâsına bir bakıma doğrudur. O kastediliyorsa, bu, insanın ruh haletiyle, psikolojik durumuyla alâkalıdır.

Fakat insanlar hiç değişmez de değildir. “Hiç değişmez” derseniz, peygamber gönderilmesinin bir anlamı olmadığını da iddia etmiş olursunuz. Çünkü onlar, potansiyel insanı mükemmel insan seviyesine çıkarmak için gönderilmişlerdir. İnsanın içindeki bir kısım istidatları ateşleme, fitilleme maksadına matuf gönderilmişlerdir. Onlar, insanları terbiyeye tâbi tutarlar. Rehabilite ederler. Böylece sadece dış görünüş itibariyle, zahiren insan görünen fertler, hakiki insan haline gelir. Ama herkes kendi istidadı çerçevesinde kalır; kendi kemâlât arşına ulaşır; daha ötesine gidemez. Herkes bir ölçüde yine eskilerin heyulâ dedikleri kaderî programa -kaderî çerçeve, kaderî kalıp demek daha uygun- göre şekillenir, ona göre kalır, değişmez; ama belli ölçüde işe yarayacak hale gelebilir.

Evet, her fert terbiye ile işe yarayacak hale, cennete ehil keyfiyete gelebilir. Her insan cehennemden kurtulabilecek seviyeye yükselebilir. Herkes, insanlara faydalı olabilecek dereceye çıkabilir. Enbiyanın gönderilmesi buna delalet eder. Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de değişik yerlerdeki emirleri, fermanları onu gösteriyor. İnsan potansiyel olarak ahsen-i takvîm (en güzel suret) üzere yaratılıyor. Fakat â’lâ-yı illiyyîn ile esfel-i sâfilîn arasında mahiyet-i insaniye ibresinin oynaması söz konusu. O, arada bir yerde durabilir. İşte o durma meselesi de, insanda şart-ı âdî mahiyetinde kabul edilen insan iradesine bağlanmıştır.

Meşiet-i Sübhâniye esas olsa bile Matüridî’ce bir mülâhazayla yaklaşıyoruz meseleye; insan iradesine Allah (celle celâluhû) o kadar değer veriyor ki, bu kâinatları var eden o müthiş, o muhteşem, baş döndüren kudret ve iradesini bir yönüyle ona göre hareket ettiriyor. İnsan iradesine değer verme... İster siz ona Üstad’ın Kader Risalesi’ndeki yaklaşımıyla bir meyelân deyin, isterseniz meyelândaki tasarruf deyin (iki tarafı eşit olan iki noktadan bir tanesi hakkında seçiminizi kullanma şeklinde bir tasarruf). Onu o küllî iradesinin tecellîsine ve illet-i tâmme diyebileceğimiz şeyin tezahürüne vesile yapmış. Onunla insan â’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkar. Ahsen-i takvîme hakikî mazhariyetini gösterir. Bu şekilde, potansiyel olarak ahsen-i takvîme mazhar olan insan realite planında da ahsen-i takvîme mazhar olur.

Bu durumda yukarıdaki sözü, onu söyleyen insanın durumuna, karakterine, haline göre değerlendirmek lâzım. Fakat genel mânâda “Ben değişmem, mahiyetim bu, Allah beni böyle yaratmış” diyen insan kendine mazeret arıyor demektir ve bu söz kat’iyen doğru değildir. Ama “Herkes kendi karakterinin gereğini ortaya koyar” şeklinde bir anlayışı seslendiriyorsa, bu doğrudur. Şâh-ı Geylanî de büyüktür, Muhyiddin b. Arabî de. Hasan Şazelî de büyüktür, İbni Beşiş de. Diğer aktâb-ı kirâm efendilerimizin hepsi de çok büyüktür. Fakat herkesin mahiyeti, bir yere kadar o kimseye yol verir. O şahıs da kendi arş-ı kemâlâtına kadar; kendi varış ipini göğüslediğinden daha ilerisinin olmadığını zannederek, “Dahası yok” diyebileceği noktaya kadar yükselir ve öyle der. Ve artık sanır ki, onun yükseldiği noktadan daha ileri giden olmamıştır.

Dava-yı nübüvvetin vârisleri belli ölçüde pâyelerini bilirler; çünkü onlar pek çoğu itibarıyla, mahviyete kilitlendiklerinden dolayı “Benim üstümde daha çok mesafe var” derler. Onlar hakkında ikrâm-ı ilâhî ve ihsân-ı ilâhî, Allah’ın nasip ettiği pek çok lütfu gizli tutması, ikramları ketmetmesi şeklinde tecelli ettiğinden; şu zamanda yaşayan bir arkadaşımızı Şah-ı Geylanî’nin yanına koysalar, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda aynı rahle-i tedriste oturtsalar, yine o der ki; “Benim önümde çok yol var; ben yolun başındayım.” O hep mebdei (başlangıcı) görür. Allah (celle celâluhû) onu müntehâya (neticede varılan son noktaya) muttalî kılmaz. Hatta bazen öyle bir ıttılâ olsa bile o “Bu galiba benim için bir imtihandır” der. Mesleğimiz itibarıyla böyle olması da gereklidir.

Bu “Hiçbir mazhariyetleri yoktur” demek değildir. Belki mazhariyetlerin aldatmayanı vardır. Hele hususiyle günümüzde pek çok insanın öyle rüyalarla, yakazalarla aldandığı bir dönemde bence en büyük ihsân-ı ilâhî odur: İnsanın kendini sürekli mebdede görmesi. İnsanın kendini yolun başında, başlangıçta görmesi, onda daimî gerilim hasıl eder; tırmanma azmini çoşturur, şahlandırır. Aynı zamanda onu fahirden, kendini beğenmeden, bir şey olma mülâhazasından da uzak tutar. Böylece o, başka şeylere de talib olmaz. Allah (celle celâluhû) onu müşîr (general) yapar; fakat o hiç farkında değildir; kendini nefer olarak görür. Önüne bazen ekstradan çerezler saçılan bir nefer gibi görür. Halis olduğu zamanlar da “Ben bunları istemiyorum” der.

İnsan her zaman ihlasa bağlı olmasa bile, bazen çok hâlisâne zamanlar yakalayabilir. Öyle ki insan, dünyada verilebilecek en büyük pâyelere karşı dahi kapanır ve “Onun rızası dışında hiçbir şey istemiyorum, hiçbir şey…” der. Cennetin kapılarını açsalar, hurileri gösterseler de “İstemiyorum” der. Bunu, bizim gibi mübtedîler bile bazen hissedebilir. Çünkü vicdan bunları hissedebilecek mahiyette yaratılmıştır. Tamamını, her türlü dünyevî renk ve desenin dışında kavrama müntehîlere mahsustur.

Ben halimden memnunum. Mübtedîlik hoşunuza gidiyorsa siz de dilekçe verir orada kalırsınız. Dualarınız birer dilekçe olsun. “Allah’ım! Mebdede, müntehadakilere mahsus hâlisâne amele bizi muvaffak eyle; fakat bahtına düştük, bizleri kalben hep mebdede tut.”

“Ey insan, kendini oku!”

“Ey insan, kendini oku!” enfüsî tefekküre çağrıdır. İslâm âlimleri enfüsü iki ayrı çizgide ele alıyor: Birincisi, insanın ruhu, nefsi, vicdanı, kendi iç derinlikleri, hissi, şuuru, iradesi, lâtife-i Rabbaniyesi, bir başka tabirle “Ben”, yani egosunun etrafında şekillenen nefis; ikincisi de, anatomik ve fizyolojik yönüyle nefis. Alexis Carrel’in İnsan Bu Meçhul kitabında meseleye yaklaştığı gibi meseleye yaklaşacak olursak, bunların ikisine de enfüs denir.

Enfüs denince bazıları sadece insanın anatomik ve fizyolojik yönünü anlarlar. Oysa ki insan sadece ondan ibaret değildir. Tabir caizse, o bir heykel-i hayvanîdir. Esas onu değerler üstü değerlere yücelten ve asıl mahiyet-i insaniye diyebileceğimiz şey, nefha-i ilâhî olan ruhudur. Evet, insan ancak ruhu ile insandır. Nitekim üç dört tane materyalist filozof istisna edilecek olursa, genelde filozoflar meseleye böyle bakmışlardır.

Kaldı ki, bence felsefeye de çok fazla takılmamalı. Feylesoflar, metafizik âlemle alâkalı ancak Allah ve peygamberleri tarafından bildirilebilecek hususlarda fikir beyan ettiklerinden dolayı yanılgıya düşmüşlerdir. Hâlbuki aklın yürüyeceği bir yol değil o. Mesela, Yaratıcı’yı bildiniz diyelim; nereden ve nasıl bileceksiniz, onun Hayat, İlim, Semi’, Basar, İrade, Kudret, Kelâm, Tekvin, Vücud, Kıdem, Bekâ, Vahdaniyet, Muhalefetün li’l-havadis gibi sıfatlarını? Nereden ve nasıl bilecekler -İbrahim Hakkı’nın sözleri ile ifade edelim- onun “Ne cism u ne ârazdır, ne cevher ne mütehayyiz / Yemez, içmez, zaman geçmez, beridir cümleden Allah” ya da “Tebeddülden, tagayyürden, elvân u eşkâlden muhakkak o müberrâ” olduğunu?

Öte yandan tâ kadimden bu yana veya sistematik felsefeyi ilk defa kendisi ile tanıdığımız Tales’den bu yana, bazı feylosoflar, maddeye esas teşkil edecek bir şeyden bahsetmişler. Mesela, Tales “su” demiş. Acaba o “su” derken ne kastediyordu? Ona göre ruhun esası acaba “su” muydu? “Allah’ın arşı “amâ” üzerindeydi” hadisindeki “amâ” ile Tales’in “su” dediği şey aynı şey olamaz mı? Anaxagoras ise “akıl” diyor doğrudan doğruya. Hem de Müslümanca düşünceye çok yakın bir akıl anlayışı var onun. Diyor ki; “Kâinatta esas hâkim, yönlendiren, tevcih eden, şekillendiren bir akıl var. Fakat kâinatın içinde değil o, kâinattan başka, kâinatın cinsinden de değil.” Siz şimdi Anaxagoras’ın izahını yaptığı bu akıl yerine Zât-ı Uluhiyet’i, Kudret-i Nâmütenâhî’yi koyun ve insan planında da onun bir tecellîsi, nefha-i sübhanîsi olan ruhu koyun, çok fazla galat sayılmaz. Bana göre bu kadarcık galattan dolayı da aklı mazur görmek lâzım. Çünkü bu alan, aklın sahası değil; onu aşkın bir alan.

Şimdi konumuza tekrar dönecek olursak, “Ey insan, kendini oku!” sözünde Üstad’ın nazarları yönlendirdiği nefis, birinci kategoride yer alan nefistir. Yani insan dediğimiz zaman maddî-mânevî bütün sistemlerini müşterek mütalâa ettiğimiz, Rabb’imizle münasebetini içine alan çerçevedeki nefis. İşte bunun okunması çok önemli.

Neden “Kendini oku!” diyor Üstad? Sokrates’in okulunun girişinde “Kendini bil” yazısının bulunduğu bir levhanın asılı olduğunu söylerler. Hadis diye rivayet edilen “Men arefe nefsehü, fekad arefe Rabbehü (Nefsini bilen Rabb’ini bilir)” sözü de aynı mülâhaza etrafında söylenen sözlerden. Neden? Çünkü âfâkın doğru okunması, enfüsün doğru okunmasına bağlıdır. Enfüs bu mevzuda çok önemli bir kitaptır, bir fihristtir âdeta o. İnsan bu fihriste bakarak kâinatı okuyabilir. Yoksa, kâinatın en uzak çöllerine ışık hızıyla açılma imkânı bile olsa onu okuyamaz. Dolayısıyla kâinatta bütüncül nazara ulaşamaz, her şeyi göremez.

Evet, insan bir numunedir, misal-i musaggardır. Bir yönüyle kâinattan daha ulvîdir, bütün hakikatleri hâvidir. Şu söz, Hz. Ali’ye isnad edilir: “Ve tez’umu enneke cirmun sağîrun / Ve fîke’ntave’l-âlemu’l-ekber.” “Haberdar olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen / ‘Muhakkar bir vücudum!’ dersin ey insan, fakat bilsen / Senin mahiyyetin hatta meleklerden ulvîdir / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir” sözleriyle Mehmet Akif bunu tercüme eder. Evet, kâinat hakkında külli ve isabetli hükümlere varabilmek, nefsi iyi okumaya bağlıdır.

Bazıları meseleyi terakki usulü ile ele almaz, tedelli yolunu tercih eder. Yani önce makro, sonra normo, ardından mikro âlem der; der ve âfâkta boğulur gider. Ulaşması gereken enfüse bir türlü ulaşamaz. Aksi olursa, Üstad’ın yaklaşımıyla enfüste derinliklere ulaşırsa, kâinata yapacağı geziden değişik polenlerle, kovanlarla, peteklerle döner ve balını yapmaya başlar. Ama temelde okunması gerekli olan fihristi okumadan kitabın tafsilatına girerse dağılabilir.

Öte taraftan eğer insan okunacak şeye, okuması gerekli olan yerden başlamaz ve okumada takip edilmesi gerekli olan üslûba riayet etmezse bir yere varamaz. İnsan, kâinat genişliğindeki meselelere -ki Celâlî tecellînin veya Üstad’ın yaklaşımıyla Vâhidî tecellînin ifadesidir- dalarsa efkarının dağılmaması ve kendini iyi okuyabilmesi zordur. Eğer insan eğri okuyacaksa hiç okumaması daha iyidir.

1980 öncesinde vazifem gereği İzmir bölgesinde gezici vaiz olarak dolaşırken Turgutlu’da bir doktor, bir Batılının sözünü aktarmıştı: “Duran saat, yanlış işleyen saatten daha iyidir; çünkü günde iki defa doğruyu gösterir.” İşte aynen bunun gibi, insan yanlış okuyacaksa hiç okumaması daha iyidir. Zira yanlış okuyan insan yanlış yorumlar. Yanlış okumuş, yanlış yorumlamış, yanlış kanaatler edinmiş insana istikamet kazandırmak çok zordur. Nitekim bu bizim Türkiye’de canımıza okudu. Siz hiç köy halkından devlete baş kaldıran, anarşiye karışan insanlar gördünüz mü? Maalesef, neler olduysa yanlış okumadan oldu. Bu, cehalete değil, doğru okumaya teşviktir.

