• Anasayfa
  • Kırık Testi - Fethullah Gülen Web Sitesi

Bizi Bu Belde Halkına Sevdir Allahım!

Soru: Dua Mecmuası'nda da yer aldığı üzere Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) teşrif edeceği bir beldeyi gördüğü zaman, "Allahım, bizi bu belde halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir." diyerek dua ediyor. Dünyanın dört bir tarafına açılan hizmet sevdalıları için Efendimiz'in fem-i güherinden sâdır olmuş bu dua neler ifade eder?

Bizim nefislerimizle Efendimizin nefsi birbirinden farklı özelliklere mi sahip?

Belki… Onun kendine mahsus bir nefsi, nefs-i zâkiyesi (her zaman temiz kalan), nefs-i zekiyyesi (tam anlamıyla saf, duru ve tertemiz) vardı, tamamıyla ona ait, ona özel... Şöyle de yorumlanabilir: Belki onun nefsi de nefse ait hususiyetleri ihtiva ediyordu; ama onlar Efendimizin iradesi karşısında çok fazla dayanamamışlardı.

Zerdüşizm, Brahmanizm veya Hermetizm’deki nur-zulmet anlayışını kabullenmesek de, ortada bir gerçek var ki onu ifade etmek durumundayız; ortada şeytanî ve melekî yanları ile bir insan var. Nefs-i emmare de (insana devamlı kötülüğü emreden nefis) işte bu insanın içinde şeytanın ajanı gibi çalışır. O, nefs-i emmare olarak kaldığı sürece insanın mahiyetinde şeytan hesabına casusluk yapan bir varlıktır. Sürekli onun direktiflerini yerine getirir ve insan ondan kurtulacağı âna kadar şeytanın kendisine olan yakınlığını bertaraf edemez. Şeytana yakın olduğu sürece de, -Allah insana şah damarından daha yakın olsa bile- insan, Allah’tan uzak olur.

Bolluk ve Darlıkta Mü'mince Duruş

Soru: Biliyoruz ki hem refah ve bolluk zamanlarının hem de zor ve sıkıntılı dönemlerin kendine mahsus bir kısım imtihanları vardır. Bütün bu imtihanlarda kaybetmeme adına mü’mince tavır ne olmalıdır?

Cevap: En başta ifade etmek gerekir ki bir mü’minin yüce bir mefkûreye bağlanması ve bütün hayatını bağlı olduğu mefkûre etrafında örgülemesi, maruz kalacağı imtihanlar karşısında onun adına önemli bir kalkan olacaktır. Eğer bir insan, “Hizmet varsa yaşamaya değer, yoksa yaşamanın da bir anlamı yoktur.” düşüncesini vird-i zeban edebiliyor ve dünyada kalmasının anlamını, kendisini adadığı davası adına bir şeyler yapabilme imkânına bağlıyorsa, ne nimetlerin sağanak sağanak başından aşağı yağması onu baştan çıkarabilecek ne de amansız hâdiselerin tazyiki onu isyana sevk edecektir.

Ne var ki böyle bir duygu ve düşünceyi içe sindirme ve tabiata mâl etme çok zordur. İnsanın sürekli içten gelen bir heyecanla bunu duyması, beyninin bütün guddelerinde hep bunu hissetmesi ciddi bir fedakârlık ve adanmışlık gerektirir. Hakiki bir mü’min bu zoru başarmaya talip olmalıdır. O, hayatını i’lâ-i kelimetullah düşüncesine bağlamalı, bundan yoksun bir hayatı boş ve anlamsız görmeli, bu düşünceden koptuğu takdirde cansız bir cenazeye dönüşeceğinden korkmalıdır.

Evet, Allah rızasının, O’nun adını muhtaç sinelere duyurma cehdinin ötesindeki her şey tâlidir; olsa da olur, olmasa da. Rahat olsa da olur, olmasa da; hane olsa da olur, olmasa da; makam olsa da olur, olmasa da; servet olsa da olur, olmasa da. Fakat i’lâ-i kelimetullah için bunu diyemeyiz. Zira biz, onu oldurmak için burada olmuşuz. Yaratılışımızın asıl gayesi, sinelerde bu duyguyu canlandırabilmek, yaşatabilmektir. Bu açıdan bir mü’minin kilitlenmesi gereken asıl ve öncelikli hedefi bu olmalıdır.

Esasen bu meseleleri derinlemesine duymaya namzet olanlar çoktur. Allah, çoklarını bu donanımda yaratmıştır. Fakat önemli olan, istidat ve kabiliyetlerin inkişaf ettirilmesidir. Donanımın buna müsait olması yetmez; iradenin hakkının verilerek içteki istidatların ateşlenebilmesi, harekete geçirilebilmesi gerekir. Bir kıvılcımla, bir kibritle içini aydınlattıktan sonra da soluk soluğa bütün yeryüzünü dolaşıp, tutuşmaya namzet ne kadar mum varsa tamamını ateşleme azminde olmak gerekir. Allah yolunda yapılan, insanlığa hizmet adına ortaya konulan her işe bir mum tutuşturma şeklinde bakılabilir. Hz. Mevlâna’nın ifadesiyle bir mum, başka mumları tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez.

Başarılar Karşısında Mü’mince Mülâhazalar

İnsanın sa’y ve gayretine terettüp eden her türlü güzel netice, Zât-ı Ulûhiyet’in birer ihsan, ikram ve teveccühü olması itibarıyla çok kıymetlidir, çok büyüktür. Fakat insan, kendi nazarında bunları yetersiz görmeli ve “Allah’ın bana ihsan etmiş olduğu imkânlarla çok daha büyük işler başarılabilirdi.” diyerek daha fazlasına talip olmalıdır. Küre-i arzın yarısına söz dinletmiş biri olsa bile, “İrademin hakkını veremedim. Allah’ın ihsan ettiği imkânlarla duygu ve düşüncemi bütün dünyaya ulaştırabilirdim.” mülâhazalarını taşımalıdır. Aynı zamanda o, elde ettiği bütün başarıları Cenâb-ı Hak’tan bilmeli ve sürekli, “Bunları bana lütfeden Hazreti Allah’tır.” demelidir. Kendisini, haccetmek üzere Kâbe yollarına düşen karınca gibi görmeli, Allah’ın lütfu olmayınca çıktığı yolculuğu tamamlayamayacağının şuurunda olmalıdır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, aza şükretmeyenin çoğa da şükretmeyeceğini ifade buyurur. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 30/390) Bu açıdan Allah’tan gelen en küçük şeye bile şükretmek gerekir. Aksi takdirde O’na karşı saygısızlık yapılmış olur. Zira her şey Allah’ın eliyle meydana gelmektedir. Elde ettiğimiz şey, çok küçük olsa bile onu yaratan Allah’tır. Allah’tan gelmesi itibarıyla da küçük görünen şeyler bile gerçekte çok büyüktür. Fakat elde edilen başarıları bize bakan yönüyle küçültebildiğimiz kadar küçültmeliyiz. Dünyada bin tane üniversite açmış olsak, bunu az görmeli niye on bine ulaşamadık, demeliyiz.

Esasında bir mü’minin, yaptığı işleri, kendine ait yanıyla ayaklar altına alınıp ezilecek şekilde görmesi, yüzüne gözüne bulaştırdığını düşünmesi; fakat Zât-ı Ulûhiyet’in teveccühünün bir semeresi olması itibarıyla da çok küçük muvaffakiyetleri bile tebcil etmesi, haddizatında bir çelişkidir; düşünce istikametini koruyabilme ve hâdiseleri doğru değerlendirebilme adına onu dengede tutan güzel bir çelişki. Yoksa insanın elde ettiği başarıları kendisinden bilmesi, muvaffak olduğu güzel işleri kendine bakan yanıyla büyük görmesi, onun gurur ve kibir dünyasını besleyip büyütecektir.

Nimetler içinde yüzen, sürekli muvaffakiyetler sergileyen bir kişi, bunları kendinden biliyorsa hiç farkına varmadan Allah’a şirk koşuyor demektir. Bu yönüyle de, أَنَا رَبُّكُمُ الْأَعْلَى “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” (Nâziât sûresi, 79/24) diyen Firavun’dan bir farkının olmadığı söylenebilir. Dolayısıyla ortaya konulan güzel işlerle Cennetlerin elde edilmesi de Cehennem’e müstahak hâle gelinmesi de mümkündür. Mesela çaba ve gayretleriyle ülkeyi baştanbaşa Cennet hâline getiren bir insan, “Bunu kendi dehamla başardım.” dediği anda hiç farkına varmadan şirk bataklığına saplanmış demektir. Oysaki bu güzellikleri kendine mâl etmek yerine öncelikle asıl sahibine (celle celâluhû) verebilse, ardından da, neticenin hâsıl olması için emek sarf edenlerin gayretlerini, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına şart-ı âdi planında bir davetiye manasına hatırlayabilse, Firdevslere otağını kurabilir.

İnsan bazen Karun gibi doğrudan, إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي “Ben bu servete ilmim ve becerim sayesinde kavuştum.” (Kasas sûresi, 28/78) sözleriyle ilâhî lütufları kendine mâl edebileceği gibi, bazen de hâl ve tavırlarıyla, işaret ve mimikleriyle bunu ortaya koyabilir. Neticede bunların hepsi şirk kokan ifade ve tavırlardır. Şirkten şükre geçmenin yolu ise büyük küçük her şeyi Cenâb-ı Hak’tan bilme ve O’na ait olması itibarıyla takdir etmedir. Nefse bakan yönü itibarıyla İstanbul’un fethi bile küçüktür; Allah’a bakan yönü itibarıyla ise yerde çırpınan bir karıncayı kaldırıp yuvasına koyma dahi çok büyüktür. Allah’ın hukukuna karşı çok duyarlı olmak lazım.

Vahyin sağanak sağanak yağdığı bir evde neş’et eden ve Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) on seneye yakın hayat arkadaşlığı yapan Âişe-i Sıddîka, Allah Resûlü’ne, “Yâ Resûlallâh, Acaba eşinizi ahirette hatırlar mısınız?” diye soruyor. Allah’ın büyük lütuflarına mazhar olan anamız, ne ameline ne de Efendimiz’e olan yakınlığına güveniyor. Efendimiz’in şefaatiyle kurtulabileceğini ümit ediyor. Efendimiz de onun bu sorusu karşısında, “Yâ Âişe, üç yerde hatırlayamam: Hesabın görüldüğü yerde, mizanda ve sıratı geçerken.” buyuruyor.

Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in ve diğer pek çok sahabinin duygu ve düşünceleri de bundan farklı değildir. Nitekim ömrünü i’lâ-i kelimetullah yolunda geçirmiş olan Hz. Ömer’i, başını yere koymuş, “Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i mahvetme Allah’ım!” derken görürüz. Yaptığı amelleri kendisine bakan yönüyle küçük, Allah’a ait tarafıyla ise büyük görme meselesi, bu zatlarda tam anlamıyla temessül etmiştir. Acaba içimizde, kıtlıkları, kuraklıkları, zelzeleleri, toplumun değişik kesimlerinin birbirine düşmesini, zalim ve münafıkların başımıza musallat olmasını kendinden bilen, yüzünü yere koyup yalvaran, iki büklüm olup kıvranan ve “Allah’ım, benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diyen kaç kişi vardır?

Kadere Rıza

Nimetlerle serfiraz olma ve rahata kavuşma insanı küstahlaştırabileceği gibi bela ve musibetlere maruz kalma da onu isyana sevk edebilir. Hâlbuki mü’mine düşen, bütün bunların birer imtihan olduğunu unutmama ve hayatını sabır, şükür ve rıza dairesinde geçirmedir. Nitekim Hz. Sadık u Masduk’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ، وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ “Allah’ın takdir buyurduğu şeylere razı olması insanoğlu için bahtiyarlık sebebi olduğu gibi, O’nun takdir buyurduğu şeyleri hoşnutsuzlukla karşılaması da onun adına bedbahtlık sebebidir.” (Tirmizî, kader 15)

Bu sebepledir ki Allah’a gönülden inanan bir insanın, رَضِينَا بِاللهِ رَبًّاوَبِالْإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولًاRab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak da Hz. Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) razıyız.” (Buhârî, ilim 29; Müslim, sıyâm 197) duygu düşüncesini hep hatırında tutması ve bu mübarek sözü vird-i zeban etmesi çok önemlidir. Mü’min, bu sözleriyle, insanı var eden, yetiştiren, terbiye eden, onun hakkında değişik takdirlerde bulunan Allah’ın rubûbiyetinden; bir din, diyanet ve sistem olarak vaz edilen İslâm’dan, onun bize yüklediği bütün mükellefiyetleri gönül rızasıyla yerine getirmekten ve Hazreti Muhammed Mustafa’nın da peygamber olmasından razı olduğunu ifade etmiş olur.

 “Ne yaptım ki bu sıkıntılar başıma geldi! Neden bütün belâlar gelip beni buluyor?” şeklindeki sözler, mü’mince sözler değildir, mü’mine yakışmaz.

İnsanın, yaşanan olumsuz hâdiseleri Cenâb-ı Hakk’ın takdiri olarak görmesi ve bu takdirin de kendi hata ve günahlarına bağlı olabileceğini düşünmesi, onu, rızaya muhalif duygu ve düşüncelerden, -haşa- Rabbiyle iç cedelleşmelere girmekten kurtaracaktır. Kur’ânî mantık da bunu gerektirir. Zira pek çok âyet-i kerimede, maruz kalınan sıkıntıların sebebi olarak insanların işlediği hata ve günahlar gösterilmiştir. Bu açıdan bir mü’minin ağzından çıkacak sözler şunlar olmalıdır: Demek ki bir kısım günahlarımız varmış ki Allah bize bazı güveleri musallat etti. Onlar bizim asıl günahlarımızı bilemediklerinden ötürü sevaplarımıza iliştiler. Hz. Pir’in dediği gibi, bizim hiç yapmadığımız, yapamayacağımız, hatta düşünemeyeceğimiz şeylerden dolayı bize hücum ettiler.