“Kişisel gelişim” adlı programlar ve kitaplar üzerine

Soru: Günümüzde kişisel gelişim programları adı altında öz güven, başarıdan başarıya koşma, “Ben yaptım” deme, kendine güveni artırma gibi tabirler çokca kullanılıyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Benlik ve enaniyetlerin dizginlenemez olduğu bir dönemde öz güven ve “Ben yaptım” deme gibi değişik tabirlerin gölgesinde nefislerin ukalâlaştığını ve küstahlaştığını düşünüyorum. İnsan karakteri, kabiliyet ve istidatları ortaya çıkarılmalı, onların gelişmesine tabi ki gayret gösterilmelidir. Fakat böyle bir neticeyi elde etmek için kullanılacak üslup, ferdi şımartacak ve onu bencillik girdabına düşürecekse, ondan uzak kalınmalıdır. Çünkü, meseleyi şahsın dar imkânlarına, sınırlı iktidarına ve güçsüz iradesine bina etmek her şeyi daraltma ve zayıf bırakma olur. Her meselede “ben” diyen insan, artık nefsini merkeze koyar, onu esas kabul eder, yaptığı her iş ve elde ettiği her başarıyla enaniyetini biraz daha besler. Nefis merkezli ve kendine çok güvenen öyle bir insan, azıcık sürçüp düştüğü bir yerde ise bütün bütün ümitsiz kalır; tutunacak yer bulamaz ve bir daha da doğrulamaz.

Aslında, insan böyle bir vartaya düşmeden de öz güven sahibi bir kimseden beklenen şeyleri ortaya koyabilir. Her şeyden önce Allah Teâlâ’ya güvenip ona sığınarak Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği kabiliyetleri kullanır, fakat başarıları kendi nefsine değil de “Yüce Yaratıcı”nın inayetine bağlar, onların Allah’tan (celle celâluhû) geldiğini bilip daha sonraki muvaffakiyetlerin de yine onun kudret elinde olduğuna can-u gönülden inanır. İnanır ve bu iman gücünü de yanına alır, onunla hedefe yürür ve Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği her nimete karşı mutlaka şükür mukabelesinde bulunur ve bu şekilde yeni nimetlere de davetiye çıkarır. Kendi nefsinden ziyade Allah’a (celle celâluhû) güvenir ve öz güvenle hareket edenlerin çok ötesinde bir moralle çok büyük başarılara imza atar. Böyle bir insan da güçlüdür; ama güç kaynağının “Kudret-i İlâhî” olduğunun farkındadır. O da zengindir; ama rahmet hazineleriyle beslendiğinin şuuru içindedir. Dünyalara meydan okuyacak cesarettedir; ama “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir” cümlesinin mâsadakıdır; “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” silahıyla savaşmaktadır.

Evet, insan Cenâb-ı Hakk’a güvenir, sa’ye sarılır, hikmete râm olur, kendi vazifesini eda ederse ve elde ettiği başarıları bir şükür vesilesi olarak değerlendirirse kendine güvenenlerin çok ötesinde bir performans gösterir; çok büyük başarılara ulaşabilir. Fakat her başarı, onu bir kere daha yeni bir şükür koridoruna sürükler; enaniyet ve bencillik bataklığına düşmekten muhafaza eder. Diğerlerinin geçtiği yollardan geçer; ama düşmeden, yarı yolda pes etmeden, nefsin hevâ ve heveslerine takılmadan...

“Lâ mevcûde illâ Hû”

Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, “Lâ ilâhe illâ Hû, avamın tevhididir. Lâ mevcûde illâ Hû, havassın” der. Bir zevk, bir hal meselesidir bu. Bir müşahedenin neticesidir ve o durduğu yer ve konumu itibarıyla bunu görüyor, duyuyorsa, gördüğünü ve duyduğunu konuşur. Kendisiyle çelişki yaşamak istemez. Öyle görecek, öyle duyacak, fakat farklı konuşacak... Muhyiddin İbn Arabî gibi kişiler için mümkün değildir bu.

“Sevgi” sözümüz var!...

Üzüntüm, sitem ve serzenişim kat’iyen kendi nefsimle alâkalı değildir. Ben, kendilerine hizmet madalyası verilmesi gerekirken bir cânî muamelesi gören Hacı Kemal gibi adanmışlar, vatandan uzakta milletinin kültür elçiliğini yapan fedakâr öğretmenler adına üzülüyorum. Sadece bir müşevvik olmama rağmen şahsıma nisbet edilen o insanların ve hayırlı hizmetlerinin ademe mahkûm edilmesinden dolayı ıstırap duyuyorum.

Abes Yaşama

Nefis muhasebe ve murakabemi yaparken bazen oluyor ki tarifini yapamayacağım ölçülerde hayattan iğrenme geliyor içime. O zaman diyorum kendi kendime “Leş gibi bir hayat yaşamışız!” Ardından hemen öbür tarafa gitme arzusu beliriyor; beliriyor ve “Al Allah’ım beni kurb-u huzuruna!” dememek için kendimi zor tutuyorum; zira böyle söylemeyi saygısızlık olarak görüyorum. “Zaten burada tembel tembel yaşamışsın, bir de bu yanlışlığına başka yanlışları ilave etme” diyorum kendi kendime. Fakat gel gör ki her zaman dengeyi koruyamıyor, öte tarafa olan şevk ve iştiyakımın önünü alamıyorum.

Evet, insan abes yaşamamalı bu dünyada. Bir işe yaramalı dini adına, diyaneti adına. Başkalarının ebedî kurtuluşuna vesile olmalı. Milyonlarca, milyarlarca insan var “İnsanlığın İftihar Tablosu”nun mesajlarını bekleyen. Onların beklentilerini boşa çıkarmamalı, bekleyişlerinde inkisara uğratmamalı onları; acele davranmalı, âhesterevlik etmemeli.

Acı çiçeği

Çok zaman düşünürüm: Dağlarda, uçurumların, yarların en sarp yamaçlarında yalnız başına açmış bir çiçeği hayal ederim. Bu bütün görkemiyle açılmış güzellikleri ne bir gören, ne de hatırlayan olacaktır aslında. Gökkuşağının bütün renklerini içmiş de dışarı taşırmış görünen bu garip çiçeğin bu sadece hoyrat şimal rüzgarlarına binmiş görünmez atların cirit attığı tenhalıkta birkaç günlüğüne yaratılmasındaki hikmet ne olabilir acaba?

Adalet

İfrata ve tefrite girmeden din-i mübinin emirlerini yerine getirmeye adalet denir. Ya da Allah tarafından ortaya konmuş, vaz' edilmiş, insan ve toplumdaki umumi ahenk ve dengeyi sağlayacak değerler bütünüdür adalet. Adalet "A-d-l" kökünden gelir. Bu kelime "Idl" şeklinde okunduğunda bu, birinin veya bir şeyin diğerine denk olması anlamına gelir.

İslam alimleri Allah'a kul, Peygamber'e ümmet olan bir insana, ferdî, ailevî, içtimaî alanlarda terettüp eden sorumlulukların hepsini adalet sözcüğüyle ifade ediyorlar. İçtimaî münasebetler, idarî esaslar hep adalet kavramının muhtevası içinde. Usul-ü fıkıh derslerinde de gördüğümüz gibi adalet evâmir ve nevâhînin (emirler ve yasaklar) mecmûundan ibaret. Adaleti "sırat-ı müstakim" terkibi ile izah ediyor İbn Miskeveyh. Milas Müftüsü Molla Sadık Efendi de o mesele üzerinde çok geniş duruyor. Onun kitabı zannediyorum Latince harflerle basılmadı ama önemli bir zat. Üstad da adalete ibadet ve kulluk manası veriyor; eserlerinde iki yerde, hem Lemâat'ta, hem de İşarâtü'l-İ'caz'da ariz ve amik (genişçe) bu konu üzerinde duruyor.

Kur'an-ı Kerim'de geçen "kıst" kelimesi mastar olarak kullanıldığında adalet manasına gelir. Sıfat ya da ism-i fail olarak kullanıldığında ise zalim manasına gelir. "Kasıtîn"de olduğu gibi (Cin, 72/14). "Muksitîn" şeklinden if'al babından kullanıldığında zulmü izale etmiş manasına, "adil ve müstakim olanlar" demektir. Onun için Kur'an "İnnallâhe yuhibbul muksitîn - Şüphesiz Allah âdilleri sever" (Mâide, 5/42) derken, "Ve emmel kâsitûne fekânû licehenneme hatabâ - Hak yoldan sapanlar ise, cehennem odunu olurlar." (Cin, 72/15) buyurur.

Adaletin bir de "insaf" manası var ki bu da dengeli davranma demektir. Hakkınızı almak ya da bir hakkı yerine getirmek istediğinizde dengeli davranmak da adalettir. Çünkü bu tür durumlarda insanlar genelde hakka, hakkaniyete çok riayet edemeyebilirler ki bu da insafla aşılabilir.

Adaletin ilk adımı ferdin şahsi hayatında Müslümanlığını yaşaması ile atılır. Sonra daire genişletilir, aileden topluma uzanan çizgide ibadet duygusunun, ibadet duygusu içinde itidalin ve aynı zamanda istikametin hakim olması adımları gelir. "I'dilû hüve akrabu li't-takvâ - Âdalet edin, takvaya en yakın olan şey adalet ve istikamettir." (Maide, 5/8) buyuruyor Kur'an. Haddizatında Kur'an'dan istifadenin yolu takvadan geçer ve takva ile en içli-dışlı olan şey adalet ve istikamettir. Her Cuma hutbelerde okuduğumuz, dinlediğimiz "İnnallâhe ye'müru bi'l-adli ve'l-ihsani..." (Nahl, 16/90) ayetinde de ilk önce adalet emrediliyor, sonra ihsan geliyor. Yani kulluğu yerine getirirken Allah'ı görüyor gibi yerine getirme, yapacağı her şeyi Allah tarafından görülüyor mülahazasıyla yapma. Sonra "ve îtâi zi'l-kurbâ" geliyor: yakınlardan başlayarak yardımda bulunma. Kur'an'da değişik yerlerde ele alındığı ve yakınlık çerçevesinin belirlendiği gibi, kan akrabaları, mahalledeki müslim-gayri müslim yakınlar hep bu kayda dahil.

Dinin istikamet içerisinde yaşanması da adaletin ayrı bir tezahürüdür aslında. Hamdi Yazır'dan Fahruddin Razi'ye, Seyyid Kutub'tan Üstad Bediuzaman'a kadar herkes "İhdinâs sırâtal müstakim. Sırâtallezine en'amte aleyhim, gayril mağdubi aleyhim" (Fatiha, 1/6-7) in tefsirinde istikamete böyle mana verirler. Akıl, şehvet, gazab gibi üç esasın adl u istikamet üzere kullanılmasını anlatırlar. Üstad bazı eserlerinde inat, hırs gibi duyguları buna ilave eder, bunların ifrat ve tefriti adına örnekler verir. İmam Gazzali ise mühlikât (insanı helake götüren kötü şeyler) ve münciyât (insanı kurtaran iyi şeyler) başlıkları altında bunları çoğaltır ve geniş geniş üzerinde durur.

Aslında mühlikât veya münciyât, hangisinde olursa olsun insanda var olan hisler iyi ya da kötü şekillerde kullanılabilir. Mühim olan o hissin niçin verildiğinin farkında ve şuurunda olup öylece kullanmaktır. Mesela şehvet duygusu tenasül (neslin devamı) için çok önemlidir. Muamele-i zevciyyeden alınan zevk de ücret-i âciledir (peşin). Humûdet (hissizlik) bu konuda katiyyen matlup değildir, tefrittir o. Öte taraftan fuhşa açılma, bohemlik içinde bulunma ise ifrat. "İffet" bu ikisinin ortasıdır ki "adl" buna denir.

Hasedi yani insandaki çekememezlik ve kıskançlık hissini ele alalım. Herkesi ve her şeyi kıskanma ifrat, hiçbir şeyin umurunda olmama, boş verme tefrit. Ortası gıptadır bunun. Madem çekememezlik duygusu size verilmiş, onu istikamet ve adl üzerine kullanın ki o da gıptadır. "Allah falana şunu ihsan etti, niye bana ihsan etmesin ki. Zaten O'nun rahmeti çok geniş." demek lazım. Dikkat edin "Niye ona ihsan etti ki!?" değil. Bu mahzurlu. Ya da alâkasız kalma, o da mahzurlu. "Niye bana ihsan etmesin ki?" Mahzursuz olan budur. Zaten "Febizâlike fe'l-yetenâfesil mütenâfisûn - İşte yarışacaklarsa insanlar, bu Cennet devletine konmak için yarışsınlar! (Mutaffifîn, 83/26) buyuruyor Kur'an-ı Kerim.

Misalleri çoğaltabilirsiniz. Mesela cerbeze ve demagoji aklın kullanılmasındaki ifrat durumudur. Tefriti ise âtıl, tembel, uyuşuk, miskin, her şeye eyvallah demek. Ama hakk u hakikatı kabul, din-i mübinin emirlerine muhatap olma, tenevvür etmiş hâliyle kalbe refâkatı, mükellefiyetin şuurluca idrakinde bulunma, içtihadî faaliyetler... onun adl u istikamet içinde kullanımı demektir.

İnsana verilmesi mezmum gibi görünen bir başka duygu var: inat. Doğru olmayan, yanlışlığı muhakkak bir meselede diretme, illâ böyle olacak deme ifrattır. Yanlışlar karşısında hiç dayanamama, direnmeme, karşı koymama... bu da tefrit. Adl u istikameti ise hakta sebattır. "Ben hakkı duydum, tanıdım. Beni makasla doğrasanız, demir taraklarla etimi kemiğimden ayırsanız dinimden dönmem." deme inadın müsbet olarak kullanılmasıdır.

Gayz, kendi kendine kaynayıp köpürme demek. Kur'an cehennemi tasvir ederken "Tekâdü temeyyezü mine'l-gayz - Cehennem, gayzından, öfkesinden neredeyse çatlayacak haldedir." (Mülk, 67/8) ayetiyle anlatır bunu. İnsan da bazı hadiseler karşısında köpürüp çatlayacak hale gelir. Bazen de hiçbir şeyden anlamaz, duymaz, umursamaz, neme lazımcı tavır takınır. Size miskinlerin halini anlattığımı hatırlıyorum: yangının alevleri miskinin yattığı odanın önüne kadar gelmiş, ama o yerinden kalkmıyor. Üstelik alevler biraz daha yaklaşsa da sigaramı bir yaksam diyor. Denize atsan böylelerini üzerine bir damla nem bulaşmıyor. Havadan nem kapma bir ifrat, denize atıldığında ıslanmama bir tefrittir. Aynen böyle de olmayacak şeylerden dolayı köpürüyor insan. Mesela ortada öyle bir durum söz konusu olmasa bile "hakkım yendi" iddiasıyla adam dövünüyor, yırtılıyor, kahroluyor, kan kusturdunuz tafraları yapıyor. Halbuki çok basit bir şey bu. Bu şekilde gayzetmenin, bu kadar küplere binmenin de alemi yok. Çünkü Allah var, ahiret var, hesap, mizan, Cennet, Cehennem var. Fakat aynı adam Allah'ına, Peygamberine küfredildiği zaman hiç ortalıklarda yok. Şahsî dunyası, menfaati ile alakalı şeylerde yeri göğü inleten bu insan ağız dolusu dine-diyanete hem de her gün küfredenler karşısında hiç rahatsız olmuyor, rahatlıkla başını yastığa koyup miskin miskin uyuyabiliyor. İşte bunun biri ifrat diğeri tefrit. Adl u istikameti ise yerinde, usûlünce tepkide bulunma.