Eğer yaşanan sıkıntılara bu şekilde yaklaşılırsa içte kabaran hafakanların üzerine rıza iksiri dökülerek eritilebilir. Bu iksir sayesinde, kafa karıştıran, beyin guddelerinde dolaşıp duran, kortekse girip oradaki dosyaları kirleten bütün olumsuz düşüncelerin üstesinden gelmek mümkün olur.

Allah’ın rızasını kazanmaktan başka maksatları olmayan samimi ve fedakâr gönüllere reva görülen kötülükler, düşmanca muameleler, zulüm ve gadirler karşısında zaman zaman bazı olumsuz mülâhazalar akla gelebilir. Hatta bunlar insanın uykusunu alıp götürecek, ona cinnet geçirtecek ölçüde ağır da olabilir. Nereden biliyorum bunları? Çünkü çok defa kendim yaşıyorum. İşte bu tür durumlarda, müstakim bir kısım düşüncelerle zihindeki bu tür olumsuzlukları izale etmeyi bilmelidir.

Ayrıca biz, dar ufkumuz ve kısır düşüncelerimizle, çoğu zaman meydana gelen hâdiselerin ne tür güzellikler doğuracağını da bilemiyoruz. Zaman zaman söylemişimdir. Eğer hayat serencamım benim düşünce ve plânlarıma bağlı cereyan etseydi, Korucuk köyünde Ramiz Efendi’nin oğlu olarak kalırdım. Fakat bugünden geriye dönüp sergüzeşt-i hayatıma baktığımda Cenâb-ı Hakk’ın tevcih ve lütuflarını daha net görebiliyorum.

İnsan, hususiyle can sıkıcı ve boğucu hâdiselerin çarkları arasında preslenirken olup bitenleri doğru okuyamayabilir, tekvinî emirleri yorumlamada bir kısım yanlışlıklara girebilir. Fakat daha sonra her şey daha berrak ve şeffaf olarak ortaya çıkmaya başlayınca hiç farkında olmasak da Allah’ın hayatımıza yön verdiği ve bizi ilâhî lütuflar ile serfiraz kıldığı anlaşılır. Bu sebeple insan, daha sonra Allah karşısında mahcubiyet yaşamak ve ızdırapla iki büklüm olmak istemiyorsa, yaşadığı hâdiseler hakkında hüküm vermede acele etmemeli ve asla rızadan ayrılmamalıdır.

Allah, bazen vereceği nimetleri zor ve çileli bir yolun sonunda verir. Bazen sizi öyle bir güzergâha iter ki orada inişler, çıkışlar, virajlar vardır. Bazen yokuşları çıkmanız bazen de kandan irinden deryaları geçmeniz icap eder. Bu tür zorluklarla mücadele ettiğiniz esnada bütün bunlara maruz kalmanızın ardındaki sırları anlayamayabilirsiniz. Cereyan eden hâdiselerin nereye varacağını bilemeyebilirsiniz. Fakat tepeye çıktıktan sonra dönüp geriye baktığınızda, daha önceki telâkki ve mülâhazalarınızın yanlış olduğunun farkına varır, “Ne kadar da isabetli bir yolda yürümüşüz.” dersiniz. Cenâb-ı Hakk’ın sevkinin ne kadar yerinde olduğunu görürsünüz. Bu açıdan, şimdiden neticenin hayır olacağı mülâhazasıyla, yürüdüğümüz güzergâhta takıldığımız şeyleri aşmaya çalışmalı ve Rabbimiz’in bize olan lütuflarını düşünerek şükretmeliyiz. (Devam edecek.)

Bozuk Kalplerin Hırıltıları

Soru: Bir ayet-i kerimede "Bilmediğin şeyin peşine düşme!" dendikten sonra kulak, göz ve kalp gibi organların da yaptıklarından mesul oldukları vurgulanıyor. Bu ayeti nasıl anlamalıyız; bu ilahî emrin gereği olarak nelere dikkat etmeliyiz?

Cenâb-ı Allah, İsra Sûresinin 36. ayetinde "Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de işlediklerinden mesuldür." buyurmuştur. Bu ayet-i kerimeyi doğru anlayabilmek için, dünya ve ahiret hayatımız hesabına faydalı olan bilgiyi öğrenme alanı ile kesin bilgimiz olmayan konularda zannımıza göre hükme varma ve bu zannın peşine takılarak insanların gizli hallerini araştırma mevzuunu birbirinden ayırt etmemiz gerekir.

Peygamber Mirası

İslâm, ilme, okumaya ve öğrenmeye büyük önem vermiştir. O kadar ki, nazil olan ilk vahiyde okumaktan, kalemden ve ta’limden bahsedilmiştir. Dinî görevlerini yerine getirecek ve helâl ile haramı, hak ile batılı birbirinden ayırt edebilecek kadar bilgi sahibi olması her müslümana farz kılınmış; fizik, kimya, tıp ve matematik gibi ilimler de en azından bazı müslümanlar tarafından öğrenilmesi gereken, aksi takdirde toplumun bütün fertlerinin sorumlu olacağı birer farz-ı kifaye sayılmıştır.

Dinimize göre ilim ve hikmet bizim yitiğimizdir; onun peşine düşmek, her yerde onu aramak ve nerede bulursak bulalım hemen almak da vazifemizdir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), "Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma; (bunların dışında kalırsan) helâk olursun" buyurmuştur. Bu açıdan ilmin peşine düşmek bir fazilet olarak ele alınmış, ilim talibi alkışlanmış, adeta göklere çıkarılmış ve bu dairenin dışında kalanların da helâkla yüzyüze olduğu vurgulanmıştır. İlim tahsil etmek için evinden veya yurdundan ayrılıp yollara düşen insanın geri dönünceye kadar Allah yolunda olduğunu söyleyen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bir hadis-i şerifi de şöyledir: "İlim tahsil etmek maksadıyla bir yere giden kimseye Allah Teâlâ Cennet yollarını açar. Melekler, ilme ve onu tahsil edene karşı memnuniyetleri ve tevazuları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar bile ilim talibi için Allah'tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibadet eden kimseye üstünlüğü, (bizim müşahedelerimiz açısından) dolunayın, görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler, miras olarak altın ya da gümüş değil, sadece ilmi bırakmışlardır. Kim o ilimden nasiplenmişse büyük ve değerli bir şey almış demektir."

İlmin ve ilim talibinin faziletine dair daha pek çok hadis-i şerif zikretmek mümkündür. Bunlar da göstermektedir ki; İslam cehalete razı olmamış, bir insanın kendi haliyle yetinip ilimden daha fazla nasip almak için gayret etmemesini ciddi bir dûnhimmetlik saymış ve öğrenip öğretmenin ömür boyu sürdürülmesini emretmiştir. Dolayısıyla, biz bilmediğimiz şeylerin arkasında olmak zorundayız. Kainatı doğru okuyamamışsak, onun dilini çözüp ifade ettiği hakikatleri mutlaka anlamaya çalışmak; Kur'an okumayı bilmiyorsak, hemen öğrenme yolları aramak; Kelâm-ı ilahîyi anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meal okumak ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmek ve mutlaka bilmemiz gereken şeylerin peşinde olmak mecburiyetindeyiz.

Su-i Zan ve Tecessüs

Fakat, ilim talibi olmak ile insanların gizli yanlarını ve kusurlarını araştırmak çok farklı hususlardır. "Bilmediğin şeyin peşine düşme!" şeklindeki emr-i ilahi "tecessüs"ü, yani, insanların gizli hallerini araştırmayı ve su-i zanna dayanarak onlar hakkında hüküm vermeyi yasaklamıştır. Bir başka ayet-i kerimede de "Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın." (Hucurât, 49/12) buyurulmuştur.

"Hakkında kesin bilgin olmayan konular arkasına düşme" mealindeki ayette geçen "kafâ" kelimesi "bir şeyin izini sürmek, adım adım takip etmek, peşine düşmek" manalarına gelmektedir. Eğer, bir insanın ruhunda herhangi bir hastalık varsa, o başkalarında da o hastalığın olduğunu zanneder ve diğer insanları da o marazla değerlendirir. Mesela, onun bunun malını aşırmaya alışmış bir hırsız, her gördüğü kapıyı nasıl açacağının hesaplarını yapar, önüne çıkan her duvarı nasıl aşacağını düşünür ve karşılaştığı her insanı da kendi mülahazalarına benzeyen düşünceler içinde zanneder. Yolda yürürken bir dükkanın kepengine göz ucuyla bakan birini görse, onun hakkında hemen "hırsız" hükmünü verir. Çünkü, kendi dünyası hep el-âlemin kilitli kapılarını açmak ve mallarını çalmak etrafında örgülendiği için başka insanlar hakkındaki değerlendirmeleri de ona göre olur. Aynı türden kalb hastalıklarına maruz diğer insanların durumu da farklı değildir. Onlar her gölgeyi asıl zanneder; her ihtimali vak’a gibi değerlendirirler. Gördükleri ve duydukları en küçük şeyleri büyütür, şişirir ve mübalağalarla bir balon haline getirirler; kulak yoluyla içe akan ve göze takılan ham bilgileri kalb kazanında eritir, farklı kalıplara ifrağ eder ve onları kesin bilgi yerine koyarak hükümler verirler. Sonra da daha baştan yanlış olan o hükümleriyle insanları suçlar, yargılar ve değişik şekillerde cezalandırırlar.

Oysa, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), "Zandan kaçının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüste bulunmayın, birbirinizin içyüzünü araştırmayın, birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın, birbirinizle rekabete girişmeyin, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı buğzetmeyin ve sırtınızı dönmeyin; ey Allah'ın kulları kardeşler olun!" buyurmuş; tecessüsten, su-i zandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmamız ikazında bulunmuşlardır.

Öyleyse, gerekirse kulaklarınıza kurşun akıtacaksınız ama mü’minler hakkındaki olumsuz sözlere asla kulak kabartmayacaksınız.. icap ederse gözlerinize mil vuracaksınız ama müslümanların olumsuz yanlarını araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacaksınız. İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkum edip onun hakkında kötü düşünmeyecek, gönlünüzü su-i zanlarla kirletmeyecek; gözünüzden, kulağınızdan ve kalbinizden dolayı da hesap vereceğinizi bir lahzacık da olsa unutmayacaksınız.

Bir başka münasebetle de anlattığım gibi, Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika’nın müellifi İmam Hâdimî, "Bir mü’mini zina halinde bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, ‘Allah Allah, bu insan böyle çirkin bir işi yapmaz!’ de; dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm’ de; bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak. Eğer hâlâ o insanı o kötü iş üzerinde görüyorsan, ‘Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme’ deyip çek git." diyor. Hazreti İmam’ı çok severim, ona karşı çok hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Bence, gördün ki, bir mü’min bir yerde böyle kötü bir haldedir; gözüne iliştiği ilk anda, meseleyi tecessüs etmeden, tam teşhis ve tesbit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gözünden gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, sırtını dönüp "Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet" demeli, oradan uzaklaşmalı ve gördüğünü de unutmalısın.

Kur’an Talebesine Yakışır mı?

Evet, günümüzün en büyük dertlerindendir su-i zan ve gıybet. Öyle ki, bugün imana ve Kur’an’a hizmet dairesi içinde müslümanlara ait pek çok problem halledilmiştir. Mesela, şöyle-böyle bir kardeşlik ruhu teessüs etmiştir; müşterek hareket, paylaşma, yardımlaşma, bir gaye-i hayale bağlı yaşama ve fikir işçiliği peşinde olma gibi çok önemli hasletler, Allah’ın izniyle, herkesin benimseyip kendi hayatında tatbik etmeğe çalıştığı esaslar haline gelmiştir. Fakat, kötü ahlakın birer parçası olan bazı mezmum fiiller vardır ki, maalesef, onların üstesinden hâlâ gelinememiştir. İnsanların hatalarını arama, gizli hallerini araştırma, kabahatlerin izini sürme, kulağı olumsuz sözler için kullanma, gözü faydasız resim kareleriyle yorma, dili gıybetle, iftirayla kirletme ve bütün bu menfilikleri kalb mutfağında, fuad tezgahında kesme, doğrama, pişirme.. böylece, çok küçük meseleleri büyütme; bazen bir sözle bir insanı ademe mahkum etme, bazen de bir başkasının bir anlık haline bakıp onu defterden silme.. gibi öyle çirkin günahlar vardır ki, herkes için olmasa bile bazılarımız için bunlar hâlâ bertaraf edilememiştir ve bu günahlar, kuyruğunu dikip bir köşede sinsi sinsi bekleyen bir akrep gibi bazı mü’minlerin gönül hayatına zehir akıtmaya devam etmektedir.

Bu meselenin önemli bir yanı da şudur: Bazı insanlar, kendileri aleyhinde konuşulmasından ve gıybetlerinin yapılmasından dolayı mukabele hakkına sahip olduklarını zannediyorlar; birisi onları çekiştirip gıybet edince, onlar da başkalarının gıybetini yapmayı ve kendilerini çekiştirenler hakkında ileri geri konuşmayı mübah gibi görüyorlar. Sanki gıybeti yapılan insanın gıybet etme hakkı varmış gibi hatalı bir yoruma giriyor ve meseleyi çok yanlış algılıyorlar. Oysa ki, günahlar zatında günahtır; insanların çoğunun bir günahı işlemesi onu günah olmaktan çıkarmaz ve o cürme mazeret olamaz. Mesela, Allah korusun, komşu bir ülkenin askerleri ülkenizi işgal etseler; ırz payimal olsa, namus çiğnense; kirli eller anaların, bacıların iffetine dokunsa; yaşlı-genç, kadın-erkek, çoluk-çocuk ayırımı yapılmadan insanlar bir bir öldürülse... bütün bunlar çok büyük günahlardır ve birer zulumdür. Zulüm devam etmez; Allah onları bir gün mutlaka cezalandırır. Başka bir zalimi onlara musallat eder, onları da ezdirir. Fakat, siz kesinlikle onlara karşı aynı şekilde mukabelede bulunamaz, zatında günah olan hiçbir fiili irtikap edemezsiniz. Karşınızdakiler düşman da olsa, siz çocukları öldüremez, hiçkimsenin namusuna yan gözle bile bakamaz, hiçbir kadıne el süremezsiniz. Düşmanlarınızın, o günahların hepsini işlemiş olmaları sizin günahınızı tahfif etmez, onları size mübah kılmaz.

Aynen öyle de, biri sizin gıybetinizi etse, aleyhinizde konuşsa, mesela, size "insan şeklinde yaratılmış bir yılan" dese ve siz de onun hakaretine karşılık meseleyi biraz da hafifleterek, "gibi" şeklinde bir benzetme edatı da ekleyerek "yılan gibi bir adam" sözüyle mukabele etseniz, yine büyük bir günah işlemiş olursunuz. Ahirette, dilinizin ve o gıybetin hesabını da vermek zorunda kalırsınız. Çünkü, başkasının sizin hakkınızda o günahı işlemesi, sizin de aynı günahı işlemenizi mübah kılmaz. Kur’an-ı Kerim’de, farklı bir üslupla bu hususa dikkat çekilmiş ve "Bir topluluğun size karşı zalimâne tavrı, kini, nefreti ve sizin de onlara karşı içinizde büyüttüğünüz öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur." (Mâide, 5/8) buyurulmuştur.

Aslında, bir insan büyük bir gâyeye kilitlenmişse, hep onunla oturup kalkar ve davasına ait meseleler onu öyle meşgul eder ki, başkalarıyla alakalı dedikodulara, su-i zanlara ve gıybetlere ayıracak zaman bulamaz; zaten onun gönlünde kötü şeylere karşı meyil hiç yer tutamaz. Bir noktayı hedefleyen ya da bir uçağa kilitlenen bir füze, onu vuracağı âna kadar sürekli takip eder, hedeflediği uçak eğri büğrü yol alsa, zikzaklar yapsa bile füze onun peşinden ayrılmaz. İşte, yüce bir mefkureye kilitlenen insan da hedefine götürecek vesilelerden başka hiçbir meseleyle meşgul olma ihtiyacı duymaz. O davası adına yapabileceği vazifeleri düşünür, onları eda etmeye çalışır ve sadece gaye-i hayaliyle alakalı konularla uğraşır.

Bir kitapta okuduğuma göre, bir grup insan, çağımızın önemli bir simasıyla konuşurken, Marmara Kahvehanesi’ndeki insanların akşama kadar onlarca devlet yıkıp yerine ütopyalar inşa ettikleri gibi, milletin kurtuluşundan, nizamdan ve siyasetle alakalı değişik mevzulardan bahsediyorlar. Bir müddet onları dinleyen o muzdarip insan, sonunda dayanamıyor ve söz istiyor: "Efendiler, efendiler! Çok güzel şeyler söylediniz, mühim meseleleri şerh ettiniz. Fakat, Allah aşkına, davam adına benim yapmam gerekli olan şey nedir, bana onu söyleyin!" diyor. Aslında, O’nun bu sözü ve çıkışı mefkure insanları için güzel bir ölçüdür. Şayet, siz Allah rızası hedefine kilitlenmiş bir insansanız her anınızı o istikamette değerlendirmelisiniz. Yanınıza gelen biri, "aldık, açtık, yaptık" deyince, üslubunca "Arkadaş, senin şu bahsettiklerin ila-yı kelimetullah yolunda ve Allah’ın rızasını kazanma uğrunda ne ifade ediyor? Şu anlattığın şeyler, ne ölçüde ila-yı kelimetullah’a vesile olacak, kaç yerde ruh-u revân-i Muhammedî’nin şehbal açmasını sağlayacak ve bizi Allah’ın hoşnutluğuna ne kadar yaklaştıracak?" demeli ve vazifenizle alakalı olmayan laflara karşı tamamen kapanmalısınız.

Gıybete Karşı Tavır

İman hizmetine çok emeği geçmiş büyük bir insandan dinlemiştim: O, bir gün birkaç hususu haber vermek ve bir meselede de şikayetini arz etmek için Bediüzzaman hazretlerine gidiyor. Tam söze başlayacağı sırada, Hazreti Üstad -o kendine has red ifade eden tavrıyla- "Kardeşim ben bir şey bilmiyorum" diyor. O zat, bir süre sonra bir fırsatını bulup tekrar söz alıyor; Üstad yine, "Kardeşim ben bir şey bilmiyorum" diyor. Bir kere daha deneyince yine aynı cevapla karşılaşıyor: "Kardeşim ben bir şey bilmiyorum." Bir başka zaman, diğer bir abiden de benzer bir hatıra dinlemiştim. O da demişti ki, "Bir gün Üstad’ın yanına gittim. Bir meselenin halli için, belki birileri hakkında zemm de ifade eden bazı şeyler söyleyecektim. Üstad anlatmak istediğim mevzuyu bilmiyordu. Fakat, ben ne zaman söze başlasam, "Kardeşim, ben dinlemek istemiyorum" deyip meseleyi kapattı. Ben anlatmakta ısrar ettim; ara ara söze girmeye çalıştım ama O da her defasında "Kardeşim, bu hususta bir şey dinlemek istemiyorum" dedi ve bana başkalarıyla alakalı tek cümle söyleme fırsatı bile vermedi."

Üstad’ın davranışı, su-i zanna, gıybete ve insanlar hakkındaki kesin bilgiye dayanmayan hükümlere karşı tavır alma demektir. Zannediyorum, biz de bir kaç yerde böyle ders versek, yanımızda vazifemizi alakadar eden konular haricinde konuşulmasına fırsat vermesek, su-i zanları seslendirme ve gıybetlere girmelerin alanı da kendi kendine daralacaktır. O türlü hırıltıların alanının genişlemesi, biraz da bizim hırıltılara müsamahamızdan kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın halis bir talebesi, birisi ağzını gıybete açtığı zaman yiğitçe "Allah’a ısmarladık" deyip oradan uzaklaşmasını bilmelidir. Bu mü’mince tavırla gıybet meclislerini bir kaç defa terketseniz, su-i zanlarını dillendiren kimselere "hoşçakalın" deyip yanlarından ayrılsanız, zamanla onlar da sizin yanınızda o türlü şeylere teşebbüs etmemeye çalışacaklardır. Maalesef, biz müsamaha gösterilmemesi gerekli olan bir konuda müsamahalı davrandığımızdan, gıybet edenlerin ve müfterilerin hareket alanlarını da genişletmiş oluyoruz.

Hadd-i zatında, Allah’a, Rasûl-ü Ekrem’e, Kur’an’a ve ahirete inandığını söyleyen bir insanın, su-i zan ve gıybetle alakalı onca ilahî terhîbi ve tehditkâr ifadeyi duyup bildikten sonra hâlâ o şeni’ fiilleri işlemesi anlaşılacak gibi değildir. Zira dinin emir ve yasaklarını bilmesine rağmen onlardan bazılarını yerine getirip bir kısmını görmezlikten gelen insanların durumu, kendi kitaplarındaki bazı hükümlerle amel eden bir kısmını ise hiç görmemiş gibi davranan bazı İsrailoğulları’nın durumu gibidir ki, Kur’an onların yaptığını dini tahrif etme olarak anlatmıştır. Onlar, dinin bazı disiplinlerini hayata geçirmiş, diğer prensipleri ise adeta yok saymışlardır. Doğrusu, bugün bazı mü’minlerin yaptığı da bundan farklı değildir. Kur’an-ı Kerim, gıybeti yasaklıyor, onu ölü kardeşinin etini yemek olarak ele alıyor, en büyük hayasızlık ve utanmazlık sayıyorsa; fakat, buna rağmen insanların bir kısmı, onu hükümden iskat etmiş gibi davranıp onun-bunun gıybetini ediyorlarsa, bu bir tahrif ve Kutsal Kitabın canına okuma demek değil midir? Peygamber Efendimiz’den şeref-sudur olmuş dünya kadar hadis-i şerif varken, onları görmezlikten geliyor ve o çirkin cürmü işlemeye devam ediyorlarsa, bu, Allah Rasûlü’nün va’z ettiği hükümleri değiştirme değildir de ya nedir?!. "Bizden önceki bazı kavimler, kendi kitaplarını tahrif etti, Allah’ın kelamı olmaktan çıkardı ve beşer lafıyla doldurdular." deyip onları kınarken aynı günahı işleyerek dinin bazı emirlerini yok saymak o kavimlerin yaptığını yapmak değil midir? Öyleyse, meseleye samimiyetle ve hakperestlik mülahazasıyla bakmamız lazım. O zaman, birbirimize "Hele gelin, bir kere daha hakiki mü’minler olalım" dememiz gerektiğini anlayacağız. Evet, imanımız bugüne kadar aksayarak ve sekerek gelmişse, hele gelin, hiç olmazsa bundan sonra aksamayan ve sekmeyen bir imanla Cenab-ı Allah’a yönelelim. Hele gelin, her hareketimizi ahiret hesabına ve mizana bağlayarak, tartılı ve ölçülü yaşamaya karar verelim.

Ayrıca, tecessüste bulunma, iz sürme, insanlar hakkında kötü düşünme ve ihtimallere hüküm bina etme birer paranoya emaresidir. Hususiyle son zamanlarda bütün dünyayı saran paranoya kabusu en samimi mü’minlere bile tesir etmiştir. Bugün, hissiyatı azıcık kurcalanan hemen her insanın bir sürü şüphe, tereddüt ve su-i zanla yaşadığı görülecektir. Hemen herkesin "Şöyle demişti, ondan şu mana çıkar; böyle söylemişti, demek ki şöyle düşünüyor" türünden mülahazalarla yatıp kalktığı ve çeşit çeşit vehimlerle dolu olduğu müşahede edilecektir. Oysa, Kur’an, kulağı kîl ü kâle kapamayı, çirkin manzaralar karşısında gözü yummayı, yakışıksız sözler söylemekten dili muhafaza etmeyi emretmektedir.

En Büyük Kahramanlık

Evet, inanan gönüllerin mülahazaları ve sözleri de imanları çerçevesinde olmalıdır. Onların konuşma ve sohbet mevzularını dedikodular, gıybetler ve vehimler belirlememeli; her muhavereleri dinin emirleri etrafında, harama girmeme sınırları içinde ve rıza-yı ilahiye vesile olabilecek bir keyfiyette cereyan etmelidir. Unutulmamalıdır ki, vifak ve ittifak tevfik-i İlahî’nin vesilesi, ihtilaf ve iftirak da başarısızlığın ve maksada ulaşamamanın sebebidir. Uhuvveti zedeleyecek her mülahaza, söz ve davranış, hayırlı faaliyetlerinizin bereketini de alır götürür. O halde, Allah’ın sizi muvaffak kılmasını istiyorsanız, uyuşmazlık, kırgınlık, kavga ve ayrılık sebebi olabilecek kötü düşünce, çirkin laf ve kaba tavırlardan uzak durmalısınız. İnsanları sizden uzaklaştıracak, size karşı nefret hislerini tetikleyecek hal ve hareketlerden kaçınmalısınız. Hasımca duygularla yanınıza gelen insana bile bir gül uzatıp "Bunu mu almak istiyordunuz?" demeli ve onu da sıcak bir tebessümle karşılamalısınız. Nihayet karşı taraf da insandır, muhatabınızın gönlündeki buzların eridiğini göreceksiniz. Başkaları size karşı insanca davranmasa bile, siz kat'iyen mukabele-i bilmisil (bir davranışa aynıyla karşılık verme) mülâhazalarına takılıp kalmamalı, ölseniz bile mutlaka Müslüman karakterinin gereklerini yerine getirmeli ve –bir yazıda dendiği gibi– başınıza atılan taşları, atmosfere çarpıp eriyen meteorlar gibi ışığa çevirerek etrafınıza maytap ziyafetleri çekmelisiniz!

Zannediyorum, hakiki yiğitlik ve kahramanlık da budur. Merhum M. Akif’in dediği gibi;

"Şehâmet dîni, gayret dîni ancak Müslümanlık'tır;
Hakîki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır.
Cebânet, meskenet, dünyâda, sığmaz rûh-i İslâm'a...
Kitâbullâh'ı işhâd eyledim -gördün ya- da'vâma.
Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:
Ne müdhiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur'ân'ın!"

Dinin emirlerini kılı kırk yararcasına, ciddi bir titizlikle yerine getirmektir yiğitlik. Zulme uğrasan da zulmetmeme, ezilsen de ezmeme, hep Müslüman karakterine yakışan tavrı sergileme, mefkûrenin muhabbetiyle yanarak sürekli onunla alakalı konuları düşünme, su-i zan, tecessüs ve gıybet gibi şeytanî tuzaklara düşmemedir en büyük kahramanlık. Buna kıyasla, savaş meydanında ölme çok küçük kalır. Çünkü, bunda dinin için her gün yüz defa ölüp ölüp dirilme ve davan için ayakta durmaya çalışma vardır.

Hasılı, "Bilmediğin şeyin izini sürme!" mealindeki ayet her şeyden önce şüphe, tecessüs ve su-i zandan kaçmayı ve kesin bilgiye dayanmayan hükümlerle insanları suçlamamayı emretmektedir. Bununla beraber, bu ilahî kelam, yeterli araştırma yapılmadan sadece söylentilere göre hiç kimsenin aleyhinde olunamayacağını; yalnızca tahmin, varsayım ve bir kısım teorilere dayanan bilimlerin mutlak doğru olarak kabul edilemeyeceğini; Cenâb-ı Allah ve Rasûl-ü Ekrem tarafından bize öğretilen ilme dayanarak her türlü hurafe ve batıl inançtan uzak durmamız gerektiğini ve ilmi de bilgi muzahrefatını da alıp işleme vesileleri olan göz, kulak ve kalb gibi organların da yaptıklarından mesul olacağını ifade etmektedir.

Bu badire aşılabilir mi?