Evet, insan Allah'a, Peygamber'e küfredildiği zaman Ashab-ı Kefh gibi "İz kâmû fe kâlû Rabbünâ Rabbü's-semâvâti ve'l-ardi len ned'uve min dûnihî ilâhen lekad kulnâ izen şatatâ - Onlar ayağa kalkıp "Rabbimiz," dediler, "göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başka hiçbir ilaha yönelmeyiz. Şayet böyle bir şey yapacak olursak, gerçek dışı, pek saçma bir söz söylemiş oluruz." (Kehf, 18/14) diyemiyor, için için kaynayıp köpüremiyor, ne yapabilirim diye uykuları kaçmıyorsa Hak adına hiçbir gayreti yok demektir.

Korku da insanda ayrı bir histir. Allah'a karşı bir rehbet, bir havf, bir mehabet duymak ve işfak hissini körüklemek için verilmiştir. "Ellezine yahşevne rabbehüm bil-gaybi ve hüm mines sâati müşfikûn- O müttakiler, görmedikleri halde Rab'lerini gıyabında tazim eder ve hem de kıyametten, o dehşetli andan korkup tir tir titrerler." (Enbiya, 21/49) diyor Kur'an-ı Kerim. Ama insan bu hissi burada değil de olur olmaz her şeyden korkmak suretiyle kullanırsa tefrit eder. Gökte şimşek çakar, korkar. Bir yerde gürültü-patırtı olur yüreği ağzına gelir. Aç kalacağım diye ürker. Gün gelir bir yerde korku başına bela olur. Ahireti bile umursamayacak ölçüde hiçbir şeyden korkmama ise ifrattır. Gözünü budaktan esirgemez derler ya, işte bu hal içinde bulunma; intihar komandoları gibi. Adl u istikameti onu gerçek sahibine vermekle olur. Dağınıklıktan kurtulur, derlenir, toparlanır insan o zaman. Yani sadece Allah'tan korkar, ciddi bir mehabet ve mehafet hissiyle O'na yönelir ve bütün o sûrî korkulardan sıyrılmış olur. Hasılı, hepsinin bir ifrat bir tefrit, bir de dengeli olan yanı var. İnsan bunlardan dengeli, defter-i hasenâtına hayırlar yazılmasına vesile olabilecek yanı seçecek, mesâviye (günahlara) bakan tarafa yönelmekten/yönlendirilmekten sakınacak ve böylece "adl"i sağlayacak. "İnnallâhe ye'müru bi'l-adli... - Allah başkalarına adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir." (Nahl, 16/90) ve "...I'dilû, hüve akrabu li't-takvâ... - Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet nümunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah'a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." (Maide, 5/8) ayetleri bu hakikati anlatmaktadır.

Günümüzde adalet derken biz hep sosyal adaleti anlıyoruz. İçtimaî adaletin gerçekleşmesi sağlam iman ve müslümanlığın doğru yaşanmasına bağlıdır. Bu olursa devletin kanunlarla tepenize binmesine, dayatma ve baskı yapmasına gerek kalmadan siz yapılması gerekli şeyleri içinizden gelerek yaparsınız. Bir başka tabirle adil olursunuz. Hazreti Ömer, Ömer b. Abdülaziz gibi büyük ölçüde Sahabe ve Tabiin Efendilerimiz ve nice İslam büyükleri gibi adil olur, adaletle davranırsınız. Adaletin mebadisi yani alt yapısını kurmadan gerçekleştiremezsiniz onu içtimai hayatta.

Adanmışlar

Adanmışlar, peygamber-i izamın davrandığı gibi davranmalı ve iktidara talip olmamalıdırlar. Zira iktidar peşinde olmak onları gaye-i hayallerinden saptırabilir. Adanmışların yegane vazifesi vatana, millete, devlete, dine ve topyekün bütün insanlığa faydalı olacak hayırlı insanlar yetiştirmektir. Evet, servet ve iktidar kötü bir silah gibidir: mekkardır, gaddardır, gerisin geriye tepebilir. Mekkar ve gaddar olan bu şeylerden kendini koruyabilen mesela bir Ömer b. Abdülaziz gibiler ise çok az sayıdadır. Yaklaşık yüz sene süren Emeviler döneminde bir tane Ömer b. Abdülaziz vardır ve başka da olmamıştır.

Bizler bugün içinde bulunduğumuz dairenin kıymetini bilmeliyiz. O bizim varlığımıza değil, aslında biz ona muhtacız, onun bereketiyle yaşıyoruz. Bu sebeple sürekli onunla irtibatımızı korumak zorundayız. Aksi halde insan farkına varmadan dünyaya bulaşıverir. Halbuki asıl hedef ahirettir ve bizler şu kısa hayatımızda ebediyetleri peyleme peşindeyiz. Sonsuz bir saadeti kazanmak için az dişimizi sıkıp sabretsek değmez mi? Evet ömür süratle geçiyor ve bitiyor. Aynaya bakınca yolun neresinde bulunduğumuzu görüyoruz.

Burada bir şeyler yapıyormuş gibi görünmekle yakın durduğumuzu zannediyoruz ama uzaktayız. Müslümanlığımızı içimizde her an taptaze duyamıyoruz. Duymak için ibadetlerimizde derinleşmemiz lazım. İbadetlerdeki kıvamla ancak, irtibatımız artar. Evet, bizim halimiz, ibadetlerimizle mülk aleminden melekut alemine, bu dünyadan manâ alemine berzahi levhalar, resimler halinde akseder. Her bir ibadetin orada bir taayyünü, kendine ait bir görüntüsü vardır ve hepsi birer mahlûktur. Hadislerde ifade buyrulduğu üzere namazın kabirde gökçek yüzlü biri olarak yanında durup sana refakat etmesi gibi. Abdestin duyularak alınması, namazın kalbte edası, onun her rüknünün şeker şerbet gibi yudumlanması.. Kur’an ayetlerinin süzülerek sağılmasıyla bu ibadet ufkuna ulaşılır. Herkes hâlen ve zevken bir şeyler hisseder ama hissediş dereceleri seradan süreyyaya kadar farklıdır. Allah'la derin münasebet içinde olanlar kendilerini namaza salabilirler, istendiği gibi namaz kılma ufkunu yakalayabilirler. Bu noktaya varmak herkese açıktır. El verir ki insan bunu yürekten istesin. Cenab-ı Hak Kur'an'da pek çok yerde namazı "ikame edin" diyor. Bir abide, bir heykel gibi onu dikebilme namazın bütün esaslarının hakkını tam vermekle olur. Genel olarak sahabenin namazı da işte böyleydi. Allah’a karşı duruşlarında ve durumlarında insanın içine oturaklaşmış bir derinliğin ve bir insibağın alameti vardı. Onları besleyen insibağ kaynağı Efendimiz'in, gözünün bir yanı hep yukarılardaydı. O hep yukarılara bakarak tavırlarına o insibağı taşıyordu. Sahabe-i kiram da Efendimiz'in huzurunda işte bu insibağı duyuyor ve doyuyorlardı. En bedevi bile o insibağı o huzurda tadabiliyordu.

Sözün kısası, adanmışlar bahsettiğimiz bu üç özellikten kat'iyen sarf-ı nazar edemezler: sürekli vatana, millete ve Din-i Mübin-i İslam'a hizmet içinde olma; ibadetlerde derinliğe ulaşma; hem hizmette hem de ibadetlerinde ihlas ve Allah rızası peşinden ayrılmama.

Adanmışlık ruhu ve hayat standardı

Soru: Adanmışlık düşüncesi üzerine kurulu müesseselerin bünyesinde bile kimi zaman mesainin yoğunluğu ve ortaya konan işin keyfiyetine göre daha farklı bir maaş ve hayat standardı beklentisi içine girilebiliyor. Bu konudaki mülahazalarınızı lütfeder misiniz?

Öncelikle şunu ifade edelim ki, diğer ahlakî vasıflarda olduğu gibi adanmışlık mevzuunda da insanların hepsi aynı seviyede olmaz. Hatta mürşit en katı kalblere bile tesir eden baş döndürücü bir müessiriyete sahip bulunsa, yine de onun, irşat ettiği insanların hepsini aynı seviyeye çıkarması mümkün değildir. Çünkü verenin çok mükemmel vermesinin yanında, alanın da istidat ve kabiliyetleriyle verilenleri almaya müsait olması gerekir. Diyelim ki siz kocaman bir su tankeriyle muhatabınızın imdadına koştunuz, fakat onun elinde sadece bir kova var. Siz bütün tankeri boşaltsanız da kova dolduktan sonra geriye kalan su dışarıya dökülecektir. Bir şair bu durumu ne güzel ifade eder: “Herkesin istidadına vabestedir âsâr-ı feyzi” Yani ahz ü atâ, alıp verme kabiliyetlere göre cereyan eder.

Asr-ı Saadet’e bakıldığında da, müessiriyet mevzuunda zirveleri tutan ve her şeyiyle nur ve nuranî olan Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) etrafında yer alan sahabe-i kiram efendilerimiz arasında bile ciddî seviye farklarının olduğu görülür. Gerçi bizim gibi sıradan insanların, her birisi birer yıldız olan ve hangisinin arkasına düşersek düşelim hidayeti bulacağımız o nuranî zatları belli basamaklara yerleştirmesi ve seviyelendirmesi mümkün değildir. Bununla birlikte bir Hazreti Ebu Bekir veya bir Hazreti Ömer’le bir başka sahabînin aynı mertebede olmadığı da muhakkaktır. O halde diyebiliriz ki, sahabe-i kiram efendilerimizden her biri, ilahî tecellîlerin nokta-i mihrakiyesi olan Habib-i Kibriya Efendimiz’den kendi istidat ve kabiliyetlerine göre istifade etmişlerdir.

Böyle bir seviye farklılığı günümüz adanmış ruhları için de geçerlidir. Mesela onlardan bazıları ölmeyecek kadar bir gıda ile hayatlarını devam ettirebilecek durumda bulunsalar, hatta bazen aç ve susuz kalsalar bile, yine de kimseden bir şey istemez, hiç kimseye el açmaz ve yüzsuyu dökmezler. Ancak kimileri de bu seviyede bir fedakârlığa katlanamaz; yeme, içme ve rahat yaşama gibi zaaflardan dolayı istiğna düsturunu ihlal edecek tavır ve beklenti içine girebilirler. Keza bazı insanlar hayatlarını ciddi bir rabıta-i mevt şuuruyla geçirirken, daha başkalarında tul-i emel ve tevehhüm-i ebediyet duygusu hâkimdir. Geçen gün, halk ifadesiyle bir ayağı çukurda, yaşını başını almış birinin bir doktora giderek: “Kulağımıza bazı söylentiler geliyor. Acaba hakikaten ölümsüzlük iksiri diye bir şey var mı?” dediğinden bahsettiler. Hâlbuki bu yaşa gelmiş bir insanın tevehhüm-i ebediyete girerek bir süre daha yaşamayı arzulaması, kanaatimce rezalete talip olması demektir. Tûl-i emel duygusunun yani sonsuz arzu ve emellerle beraber hiç bitmeyen uzun bir ömür isteğinin insan tabiatında bulunduğu bir hakikattir. Fakat unutulmamalıdır ki, bu duygu öbür âlem için insana verilmiştir.

İşte diğer vasıflarda olduğu gibi adanmışlık mevzuunda da bazıları sürekli sizinle oturup kalktıkları halde yine de ruh dünyaları itibariyle sizinle aynı ufku paylaşamayabilirler. Bazılarının gözü dünyevî menfaatler açısından hep yukarıdadır. Bu sebeple onlar verilen maaş, paye veya mansıba kanaat etmez; etmez de belli aralıklarla maaşlarında farklılık, daha yüksek bir makam ve daha geniş dünyevî imkân isterler. İstedikleri makama ulaştıklarında da, bu sefer daha üstte bir makam araştırmaya başlarlar. Kanaatsiz olduklarından dolayı da bulundukları durumdan sürekli şikâyet ederler. Bu açıdan daha başta, adanmışlık dairesinde de olsa her zaman bu tür insanların bulunabileceğini bir realite olarak kabul etmek gerekir.

Emanet ehline tevdi edilmeli

Bu realite karşısında yapılması gereken hususlara gelince; öncelikle insanları belli yerlerde belli vazifelerle tavzifle sorumlu kişiler, mes’ul oldukları insanların karakter ve tabiatlarını çok iyi okumalı, bu mevzuda mümkün olduğunca müşterek akla müracaat etmelidirler. Bu ortak akıl, basiretle hareket edip hayat basamaklarında yukarı doğru tırmanan insanları her safhada test etmeli ve onlar için, “Bu, şu seviyenin insanıdır.” diyebilmelidir. Eğer bu yapılabilirse, daha başta bazı insanların belli konumlara ulaşıp da aşırı isteklerde bulunarak istiğna düsturuna muhalif davranmalarına fırsat verilmemiş olur.

Vakıa, bazen önemli bir yerde istihdam edilmesi gereken bir insana ihtiyaç duyarsınız da kendi kriterlerinize uygun birini bulamayabilirsiniz. Çevrenizde o vazifeyi yapabilecek bir-iki insan vardır, ancak onların da hırs ve kıskançlık gibi zaafları bulunmaktadır. Bununla birlikte bu makamı dolduracak onlardan başka kimse de mevcut değildir. İşte o zaman sizin ölçüleriniz çizgisinde iffetli, müstağni ve fedakâr olmayan birine de, “Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur.” diyerek muvakkaten o önemli işi emanet edersiniz. Yani söz konusu boşluğu dolduracak ehil insan bulamadığınızdan dolayı, mutlaka yapılması gerekli o işi ihmal etmeme adına bir başkasıyla o vazifeyi yerine getirmeye çalışırsınız. Fakat işin ehlini bulduğunuzda, ehil olmayan şahsa daha muvafık bir yer işaret eder, onu başka bir yerde istihdam eder, o emaneti de hemen gerçek sahibine devredersiniz. Çünkü emanet, ehli dururken bir başkasına tevdi edilmez. Yoksa söz konusu vazifeye ihanet edilmiş olur.

Habib-i Kibriya Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kıyametin ne zaman kopacağını soran birisine:

فَإِذَا ضُيِّعَتْ الْأَمَانَةُ فَانْتَظِرْ السَّاعَةَ
“Emanet zayî edildiği zaman kıyameti bekle!”

şeklinde cevap vermiştir. Soru sahibi bu kez emanetin nasıl zayi edileceğini sorduğunda ise şöyle buyurmuştur:

إِذَا وُسِّدَ الْأَمْرُ إِلَى غَيْرِ أَهْلِهِ فَانْتَظِرْ السَّاعَةَ
“Bir iş, nâehline tevdi edildiği zaman kıyameti bekle!” (Buhari, İlim 2)

Buna göre siz, ehil olmadığı halde birisine bir iş tevdi ettiğiniz takdirde o işte kıyamet kopmuş demektir. Eğer bu iş hep nâehillerin elinde kalmaya devam edip durursa o zaman umumî kıyamet kopabilir. İhtimal ki, dünyanın ömrünün vakt-i merhunu geldiğinde, emanette hıyanet meselesi çok ciddi boyutlara ulaşacak ve âlemşümul bir hal alacaktır.