Bu çetin bir badiredir ve insan bu badireyi tek bir şartla aşabilir. Bu şart da; ciddî bir ruh terbiyesi diyebileceğimiz seyr-i sülûk-i ruhanî, cezb ü incizab ve Allah karşısındaki acz ü fakrını kavrayıp ona yönelmektir. Aksi halde o insan, Allah’a hep uzak kalır. Biraz önce ifade ettiğim gibi, Allah insana şah damarından daha yakındır, ama böylesi bir insan Allah’tan fersah fersah uzaktır; uzaktır çünkü şeytan ona Kur’ân’ın tabiriyle “karîn” (yakın bir dost) olmuştur. “Kim Rahman’ın (hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği) Kur’ân’ı göz ardı ederse (veya o Rahman’ı zikretmekten uzaklaşırsa), biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur” (Zuhruf, 43/36) Bu açıdan insanın kendisini Rabb’inden uzaklaştıran ya da yakınlaştıran şeyleri çok iyi bilmesi lâzım.

Aslında insan, kalbine ait hususiyetleriyle; lâtife-i Rabbaniyesiyle, fuadıyla, sırrıyla, hafâsıyla; genişliğin temsilcisidir, timsalidir. İnsana bu yönüyle bakanlar, onu meleklerden daha üstün görürler. Mülkle beraber melekûta da açık bir varlık çünkü o. Kâinat kitabının bir parçası; hatta enmuzeci, fihristi. Dolayısıyla onu okuyan, koca kâinatı hallaç etmiş olur. Tabir-i diğerle, kâinat kitabını okumak isteyen onun fihristi olan insana bakınca, o koskoca kitabın muhtevasını birdenbire gözden geçirmiş olur. İşte insan, bu mahiyete sahip bir varlık. Fakat aynı zamanda kâinatla da sınırlı değil insan, onu da aşıyor. “Mahiyeti meleklerden de ulvî, avalim (âlemler) kendisinde pinhan (gizli), cihanlar onda matvî (dercedilmiş)” hatta ilavesiyle onu da aşan bir varlık. Âdeta gökler ve yer, mânâ, muhteva ve bütün derinlikleriyle dürülmüş, bir kitap haline getirilmiş ve sonra da bir nüsha-i kübra halinde insan olarak görünmüş.

Bu dünyada “hikmet” “kudret”in önündedir

Bizler bu dünyada da bu türlü değişmeler yaşayıp duruyoruz: Âlem-i ervahta (ruhlar âlemi) idik, rahm-i mâdere (ana rahmi) düştük, bir sperm ile bir yumurtanın buluşmasıyla “ben” dediğimiz bir varlık olduk Allah’ın (celle celâluhû) nihayetsiz kudretiyle. Bu dünyada cereyan eden işler, kudret ile ortaya çıkıyor; fakat hikmet, iki adım kudretin önünde. Zira bütün bunların bir mânâya, sabit kurallara bağlanması lâzım. Âdet-i sübhaniye dediğimiz şeyler vaz’edilmesi lâzım ki, hilafet unvanıyla yaratılan insan, bunlara müdahale ettiği zaman şaşırmasın, elleri birbirine dolaşmasın. Çünkü, mesela, bugün iki element yan yana gelince şu olur, ertesi gün başka bir şey olursa siz ilim adına hiçbir şey ortaya koyamazsınız. Dolayısıyla bu dünyada hikmet, kudretin iki adım önünde duruyor. Bir başka tabirle, her şey kudretle yaratılıyor; ama her şey hikmetle cereyan ediyor, tabiri caizse hikmet “Burada söz bende” diyor.

Bu Hareket Devlete Alternatif mi?

Soru: Dünyanın dört bir yanındaki eğitim gönüllüleri ve hoşgörü temsilcileri hakkında, "Bunlar devletin yapamadığını yapıyorlar" şeklinde takdirkâr ifadeler oluyor. Bu tür mülahaza ve beyanları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunlar karşısında gönüllüler hareketinin gönüllüleri nasıl bir duygu ve düşünce içerisinde olmalıdırlar?

Bu Ne Acele!

Soru: 'Zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır' düsturu açısından, acelecilik gerektiren hususlar ve teennî ile hareket etmeyi lüzumlu kılan meseleler nelerdir? Çoğu zaman, insanı ümitsizliğe ve atâlete sürükleyen acelecilik duygusu nasıl dengelenebilir?

Bu şeref bize yeter!

Fethullah Gülen: Bu şeref bize yeter!

Soru: Hazreti Ömer (radıyallahu anh) efendimizin Mescid-i Aksa'nın anahtarlarını almaya giderken ortaya koyduğu hal bize ne ifade etmektedir? Cenâb-ı Allah'a hakkıyla kul olmak insana nasıl bir ruh haleti kazandırmaktadır?

Bunlar, son sözlerim olabilir!...

Hastalıklar, bir yönüyle, ötelere yolculuk için hazırlık yapma çağrısı ve ikazıdır. Her hastalık, insana bu hayatın fâni olduğunu ve ebedî bir âleme gidileceğini hatırlatmaktadır. Senelerdir çok çeşitli rahatsızlıklar geçirdim; ama şu en son geçirdiğim kalb krizi beni bütün bütün ötelere bağladı. Artık söylediğim cümleleri “son sözlerim” olarak görüyor ve öyle telaffuz ediyorum. Son anlarımı yaşadığım ve ahirete açılan koridora iyice yaklaştığım hissi var içimde.

Büyü Nasıl Bozulur?

Soru: Bazı insanlar, en küçük musibetleri bile büyüyle irtibatlandırarak kendilerine sihir yapıldığını düşünüyor ve üzerlerinde hissettikleri gizli güçlerin tesirlerinden kurtulmak için kapı kapı dolaşıp “nefesi kuvvetli” kimseler arıyorlar? Bu durumu bizim inançlarımız zaviyesinden değerlendirir misiniz?

Cevap: Kötü niyetle ve çıkar düşüncesiyle, bazen metafizik güçleri de kullanarak, meşru olmayan yollarla insanları aldatmaya ve hatta onlara zarar vermeye yönelik gözbağcılık ve düzenbazlık şeklindeki işlere “büyü” denir. Arapça’da “sihir” adı verilen büyüyü, metafiziğin fiziğe tesir etmesi ya da fizik ötesi bazı kuvvetlerin ruhu ve cesedi etkilemesi neticesinde insanın tuhaf şeyler hissetmesini, duymasını ve görmesini sağlamak şeklinde tarif edenler de olmuştur. Sihrin, maddî değil de ancak vehim ve hayal boyutunda bir etkisi olabileceği görüşünü savunanlar ise, onu, becerikli bazı kimselerin sergilediği el çabukluğu, algı yanıltması, bazı fizik kanunlarını istismar etme, uyuşturucu veya sarhoş edici maddeler içirerek bir kısım insanları etkileme ve gerçekte normal olan bir olayı olağan üstü yanları varmış gibi göstermeden ibaret saymışlardır.

Tarihte Büyü ve Büyücülük

Büyücülüğün kökü çok eskilere dayanmaktadır. Öyle ki, Hazreti İbrahim’in peygamber olarak gönderildiği Babil halkının önceleri ruhlara ve meleklere ibadet eden, daha sonra da yıldızlara, aya, güneşe ve bunlar adına yapılmış putlara tapan kimseler olduğu rivayet edilmektedir. Günümüze kadar gelip ulaşan ve özellikle inancı zayıf kimseler arasında yaygınlaşan yıldız falına inanma ve yıldızların gücüne sığınma da onlardan kalmıştır. Kendisiyle alakalı ayet-i kerimelerde açıkça görüleceği üzere, Hazreti İbrahim, muhataplarını iknâ etmeye çalışırken sık sık ay, güneş ve yıldızlara atıfta bulunmuş; böylece o dönemde öne çıkan ve devrin insanlarınca değer verilen meseleleri de nazara vermiştir. Cinleri yardım için çağırma gücüne sahip olduklarına ve bazı gizli güçleri diledikleri gibi kullanabileceklerine inanan Babilliler, bu yönleriyle Mısır medeniyeti üzerinde de çok büyük  izler bırakmışlardır.

Babil’den kalan falcılığı ve sihirbazlığı daha da ileri götüren Mısırlılar çoğu meseleleri büyüyle halletmeye çalışıyor, gözbağcılık yapıyor ve hemen her hususta illüzyona başvuruyorlardı. Eski Mısır, dünyalarını yalan üzerine bina eden gözbağcı sihirbazlarla, onları bu işe sevkeden mütekebbir Firavunların hakimiyetindeydi.

Bazı Yahudiler arasında da sihre itikat pek revaçta idi. Cin ve peri çağırmak, kötü ruhları esir almak, gizli güçleri kullanarak harikalar meydana getirmek, büyü ve efsun yapmak gibi şeyler Yahudiler arasında da mevcuttu. Fakat, bunların kaynağı İsrailoğulları ve Tevrat değildi. Onların batıl inançları da, tılsımlarla güç kazanmaya ve büyüden kuvvet almaya bağlı bir akım olan Kabalizm’in menşei gibi, Eski Mısır'ın putperest anlayışına ve Firavunların sihirbazlarına dayanıyor, hatta Babil’e kadar uzanan bir çizgi takip ediyordu.

Çinliler de büyüyle yakından ilgileniyorlardı. Haddizatında, eskiden iyi–kötü bütün ilimler, hep uzak doğudan geliyordu. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) "İlim Çin'de bile olsa gidip alın!" sözünü sadece ilim iştiyakına ve araştırma aşkına bağlamak doğru değildir. Gerçi, bazı muhaddisler, bu sözün, Efendimiz'e isnad edilen "uydurma" bir beyan olduğunu ve sened zincirindeki kırılmalardan dolayı hadis kabul edilemeyeceğini vurgulamışlardır; fakat, "Bu zayıf bir hadistir" diyenler de olmuştur. Şayet, bu ifadeyi hadis kabul edersek, şöyle düşünebiliriz: Allah Rasûlü daha uzak bir yeri de işaret edebilirdi; fakat, Çin'i nazara vermişti. Demek ki, belli bir dönemde eski dünya itibarıyla Çin'de ilim çok gelişmişti. İlmin gelişmesinin yanısıra efsanevî şeylere olan ilgi de artmış; sihir de yaygınlaşmıştı.

Dinler tarihine göre, tenasüh eski Mısır halkının “Hermes”ine dayanmaktadır ve Pisagor (Pythagoras) vasıtasıyla kadîm Yunan'a götürülmüştür. Pisagor, ruha dair bazı düşünceleri Mısır’dan İyonya’ya taşırken, görünmez kuvvetlere hükmetme düşüncesini de taşımış, zamanla Yunan-Roma medeniyetinde de, Şark'ta olduğu gibi, büyücülük ve falcılık rağbet bulmuştu.

Hârut ve Mârut

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in muasırı olan Yahudiler arasında da büyü çok yaygın idi. Onlar Hazreti Süleyman’ın –hâşâ– büyük bir sihirbaz olduğunu, hükümdarlığı sihir ile elde ettiğini, ins ü cinne de yine büyü ile hükmettiğini söylüyor; aynı yolla hem çok güçlü hâle gelebileceklerini hem de başka kavimlerin içine korku salacaklarını düşünüyorlardı. Kur’an-ı Kerim, Hazreti Süleyman’ın bir peygamber olduğunu bildirince, onlar –hâşâ– “Muhammed Süleyman’ı peygamber sanıyor, halbuki o bir büyücüdür” demişlerdi. Cenâb-ı Hak, Bakara sure-i celîlesinin 102. ayet-i kerimesiyle onların bu iddialarına cevap vermiş ve şöyle buyurmuştu:

“Tuttular Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurdukları sözlere tâbi oldular. Halbuki Süleyman küfre girmemişti. Fakat asıl o şeytanlar küfre girdiler. Halka sihri ve Babilde Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: “Biz sırf imtihan için gönderildik, sakın kâfir olmayasınız!” demedikçe hiç kimseye (sihir yapmaya vesile olabilecek) bir şey öğretmezlerdi. İşte bunlardan koca ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Allah’ın izni olmadıkça onlar bununla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Fakat, onlar kendilerine zarar getirip fayda vermeyen şeyler öğreniyorlardı. Doğrusu, büyüye müşteri olan kimsenin âhiretten nasibi olmadığını da pek iyi biliyorlardı. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötü! Keşke bunu anlasalardı!” (Bakara, 2/102).

Bu ayet, Hârut ve Mârut kıssasının özünü ve içyüzünü de açıklamaktadır. Bazı müfessirler, onların birer melek değil sembol ve mecâzî ifade olduğunu söyleseler de, genel kanaate göre, Hârut ve Mârut, Süleyman Aleyhisselam döneminde Babil'de insan şeklinde ortaya çıkan, kötülük için kullanmamaları şartıyla insanlara sihir ilmini öğreten ve insanlar için imtihan vesilesi olan iki melektir. Bu ilmi kötülük ve küfür yolunda kullanan fâsıkların aksine, Hârut ve Mârut, “Biz imtihan vesilesiyiz; biz hem kaybettiririz, hem de kazandırırız; bu öğreteceğimiz şeyler fitneye müsaittir ve kötüye kullanılması da küfürdür; aklınızı başınıza alın ve bu imtihanı kaybetmeyin.” demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmiyor ve muhataplarını suistimale karşı uyarıyorlardı. Haddizatında, Merhum Hamdi Yazır’ın da dediği gibi, bu iki meleğin öğrettiği bilgiler bizatihi sihir değildi, ancak o bilgiler sihir yapmaya ve suistimal neticesinde küfre düşmeye de açıktı. Nitekim, söz konusu ayette “o iki meleğe indirilen şey” hakkında açıkça sihir tabiri kullanılmamış, o “şey” sihre atfedilmiştir.

Müslümanlar ve Büyü

Evet, büyü İslâm'dan önce özellikle Babil ve Mısır medeniyetinde oldukça gelişmiş; zamanla Çin ve Hindistan’da da rağbet görmüş ve inanç açısından metafizikle ilgili mülahazalara çok yatkın olan Doğu insanın eliyle iyice yaygınlaşarak Batı ülkelerine kadar ulaşmıştır. Meleklere ve cinlere inandıkları için fizik ötesine aşina olan Müslümanlar o eski medeniyetlerle irtibata geçince büyü ile de tanışmış; tütsü, tılsım, muska ve fala bakma gibi bidatları onlardan almışlardır.

İslâm alimleri sihri bazı kategorilere ayırmış; yıldızların tesirine dayandırılan ve “tılsım” denilen daha çok Keldânîlerin kullandığı sihirden ruh çağırma, hipnotizma ve benzeri yollarla insanlar üzerinde müessir olma şeklindeki büyüye, cinlerin gizli kuvvetlerinden yararlanılarak yapıldığı ileri sürülen ve halk arasında “cincilik” olarak bilinen sihirden el çabukluğu ile bir takım şaşırtıcı oyunlar göstererek bir göz boyamadan ibaret olan “illüzyon”a, farklı farklı aletlerle yapılan büyüden çeşitli ilaçların ve kokuların kullanılmasıyla ortaya konan tuhaflıklara, İsm-i A’zam’ı bildiği iddiasıyla karşısındakileri psikolojik baskı altına almaktan insanların gizli yanlarını bir şekilde öğrenerek onların kalblerini okumuş gibi yüzlerine söylemek şeklindeki hokkabazlığa kadar pek çok büyü ya da büyü olarak değerlendirilebilecek düzenbazlık çeşidi saymışlardır.

Ehl-i Sünnet alimlerine göre, sihir bir gerçektir ve onun bazı türlerinin fizikî dünyaya tesirleri de söz konusudur; ancak bu tesir sihirbazın değil, onun sebepleri yerine getirmesi neticesinde Allah'ın yarattığı bir tesirdir. Buhârî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, Allah Rasûlü’ne de (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) büyü yapıldığından bahsedilir. Mutezile alimleri ve bazı modern yorumcular böyle bir hadiseyi kabul etmeseler de muteber kaynaklarda bu mesele anlatılmakta ve Cenâb-ı Hakk'ın bir hikmete binaen izin verdiği bu büyü sebebiyle, Peygamber Efendimiz’in “mukarrabînin yanılması” çerçevesinde bir-iki sehvi olduğu bazı Sahabiler tarafından –bir kısım küçük farklarla– rivayet edilmektedir.

Ashâb-ı kiram, nübüvvet pâyesiyle telif edemedikleri öyle bir vakayı söylemeyip gizleyebilirlerdi. Fakat, Rasûl-ü Ekrem üzerinde çok kısa süreli ve küçük tesirleri görülen bu olayı nakletmede bir mahzur görmemişlerdi. O hadiseyi nakletmek suretiyle, büyünün, Peygamber Efendimiz üzerinde, dinin ve diyanetin ruhuna dokunmayacak şekilde, muvakkat bir tesirinin hâsıl olduğunu belirterek hem onun bir şer olduğunu göstermiş hem de öyle bir musibete maruz kalanların ne yapmaları gerektiğini talim buyurmuşlardı. Zaten, o sihirden sonra Allah Rasûlü’nde sadece bir kaç namazda “mukarrabîn sehvi” diyeceğimiz türden yanılmalar görülmüş ve bu hal uzun sürmemişti. O yanılmalar da, uhrevî düşüncelerin ve dava yörüngeli mütâlaaların bir insanı alıp bir yüce ufka taşıması ve ona bulunduğu zamanı-mekanı muvakkaten unutturması şeklinde olmuştu. Öyle ki, yüksek duygulara ve uhrevî mülahazaralara bağlı o çeşit yanılmalar bizde vuku bulsa, bizim için birer fazilet vesilesi bile sayılabilir; çünkü, o sehivlerin arkasında dava düşüncesi vardır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine büyü yapıldığının farkına varınca dua etmiş ve Cenâb-ı Allah’tan şifa dilemişti. Çok geçmeden Hazreti Cibrîl ve Mikâil (aleyhimesselam) gelerek işin hakikatini Efendimiz’e haber vermiş; Allah Rasûlü’nden alınan bir tarak saç-sakal ile hurma çiçeği kullanılarak Lebîd İbn-i A’sam tarafından yapılan büyünün Zervan kuyusuna atıldığını söylemişlerdi. Rasûl-ü Ekrem, bazı ashâbıyla beraber o kuyuya gitmiş ve kuyuyu kapatmışlardı. Hazreti Aişe, “Ya Rasûlallah, sihri çıkardınız mı?” diye sorunca Efendimiz, “Hayır çıkarmadım. O sihri çıkarıp çözmekle halk arasında sihrin şuyû bulmasından endişe ettim.” buyurmuş; Cenab-ı Hakk’ın, kendisine şifa verdiğini ve şifa bulmak için illâ sihri çözmek gerekmediğini belirtmişti. (Bazı rivayetlerde, Hazreti Peygamberimizin büyüyü kuyudan çıkardığı ama halka teşhir etmediği de anlatılmaktadır.)

Büyü Küfre Götürür

İslam, büyüyü ve büyücülüğü kesin bir dille yasaklamıştır: Kur'an-ı Kerîm büyücülerin iflah olmayacağını belirtmiştir (Tâhâ, 20/69). “Bir düğüme üfüren sihir yapmış olur; sihir yapan da şirke girmiş sayılır” buyuran Rasûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sihrin büyük günahlardan ve helak edici yedi cürümden biri olduğunu beyan etmiştir. Bir hadis-i şerifte eşlerin arasını açmak için efsuna başvurmanın, ipliğe okumanın ve büyü yapmanın şirk olduğunu söyleyen Peygamber Efendimiz, başka bir hadiste de, “Her kim falcıya, gaipten haber verene ve sihirbaza giderek onlardan bir şey sorar, söylediklerine inanır ve tasdik ederse küfre girmiş olur” buyurmuştur. Bu hadisleri delil olarak getiren bazı alimler, sihirbazın kâfir olduğuna hükmetmişlerdir.

Evet, göz boyama ve el çabukluğuyla insanları aldatma şeklindeki bazı türleri göz önünde bulundurulunca büyü yapan herkes hakkında “küfre girmiş olur” hükmü verilemezse de büyünün her çeşidinin haram olduğunda şüphe yoktur. Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) büyüde bir tesir-i hakiki olduğuna inanıp Cenab-ı Hakk’ın güç ve kuvvetini görmezlikten gelmeye, büyüyü ticarî bir iş edinmeye ve insanların maneviyat boşluklarını onunla doldurmaya çalışmaya küfür nazarıyla baktığı da aşikardır.

Hususiyle bazı çevreler, bu türlü metafizik mülahazaları dinin yerine koymaktadırlar. Yogayı, meditasyonu, illüzyonu ve fizik ötesiyle alakalı ruhî tecrübeleri dine karşı bir alternatif olarak takdim etmektedirler. Din sayesinde ulaşılabilen huzura, saadete ve bir kısım fevkaladeliklere, bu yollarla da ulaşılabileceğini iddia ve ilan ederek, insanları dinden soğutup yogaya, meditasyona ve hiçbir sağlam temele dayanmayan ruhî tecrübelere sevketmekte ve dinin yerine başka metafizik mülahazaları ikame etmeye çalışmaktadırlar. Şayet, insanların nazarında farklılık arz eden ve onlara ilk bakışta harikulâde gibi görünen bazı hal ve hareketlere ulaşabilirlerse, onlarla caka yapmakta, fevkalâdeden varlıklar gibi arz-ı endam etmekte ve -açıktan açığa söylemeseler bile– kendilerini peygamber yerine koymaktadırlar. Yogizmden mistisizme, meditasyondan bir kısım batıl tarikatlerin ayinlerine kadar çok geniş bir alanda bu türlü sapıklıkları görmek mümkündür.

Maalesef, bizim ülkemizde o türlü inhiraflara girenlerin sayısı da az değildir. “Namaz, oruç, hac çok önemli değil, bunların hepsi şeklî şeyler. Asıl mesele şudur...” diyerek füruâta dair bir hususu öne çıkaran, dinde her meselenin kendine göre bir konumu olduğunu gözardı ederek Cenâb-ı Hakk’ın büyük gördüğünü küçük kabul eden, O’nun indinde çok küçük olan bir meseleye de aslan payı veren, dolayısıyla Allah’a karşı saygısız davranan ve ciddi bir inhiraf yaşayan bu kimseler, insanların gönlünde din ve diyanetle doldurulabilecek boşlukları o türlü bâtıl şeylerle kapatmaya çabalıyorlar. Diğer taraftan da, din ile Allah’a yaklaşabilecek, diyanetle kendi ruhî boşluklarını doldurarak tatmine ulaşabilecek ve Hak nezdinde hoşnut olunan birer kul haline gelebilecek insanları o türlü fantezilerle değişik bir aleme çekerek meşgul ediyor, Allah’tan uzaklaştırıyor ve dolayısıyla küfre giriyorlar.

Büyüyü ya da büyü kategorisine dahil edilen el çabukluğuna dayalı bazı oyunları böyle büyük bir tahripte kullanmayanlar kâfir olmayabilir; hadis şerhlerinde görüldüğü gibi belki günah-ı kebâir işlemiş olurlar. Fakat, genelde Peygamber Efendimiz büyüye ve büyücülüğe küfür nazarıyla bakmıştır. Netice itibarıyla, sihrin bazı çeşitleri insanı küfre götürüyorsa, ondan tamamen uzak durmak her zaman daha sağlam bir yoldur. Nasıl ki, gıybetin bir çeşidi zinadan daha tehlikelidir.. evet, bir ferdin gıybetini yapmak günahtır; fakat, bir topluluğun ya da o topluluğu temsil eden bir şahsın gıybetini yapmak sıradan bir gıybet gibi değildir; o zinadan daha tehlikeli ve öldürücü bir günahtır. Aynen öyle de, büyünün bazı türleri ve onların sebep olduğu bir kısım sapık inançlar vardır ki, onlarla meşgul olmak ve onlara inanmak da küfürdür. Öyle ise, ondan bütün bütün uzak durmak gerekir. Dolayısıyla, o meseleyi ifade ederken Allah Rasûlü, hikmetle hüküm vermiş ve “Sihir küfürdür” buyurmuştur.

Papaz Büyüsü

Meseleye bu zaviyeden bakılınca görülecektir ki, kimisi büyüyü meslek edinmiş, sihir yapıyor ve küfre giriyor; kimisi de farkına varmadan -hâşâ ve kellâ- Allah’ın gücü ve kuvveti yerine farklı güçler ve kuvvetler farz ediyor, büyü yaptırmak ya da bozdurmak için kapı kapı dolaşıyor ve küfürle karşı karşıya geliyor. Sanki –hâşâ- Allah onların yapacağı sihrin önünü alamazmış gibi düşünüyor. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edeceğine bir büyücüden başka bir büyücüye, ondan da bir başkasına koşuyor. Böylece, kesret-i kıble (aynı anda pek çok kapıya yönelme) fâsid dairesi içine düşüyor. Bir ona bir buna yöneliyor ve itikadı tamamen sarsıldığı için de hiç kimse onun derdine derman olamıyor.

İşin vahim bir yanı da, büyü vasıtasıyla insanların korkutulması ve üzerlerinde psikolojik baskı kurulmasıdır. Asırlar önce Firavunların müracaat ettiği ve Kabalistlerin de çokça kullandığı bu metodla adeta iradeler felç edilmekte; insanlar hem o türlü şeylerle oyalanarak hayır yollarından uzaklaştırılmakta hem de sömürülmektedirler. Mesela, “papaz büyüsü” olarak bilinen meşhur sihir çeşidi böyle bir psikolojik silah ve propaganda vasıtasıdır. En tehlikeli büyü çeşidi olarak anlatılan, sonu gelmeyen mübalağalarla çok korkunç gösterilen ve çoğu zaman ancak bir papaz tarafından çözülebileceği iddia edilen “papaz büyüsü” günümüzde de cahil insanları psikolojik baskı altına alan korku faktörlerinden biridir. Dilden dile aktarılırken bir heyulaya dönüşen ve bir yönüyle “Aman o adamlarla iyi geçinin, sakın onları kızdırmayın; papaz büyüsü yaparlarsa bir daha kolunuzu bile kaldıramazsınız” manasına da gelen söylentiler sinsi bir oyunun parçasıdır. Maalesef, sayıları az da olsa, cami gölgesinde büyüyen fakat kilise çatısı altında papazdan medet uman ve ona büyü çözdürmek için sıra bekleyen kimselerin varlığı da –şerirlerin lehine– bu oyunun tuttuğunu göstermektedir.

Milletin akîdesiyle nasıl oynandığını, dinin hüviyet-i asliyesinin bozulması için ne denli gayret edildiğini ve hurafelerin ne şekilde inanç yerine konduğunu görmek için medyumlara ve onlara rağbet edenlere bakmak da yeterli olsa gerek. Öyle insanlar var ki, Allah’a, Peygamber’e, dine ve diyanete inanmıyorlar; fakat, bir genel müdürlüğe gelip gelemeyeceklerini, bir koltuk kapıp kapamayacaklarını öğrenme ümidiyle medyumlara danışıyorlar. Ülkemiz ve milletimiz için hayatî ehemmiyeti olan bir kurumun üst seviyedeki bir temsilcisi bile daha yukarıdaki bir basamağa çıkıp çıkamayacağını öğrenme niyetiyle medyumun huzuruna (!) koşuyor. Ve zannediyorum bu insanlar, hayatlarında bir kere olsun, kâinatta en büyük hakikat olan “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” hakikatine kendi azameti ölçüsünde inanmamışlar. Medyuma inandıkları kadar dahi Allah’a inanmamış zavallı insanlar...

Meselenin çok acı ve pek acayip bir yanı da şudur ki; bir yerde din ve diyanet kendi çerçevesinde doğru bir şekilde anlatılınca, ona “dinî propaganda” diyorlar ve mani olmaya çalışıyorlar. Fakat, medyumundan müneccimine, büyücüsünden üfürükçüsüne kadar bir sürü hîlebâz için her türlü imkanı seferber ediyor; televizyon kanallarını onlara açıyor, gazete sayfalarını onların haberleriyle dolduruyor ve o türlü insanları birer meşhur yıldız haline getirerek herkesin onlara koşup müracaat etmesine zemin hazırlıyorlar.. ve böylece, koskocaman bir millet ateşe koşan pervaneler gibi kendini alevlerin içine atıyor.