İmkânların genişlemesi ve gerçek iktisat

Elindekine kanaat etmeyip gözlerini hep daha yukarılara diken insanlarla alakalı yapılabilecek diğer bir şey, fedakârlık yapma ve elindeki imkânlarla yetinmenin sadece zor şartlarda riayet edilmesi gereken esaslar olmadığı üzerinde durmak ve her halükarda iktisat ve istiğna düsturlarıyla yaşamanın tabiatları haline gelmesini sağlamaktır. Evet, imkânların genişlemesi, servetin çoğalması bizim genel disiplinimizi değiştirmemelidir. Zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) nehrin kenarında abdest alan bir insanın bile israftan sakınmasını ifade buyurmuştur. Buna göre nehrin kenarında da olsa abdest alan bir insanın kolunu suyun içine sokup iki üç dakika orada tutması israf olduğu gibi, uzuvlarını dört veya beş kere yıkaması da israftır. Onun orada da yapması gereken yine avucuna suyu alıp üçer kere uzuvlarını yıkamasıdır. Temeli bu ölçüde iktisatlı davranmaya dayanan bir din, diğer meselelerde de aynı hassasiyeti ister. Yani denizin kenarındaki bir insanın iktisatlı davranması gerekiyorsa, deniz gibi bir servetin kenarında duran bir insan da muktesit olmalı, müstağni yaşamalı ve hayat tarzını hiçbir zaman değiştirmemelidir. Mesela yeme-içme mevzuunda İslam’ın koyduğu ölçülere her zaman riayet etmeli ve asla israfa girmemelidir. Bildiğiniz üzere Hazreti Pir tenevvü-ü et’imenin sunî bir iştah oluşturacağına dikkat çekmiştir. Demek ki insanın, bir çeşit yemekle doyacakken, mükellef sofralar hazırlatarak bir lokma ondan, bir kaşık şundan, bir parça da diğerinden alması onda sunî iştihayı tetiklemektedir. İşte bu durum, mahzurlu bir hal teşkil eder. Dolayısıyla Cenab-ı Hak ne kadar servet verirse versin, insanın ihtiyacı ölçüsünde yiyip içmesi, hiçbir zaman aşırıya kaçmaması gerekir.

Sahabe-i kiram efendilerimizden bazıları çok büyük servetlere sahip olmalarına rağmen çok basit bir hayat yaşamışlardı. Mesela Hazreti Osman, Tebük seferi öncesinde üç yüz deveyi vermenin yanında on bin tane de askeri teçhiz edecek kadar imkâna sahipti. Fakat buna rağmen Hazret, yaşama standartlarını hiç değiştirmemişti. Çok defa hayatını Mescid-i Nebevî’de kumlar üzerinde geçiriyordu. Kumdan yastık yapıyor ve kıvrılıp kumların üzerine yatıyordu. Diğer insanlarla aynı yemeği yiyordu. Hayatını aynı basitlik içinde götüren Hazreti Ali’nin de sadece bir kat elbisesi vardı. Hem yaz hem de kış onu giyiyordu. Hâlbuki o, Türkiye’nin yirmi katı büyüklüğünde bir devletin halifesiydi ve o gün için bu devlete dört bir yandan ganimet akıyordu. Buna rağmen o ve diğer büyükler, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı hayatı tercih ederek hayatlarını hiç değiştirmemiş ve sade bir hayat sürmeye devam etmişlerdi. Bunlar bizim için de çok önemli misallerdir. Eğer bizim imkânlarımız genişlediğinde, hayatımız da değişecekse hafizanallah namütenahi bir değişmenin fasit dairesine girmişiz demektir.

Bohemce yaşamanın sınırı yoktur

Bu konuda o kadar sâbitkadem olmalısınız ki, Cenab-ı Hak gökten şakır şakır para yağdırsa ve onlar önünüzde bir tepe oluştursa, siz yine de, “Ne kadar çok gelirsen gel, benden nasibini alamazsın, kalbime giremezsin. Ben seni kullanacağım yeri biliyorum.” demelisiniz. Bazı ehlullah, Allah’ın kendilerine verdiği malların hepsini ertesi güne bir dirhem bile bırakmadan Allah yolunda harcamışlardır. Buhari’de geçen bir hadis-i şerif de dünyevi imkânlar karşısında nasıl bir tavır takınmamız gerektiği hususunda bize yol göstermektedir. Buna göre bir gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Mescid-i Nebevi’de tam namaza durmak üzereyken, heyecanla birden mihraptan ayrılarak hücre-i saadetlerine girmiş ve bir süre sonra tekrar çıkıp gelerek cemaate namaz kıldırmıştır. Namazı bitirdikten sonra hayret içinde bekleyen cemaate dönerek şöyle demiştir: “Tam namaza duracağım esnada, eve gelen bir hediyeyi hatırladım. Evimdeki bu dünya malı kafamı meşgul eder diye Hazreti Aişe’ye onu başkasına vermesini söyledim. Ta ki kalbim fariğ olarak Allah’ın huzurunda durayım.” Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu mükemmel yaşayışı, nuraniyeti ve insibağı etrafındakilerde öyle bir tesir icra ediyordu ki, sahip oldukları imkânlar sahabe efendilerimizin tavır ve davranışlarını hiçbir zaman değiştirmiyordu.

İktisat Risalesi bu konuda çok önemli bir rehberdir. Kanaate ve iktisatlı yaşamaya alışmak için zaman zaman onu okumak çok faydalı olacaktır. Yoksa refah içinde, çakırkeyif ve bohemce bir hayat yaşamanın bir sınırı yoktur. İnsan kendisini böyle bir hayata salarsa, hafizanallah koca bir ömrü cismaniyetin güdümünde tüketir. Bu açıdan ister fakir isterse zengin olsun herkes için iktisat ve kanaat çok önemli birer değerdir.

Hususiyle Kur’an ve iman hizmetine gönül vermiş inananlar için kanaat daha bir ehemmiyet arz eder. Onlara, çoluk çocuğunu ve kendisini geçindirecek miktarda bir maaş takdir edilmesi, onları istihdam edenlerin vazifesidir. Ancak adanmışlık yoluna baş koyanların da bir ömür boyu hep muktesit ve kanaatkâr olmaları ve kendi hayatlarını dışarıdaki insanların hayatlarıyla mukayeseye girişmemeleri gerekir. İster yurt içinde isterse yurt dışında, nerede olursa olsun adanmış ruhlar burs ölçüsünde bir maaşla çalışmaya kendilerini alıştırmalıdırlar. Dışarıdaki insanların çok yüksek maaşlarla çalışmaları fedakârlık ufkunda pervaz edenler için örnek teşkil etmez. Onlar ev-bark sahibi olmayı düşünmez, başını sokacakları kiralık bir ev bulur ve çoluk çocuklarının geçimini temin edecek miktarda Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği şeylerle geçinir giderler.

Adanmışlığın temel disiplini budur. Maaş, kıdem peşinde koşanlara imrenip onların durumunu esas almak bu disiplini bozmak demektir. Bazıları yiyip içip, yan gelip yatarak hayatlarını gaflet içinde geçirebilirler. Fakat bu, adanmış bir ruh için ölçü değildir. Cenab-ı Hak, hak yolunda koşturanlardan bazılarına meşru yollardan bazı imkânlar bahşedebilir. Bu ayrı bir meseledir. Fakat hakka hizmet yolunun imkânlarından istifade eden insanların bu konuda çok dikkatli olmaları gerekir. Hiç kimse hak ettiğinin üstünde bir şey almamalıdır. Hazreti Ebû Bekir, hilafeti süresince maişeti için gerekli miktarın üzerinde bir maaş verildiğinde çoluk çocuğunun geçiminin dışında kalanını bir testinin içine atmış ve vefat ederken de bu testinin kendisinden sonraki halifeye verilmesini vasiyet etmiştir. Bu durum karşısında Hazreti Ömer gözyaşlarını tutamamış ve: “Kendinden sonra başkalarına adeta hak ve mesuliyet hassasiyetiyle yaşama imkânlarının yolunu kestin.” ifadeleriyle o büyük zatın büyüklüğünü dile getirmiştir. Esasen günümüzün adanmış ruhları da böyle olma mecburiyetindedir.

Eğer onlar, başkalarının sahip oldukları imkânlara veya aldıkları maaşa bakarak, “Herhalde bu makamın, bu konumun hakkı buymuş.” deme gibi bir zehaba kapılırlarsa, bilmelidirler ki Allah yolunda soluk soluğa koşsalar bile, bu düşüncelerinden dolayı onlar ahirete ait nimetleri dünyada yiyip bitiriyorlar.

Sürekli muhasebe

Konuyla ilgili dikkat edilmesi gereken bir diğer mesele de, “Acaba ben aldığım bu maaşı hak ediyor muyum?” muhasebesi içinde olmaktır. Hatta umuma açık bir yerde namaz kılarken, bir kurumun yemeğini yerken bile her zaman onu hak edip etmediğimizin muhasebesini yapmalıyız. Mesela biz, burada namaz kılıyor, buranın sularıyla abdest alıyor ve buranın yemeğini yiyoruz. Kendimizi hizmete vakfetmiş bulunsak da, biz yine de “acaba” deyip iç dünyamızda bu tür meselelerin endişesiyle kıvrım kıvrım kıvranmalıyız.

Allah’ın nam-ı celilinin yüceliğinin herkes tarafından bilinmesi için verilen mücadelede elde edilen ganimet bile, belli kurallara bağlı olarak meşru ve mübah kılınmıştır. Mesela bir muharebede, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

مَنْ قَتَلَ قَتِيلًا لَهُ عَلَيْهِ بَيِّنَةٌ فَلَهُ سَلَبُهُ
“(Savaş esnasında) Kim bir düşmanı öldürür ve bunu isbatlarsa, maktûlün üzerindeki mallar kendisinin olur.” (Buharî, Hums 18)

buyurmuştur. Fakat ismini bilemediğimiz bir sahabiye ganimet verilmek istendiğinde: “Ben bunun için Müslüman olmadım. Ben, (boğazını göstererek) şuradan bir ok yiyeyim diye Müslüman oldum.” demiş ve ganimeti elinin tersiyle geriye itmiştir. İşte ben, bizim hak yolunda hizmet mesleğimizi bu düşünceye bağlıyorum. Bu meslek içinde bulunanlar hep müstağni yaşamalıdırlar. Böyle insanlar halk nazarında da makbul hale gelirler. Onlar, tavır ve davranışlarıyla müessir olurlar. Onlar görüldüğünde Allah hatırlanır. Onların çok fazla bir şey anlatmalarına gerek yoktur. Çünkü onların tavırları fasih bir lisan ve talakatli bir hitabedir. Yoksa bu kıvamı yakalayamayan insanların bağırıp çağırmaları insanlara çok fazla bir şey ifade etmez. Muvakkaten onları meşgul etse de, Allah’a doğru yürüme istikametinde kat’iyen onlara mesafe aldıramaz.

Belki bazılarımız bu ölçüde bir hayat yaşamayı çok zor görebilirler. Fakat biz, zora talip olmuşuz. Unutmamalıyız ki Cenâb-ı Hakk’ın Efendimiz’e hitaben ifade buyurduğu:

وَلَلْآَخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى
“Ahiret, öncü olan bu dünyadan senin için daha hayırlıdır.” (Duhâ Sûresi, 93/4)

âyet-i kerimesi bizim için de geçerlidir. Başka bir âyet-i kerimede de Allah Teâlâ, bunun aksini düşünenleri şu ifadeleriyle tevbih etmiştir:

كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآَخِرَةَ
“Gerçek şu ki: Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için âhireti terk edip durursunuz.” (Kıyâme Sûresi, 75/21)

Hazreti Pir de Lahikalarda, يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآَخِرَةِ âyet-i kerimesinin işaretiyle, “Bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, ehl-i İslâm’a da bilerek, severek tercih ettirdi.” demiştir. Yani o, ahir zamandaki en büyük bir felaket olarak dünya sevgisinin ahiretin önüne geçmesini göstermiş ve yukarıdaki âyetin asrımıza baktığını söylemiştir. يَسْتَحِبُّونَfiilinin muzari sigasıyla geldiğini göz önüne alacak olursak, bu durumun uzun bir süre devam edeceğini anlayabiliriz. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda da dünya hayatını, bilerek ahiret hayatına tercih etme anlayışının devam edeceği söylenebilir. Seyyid Kutub'un kardeşi Muhammed Kutub herhalde bu gibi hususları göz önünde bulundurarak, bir kitabına, مُسْلِمُونَ نَحْنُ هَلْ“Biz Müslüman mıyız?” ismini vermiştir. Gerçi Ebu Hanife’nin Fıkh-ı Ekber’deki ifadelerine göre böyle bir tereddüt insanı küfre düşürür. Fakat “Biz nasıl Müslümanız!” manasında bunu kullanmada bir mahzur yoktur. Veya bu anlayışa “Nerede İslamiyet, nerede biz” bakış açısı da diyebilirsiniz. İstiklal Şairimiz de: “Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile; Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile! Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir, Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!” mısralarıyla aynı derde işaret etmiştir.

Evet, bu asrın ifritten bir çağ olduğu muhakkak. Bol bol tüketen, yiyip içip yan gelip yatan insanların neş’et ettiği bir çağda yaşıyoruz. Ahiret duygusu katledilmiş ve üzerine kocaman kocaman taşlar konularak kalkmamak üzere yerin altına gömülmüş. O halde asla unutulmamalı ki, böyle bir zamanda başkaları üzerindeki müessiriyetimiz yere düşen gölgemizle çok alakalıdır. Biz ne kadar doğru isek, gölgemiz de yere o kadar doğru düşecek ve halimiz gönüllerde o ölçüde müessir olacaktır.

Adanmışlık ve Beklentisiz Olma

Soru: Bir mefkûreye; adanmışlık ve fedakârlık kapısından girme ile menfaat ve beklenti endeksli olarak girmenin, ferdin, sonraki hizmet hayatına tesirleri nelerdir? İzah eder misiniz?

Affet ki Affedilesin!..

Soru: "Eledd-i hısâm" ne demektir? İman nuruyla dolu gönüllerde de kin, nefret ve düşmanlık duygularının bulunması mümkün müdür? Mü’min ahlakında "afv u safh"ın yeri nedir?

Dinin ruhunda sevgi vardır. Çünkü, kâinat bir sevgi şiiri olarak yaratılmış, yeryüzü de bu şiirin kâfiyesi yapılmıştır. Tabiat kitabını iyi okuyanlar her zaman sevgi besteleri duyarlar. Mahlukâtı kuşatan bu sevgi, insanî münasebetlere de kendi boyasını çalar. Öyle ki, ulvî mahiyetini keşfedip, özüne yerleştirilen muhabbet çekirdeklerini fark eden ve Yaratıcı’sıyla olan münasebetini duyabilen bir insan, diğer insanları da Allah’ın sanatı olarak görür, çevresine alâka duyar, herkesi sever ve hatta bütün varlığı şefkatle kucaklar.