Üfürükçüler Arasında Mekik

Evet, büyü bir gerçektir ama her şeyi büyüden bilmek doğru değildir. Kanaatimce, musibetleri büyüye bağlama kapılarını bilkülliye kapamak gerekir. Büyü yapılmış mı yapılmamış mı? Cin çarpmış mı çarpmamış mı? Peri musallat olmuş mu olmamış mı? Bunlar bazı insanların başına gelmiş olabilir; biz büyünün yapılabileceğine ve bazı kimselerin onunla imtihan olabileceğine de inanıyoruz. Fakat büyü ihtimaline karşı kapıyı ardına kadar açık tuttuğunuz zaman en küçük sıkıntının dahi büyüyle açıklandığına ve hemen büyücülere koşulduğuna da şahit oluyoruz. Öyle ki, başı ağrıyan, midesi bulanan, kendisine izdivac yolu açılmayan, eşiyle arası bozulan, anne-babasıyla geçinemeyen, çocuğuna laf dinletemeyen, işleri iyi gitmeyen ya da dengeli bir insan tavrı sergileyemeyen hemen herkes kendisine büyü yapıldığını düşünüyor ve çevrenin de tesiriyle çok geçmeden sihre maruz kaldığına gerçekten inanıyor.

Kendisine büyü yapıldığına inananların pek çoğu büyücüler arasında mekik dokuyor; bir büyücüden diğerine, ondan bir başkasına gidip duruyor. Bazen hoca kılığındaki bir düzenbaz, müşterisinin başına dolanan sihri bozamayınca, onu bir başka arkadaşına sevkediyor; o da başa çıkamayınca üçüncü bir büyücünün yolunu göstererek “O benden daha kuvvetli bir adam; üfürüğü öyle güçlü ki, kim için bir muska yazsa onun etrafındaki bütün cinler hemen kaçıyor” diyor. İradesi felç edilen zavallı insan bu defa onun kapısını çalıyor. Belki muvakkaten onunla teselli oluyor. Bir-iki gün, ruh haletinde ve psikolojisinde bir rahatlama hissediyor. Bazı ziyaretçilerine “Falan zat dua etti, anında iyileştim” deyince, bu hadiseyi biri diğerine, o da bir başkasına anlatıyor ve aslında tedavi adına hiçbir şey yapmayan hatta belki o meseleden de hiç anlamayan adam meşhur oluveriyor.  Birkaç gün geçince, büyülendiğini düşünen insan, kafasında canlandırdığı ve zihninde resmettiği korkuları yeniden hissetmeye başlıyor; bir kere daha ervâh-ı habisenin tesirine giriyor. Bu defa, daha güçlü bir üfürükçü bulmaya çalışıyor.. ve böylece bir sektör meydana geliyor; tamamen şeytanlık ağı ve tuzağı üzerine kurulmuş bu sektör sürekli besleniyor. Bir arz–taleb meselesi gibi, kandırılmaya açık bazı insanlar o sektörün sermayesi oluyor ve büyülendiğini düşünen bu kimseler o sektörü devamlı güçlendiriyorlar. Gayb ilmine, büyüye ve cinlerle alakalı bilgilere vakıf olduğunu iddia eden ve sözde şifa dağıtan hilekârlar da ağlarını kurarak “Nasıl olsa müşterilerimiz gelecekler” deyip bekliyorlar. Böylece, hiçbir işe yaramayan tufeyli bir güruh saf insanların sırtından geçinip gidiyor.

Bu arada, bazıları gerçekten büyüye, vesveseye ve evhâma maruz kalmış ya da habis ruhların hücumuna uğramış da olabilir. Bunlar genellikle Allah’tan uzaklaşma, Peygamber Efendimiz’e karşı mesafeli durma ve Kur’an’dan ayrı kalma neticesinde olur. Öyleyse, çareyi yakınlaşmada ve aradaki mesafeyi daraltmada aramak gerekir. İnsan, Allah’a kurbet vesileleri kollamalı, Efendimiz’e yakın durmalı ve Kur’an’a gönlünü açmalıdır ki, uzaklık ve yalnızlığın tehlikelerine karşı korunabilsin, vahşetini gidersin. Allah’a gönülden yönelmeli, içini O'na dökmeli ve şifayı sadece O’ndan istemelidir ki, duasına icabet edilsin. Ayrıca, bazı ağzı dualı kullar vardır; onlar yalnızca Allah rızası için dua ederler. Hastanın ismini alır, birkaç gece kalkar, secdeye kapanır ve yalvarırlar; “Bahtına düştüm Allah’ım, Şafi-i Hakiki Sen’sin. Şu kuluna şifa ihsan eyle; onu batıl peşinde koşan insanların eline düşürme; onların eline düşürüp perişan etme” der, yakarırlar. Allah Teâlâ da murad buyurursa, şifa ihsan eder. Bu yol, enbiyâ, evliyâ ve asfiyânın yoludur; bu hak dostlarının yolu dururken, Kur’an ve Sünnet gibi hiç yanıltmayan müracaat kaynakları bir kenarda beklerken başka kapılara yönelmek aldanmışlıktır. Bu hidayet rehberlerine müracaat edenler bütün dertlerine derman bulabilirler. Dertlerine derman bulamasalar da, sabır kalesine sığınır, az dişlerini sıkar ve musibeti vereni bildikleri için sabrederek evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîn mertebesine yükselebilirler. Belki dünya hesabına biraz sarsılırlar; fakat ahiretlerini imar etmiş olurlar.

Dolayısıyla, asıl başvurulması gereken kaynaklar Kur’an ve Sünnet’tir. Hiç yanıltmayan rehberler İnsanlığın İftihar Tablosu ve her devirde selef-i sâlihînin cadde-i kübrâsında ve onların va’z ettikleri metodoloji çerçevesinde hareket eden salih kullardır. Her meselede olduğu gibi metafizikle alakalı mevzularda da bu sağlam kaynakların ve yanıltmayan rehberlerin gösterdiği çizgi takip edilmelidir.

Soru: Peygamber Efendimiz’in büyüye karşı okumuş olduğu bir dua var mıdır? Kendisine sihir yapıldığına inanan bir insan hangi duaları okumalıdır?

Cevap: Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) her gece yatmaya hazırlandığı zaman iki elini açarak birleştirir, İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak ellerinin içine üfler, sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eriştiği kadarıyla bütün vücudunu sıvazlar, ondan sonra yatardı. Hazreti Aişe validemiz, Peygamberimizin bunu her gece üç defa yaptığını rivayet etmektedir.

Rasul-ü Ekrem Efendimiz, kendisine büyü yapıldığını farkettiği zaman da bu sureleri okuyarak Cenab-ı Hakk’a sığınmıştı. İki elini açıp yanyana getirmiş; İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak avucuna üflemiş ve baştan ayağa kadar bütün vücudunu meshetmişti. Nakledildiğine göre, Efendimiz bunu 11 defa yapmış; her defasında adeta bir düğümün çözüldüğünü hissetmiş ve rahatlamıştı.

Dolayısıyla, o türlü bir duruma maruz kalanlar İhlâs suresini ve "Muavvizeteyn" dediğimiz Felâk ve Nâs surelerini onbirer kere okumalı ve Peygamber Efendimiz gibi yapmalıdırlar. Buna ilave olarak, Fatiha suresi, Âyete'l-Kürsî ve güvenilir dua mecmualarındaki mesnun (Allah Rasulü’nden nakledilen) dualar da okunup onlarla Allah'tan şifa dilenebilir. Mesela; cin çarpmasına maruz kaldığını düşünen bir insan Fatiha Suresi’ni, Bakara Suresi’nin 1, 2, 3, 4, 5, 163, 164, 255, 284, 285 ve 286. ayetlerini, Âl-i İmran Suresi’nin 18. ayetini, A’raf Suresi’nin 54, 55 ve 56. ayetlerini, Mü’minûn Suresi’nin 116, 117 ve 118. ayetlerini, Sâffât Suresi’nin ilk on ayetini, Haşr Suresi’nin son üç ayetini, Cin Suresi’nin 3. ayeti ile İhlâs, Felâk ve Nâs surelerini okumalıdır. (Bu duanın tam metni Işık Yayınları tarafından neşredilen Mealli Dua Mecmuası’nın Mart-2004 baskısının 161. sayfasında mevcuttur.) Bunları, o derde dûçar olan insan kendisi okuyabileceği gibi, eşler ve ailenin diğer fertleri de birbirlerine okuyabilirler. Ayrıca, gecesi aydın, ağzı dualı, hiçbir beklentisi ve iddiası olmayan samimi kimselere dua ettirme de bu hususta şifa adına başvurulması gereken yollardan biri sayılabilir.

Şâfi ve Müessir-i Hakikî O’dur!..

Bu arada, bu duaları okuma kadar önemli olan bir husus da, büyüyle imtihan olan şahsın, onu Allah'ın izale edebileceğine tam inanmasıdır. Şayet insanın inancı zayıfsa, yani Allah'ın kendisine şifa ihsan edebileceğine dair şüphesi varsa, bütün bu okumalar, yalvarmalar ve dualar şifaya vesile olmayabilir. Fakat, Kur’an’ın bereketiyle ve sağlam bir niyetle Allah’a teveccüh edilirse o dert –inşaallah– zâil olur. Biz Allah'ın her şeye gücü yettiğine inanmıyor muyuz? Öyleyse, o belayı –hâşâ– Rabbimiz savamayacak da cinci hocalar (!) ve medyumlar mı savacak? Hayır, nâçar kaldığı yerde sadece Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden bir insana, Allah mutlaka bir perde açar ve onun dertlerine derman olur. Elverir ki o, başka kapılara gitmesin ve Allah’ı yegâne Müessir-i Hakiki bilerek O’na yönelsin.

Evet, “O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren. O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren. Hastalandığımda O’dur bana şifa veren. O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan. Büyük hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum ulu Rabbim de yine O’dur.” (Şuara, 26/78-82) diyen Hazreti İbrahim bu konuda bize ne güzel örnektir. İşte bu imanla hareket etmek lazım. Aç da kalsak susuz da, tökezlesek de düşsek de, bela ve musibetlere maruz kalsak ya da düşmanlarla karşılaşsak da, her halükarda Allah bize yeter. Allah’ın inayet ve riayetinin olduğu bir yerde, başka desteklere ihtiyaç yoktur.

Sözün özü, büyü gerçektir ama her şeyi büyüden bilmek yanlıştır. Büyücülerin pek çok gizli bilgilere vakıf olduğu ve tabiat üstü işler başarabildiği şeklindeki inançlar İslâm'a aykırıdır. Sihri bir sektör haline getirip insanları Allah’tan ve dinden uzaklaştırmak, dinin yerine bu türlü metafizik mülahazaları ikame etmek küfürdür. Sihrin haram olduğuna inanmakla birlikte, iman zaafından dolayı sihir yapmak veya yaptırmak da büyük günahtır. Şahsî ya da ailevî bazı arızaların arkasında gerçekten büyü olsa bile, cinci hocalara (!) gitmek, şehir şehir, kapı kapı büyücü peşinde koşmak ve bu işin tacirliğini yapan hîlebâzlara sermayedâr olmak büyük bir aldanmışlıktır. Dinin yerine konmak istenen alternatiflere karşı tavır belirleme, efsanelere inanmama, üsturelere karşı mü’mine yaraşır bir duruş içinde bulunma, büyücülük ve cincilik karşısında selef-i salihînin çizgisinden ayrılmama, o türlü hurafelere karşı kapıları kapayıp arkalarına sürgü vurma ve -Allah’a tam teveccüh etmişsek- kimsenin bize zarar veremeyeceğine kat’î surette inanma bu konuda bize düşen vazifelerdir.

Büyük bir günah: Gulûl

Büyük bir günah: Gulûl

Soru: Âl-i İmrân sûresindeki; “Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.” (Âl-i İmrân, 3/161) âyet-i kerimesiyle çirkinliği anlatılan ve kebâirden kabul edilen “gulûl” ne demektir? “Gulûl”ün çerçevesini ve günümüz insanının söz konusu âyet-i kerimeden alması gereken mesajları lütfeder misiniz?

Cevap: Umumi mânâsıyla gulûl, hakkı olmayan bir şeye el uzatma, ondan yararlanma, emanete hıyanet etme demektir. Daha hususi çerçevede ise, taksimât yapılmadan önce ganimet malından bir şeyler aşırma, kamu malından gizlice bir şeyler alma, devlet malında suistimalde bulunma mânâlarına gelir.

İffetin eşsiz kahramanı

Âyet-i kerimenin başında وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّbuyrulmuş, bütün peygamberleri içine alan umumî bir ifade kullanılmıştır. Böyle bir üslûbun tercih edilmesiyle şu iki önemli hususa dikkat çekilmiştir:

Bir; sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) değil, hiçbir nebi gulûle girmemiştir. Evet, ne Hz. Âdem, ne Hz. Nuh, ne Hz. Hud, ne Hz. Salih, ne Hz. Musa, ne Hz. İsa ne de diğer peygamberler, içinde umumun hakkı bulunan hiçbir şeye el uzatmamışlardır. Onlar ancak yüzde yüz hakları olduğuna inandıkları şeyleri almışlardır.

İki; peygamberlerden hiçbirisi gulûle girmediğine göre, bütün bu şecere-i mübarekenin en münevver meyvesi olan Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gulûle girmesinin söz konusu olamayacağı evleviyetle anlaşılır. Zira peygamberlik halkası bir tesbihin taneleri konumundaysa, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) o tesbihin imamesidir. Tesbih ancak O’nunla tesbih olmuş, O’nunla tamamlanmıştır. Zira varlık O’nunla başlamış, O’nunla kemale ermiştir. Neyin nerede başlayıp nerede bittiği O’nunla anlaşılmıştır. Eşya ve hadiseler O’nunla şerh edilmiş, O’nun sayesinde doğru okunabilmiş ve mârifet adına değerlendirilerek onlardan doğru mânâlar çıkarılabilmiştir. O hâlde her güzel hasleti zirvede temsil eden İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) iffetin de serdarı, sernüması, serkârı, pîşuvası ve rehnümasıdır.

Âyet-i kerime için muhtelif nüzul sebepleri rivayet edilmiştir. Bunlardan biri de, bu âyetin Uhud muharebesi münasebetiyle nazil olduğu şeklindedir. Buna göre bir kısım toy insanlar, belki ekseriyeti itibarıyla da münafıklar –hâşâ ve kellâ– Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaşta elde edilen ganimetleri alarak kendi hesabına değerlendireceği şeklinde uygunsuz düşüncelere kapılmışlardı. İşte âyet-i kerime beliğ bir ifadeyle daha başta bütün hayatını kemal-i hassasiyetle yaşayan o Kâmet-i Bâlâ için gulûlün asla söz konusu olamayacağını ifade ediyor. Esasında sadece şu vak’a dahi O’nun o baş döndüren iffetini gösterme adına yeterlidir: Düşünün ki, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman mübarek kalkanı bir Yahudi’nin elinde rehin bulunuyordu. Evet, O, eşlerinin nafakalarını temin edebilmek için kalkanını bir Yahudi’ye vermiş, ondan borç para almıştı. Zira O, kendi iç dünyasında hayat-ı seniyyelerini çok engin ve derince yaşadığı gibi, hakkında en küçük bir şüphenin meydana gelmemesine de kemal-i hassasiyetle dikkat ediyordu.

Gayr-i meşru harcamalara meşru görünen kılıflar

Âyet-i celilenin devamında وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ buyruluyor. Gulûl, ganimet mallarından gizlice bir şeyler alma mânâsına geldiği gibi, insanın hakkı olmadığı halde el uzattığı her şey gulûl kategorisine girer. Meselâ insanın, iş başına geçtiği zaman bir kısım spekülasyonlarla mal edinmesi, tahsisât-ı mestureden (örtülü ödenek) kendi hesabına bir şeyler kaydırması ve bu tür haksızlıkları irtikâp ederken, bir de kılıf bularak, “Ben de burada çalışıp çabalıyorum. Ben olmasaydım bunca birikim yapılamazdı” gibi ifadelerle gayr-i meşru fiilleri meşru gibi göstererek kendi hesabına bazı şeylerden istifade etmesi gibi hususların hepsi gulûl kategorisi içine girer. Hatta hakkı ve liyakati olmadığı hâlde milletin idaresine talip olan bir insan da milletin hukukunu gallediyor, onların hukukuna tecavüz ediyor demektir.

Vaz-ı has, mevzûun leh âmm şeklinde anlaşılması gereken bu âyet-i kerimeye göre madem peygamberler bunu yapmamışlardır, o hâlde ümmetleri de yapmamalıdırlar. Bu mevzuda onlar, hep kararlı olmalı ve hep doğru çizgiyi takip etmelidirler. Aksi takdirde âyet-i kerime onların gallettikleri şeylerle birlikte kıyamet gününde Allah’ın huzuruna getirileceklerini haber veriyor. Dolayısıyla âyet-i kerimeye, Allah (celle celâluhu) enbiya-yı izâmın şahsında ümmet-i Muhammed’i talim buyuruyor, şeklinde bakabiliriz. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu âyet-i kerimenin tefsiri, tebyini sayabileceğimiz bir hadis-i şeriflerinde bir gün sahabe-i kirama gulûlden bahsetmiş, onun ne kadar büyük bir günah olduğunu ifade etmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur:

لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَلَى رَقَبَتِهِ بَعِيرٌ لَهُ رُغَاءٌ يَقُولُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَغِثْنِى أَقُولُ لاَ أَمْلِكُ لَكَ شَيْئًا قَدْ أَبْلَغْتُكَ
“Sakın sizden birini, kıyamet günü, boynunda böğürmekte olan bir deve olduğu halde bana gelmiş: “Ey Allah’ın Resûlü, bana yardım et!” diye yalvarıyor ve kendimi de cevaben: “Senin için hiçbir şey yapamam, ben sana tebliğ etmiştim!” der bulmayayım...”

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) hadis-i şerifin devamında bu tarz hayvanları ve ganimet mallarını tek tek zikrederek onlar için de aynı hususları dile getirmiştir. (Buhâri, Cihâd 29; Müslim, İmâret 24)

Âyet-i kerimenin sonunda ise şöyle buyruluyor:

ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
“Sonra her nefse kazandığı şeyler (kazanılan bu şeyler, seyyie veya hasene, kötülük veya iyilik, güzellik veya çirkinlik olabilir) tastamam verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.”

Cenâb-ı Hak hepimizi gulûl gibi bir çirkinlikle öbür tarafa gitmekten, hakkı olmayan şeylere el uzatmaktan muhafaza buyursun. Bazı dönemlerde bankaların boşaltılması, milletin malının çarçur edilmesi, devletin sırtına yüklenen borçlarla insanların fakr u zaruret içine itilmesi gibi hâdiselere bakılacak olursa, gulûlün uzak durulması gereken nasıl büyük bir günah olduğu daha iyi anlaşılır, zannediyorum.

Gulûle düşmemek için her daim muhasebe

Esasında bu mevzuda adanmış ruhların daha bir hassas, daha bir dikkatli olması gerekir. Meselâ, hizmet veya ibadet ü taat için bile bir araya gelinmiş olsa, oturulan şu halının üzerinde oturma hakkımızın olup olmadığını içten içe alıp vermiyorsak, bunun hesap ve muhasebesini yapmıyorsak, bu mevzudaki hassasiyetimiz sönmüş demektir. Ben size ‘böyle bir hakkınız yok’ demek istemiyorum. Çünkü bu müesseseleri yapanlar, buralarda hizmet edilmesi niyet ve mülâhazasıyla yaptılar ve yine aynı düşünceye binaen bu halıları aldılar. Bu ayrı bir meseledir. Fakat biz muhasebemizi yaparken şu soruları kendimize sormamız gerekiyor: “Acaba bizim bu halılar üzerinde secde etme hakkımız var mı? Acaba bunların aşınması bizim için bir vebal olur mu? Acaba çanağına kaşık çaldığımız bu yemekler bizim için meşru mudur, onları hak ediyor muyuz?” İşte bu mevzudaki endişe, tereddüt ve hassasiyet çok önemlidir. Zira ağzına koyduğu bir lokmanın nereden geldiğini, kime ait olduğunu, bunun, kendisi için meşru olup olmadığını araştırması ve bu konuda kılı kırk yararcasına kemal-i hassasiyetle yaşaması bir mü’mine düşen çok önemli bir vazifedir.

 Siz dinimize, milletimize hizmet adına değişik hizmet sahaları içinde bulunabilirsiniz. Fakat ben, şu an aklıma “Kimse Yok mu Derneği” geldiği için onu misal vereyim. Bilindiği ve görüldüğü üzere “Kimse Yok mu”, günümüzde çok önemli bir hizmet ifa ediyor. Dünyanın her neresinde bir kırılma ve çatlama olsa hemen onu tamir etmek ve ona bir sargı sarmak için bütün imkânlarıyla seferber oluyor. Ancak unutulmamalıdır ki, dünyanın farklı yerlerinde yaşayan insanların yardımına koşan bu kurumun arkasında milletin himmeti vardır. Çünkü televizyonlar bu konuda reklam yapıyor, telefonlarla yardımın önü açılıyor ve böylece falan 3 kuruş, filan 5 kuruş vererek yardıma koşuyor. Derken yapılan bu yardımlar teraküm edip birikiyor, belli bir yekûn teşkil ediyor. Şimdi aslında böyle bir yerde çalışan bir insanın şayet imkânı varsa bu çalışmayı, herhangi bir ücret talep etmeksizin, herhangi bir karşılık beklemeksizin sırf Allah rızası için yapması gerekir. Fakat burada vazifeli olan bir şahsın başka bir geliri yoksa ona belli ölçüde bir maaş takdir edilebilir. Ancak takdir edilen bu maaşın da mukannen (miktarı belirlenmiş ödenek, tahsisat) olması gerekir. Yoksa “Nasıl olsa burada böyle bir imkân var. O hâlde biz de, çalışanlara üst seviyede bir gazetecinin aldığı kadar maaş verelim. Çünkü biz dünyanın birçok farklı ülkesine giderek ciddi fedakârlıklara katlanıyoruz. Dolayısıyla alacağımız bu yüksek maaş bizim hakkımızdır!” şeklindeki bir düşünce gulûlün bir başka şeklidir.

Burada yapılması gereken bu organizasyonu yöneten ekip veya kurulun tespit ettikleri belli kurallar çerçevesinde, “Senin hakkın budur. Ancak bu kadar maaş; şu kadar harcırah alabilirsin” vs. demeleridir. Artık bunun dışında ekstradan bir şey alınması caiz değildir. Aksi takdirde insan hak yolunda bulunuyorken kaybeder, Allah’a doğru giderken –hafizanallah– şeytanın çelmesine hedef olur ve netice itibarıyla doğru yolda yürüme imkân ve fırsatı yakalamışken dökülüp yollarda kalır.

Topluma hesap verme ahlâk ve disiplini

Okul, üniversiteye hazırlık kursu, kültür lokali vs. daha başka kurumların başındaki sorumlu kişiler de aynı şekilde hassas davranmalıdır. Zira insanımız, bir gün bir yerde bir cana ihtiyaç olsa çok rahatlıkla, “benim canımı alabilirsiniz” diyecek kadar bu insanlara güven duymaktadır.

Bir yerde bir arpanın yedide biri kadar bile olsa bir gulûl yaşandığında ahirette onun hesabı sorulur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim,

وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
“Kim zerre ağırlığınca bir haram irtikâp etmişse mutlaka onun karşılığını görür.” (Zilzâl sûresi, 99/8)

buyurarak arpanın yedide birinden daha küçük günahların bile hesabının sorulacağını ifade ediyor. Çünkü zerre maddenin en küçük parçası demektir. Eskiden buna molekül deniyordu. Sonra atom oldu. Sonra da atom parçaları oldu. Hatta siz buna iyon ya da eter de diyebilirsiniz. İşte âyet-i kerimeye göre sizin mikroskop veya “x” ışınlarıyla göremeyeceğiniz kadar küçük olan kötülüklerin hesabını da Allah (celle celâluhu) soracaktır.

Asrımızın başında hayatını iman hizmetine vakfetmiş olan o büyük zat da, ömrünü böyle bir hassasiyet içinde geçirmiştir. Toplumdaki güveni sarsmama adına çok defa topluma hesap vermiştir. Meselâ bir yerde: “Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim.” diyerek hakkında şüphe ve töhmetlerin oluşmasına fırsat vermemiştir. Ardından bir tavuğu olduğunu, kış olmasına rağmen onun her gün yumurta verdiğini, tavuğun yazın kuluçkadan çıkan küçük yavrusunun da yumurtlamaya başladığını anlatmıştır. Bütün bunlar basit bir hikâye anlatımından ibaret değildir. Esasında Üstad Hazretleri bu ifadeleriyle topluma hesap vermiştir.

Ben, bizim köyün eşrafından birisi olan Hacı Münir Bey’den dinlemiştim. Üstad Hazretleri Erek Dağı’ndan derdest edilip götürülürken kıtmirin köyüne getiriliyor ve orada dedemin hanında misafir kalıyor. Hacı Münir Bey, Üstad’ın o anki durumunu şu ifadeleriyle anlatıyor: “Onun hâlini görünce gözlerim doldu. Çünkü ayakkabıları yırtılmış olduğundan ayakları ve çorapları su içindeydi. Ben o lastik ayakkabıları alıp eve gittim ve evden ona yeni bir çift ayakkabı getirdim. Kim bilir onu da ne zorluklarla kabul ettirdim. Daha sonra ona bir iftar vaktinde çorba ve komposto getirdim. O, çorbadan birkaç kaşık aldı ve sonra: ‘İsraf olmasın bu kompostoyu da sahurda yeriz’ dedi.” Demek ki, Üstad’ın o günkü imkânları itibarıyla yeni bir çift lastik ayakkabı alacak durumu bile yoktu. İşte Hz. Pîr, kemal-i hassasiyetle böyle bir hayat yaşamış, halkın güven ve itimadını sarsmamak için elinden gelen her şeyi yapmış ve bize de bu konuda örnek olmuştu.

Topluma ait değişik ünitelerde belli konumu olan insanların hayatlarını böyle bir hassasiyet içinde yaşamaları gerekir. İnanan insan olarak bizim en büyük kredimiz, halkın güvenidir. Değirmenin suyu halktan geliyor. Halk, “bunların hayatında spekülasyonun zerresi dahi yoktur” inancında olduğu için bu işe sahip çıkıyor. Dolayısıyla eğer siz hakkınız olmayan şeylere el uzatmak suretiyle bir gulûle girerseniz, öncelikle bu güveni yıkmış olursunuz. Diğer yandan, halk size güvenecek, siz ise onlara hıyanet edeceksiniz. Böyle bir hıyanetin hesabını Allah insana sorar. Ama bu öyle bir hesap sormadır ki, insan onun hesabını verebilir mi, veremez mi veya nasıl verir bilemiyoruz? Mahşerdeki bu hâl, hiç şüphesiz Efendiler Efendisi’ni de mahzun, mükedder ve mahcup edecek bir durumdur.

Bu mevzuda dinimizin bize sunduğu öyle temel değer ve disiplinler vardır ki, bu da ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur. Evet, Cenâb-ı Hak bize Kur’ân-ı Kerim, Sünnet-i Sahiha, Din-i Mübin-i İslâm ve onun hayata hayat olması gibi çok büyük nimetler ihsan etmiştir. Eğer biz başımızın üzerinden sağanak sağanak boşalan bunca nimetten sonra hâlâ kendi ruhumuzun heykelini ikame edemiyorsak, hayatımızı boşa geçirmiş ve onu heder etmişiz demektir. Dolayısıyla ahirette Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı (aleyhi ekmelüttehâyâ) mahcup etmek istemiyor, dünyada da güzel işler adına akıp gelen ihsan ve bereketin devam etmesini arzuluyorsak, bu mevzuda fevkalâde hassas davranmak mecburiyetindeyiz.