İman nuruyla aydınlanamamış bir talihsizin gönlünü ise, kin, nefret ve düşmanlık duyguları istila eder. Üstad hazretlerinin ifadesiyle, küfür karanlığındaki bir insan, kâinatı umumî matemhâne, mevcûdatı da birbirine yabancı ve düşman varlıklar olarak görür. O, her şeyi birbirine hasım zannettiğinden dolayı, kendisi için de çeşit çeşit düşmanlar icad eder; bir savaş meydanında ve hasımlar arasındaymışçasına tedirgin yaşar ve hemen her şeye karşı teyakkuza geçer. Dolayısıyla, imandan nasipsiz insanlar, pek çoğu itibariyle, sürekli paranoya yaşarlar. İçlerindeki endişe ve korku sebebiyle samimi olmayan tavırlara girer, ikiyüzlülük yapar; kalblerinde kin ve düşmanlık kaynadığı halde birer sevgi kahramanı gibi davranırlar. Sözlerine kendileri de inanmadıkları halde, iyilikten, yardımseverlikten ve ıslahtan öyle bahsederler ki, ağızlarından bal damlıyor gibi bir görüntü sergilerler. Sözlerinin inandırıcılığını arttırmak için de samimiyetlerine Allah'ı şahit gösterirler. Kur’an-ı Kerim, bu tür münafıkları anlatırken, "İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit gösterir. Halbuki gerçekte o, düşmanların en yamanıdır." (Bakara, 2/204) buyurmakta ve onları "Eledd-i hısâm" olarak tavsif etmektedir.

En Amansız Düşman

"Eledd-i hısâm", gönlünde sevgi ve merhametin kırıntısına bile yer olmayan "en amansız düşman" demektir. Bu âyet, aynı vasıfları taşıyan münafıkların hepsine şamil olsa da, tefsir kitaplarında onun Sakîf Oğullarından Ahnes b. Şurayk hakkında indiği nakledilmektedir. Bu münafık, Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmiş, müslüman olduğunu söylemiş; muhabbetten dem vurmuş, yeminler etmiş; fakat, daha huzur-u risaletpenâhiden ayrılır ayrılmaz müslümanlara ait bir çiftliğe uğramış, ekinleri yakmış ve hayvanları telef etmiştir. İşte, mü’minlerin ekinlerine ve hayvanlarına bile tahammül edemeyen, her şeyi yakıp yıkan Ahnes ve onun gibiler hakkında Kur’an "Eledd-i hısâm" ifadesini kullanmış; onların düşmanlıkta aşırıya giden, af ve merhametten bütün bütün nasipsiz kimseler olduklarını belirtmiştir.

İnkâr-ı uluhiyete sapanların çoğunda kalb katılığı o dereceye ulaşmıştır ki, onların affetmeleri ve bağışlamaları mümkün değildir. Onlar, dünyalarını kin, nefret ve öc alma üzerine kurmuşlardır. İğne ucu kadar da olsa hatayı mutlaka görür; asla özür kabul etmez ve sürekli öfkeyle köpürüp dururlar. Onlar adeta büsbütün enaniyet kesilmişlerdir; bencillik ruhlarına sinmiştir; dolayısıyla, her meseleyi kendilerine bağlı götürmek ister, sadece kendilerini hakiki manada sever ve başka insanlara karşı kinle, nefretle dolu bir ömür geçirirler. İşte, kin ve düşmanlık sıfatları, hususiyle ve gerçek manada bu iman mahrumlarının şiârıdır.

Bir de izafî olarak aynı nasipsizliği yaşayanlar vardır: Bunlar, din görünümlü bazı organizasyonlara dahildirler; fakat, ne sağlam bir uluhiyet telakkisine, ne tutarlı bir Peygamber anlayışına ve ne de doğru bir ahiret inancına sahiptirler. Bir yönüyle, meditasyonla ve yortularla teselli olurlar; belki haftanın bazı günlerinde, ibadethâneye mukabil bir kubbe altında biraraya gelir, musikî dinler ve stres atmaya çalışırlar. Ayrıca, günümüzde sıkça gördüğümüz gibi, bazı şovmenlerin din adına konuşmalarına, -hâşâ- Allah’ı kendi hesaplarına konuşturmalarına, Hazreti Mesih’i hevâ ve heveslerinin sözcüsü yapmalarına ve yine çarpık kanaatleriyle yorumladıkları dini insanları tesir altına almak için bir vesile olarak kullanmalarına şahitlik ederler. Bazen onlarla beraber gülüp eğlenir; bazen de teessür duymuş bir insan edasıyla trans haline girmiş gibi bir hal alır ve rahatlamaya çalışırlar. Böylece, eğlenmenin ve iyi saatler geçirmenin tesellisiyle avunurlar. İşte, dine yakın görünen bu insanların ruhlarında da çoğu zaman onlardan olmayanlara karşı kin, nefret ve gayz vardır.. sadece kendilerini ortaya koyma, kendilerini anlatma ve her meseleyi kendilerine bağlama ruh haleti nümayândır.

Mü’mindeki Kâfir Sıfatı

Evet, kin, nefret ve düşmanlık duyguları çoğunlukla imandan nasipsiz kimselerde; mahlukâta karşı alâka, sevgi, herkesi bağra basma, her şeyi sineye atma, affetme ve kin tutmamayı da genellikle mü’minlerde görmeye alışmışızdır. Ne var ki, bazen bunlar da yer değiştirebilirler. Bakarsınız ki, küfür içinde debelenen bazı kimseler de muhabbet ve müsamahayla dopdolu.. onlar da varlığa karşı derin bir alâka duyuyor, herkese sevgiyle yaklaşıyor ve dostluk köprüleri kurmaya çalışıyorlar. Diğer taraftan, hiç beklemediğiniz ve yakıştıramadığınız bir şekilde, bazı mü’minlerin de kin, nefret ve adavetle oturup kalktıklarını görürsünüz.

Bediüzzaman hazretleri, her müslümanın her vasfının müslümanca olması icap ettiği halde bunun her vakit vaki olmadığı gibi, her kâfirin her vasfının da küfründen neş'et etmesinin gerekmediğini beyan etmekte ve bazen mü’minde kâfir sıfatı olabileceği gibi, bazen de kâfirde mü’min sıfatı bulunabileceğini söylemektedir. Mesela; gıybet, yalan ve iftira birer kâfir fiilidir; fakat maalesef, bazı mü’minler de bu çirkin günahlara girebilmektedirler. Aynen öyle de, kin, nefret, öc alma duygusu ve düşmanlık da kâfire ait hususiyetlerdir ve mü’minlerde bulunmaması gerekmektedir ama bazı müslümanlar da yakalarını bu şeytanî tuzaklara kaptırmışlardır. Bunun aksi de mümkündür; yani, imanı tatmamış bazı insanlar da vardır ki, başkalarına karşı çok saygılıdırlar; yalan söylemez, hiç kimse hakkında iftirada bulunmaz ve saygısızca davranmazlar; varlığa karşı da ciddi alâka duyarlar. Allah, Peygamber ve ahiret hesabına sağlam bir bilgileri yoktur ama bilebildikleri kadarıyla her mahluka "Yaratıcı’nın sanatı" olarak bakar ve hayranlık beslerler. Âyât-ı tekvîniyeyi çok iyi okur, kainât kitabını anlamaya çalışır ve ciddi bir araştırma aşkıyla adeta eşyayı hallaç ederler. Bütün bunlar birer mü'min sıfatıdır ve bu sıfatlar kâfirde de olsa güzeldir, makbuldür. Haddizatında, Allah Teâlâ sıfatlara göre hüküm verir. Dolayısıyla, bu güzel sıfatlara sahip olanlar kâfir de olsalar, rakiplerine muvakkaten galebe çalar ve işlerinde muvaffak olurlar. Buna, sıfatın sıfata galebesi de denebilir; yani mü’min sıfatı kâfir sıfatına galip gelir. Demek ki, mü’minde kâfir sıfatı görmek, kâfirde de bir mü’min vasfına rastlamak her zaman mümkündür.

Afv u Safh

Bununla beraber, hakikî mü’min bir afv u safh insanıdır. Afv; hata, kusur, kabahat ve günahı bağışlamak, suç işleyeni kınamamak ve ondan dolayı cezalandırmamak demektir. Bazı ayetlerde, "afv" kelimesiyle beraber "safh" kelimesi de zikredilmiştir. "Safh" da, affetme, bağışlama ve müsâmahalı davranma manalarına gelmektedir. Şu kadar var ki, bazı müfessirler, "afv"ı, bir hata ya da kabahattan dolayı ceza vermeme; "safh"ı da o hata ve kabahati hiç olmamış gibi sayma ve kalbde ona dair en küçük bir kırgınlık izi bırakmama olarak yorumlamışlardır. Affetmek, ilahî ahlakın bir derinliğidir. Cenâb-ı Allah, mücrim kullarını bu dünyada hemen cezalandırmadığı gibi, şirk haricinde kalan diğer suç ve günahlarından tevbe edenleri de hesap gününde affedebilir. Biz de, amellerimizdeki eksik ve kusurlarımızı bağışlayarak günahlarımızı affetmesini Rahmeti Sonsuz’un merhametinden dileniriz. Madem kendi hesabımıza böyle bir af beklentisi içerisindeyiz ve madem "Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak" önemli bir esastır; öyleyse, kusurlarının deşelenmesini istemeyen, hatalarına nazar-ı müsamaha ile bakılmasını dileyen ve ötede af fermanı almayı uman biz mü’minlerin de ilahî ahlakın gereğini yapıp başkalarını bağışlamamız, kin ve nefret duygularından uzak kalmamız icap eder. Nitekim, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), "İnsanlara borç veren bir tacir vardı. Darda kalan bir müşterisini görünce adamlarına "Onun borcunu bağışlayın; belki Allah da bizi bağışlar" derdi. Bu davranışından ve recasından dolayı, Allah da onu bağışladı." buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim, müslümanları affetmeye ve bağışlamaya teşvik etmiş ve bu teşviği geniş bir çerçevede ele almıştır. Mesela, mü’minleri, kısasla alakalı mezvularda da affetmeye özendirmiş ve "Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendi günahlarına keffaret olur." (Mâide/45) buyurmuştur. Bir başka ayet-i kerimede, "Unutmayın ki haksızlığın karşılığı, ancak yapılan haksızlık kadar olabilir, fazlası helâl olmaz. Bununla beraber kim affeder, bağışlarsa onun mükafatı Allah'a aittir. Şu kesindir ki Allah zalimleri sevmez." (Şûrâ, 42/40) denmektedir. Ayrıca, Allah’ın engin mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete davet edilen müttakîlerin özellikleri sayılırken, "Onlar ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar; kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever." (Âl-i İmrân, 3/134) mealindeki ayetle, Allah indindeki mükafatı elde etmek için öfkesini yutan, gayz ve kine teslim olmayan, bağışlamayı tabiatının bir buudu haline getiren insanlar nazara verilmiştir. Kötülükler karşısında bile iyilikten ayrılmama ve hasımları dahi candan dost yapabilecek tavırlar içinde bulunma hedefi gösterilmiş ve denmiştir ki, "İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!" (Fussilet, 41/34) Diğer bir ilahî beyanda da, "Fakat onlar ne yaparlarsa yapsınlar, sen yine de kötülüğü en iyi tarzda sav! Biz onların, senin hakkındaki asılsız iddialarını pek iyi biliriz." (Mü’minun, 23/96) denmek suretiyle kabalıklar karşısında dahi ihsan şuurundan ayrılmama tavsiye edilmiştir.

Evet, kötülüğün kökünü en keskin kılıçlardan daha güzel kesecek olan şey ihsanla muamelede bulunmak; Allah’ı görüyormuşçasına ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla kötülüklere bile iyilikle karşılık vermektir. Mesela; bir insan size, "falanın oğlu" dese ve babanızı inkar ederek hakarette bulunsa; size düşen vazife, onun babasını en güzel yanıyla zikrederek, "Sen şerefli bir babanın oğlusun, namuslu ve çok iffetli bir annenin çocuğusun. Seni de onlar gibi şerefli ve iffetli olarak biliyordum; nasıl oldu da ağzından böyle yakışıksız bir söz çıktı, anlayamadım" demekten öte mukabelede bulunmamaktır. Zannediyorum, sizin bu tavrınız muhatabınızı kendi saygısızlığının altında bırakacak ve meselenin büyümesine mani olacaktır. Bazen hasma karşı tebessüm etmek onu ve ondan gelebilecek zararı defetmeye kâfîdir. Hazreti Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, hasmı mağlûp etmenin en kısa ve emin yolu, fenalığına karşı iyilikle mukabele etmektir. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edilse, aradaki husumet artar. Hasımlardan biri zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti devam eder. Fakat, eğer iyilikle mukabele edilirse, karşıdaki de pişman olur, belki dost halini alır. Öyleyse, mü’minler "Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler." (Furkan, 25/72) ve "Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir." (Tegabün, 64/14) gibi Kur’an’ın kudsî düsturlarına kulak vermeli ve bu emirleri tatbik etmelidirler.

İstemez misiniz Allah da Sizi Affetsin!..

Mevzumuzla alakalı ayetlerden biri de İfk hadisesi üzerine nazil olmuştu. Zira, Hazreti Aişe annemize iftira eden münâfıkların dedikodu ve bühtanlarına kendilerini kaptıran üç müslümandan biri, Hazreti Ebû Bekir'in yardımlarıyla geçinen Mıstah b. Üsâse idi. Hazreti Ebû Bekir efendimiz kızına yapılan iftiraya karıştığı için Mıstah'a vermekte olduğu yardımı kesmiş ve artık onun ihtiyaçlarını görmeyeceğini söylemişti ki şu mealdeki ayet indirildi: "İçinizden fazilet ve imkân sahibi olanlar, akrabaya, fakirlere, Allah yolunda hicret etmiş olanlara sadaka vermeme hususunda yemin etmesinler. Affedip müsamaha göstersinler. Siz de, Allah’ın sizi affedip müsamaha göstermesini arzu etmez misiniz? Allah gerçekten gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur)." (Nur, 24/22) Bu kelâm-ı ilâhî, Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) faziletine vurguda bulunuyor; sonra da, onu afv u safha çağırıyor; onun gibi şânı yüce, nâmı celîl, yâdı cemîl olan bir insana affetme ve bağışlamanın daha çok yakışacağını ifade ediyor ve "İstemez misiniz Allah da sizi affetsin!" cümlesiyle bir kurtuluş yolu gösteriyordu. Bu soruda çok önemli bir espri vardı. Herkes kendi kusurunun affedilmesini ister; hatalarının hoş görülmesini ve günahlarının yarlıganmasını arzu eder. Bekler ki, kendisine nazar-ı müsamaha ile bakılsın.. diler ki kusurları görülmesin.. ve ümit eder ki, ona da "Hadi geç, sen de affedildin" denilsin. Öyleyse, böyle bir af ve müsamaha bekleyen insanın aynı muameleyi başkaları için de düşünmesi gerekmez mi? Bağışlanma uman bir insanın önce başkalarını bağışlaması icap etmez mi? İşte, bu espriyi kavrayan Hazreti Ebû Bekir, "Allah'ın beni yarlıgamasını elbette arzu ederim. Vallahi, artık Mıstah’tan hiçbir yardımı eksik etmeyeceğim" demiş ve onun nafakasını vermeye o günden sonra da devam etmişti.

Evet, istemez misiniz Allah da sizi affetsin? Şahsen, hem Allah’ın beni affetmesini diler, O’nun rahmetinden af u mağfiret dilenirim, hem de insanlar tarafından da bağışlanmayı isterim. Hepimiz insanız, her zaman kusurlarımız olabilir. Otururken kalkarken, yerken içerken, konuşurken hatta susarken, hal, tavır ve mimiklerimizde bile değişik kabalıklarımız bulunabilir. Arzu ederiz ki, insanlar bunları hoş görsün, affetsin ve beşerî boşluklarımıza versinler. Biz, çoğumuz itibariyle, boşlukta yetişmiş, üst üste kopuklukların yaşandığı bir dönemin çocuklarıyız. İyi bir insanın yetişmesinin adeta imkansız olduğu bir devirde, dikenler arasında gül cilveleri gösterme gayretleriyle büyümüş zavallılarız. İyi insan olmak için şartların hiç el vermediği zor bir dönemi idrak etmiş yarım insanlarız. Elbette kusurlarımız olacak ve çok sürçeceğiz. Sadece lisan sürçmesine maruz kalmayacağız, elimiz çarpacak, ayağımız tökezleyecek, gözümüz kayacak, kulağımız kirlenecek. Bütün bunlar karşısında çok arzu ederiz Allah bizi yarlıgasın, Rasul-ü Ekrem bağışlasın, Kirâmen Kâtibin "Acı bunlara yâ Rabbi" deyip hakkımızda mağfiret dilesin ve mü’min kardeşlerimiz de affeylesinler. Hata ve kusurlarımızdan dolayı bizi bütün bütün kara görmesinler; meseleye imanın aydınlığında baksınlar.. baksınlar, dikkatle bir kere daha baksınlar.. arasınlar, mercekle arasınlar.. ve sonra, "Evet, bu insanın sağı-solu hep karanlıkla kaplı ama bir yanında küçük bir iman ışığı var." deyip gözlerini o ışığa teksif etsinler, nazarlarını orada derinleştirsinler. O küçük parıltıyı gözlerinde büyütsünler; öyle ki, bütün karanlıkları o minnacık ışıkla boğsunlar. Zannediyorum, kendi hakkımızda böyle bir muameleyi hepimiz arzu ederiz. Öyleyse, kendimiz için istediğimiz bu müsamahayı, herkes için de arzu etmeli ve bu mevzuuda cimri davranmamalı değil miyiz?

Haddizatında, mü’minlerin ruhunda iyilik duygusu hakimdir; dolayısıyla, onlar, güzel düşünür, iyi görür, doğru konuşur ve kötülükleri iyilikle savarlar. Hatta birilerini tutarken ve onların haklarını savunurken bile dengeyi kaçırıp meseleyi başkalarına düşmanlık şekline çevirmezler. Hiç kimseye kin ve nefret duymazlar; şahıslara değil, sadece kötü sıfat ve fiillere karşı hasmâne tavır alırlar. Onlar, nezih ve güzel ahlaklı insanlardır; nezihlere ince tavırların, hoş davranışların ve temiz sözlerin yakıştığını bilir, bütün düşüncelerini o nezâhete uygun olarak ortaya koyarlar. Kötü düşünce, çirkin söz ve kaba davranışlarla hiç kimseyi rencide etmezler.. rencide etmezler; çünkü, onlar birer afv u safh insanıdırlar.

Hakkımı Helal Ettim

Bediüzzaman hazretlerinin hayatına bakarsanız, bir müddet ona talebe olma nimetini yakalamış kimselerden Üstad’ı bırakarak ayrılıp giden insanlar görürsünüz. Fakat, Üstad, o insanları kötüleme manasına gelebilecek tek kelime söylemez; siz onun sözlerinde sadece müjdeleri duyarsınız. Birisi Nurlar’ı yazmayı terk etse ve çekip gitse; o kat’iyen "Falan ayrıldı, gitti" demez. Eğer, o gidenlerden biri sonra tekrar dönüp gelir ve kalemini yeniden eline alırsa, işte o zaman "Şu kardeşimiz Haşir risalesini okumuş, çok beğenmiş ve on nüsha teksir etmiş; beni çok sevindirdi, adeta bütün dünyalar benim oldu; binlerce maşaallah, barekallah" der, onu takdir ve tebcil eder. Siz de düşünmeden edemez; kendi kendinize "O ne zaman ayrılmıştı ki?" dersiniz. Negatif noktaları görme yoktur Üstad’ın hayatında; o bütün mülahazalarını pozitif hususlara bağlamıştır. Öyle ki, gözünün menfi hadiseleri gören yanına perde çekmiştir adeta. İnsanlarda çok küçük de olsa bir parıltı aramış; karanlıklara hiç bakmamış. Bütün görüş ufkunu o ışıkçığa bağlamış. Sadece mü’minleri, dost ve yakınlarını değil, hasımlarını bile affetme ufkunda yaşamış ve şu sözleriyle bize de o ufku göstermiş; "Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim."

Ayrıca, muhatabımız kâfir bile olsa, ona veryansın etme, sınır tanımadan saldırma ve acımasızca sövüp sayma bir ibadet ve fazilet değildir. Peygamber Efendimiz, kendisine sürekli hakaret eden ve hep saygısızlıkta bulunan Ebu Cehil hakkında bile kötü söz söylemeyi tavsiye etmemiş; mesela, "Ebu Cehil’e on defa lanet okursanız, benim şefaatimi haketmiş olursunuz" gibi bir söz söylememiştir. Yani, Peygamber’e hakaret eden ve saygısız davranan insanlara bile lanet okumak ve gidip her yerde onların kötülüğünü anlatmak gibi bir ibadet olduğuna dair dinde herhangi bir kayıt göstermek mümkün değildir. Bir insan selim kalb taşıyorsa, çirkin sözler ne maksatla söylenirse söylensin onun ruhunda yara yapar. İnanmış bir gönül, fenalık hangi zaviyeden gelirse gelsin, kötü duygu ve tutkular hangi enstrümanla seslendirilirse seslendirilsin onlardan rahatsız olur ve o türlü şeylere karşı hep kapalı kalır. Kur’an-ı Kerim’in ta’lim ettiği ahlak çerçevesi içinde Rasûl-ü Ekrem Efendimiz öyle davranmıştır. Ebu Cehil öldüğü zaman, bir rivayete göre, sadece "Bu ümmetin firavunu öldü" demiş ama Mekke'nin fethinden bir müddet sonra Müslüman olan Ebu Cehil'in oğlu Hazreti İkrime'nin de bulunduğu bir mecliste, Ebu Cehil aleyhinde bazı sözler söylenince, "Babalarını kınamak ve haklarında kötü söz söylemek suretiyle çocuklarını rencide etmeyin" buyurmuştur. Peygamber Efendimiz bu beyanıyla, hem mü’minlere lüzumsuz sözler sarfetmemeleri tembihinde bulunmuş hem de yanında babasına hakaret etmek suretiyle oğuldaki cibilli duyguları harekete geçirmemeleri hususunda ashabını ikaz etmiştir.

Allah Rasûlü’nün afv u safh ve müsamahasına bir misal de Abdullah b. Ubey b. Selül’e karşı tavır ve davranışlarıdır. Bildiğiniz gibi, o bir münafıktı, hatta münafıkların başıydı. İfk hadisesi gibi pek çok fitnede onun parmağı vardı. Fakat, oğlu Abdullah çok güzel bir mü’mindi. Bir gün bu nezih oğul Peygamber Efendimize gelerek "Ey Allah’ın Rasûlü, kulağıma geldiğine göre, babam Abdullah b. Ubeyy’i öldürtecekmişsiniz. Allah’a yemin ederim, Hazrec kabilesi içinde benden daha fazla babasına hürmet eden bir kişi yoktur. Eğer kararınızı vermişseniz, bana emredin de, onu ben öldüreyim. Çünkü, korkarım ki, babamı başkası öldürürse, babamın katili halkın arasında gezerken nefsim beni rahat bırakmaz ve onu öldürmem hususunda benimle uğraşır. Böylece bir mü’mini bir kâfir yerine öldürmüş olurum ve Cehenneme müstahak hale gelirim!" demişti. Peygamber efendimiz de ona, "Hayır, biz babana merhamet ederiz. Bizimle beraber kaldığı müddetçe ona ihsanda bulunuruz" buyurmuştu. Ve Allah Rasûlü, Abdullah b. Ubeyy’in münafık olduğunu bildiği halde onun cenazesine iştirak etmiş; oğlu Abdullah’ın ısrarı üzerine kabri başında onun için mağfiret talebinde bulunacağı sırada "Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, Peygamberin de, müminlerin de yapacağı bir iş değildir." (Tevbe, 9/113) mealindeki ayet-i kerime nazil olmuş ve ondan sonra Peygamber Efendimiz müşrik ve münafıkların cenaze namazlarını kılmadığı gibi onlar için istiğfarda da bulunmamıştır. Bununla beraber, o gün sırtındaki temiz gömleğini çıkarıp Abdullah b. Ubeyy’in oğluna vermiş ve "Bunu babana kefen olarak giydir" demiştir.

Allah Düşmanını Affedemezsin

Rasûl-ü Ekrem Efendimizin bu davranışında da başka bir nükte vardır: Allah Teâlâ, "Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme." (A’raf, 7/199) gibi ayet-i kerimelerle afv u safhı emir buyurmaktadır; dolayısıyla, mü’minler, hataları büyütmemeli, elden geldiğince kusurları örtmeli ve en affedilmeyecek kabahatları bile bağışlamalıdırlar. Fakat, hiçbir mü’min, Allah’a ait hukukun söz konusu olduğu yerde, dine ve dindara düşmanlık edenler hakkında "Ben her şeyi affettim; Allah’ım, Sen de affet" diyemez. Ömür boyu Allah’ı inkar etmiş, dine hakarette bulunmuş, İnsanlığın İftihar Tablosu aleyhinde ağza alınamayacak sözler söylemiş, Kur’an’a dil uzatmış bir insanın affını dilemek kimsenin haddi değildir; öyle bir istek, her şeyden önce Allah’a karşı saygısızlıktır. Bu konuda mü’minler sadece "Ben diğer hakları hak sahiplerine havale ederek kendi hakkımdan vaz geçiyorum." diyebilirler. Nitekim, Allah Rasûlü de Abdullah b. Ubeyy’e karşı kendi hakkından vazgeçmiş ama onun için istiğfarda bulunmamıştır.

Affetmek, Rasûl-ü Ekrem'in (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâkıdır. O hayatı boyunca bu ahlakın gereğini ortaya koymuş; Mekke'de kendisine eziyet edenleri ve Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında müslümanlara saldırıp onları yok etmek isteyenleri bile sonradan İslâm'a girince affetmiştir. Kur’an-ı Kerim, Efendimizin bu güzel huyunu sena sadedinde, "İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever." (Al-i İmran, 3/159) buyurmuştur.

Evet, Allah Rasûlü ve selef-i salihîn efendilerimiz afv u safh yörüngeli bir ömür sürmüşlerdir ama güzel ahlaklı olmak, kusurları görmemek, hataları affetmek ve insanları bağışlamak bazen çok zordur. Öyle ki, biri gelir, size arkadan bir tekme vurur. Sonra hıncını alamaz, karnınıza da bir yumruk atar. Bakar ki, siz mukabele etmiyorsunuz, bu defa da yüzünüze bir tokat aşk eder. Bütün bu saldırılara bedel, adalet ve ruhsat aynıyla karşılık vermeye müsaade ediyorken, insanın af ve müsamaha yolunu tutması ve azimeti tercih etmesi ancak kulun kendisini unutması, enaniyeti terk ufkunda yaşaması ve bütün ağyar mülahazalarından kalbini arındırmış olmasıyla mümkündür.

Belh’i Unutmak Gerek!

Rivayetlere göre; İbrahim Ethem Hazretleri, Belh’de hükümdarlık sırası bekleyen bir prens iken tahtı, saltanatı ve dünyevî meşgaleleri terk ederek hakikat yolunda seyr u süluka durur; bir üstada el verir. Bir gün üstadı onu imtihan etmek için bir müridini görevlendirir. O da gider, ayağına geçirdiği mahmuz gibi bir şeyle İbrahim Ethem’in ayaklarına vurup durur. Ayaklarından kanlar akan İbrahim Ethem bize göre çok kâmilâne olan şu sözü söyler: "Dostum, biz nefis davasını Belh’te bıraktık, beyhude uğraşıyorsun." Bu söz imtihan için gönderilen müridin de çok hoşuna gider; muhatabının kötülüğü iyilikle savma alicenaplığını takdir eder. Sonra üstadının yanına varır, olup biteni anlatır. Üstad anlatılanları dinledikten sonra hükmünü verir, "Demek ki, o hâlâ Belh’i unutamamış." der.

İşte, afv u safh yolu bazen kendini unutmayı gerektirir. Kendini unutan insan çok geniş bir alanı hatırlamış olur. Hep nefsini gören ve sürekli onu öne çıkaran kimse ise, çok büyük bir alanı nisyana mahkum eder. Kendi nefsine ve cemaat enaniyetine karşı panjurları kapatan bir insan, bütün İslam alemine, hatta topyekün insanlığa açılan çok geniş bir pencerenin perdelerini kaldırmış ve mahlukâtın umumuna karşı sevgi ve alâka duyacağı bir koridora girmiş bulunur.

Hâsılı, kamil mü’minler, gönlünde merhamete yer bulunmayan ve düşmanlık duygusunu besleyip duran insanlar gibi olmamalı; Allah ahlakıyla ahlaklanarak, Cenab-ı Hakk’ın muamelesini esas almalıdırlar. Allah Teâlâ’nın, yılan-çıyan, arslan-kaplan, mü’min-müşrik ayrımı yapmadan bütün varlıklara rızık verdiği gibi; onlar da, Yaratan’dan ötürü, herkese ve her şeye karşı bir nevi alâka duymalıdırlar. İnsanları mahçup etmemeye azami gayret göstermeli, başkalarının en büyük hatalarına bile müsamahayla yaklaşmalı, onlardan özür beklemeden ve onların suçluluk psikolojisi içine girmelerine fırsat vermeden mümkünse maruz kaldıkları kötülüklere makul mazeretler bulmalıdırlar. Muhataplarının hatalarını yüzlerine vurarak onları utandırmamalı, suçluluk psikolojisine sürükleyerek kendilerini müdafaa etme zaafına düşürmemelidirler. Kendi hal ve davranışlarının bazı yanlış mülahazalara sebebiyet vermiş olabileceğini düşünmeli, bunu ikrar ederek muhataplarını rahatlatmalı ve ne yapıp etmeli, onları kin, nefret, adavet, gıybet, iftira gibi şeytanî tuzaklardan ve bu günahlara girerek ahiretlerini kaybetme talihsizliğinden korumalıdırlar.

Ağlattığın yeter, güldür onları!..

Ağlattığın yeter, güldür onları!..

Soru: Valideyne sevgi ve hürmetin sadece bazı özel günlere sığıştırılmaya çalışıldığı günümüzde, çoğu Kur'an talebelerinin dahi anne-baba hukukunu tam gözetmedikleri söylenebilir. Dine ve millete hizmet yolunda koşarken karşılaşılan çeşitli meşguliyetler ve hicret gibi zaruretler bu meselede mazeret teşkil eder mi?

Ahh Dâvâm!

Soru: Dâvâ adamı olmanın ve mefkûre yörüngeli yaşamanın çerçevesi nedir?

Cevap: Kullana kullana kabullendiğimiz "mefkûre" kelimesi hedef, gâye, ideal ve gâye-i hayâl gibi mânâlara gelmektedir ve bazıları "mefkûre" yerine "ideal" ya da "gâye-i hayâl" demeyi tercih etmektedirler. Aslında bu kelimelerin hepsiyle de hemen hemen aynı mânâ ifâde edilmekte; insanın, bir gâyeye bağlanması, bir dâvâya adanması, yüksek bir hedefe kilitlenmesi ve oturup kalkarken, yerken içerken bile o gâyeyi, o dâvâyı ve o hedefi düşünmesi nazara verilmektedir. Evet, dâvâ adamları ya da mefkûre insanları, bazen mefkûrelerine göre önemsiz işler yapsalar da, onları hep tâlî şeyler olarak görür, onlara ancak ihtiyaç nisbetinde zaman ayırır ve ilk fırsatta tekrar asıl vazifelerine yönelirler. Mesela, Enbiyâ-ı İzâm efendilerimiz tebliğ ve irşad vazifesini hayatlarının gâyesi bilmiş ve ömürlerini o gâyeye göre örgülemişlerdir. Şu kadar var ki; Peygamberlerin bağlandıkları dâvâya mefkûre, ideal ya da gâye-i hayal denemez. Onlarınki bir vazife ve sorumluluktur. Onların, bu vazifelerini herhangi bir çerçeve içine koymaları ve kendilerine göre değerlendirmeleri mümkün değildir. Çünkü o Allah'ın takdir ve tercihidir. O şahısları peygamber olarak seçme, onları vazifelerinin büyüklüğüne göre donanımlı olarak dünyaya gönderme ve onların kendilerini Hakk'a adamalarını temin etme gibi hususların hepsi Cenâb-ı Hak'tandır.

Nasıl Bir Gâye?

Peygamberler, Hak erlerinin en başta gelen zirve insanlarıdır ve onlar dini en üst seviyede temsil edebilecek bir fıtratta yaratılmışlardır. Fakat, onların altındaki insanlar için dini en mükemmel şekilde yaşamak ciddi bir irade ve gayrete bağlıdır; dinin emirlerini arızasız, eksiksiz ve kusursuz olarak, Cenâb-ı Hakk'ın tayin ve takdir buyurduğu af alanına giren yerlerde bile nefse karşı müsamahasız davranarak yaşamak da bir mefkûre olabilir. Bununla beraber, din kolaylık üzerine vaz' edilmiştir, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran kendi aleyhine bir iş yapmış olur ve yenik düşer. "Bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insan ne yaparsa yapsın yine de mutlaka bir kısım eksik ve kusurları vardır ve) galibiyet dinde kalır" mealindeki hadis-i şerif de bunu ifade eder. Öyleyse, dini yaşanmaz hâle getirmemek lazım. Kolaylık üzere bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dinde pek çok af alanı bulunduğunu, namazda da, oruçta da, haccda da af alanları var olduğunu bilmek lazım. Bu açıdan, dini yaşamayı bu espri içinde ele almak gerekir. Ancak, dini mükemmel şekilde yaşamak da insan için bir mefkûre hâline getirebilir. İnsan "Allah'ın izniyle, namazımı şu şekilde kılayım, orucumu şöyle tutayım, imkanım elverdiği ölçüde insanlara şu kadar yardım edeyim.." diyerek kendine daha büyük hedefler belirleyebilir. Hususiyle günümüzde önem arz eden, bütün ferdî vazifelerin önüne geçen ve Üstad'ın "farz içre farz" şeklinde işaret ettiği tebliğ ve irşad vazifesine daha bir tutkuyla bağlanabilir. Öyle ki, yatıp kalkıp hep onu düşünür, "Acaba ne yapsam ki, tavır ve davranışlarımı dinim adına daha faydalı hâle getirsem? Keşke hiç durmadan insanlara Rabbimi anlatsam, sürekli Peygamber Efendimizden bahsetsem. Sesimi her yere ve doğru bir şekilde duyursam. Doğru düşünsem, doğru şeyler söylesem ve söylediklerimi hâlime de aksettirerek dinimi doğru temsil etsem. İnsanlar benim eksik ve kusurlarımı görerek dini yanlış algılamasalar." diyebilir.

İşte, hayatını böyle bir gâyeye bağlayan insan, zamanla kendi kusurlarını da görmeye başlar. Dolayısıyla, dini hayatı, hâl ve tavırları adına eğrilmeye, eksik ve kusurlara girmeye çok fazla fırsat vermez kendi nefsine; dikkatli yaşar, iradesinin hakkını verir. Belki bazen nefis ve şeytandan gelen bir kısım cismânî ve bedenî arzu oklarına maruz kalabilir. Fakat, bağlandığı gâye onun yanlış adım atmasına mani olur. Mefkûre duygusu o insanda ihsan şuurunu tetikler. Allah'ı görüyor ya da O'nun tarafından görülüyor olma mülahazası herhangi bir günah ihtimaline karşı onu hemen teyakkuza çağırır. Hani, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) devrindeki iffet abidesi delikanlıyı hatırlarsınız. O genç bir yerde günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire "Allah'a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar." (A'raf, 7/201) mealindeki ayet diline dolanır. İçinde hissettiği o günah temayülünün şeytandan gelip gönlüne çarpan bir tayf olduğunu anlar, o esnada gözü açılır, durumunu basiretle gözden geçirir ve Allah'ı hatırlar; hatırlar da günahtan geriye durur. Fakat, gönlü ve vicdanı o günaha düşme korkusuna ve ihsan şuuruna muhalif davranmış olma endişesine dayanamaz ve genç oracığa yıkılır kalır.

Evet, hayatını din esasına göre nakşetmeye çalışan müttakiler Allah'ın emirlerine karşı gelmekten çok sakınırlar; kendilerini hiçbir zaman tam emniyette hissetmezler. Şeytan onlara da kanca atar, günah okları fırlatır. Fakat onlar bunu bildiklerinden, şeytandan gelen bir tayfın etkisiyle muvakkaten bakışları bulansa da çok geçmeden basiretleri açılır ve gerçeği sezerler; Allah'a sığınmak gerektiğini hatırlar ve vartadan kurtulurlar. Siz o çizginin insanı olarak yaşamaya karar verince, "Bu benim gâye-i hayâlim olsun, kendimi dine adayayım. Rabbim beni hep böyle görsün. O beni mutlaka görüyor; ben de onu görüyor gibi davranayım. Madem, O çok meselede mukabele istiyor; mesela, ‘Anın Beni, Ben de sizi anayım" diyor. Madem, mukabele Zat-ı Uluhiyetçe, âdât-ı İlâhiyece önemli bir şey; öyleyse ben de bir mukabelede bulunmalıyım." deyip ihsan tavrı ortaya koyunca, O da ayağınızın tökezlediği yerlerde düşmenize meydan vermez.

Mütecessis bir insan gibi davransak ve kendi hayatımızı dikkatle gözden geçirsek, biz de göreceğiz yarım adım yanlışa doğru gittiğimiz bir yerde O'nun tarafından iki adım geriye çekildiğimizi ve muhafaza edildiğimizi. Bir düşünelim, sefil insan yetiştiren bir dönemin ve sefalet hazırlayan bir ortamın çocukları olarak hepimiz sefalete sürüklenebilirdik. Fakat, birdenbire kendimizi sıcacık bir iklimde, aydıklık bir atmosferde bulduk. Yüzlerce, binlerce insan yürüyüp gidiyor ve sel gibi bir uçuruma akıyordu.. fakat, bizim için adeta bir köprü kuruldu, önümüze bir kapı açıldı; bize "gelin içeriye" dendi. Binlerce insanın boğulduğu nehirleri belki de ayağımız bile ıslanmadan geçtik; geçtik ve davet edildiğimiz o saadet iklimine girdik. Belki bulunduğumuz yerin ve konumumuzun hakkını tam veremedik.. belki O'na yakınlığın gerektirdiği tavra giremedik ve gönlümüzü tam ortaya koyamadık; ama her şeye rağmen, bütün bütün kaybedenlerden ve o dalalet denizinin yuttuklarından da olmadık. -Allah'a kainâtın zerreleri adedince hamd ü senâ olsun.- Biz belki sadece O'na kul olma isteğimizi ortaya koyduk; O da bize sahip çıktı ve küçücük isteğimize karşı şükründen aciz olduğumuz nimetlerle mukabelede bulundu.

"Dâvâm, Dâvâm!"

Hakk'ı anlatmak ve î'lâ-yı kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemlidir. Çünkü insan, bir dâvâyı ya da gâyeyi bütün varlığıyla sahiplenirse; hareket, tavır ve davranışlarını, hatta ağlama ve gülmelerini o gâye istikametinde değerlendirmeye çalışırsa, artık onun her şeyi dâvâsına mâtuf hâle gelir. Üstad diyor ya; "Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler. " Demek ki, benlikten tecerrüt etmenin, her şeyi bencilliğe bağlamaktan kurtulmanın yolu, O'na bağlanmak ve her şeyi O'nunla alakalı bir hususa bağlamaktır. Evet, insan "Hüve"ye bağlanırsa, "ene" girdabından kurtulur. Sürekli "O" der ve O'nu gösterirse, "ben" deyip durma saygısızlığından ve her meselede nefsini öne sürme bencilliğinden âzâde olur. O zaman, "sıfır"a sıfırlık düştüğünü, "Sonsuz"un hakkının da sonsuzluk olduğunu anlar.

Üstad hazretlerinin talebelerinden Vanlı Hamid Efendi şöyle bir hadise anlatır: Bediüzzaman Hazretleri, Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nden ayrıldıktan sonra Van'a gidiyor. Orada kaldığı senelerde bazen iki minare yüksekliğindeki Van Kalesine çıkıyor. Kaleye çıktığında da çok defa orada dik ve sarp bir yerde bulunan mağaraya iniyor. Bir seferinde yine hızlı hızlı mağaraya doğru giderken ve tam inecekken birden ayakları kayıyor. Ayağını koyacak, eliyle tutunacak bir yer bulamayan Üstad bir an boşlukta kalıveriyor. O an bile kendi canı ve hayatı aklına gelmiyor. Dâvâsını, dine ve millete hizmeti düşünüyor. Sesinin çıktığı kadar bağırıyor: "Dâvâm, Dâvâm!" diyor. Düştüğü yer, altı metre yüksekliğinde bir kayalık; fakat sanki gizli bir el onu itiyor ve o, üç metrelik bir kavis çizerek aşağıdaki mağaranın kapısı önüne iniveriyor. İşte bir mefkûre insanı.. işte bir dâvâ adamı.. "Benim yaşamam ancak Rabbim'i anlatırsam bir şey ifade eder; dinimi î'lâ edersem hayatımın bir mânâsı olur." düşüncesiyle dâvâsı için yaşayan bir kahraman. Dahası, bakın ne diyor: "Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Milletin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'ân'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur." Aslında, bu söz söylenemez; Bediüzzaman gibi sadece sabah ve akşam tesbihatlarında bile yedişer defa "Allahümme ecirnâ min'en-nar..." diyen bir insan Cennet ve Cehennemi hafife alamaz. Fakat, herkese Allah'ın duyurulması ve insanlığın kurtarılması onun nazarında öyle bir meseledir ki, o meseleyi dâvâ edinmiş, onu hayatının gâyesi bilmiştir; o dâvâ uğruna maddî-manevî her türlü fedakarlığı da göze almıştır.. ve Allah Teâlâ "dâvâm" diyen bir insanı çoğu zaman bir dalalet ve bir küfür bataklığına girmekten nasıl kurtarıyorsa, Üstadı da uçuruma yuvarlanmaktan kurtarmış, aşağıdaki mağaraya sağ salim koymuştur.

Dâvâ erlerinde ses ve söz hep aynıdır; onlar tarihin hangi döneminde ve nerede yaşarlarsa yaşasınlar hep aynı çizgi üzerinde birleşirler. Mesela, Bediüzzaman'ın sözleriyle Murat Hüdavendigâr'ın yakarışları sanki aynı gönlün terennümleri gibidir. O büyük Sultan, yüz bin kişilik Haçlı ordusunu yendiği Birinci Kosova Meydan Muharebesi başlarken "Ey Rabbim! Şu Murâd kulunun günahları yüzünden mâsum askerlerimi cezâlandırma. Onlar ki, buraya kadar, sâdece Senin adını yüceltmek için geldiler. Senin şânına lâyık bir zafer lûtfet ki, bütün Müslümanlar bayram etsin. Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle. Ve dilersen o bayram gününde şu Murâd kulun Sana kurbân olsun. Önce beni gâzi kıldın, murat buyurursan şimdi de şehit kıl." diye dua etmiş; zaferyâb olduktan sonra da en küçük bir gurura kapılmadığı gibi dizleri üstüne çöküp, şükür duygularıyla ağlayarak yüce Rabbine dua dua yalvarmış ve sözlerini şöyle bitirmiştir:

"Âb–ı rûy-i Habib-i Ekrem içün
Kerbelâda revân olan dem içün
Şeb–i firkatte ağlayan göz içün
Din yolunda beni şehid eyle
Ahirette beni saîd eyle."

Hazreti Murat Hüdavendigâr duasını tamamladıktan kısa bir süre sonra da kahrolası bir elle, Milos Kopiliç adında yaralı bir Sırp tarafindan hançerlenerek şehit edilmiştir.

İşte o da tam bir dâvâ adamıdır ve dâvâsına hizmet ederken beklentisizdir; devlet ve servet derdinde değildir. Hep ordusunun başında ve muharebe meydanlarındadır ama aynı zamanda o kadar saffet içindedir ki, bir gün hocasına gelir ve "Sizler nasıl oluyor da ilk tekbirde Kâbe'yi görebiliyorsunuz; ben senelerdir uğraşıyorum ama ancak ikinci veya üçüncü tekbirde Kâbe önümde beliriyor." der. O kadar berrak ve Allah'la irtibatlı bir gönlü vardır; pusulayla değil de, kendi kalb gözüyle ayarlıyordur kıbleyi. İmam bir tekbirle hemen namaza durduğundan onun da gördüğünü zannediyor ve diyor ki, "Ne mutlu sana, sen bir tekbir alınca hemen Kâbe'yi görüyorsun, ben çocukluğumda yaptığım hatalardan mıdır nedir iki veya üç tekbir almadan göremiyorum onu!" Evet, bu büyükleri her yâd edişimde M. Akif'in sözlerini hatırlıyorum; gelecek adına ümitsiz olmasam da (az değiştirerek) şöyle demek geliyor içimden:

"Ne âlî kavm idik, hayfâ ki sefil ettiler;
Bütün ümmîd-i istikbâli müstahîl ettiler."

Ganimet Bilinmesi Gereken Beş Nimet

Meselenin bir diğer yanı da şudur: Bir mefkûre insanı, sürekli Cenâb-ı Hakk'ın değişik zamanlarda ihsan ettiği fırsatları kollar. Eline geçen her fırsatı O'nun hesabına değerlendirir. Mesela, "Namazı hakkıyla eda etme şuurunu canlandıralım; zihinlere tevhid düşüncesini yerleştirelim; nazarları ahirete tevcih edelim." mülahazalarıyla sabahlar akşamlar. Bakar ki, insanları sadece bir kısım kanunlarla ve bazı kaidelerle hizaya getirmek çok da mümkün olmuyor. Çocuklara, gönüllerini yumuşatacak, onları kanatlandırıp uçuracak şeyler veremiyoruz. Delikanlıların irade zimamını çekip onları fenalıklardan alıkoyamıyoruz. Ümitsizlik ve inkisar içinde kıvranan ve ömrünün sonunu hep abûs bir çehreyle geçiren yaşlılara bir ümit ve inşirah vesilesi sunamıyoruz. Öyleyse, çocuğu, genci ve yaşlısıyla bütün insanlara inşirah verecek bir vesile mutlaka bulunmalı... İşte, mefkûre insanı bu mülahazalarla dolar ve herkesi o aranan vesileye, yani, Allah'a mülâkî olacakları bir güne inanmaya çağırır.

Evet, sararıp dalından düşen yapraklar misali her gün birer birer dünyadan kopup giden insanları gördükçe ye's ve inkisara düşmemenin tek çaresi Allah'a mülâkî olacağımız bir güne inanmaktır. Sanki insanlar bir trende yol alıyorlar, belirli belirsiz bazı yerlerde insanları tutup pencerelerden dışarıya atıyorlar ve herkesin düştüğü yer onun mezarı oluyor. Böyle bir hayat treninde seyahat eden insanların hangisine ve ne zaman "çık çık" denileceği belli değil. Her gün birileri kopup gidiyor, sen de görüyorsun; senin trenden atılma anın ne zamandır ve mezar yerin neresidir, onu da bilmiyorsun. Hayat nimeti sana bir kereliğine verildi, hedefe de bir kere varacaksın ve oraya vardıktan sonra da artık geriye dönemeyeceksin. Öyleyse, idrak ettiğin zamanının ve bulunduğun yerin kıymetini bilmeli, âdetâ iki veren, üç veren, yedi ya da yetmiş veren başaklar gibi olmalı ve hayatını azamî derecede değerlendirmeye bakmalısın. Dönüşü olmayan bu yolda eline geçen bütün fırsatları çok iyi değerlendirmeli ve sırtına alabildiğin kadar azık alarak ötelere gitmelisin. Bazılarının Sûzî'ye, bazılarının da Yunus Emre'ye isnat ettikleri şu sözler ne de hoştur:

"Demedim mi, demedim mi/Gönül sana söylemedim mi,
Gönül mürgi yuvasından/Uçar bir gün demedim mi?.."

İlahi olarak da söylenen bu sözlerin güftesinde şu bölüm de var mı bilemiyorum:

"Canım derviş, gözüm derviş/Çalış maksuduna eriş
Bu gafletle baş olmaz iş/Geçer fırsat demedim mi?.."

Evet, hayat iyi bir fırsattır. Gençlik iyi bir fırsattır. Meseleleri doğru anlama, mefkûreyi en önemli meşgale yapma ve Allah'ın verdiği imkanları bu uğurda iyi değerlendirme çok iyi birer fırsattır.

Bu sözler bana bir hadis-i şerifi hatırlattı: Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki;

"Beş şeyden evvel beş şeyi ganimet bil: İhtiyarlamadan, aciz ve düşkün duruma düşmeden önce gençliğinin, hasta olmadan evvel sıhhatinin, fakir düşmeden evvel zenginliğinin, işin gücün artmadan evvel boş vakitlerinin ve ölüm gelmeden önce de hayatının kıymetini bil!"

Demek ki, gençlik çok büyük bir nimet. O gençlik nimetine karşı iffet şükrüyle mukabele etmek lazım. Bir insanın, kanı galeyanda olduğu bir dönemde en hora geçen şey nedir acaba? Tabii ki, iffetli yaşamak, haram karşısında eğilmemek ve günahlara girmemektir. O gençlik nimetine şükür, iffetli ve günahlara karşı dikkatli yaşamakla olur. Öyle ise, gençliğin böyle bir nimet olmasını ganimet bil. O gençlik gücünü, delikanlılık dinamizmini, î'la-yı kelimetullah istikametinde, bağlandığın ve "mefkûrem" dediğin o dâvâ uğrunda kullan.

Sağlıklı ve zinde iseniz, hergün yüz rekat namaz kılmak isteseniz de zorlanmadan kılabilirsiniz. Altmış-yetmiş yaşına geldiğinizde biraz zorlanırsınız. Çünkü uykunuzu tam alamazsınız, her gece üç-dört defa kalkarsınız, kalktıktan sonra da bir saat yatakta kıvranmadan yeniden uykuya dalamazsınız, dinlenemeyen o bünyenizle de gönlünüzce ibadet ü taat yapamazsınız. Hastalığa dûçar olduğunuz zaman da yatağın içinde döner durursunuz, acı ve ağrılarla inlemektan başka şey düşünemezsiniz. Belki sadece çektiğiniz şeylere sabretmenin sevabını alırsınız; ama çelik-çavak hizmet etmeye ve ibadet ü taati ciddi bir şevk ve canlılık içinde yerine getirmeye tâkât bulamazsınız. Güç ve kuvvetinizin aşk u şevkinize ayak uydurabildiği dönemlerde, o ibadet ü taati göğüsleyebilecek durumda olduğunuz zaman, yani gençlik döneminizde ve sıhhatli olduğunuz anlarda onu yapmanız lazım.

İnsan, çeşit çeşit meşguliyetlerle kuşatılmadan evvel boş zamanlarını da fırsat bilmeli; dilediği gibi kullanabileceği her dakikayı adeta bir ganimet gibi, Allah'tan gelmiş bir hazine gibi değerlendirmeli. Ve fakirliğe düşmeden evvel de servertinin kıymetini bilmeli. Belki fakirlik de bir yönüyle ganimet bilinmesi gereken bir şeydir; fakat, fakirlik bir yokluktur; yok olduğundan dolayı ganimet olarak bilinmez, ona karşı sadece sabredilir. Bir imtihan olarak kabul edilip dayanılır ve sevab kazanılır. Ganimet bildiğimiz şey ise, bir mevcuda bakar, var olana delalet eder. O, mevcudun değerlendirilmesini ifade eder ve kıymetini bilerek şükrünü eda etmeyi gerektirir.

Hasılı, bir mefkûre insanı, Allah ona ne vermişse, hepsini O'na yaklaşma, hep O'nu duyurma, sürekli O'nu anlatma ve daima O'nun yolunda olma istikametinde kullanır. Kendi kurtuluşunu başkalarını kurtarmada arar, bütün hareketlerini ruhunun derinliklerinde mefkûreleştirebildiği bir mes'uliyete bağlar; ferdî sorumluluk sınırlarını aşkın bir merhamet irâdesi ve bütün insanlığı kucaklayacak enginlikte bir şefkatle yitirdiğimiz ruh ve mânâyı ihya etmeye çalışır.

Ahiret talipleri ve dünya düşkünleri

Soru: Kur’ân-ı Kerim, sadece dünya nimetlerini isteyen insanların ahirette nasipleri olmayacağını anlatıyor. Bu hususu nasıl anlamalıyız?

Cevap: Kur’ân-ı Kerim, pek çok âyetinde dünyaya talip olanları, ahiret nimetlerini isteyenleri ve hem dünya hem de ahiretteki hayır ve bereketten istifade yolları arayanları anlatıyor. Bu üç grup için de birer misal verebiliriz:

“Kim ahiret mahsulü isterse, onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz; ama ahirette onun hiç nasibi olmaz” (Şûrâ, 42/20).

“Kim dünya hayatını ve dünyanın ziynet ve şatafatını isterse, biz orada onların işlerinin karşılığını kendilerine tam tamına öderiz ve onlara dünyada asla haksızlık yapılmaz. Fakat onlar için ahirette ateşten başka bir şey yoktur. Onların dünyada yaptıkları bütün işler hatta iyilikler bile, heder olmuştur; bütün yaptıkları boşa gitmiştir” (Hûd, 11/15-16).

“Bazı kimseler ‘Ey Yüce Rabb’imiz, bize vereceğini bu dünyada ver!’ derler. Bunların ahirette nasipleri yoktur. Bazıları da, ‘Ey bizim Kerim Rabb’imiz! Bize bu dünyada da iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellikler ver ve bizi cehennem ateşinden koru!’ derler. İşte bunlar kazandıkları şeylerin hayır ve bereketini fazlasıyla bulurlar. Allah, hesabı çok çabuk görür” (Bakara, 2/200-202).

Aslında, istenmesi ve arkasına düşülmesi gereken şey bellidir. Altmış yetmiş senelik bir ömür boyunca elde edilecek iyilik ve güzellikle, sonsuz bir hayattaki nimet ve ihsanlardan hangisinin daha çok arzu edileceği açıktır. Tabi ki, akıl ve şuuru yerinde olan bir insan, “dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatının ve o cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâl’in daire-i rahmeti ve mertebe-i huzuru”ndaki nimet ve ihsanlara iştiyak duyacak, ahiretteki iyilik ve güzellikleri arzulayacaktır.

Ne var ki, insan acelecidir. Peşin ücrete meyillidir. Bu meyil, bir de imansızlıkla kuvvet kazanırsa, âdemoğlu dünyanın geçici lezzetlerini hedef edinecek, onların arkasında gafilâne bir yol takip edecektir. Bir insan sadece dünyayı isteyince, Cenâb-ı Hak o kulun istediklerini bütünüyle verebilir. Fakat o insan, yalnızca dünyayı talep etmiş, ahirete ait bir arzu ve istek ortaya koymamışsa kendi fıtratına ters hareket ediyor demektir. Çünkü, insanın tabiatı ahireti istemeye açıktır; bunu görmezlikten gelip bir tek dünya için dua eden kendi tabiatına ihanet etmiş olur. “İnsan ebed için yaratılmıştır, ebede mebustur ve ebedden başka hiçbir şeyle tatmin olamaz” şeklindeki vicdanî sesi duymuyor ve bu ses çizgisinde istekler ortaya koymuyorsa tabiatını seslendirmemiş, özüne yabancı düşmüş olur. Bu yanlışının bedeli de ahiretteki nasipsizliğidir.

Diğer taraftan, ahiret ve ahiret ötesi şeyler, biraz insanın kabullenmesine vâbeste hususlardır. Hani şimdilerde üç boyutlu resimler var. Onlara ilk kez bakan insan sadece düz bir satıhla karşılaşıyor, anlamsız bazı şekiller görüyor. Eğer, daha başka şeyler görebileceğine inanırsa, bakışını o satıh üzerinde yoğunlaştırıyor, belli bir açı yakalıyor ve üçüncü boyuttaki şekilleri görebiliyor. Fakat sadece o sathı görme niyetiyle baksa, nazarını yalnızca düz zemine hasretse, o zemin haricinde herhangi bir şey göremiyor. Aslında, o düz satıhta bir üçüncü, bir dördüncü buudu görmek mümkün olsa da, o insan bir şey göreceğine inanmadığından dolayı, onun için üçüncü buud, dördüncü buud söz konusu olmuyor ve düz sathın ötesi hep perdeli kalıyor.

Burada istidrâdî bir şey arz edeyim: Mesela, şu mekânda iyi baktığınız zaman dört buudlu görebileceğiniz şeyler vardır. Çok defa o buudları ayırt etmeye çalıştım ve o nazarla baktım; bir noktadan sonra onlarda dördüncü buudu müşahede ettim. Birinci kıt’ada görülen şeyler, daha arkada daha genişçe görülen şeyler, bir sonraki perdede de ziyadesiyle derin görülen şeyler... İşte bu görme, im’an-ı nazara ve biraz da kabule bağlıdır.

Evet, ahiret ve ahiret ötesi perdeler de bir kabul ve im’an-ı nazarla bilinir ve aşılır. Ahirete, öldükten sonra dirilmeye, mahşere, cennet ve cehenneme inanmayan insan, öbür tarafta işin hakikatini göreceği âna kadar sürekli bir berzah yaşayacaktır. Bin sene kabirde kalsa da berzahta gibi olacaktır. Ahirete inanmadığı için sürekli bir yok olma korkusu yaşayacak; orada, yok olmanın ıstırabını dünyada duyduğundan daha fazla duyacaktır. Dünyada değişik şeylerle teselli olsa da, orada sadece ebedî yokluğu duyacak ve herhangi bir teselli kaynağı da bulamayacaktır. Daimî yok olmanın demir parmaklıkları arasında kalacaktır. O insanın itikadı ötede yokluk olarak inkişaf edecektir. Çünkü, orada itikadın, kabul ve iz’anın inkişafı mahiyetinde bir yaratma olacaktır. O insanın dünyadaki itikadı yokluk yörüngeli olduğundan dolayı, ötede de yokluk olarak inkişaf edecek ve o derin bir yokluk duyacaktır.

İşte, “İman bir mânevî tûbâ-i cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, mânevî bir zakkum-u cehennem tohumunu saklıyor” sözünü sadece dünyada imanın insana verdiği huzûzât-ı nâmütenahiye (bitip tükenmez lezzet ve hazlar) ve küfrün insanın içinde hâsıl ettiği ıstırap şeklinde anlamamak lâzım. İmandaki cennet çekirdeği de, küfürdeki zakkum tohumu da bir gün inkişaf edecektir. İman bir cennet bahçesi gibi inkişaf ederken, o zakkum çekirdeği de bir gayya meydana getirecek ve sahibini yutacaktır.

Ahirete inanmayan ve ahiret nimetlerini, iyilik ve güzelliklerini istemeyen insan bir yokluk tohumu taşıyordur ve ötede bu tohum inkişaf edecek, sahibine de yokluk hicranı yaşatacaktır. Bundan dolayı, ahirete inanıp onun arkasına düşmeyen insan bu yanlış itikadının adem olarak inkişaf etmesiyle nasipsizlerden olacaktır.

Telif Hakkı © 2020 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.