Bunun için ben 40-45 senelik arkadaşlarıma, “Sizin şahsî bir eviniz ve arabanız dahi olmasın!” demiştim. Ben o ölçüde hassas bir insan değilim. Fakat size bir hâlimi arz edeyim. Nice defa ellerimi açıp Rabbime şöyle yalvarmışımdır: “Allah’ım bahtına düştüm. Sana kurban olayım. Benim kardeşlerime dünyevî imkân verme.” Çünkü bir yerde onlarda az bir fazlalık görülse derler ki: “Demek ki bu, bir yerlerden bir şeyler alıyor.” Rabbime hamdolsun, şu anda onların her biri, bir yerde bir işçi olarak çalışıyor. Ve ben -yedi cihan şahit- bu durumdan hiç rahatsız değilim. Çalışsınlar ve çalışırken de o çalışmanın ağırlığı altında kalsınlar ve sonra da –Allah uzun ömür versin– bu hâl üzere vefat etsinler. Ben buna hiç üzülmem. Ben onların –Rabbim muhafaza buyursun– kirli bir şekilde ölüp gitmelerine, arkalarından dedikodu yapılmasına üzülürüm. Çünkü bu, milletimizin gönülden sahip çıktığı bir mefkûrenin itibar ve kredisini yeme demektir.

Muvaffakiyet hırsızları

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, gulûl sadece maddî değil, mânevî bir kısım hususlarda da ortaya çıkabilir. Meselâ Üstad Hazretleri, bir yerde, bir taburun zaferine terettüp eden ganimetin o birliğin komutanına verilemeyeceğini, bunun ordunun bütün efradına taksim edilmesi gerektiğini, aynı şekilde zafere terettüp eden manevi ganimet ve şerefin de komutana değil, bütün orduya ait olduğunu ifade eder. Bu açıdan bir heyetin ortaya koyduğu başarıları sahiplenmek de bir taraftan şirk, diğer taraftan gulûldür. Yani bir insanın “benim plan ve projelerim, benim firaset ve düşüncelerim” diyerek milyonların ceht ve gayretiyle ortaya çıkan başarıları sahiplenmesi, “ben yaptım” mülâhazasıyla bu başarılara yöneltilen teveccühleri ve halkın itibarını galletmesi büyük bir tehlikedir. Hele onun bu sahiplenmesine binaen başkaları da onun yüzüne karşı “Maşallah, Allah sizi başımızdan eksik etmesin. Allah size çok uzun ömürler ihsan eylesin. Allah size, daha nice zaferlere imza atma imkânı bahşeylesin” gibi pohpohlamalarda bulunuyor; bunun üzerine o da bütün bunlara sahip çıkıyorsa, bu da ayrı bir saygısızlık ve terbiyesizliktir. Dolayısıyla hiç kimsenin milyonlarca insanın göbeğini çatlatırcasına ortaya koyduğu gayretlere terettüp eden semereyi sanki kendi yapmış gibi sahiplenmesi ve ona gösterilen teveccühleri hakkıymış gibi görerek kabul etmesi doğru değildir. Böyle bir tavır gulûldür, azim bir günahtır, emanete hıyanettir.

Büyük Ortadoğu Projesi

Soru: Büyük Ortadoğu Projesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye'nin, bu projeye karşı tavrı nasıl olmalıdır?

Cevap: Büyük Ortadoğu Projesi, son zamanlarda dünya gündemini meşgul eden ve üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Fakat, projenin tarihi tâ 70'li yıllara dayanır. Daha önceden de bu tür projeler hazırlanmış ve uygulanmıştır. Mesela; bir dönemde Devlet-i Âliye'yi bertaraf etme, bölgeden silme, devletler arası muvazenedeki dengeyi bozma, o muvazenede ağırlığı bulunan bir devletin yerine başka devletleri geçirme hususunu gerçekleştirmek için kabileler tahrik edilmiş, Araplar Osmanlıya karşı kışkırtılmış, Devlet-i Âliye'ye karşı ayaklandırılmıştır. Irkçılık rüzgarlarıyla ve ulusal devletler kurma hülyalarıyla komşu milletler arasına kin ve nefret tohumları atılmıştır; ve hâlâ o devletlerin başındaki idarecilerin gönüllerinde ve dillerinde diğerlerine karşı kin vardır, nefret vardır. Dahası kendi içlerinde Arapçılık oyunu oynayan insanlar arasında bile birbirlerine karşı kin, nefret ve düşmanlık duyguları hakimdir. Bütün bunlar 1900'lü yılların başında uygulanmaya başlayan bazı projelerin neticeleridir.

Daha 70'li yıllarda, bir mecmuada, Ortadoğu'da ve yakın çevrede 20 devletin bölünme planından bahsediliyordu. Bu konuyu hacda iken bir mecmuada okumuş ve gelir gelmez de bu mevzudaki endişelerimi arkadaşlara arz etmiştim. Daha sonra bu bölgeyle alakalı bazı planlar uygulanmaya başlanınca hiç şaşırmadım. Bunlar daha önce planlanmıştı ve belki 30 senedir fırsat kollanıyordu. Bu bölünmeler, birileri tarafından mutlaka gerçekleştirilecekti. Bölünüp parçalanacak yerler arasında Suriye de vardı, Mısır da; Ürdün de vardı, İran ve Irak da vardı. Güney Doğu'yu sürekli kurcalamaları itibarıyla hemen anlaşılacaktır ki, aslında orası da prespektifte vardı ve halen vardır.

Şu kadar var ki, Ortadoğu Projesi veya Kuzey-Güney Afrika Projeleri şeklinde dile getirilen mülahazalarla dün bu mevzuda serd edilen mülahazalar farklı farklıdır. Şimdilerde, dile getirdikleri düşüncelerde bölgeyi kendilerince bir huzur adası haline getirmeyi hedeflediklerini söylüyorlar. Ama dün böyle demiyorlardı. İhtimal bölge veya bölge dışı ülkelerden aldıkları açık-kapalı bir kısım tepkiler bu şekilde yön değiştirmeye zorladı proje sahiplerini. Bölgede huzur ve emniyeti tesis etme, o bölgeye komşu devletlere zarar verilmemesi için uygun bir ortam hazırlama gibi şeylerle biraz daha yumuşatarak meseleyi farklı bir üslupla yeniden gündeme getirdiler.

Evet, birileri bu türlü projeleri seslendirirken bölgeyi demokratlaştırma gibi mülahazalara dayanıyorlar. Her şeyden önce, bu ifade ve niyetlerin samimi olup olmadığının bilinmesi lazım. Gerçekten samimiler mi bu mevzuda? 1911'de Bingazi'yi işgal edenlerin başındaki adam da "Sizi medenileştirmeye geldik" diyordu. Belki Devlet-i Âliye'yi parçaladıkları zaman bile, "Daha sağlam bir zemine ayak basmanızı sağlamak için geldik, hürriyetinizi temin etmek için buradayız" diyorlardı. Şimdilerde dillere pelesenk olan iddia: bölgeyi demokratlaştırma... Demokrasiye kimse bir şey demez ve demokrasi sözü hakikaten arkasından gelecek çok şeyleri de mazur gösterecek kadar yumuşatıcı bir ifade. "Demokrasi için insan gerçekten bir kısım fedakarlıklara katlanmalı" bahanesi de tam şeytanca bir mülahaza. İkincisi; bazı kimseler, başkalarını da yanlarına alarak, bölgede etnik çatışmaları körüklemeyi, bir kısım farklı kültürden insanları birbirine kırdırmayı, dînî grupları birbirine düşürmeyi.. ve bu suretle bölgedeki durumlarını pekiştirerek oraya ve bölgenin kaderine hâkim olmayı düşünüyor olamazlar mı? Dahası, böyle masum kelime ve vaadlere dayanarak o bölgeye şöyle-böyle müdahele etmeyi kendileri hakkında meşrûlaştırmak sûretiyle oraya girip, bir yönüyle hakemliklerini sağlama almayı düşünüyor olamazlar mı?. Yani o proje ve faaliyetler, orada değişik etnik ve dini gurupları birbirleriyle çatıştırdıktan sonra "Bölge kendi kendine huzur ve istikrarını temin edemiyor; bir yerde bir huzursuzluk kaynağı olunca, o şöyle-böyle bütün dünyaya da aksediyor.. öyleyse, böyle bir huzursuzluğun önünü almak bizim için insanî bir vazifedir, bir vecîbedir." gibi masum görünen düşünce ve mülahazalarla bölgeye girme ve hakemliklerini pekiştirmeye mâtuf olamaz mı? Batının düşüncesi bu olabilir, daha ötekinin ve daha berikinin gaye ve hedefi de...

Bununla beraber, bana göre, ister evvelki isterse son şekli itibarıyla, Büyük Ortadoğu Projesi veya Kuzey-Güney Afrika Projesi ya da varsa Uzakdogu projesi gibi projelere, sadece proje olarak karşı çıkmak doğru değildir. Çünkü burada asıl önemli olan husus, bu projelerin kimler tarafından planlanıp ortaya sürüldüğü ve bu projelerin önünde, arkasında ne tür mülahazaların var olduğunun bilinmesidir. Eğer, bu projenin sahipleri Ortadoğu ülkeleri değil de, Ortadoğu'ya hükmetme düşüncesinde olan bir kısım süpergüçlerse, Amerika, Avrupa, Rusya hatta Çin ve Hindistan ise, projenin önünde-arkasında, başında-sonunda neler düşünüldüğünü bilmediğimiz ve baştan itibaren projenin içinde bulunmadığımız için buna sahip çıkmak doğru değildir. Projenin herhangi bir safhasında işin içine girip sahiplenme, o işin içinde baştan beri olmadığımızdan, oyunun kuralları başkaları tarafından belirlendiginden dolayı bugün için yararımıza görünse dahi tarih karşısında bizi sorumlu duruma düşürecek şekilde çok kötü neticeler doğurabilir.

Keşke bu projeyi hususiyle o bölgede şuuraltı müktesabatı itibarıyla yüksek bir krediye sahip olan Türkiye, değişik strateji merkezleriyle, Ortadoğu ülkelerinin de iştirakiyle hazırlasaydı ve ardından o süpergüçlere teklif etseydi. Avrupalılara, "Benim böyle bir planım var, siz terörden korkuyorsunuz, Ortadoğu insanından endişe duyuyorsunuz. Aksine biz burada bir güven, bir teminat kaynağıyız. Burada olduğumuz sürece size kimse ilişmez" deseydi. Nitekim bölge ülkelerinden bazıları Turkiye'nin bu konumu ve nüfuzunu sezdiğinden dolayı "Şöyle ya da böyle veya hangi ölçüde Türkiye'nin desteğini alırsam kârdır" diyor ve münasebetleri iyi tutmaya çalışıyor. Çünkü bu beraberlikle bölgede güçlenmiş olacak. Ne de olsa Türkiye'nin müslüman bir geçmişi var. Halihazırda müslümanlığa müsamaha ile bakan bir demokrasi anlayışına ve bir rejime sahip. Ortadoğu ülkeleri ile müşterek bir geçmişi var. Bin sene beraber yaşamış bu dünya ile. Dolayısıyla, ülke olarak, şuuraltlarında çok önemli bir krediye sahibiz. Evet; bizim birkaç bin senelik bir tarihimiz, şanlı bir geçmişimiz var. Avrupa'nın yarısına kadar hükmetmiş bir milletiz. Bugün fakir olsak da, ekonomik durumumuz iyi olmasa da, bazı yönlerimiz itibarıyla Batı ülkelerinden çok geride bulunsak da, yine de bölgede itibarlı bir devletiz. Bir manada, bizimle beraber çalışan, bizim vasıtamızla o dünyaya da hükmedebilir. Hatalı yanlarımıza rağmen bölge ülkeleri nezdinde bir fâikiyetimiz var. Eğer illa bir şey yapacaksak bu itibarı kullanmalıyız. Bölge insanlarının bize olan teveccühlerini değerlendirmeliyiz.

Bundan dolayı, keşke hesap ve plan baştan itibaren bize ait olsaydı. O argümanları biz hazırlasaydık. Oyunun kurallarını biz belirleseydik. O zaman zarar etmezdik. Plan bize ait oldugu icin istediğimiz yerde, istedigimiz sekilde tashih etme imkanımız da olurdu. Mesela, Irak'a müdahale hususunda daha akl-ı selimle hareket etme davetinde bulunabilir; binlerce sivilin, masumun ölmesine mani olabilirdik. Ama böyle olmadı maalesef. Şimdi bu projenin dümeninde başkaları oturuyor. Tayfası da başkaları. Dolayısıyla acaba nasıl yapsak da kâr etsek, nasıl davransak da kârlı çıksak, bunları kestirmek çok zor. Belki bugün kısa vadede kâr edebiliriz, fakat yarın karşımıza ne çıkar bilemeyiz.

Şu hususu da unutmamak lazım: Türk milleti şerefli bir millettir. Ben hiçbir zaman, benim için bir kısım hayırlar vaat etse bile, o bölgede başkalarının emellerine hizmet etme istikametinde figüre edilme aşağılığına rıza gösteremem. Benim şanlı bir geçmişim var. Necip bir soyum, sağlam bir köküm var. Bu gün fakir isem de, Allahın izniyle genç nesillerle, aktif dimağlarla, bir kere düşmekle on türlü kalkmasını öğrenmiş, alternatif doğrulma ve kalkma yolları geliştirmiş bir millet olarak, er-geç devletler muvazenesinde yerimizi alacağımıza inancım tamdır. Dolayısıyla figüre edilmek onuruma dokunur benim. Alet olamayız, olmamalıyız biz. Hatta çok isabetli ve bize hazineler getirecek bile olsa, şu bozuk ekonomimizi çok iyi bir duruma getirecek bile olsa, bence ulu-orta bir oyunun içine işin yarısından ve figüre edilebilecek bir şekilde girmek doğru değildir.

Bazıları, bizim başka devletlerle stratejik ortaklığımız olduğunu ve bu projenin de ortaklık gereği desteklenmesinin lazım geldiğini söyleyebilir. Oysa, stratejik ortaklık birileri tarafından planlanan bir şeyi uygulamada onlara iştirak etme demek değildir ki! O projenin hazırlanmasında bizim fikirlerimize neden müracaat edilmedi? Neden, siz ne düşünüyorsunuz bu mevzuda, denmedi? Neden, bu mevzuda şunları yapalım mı, siz buna evet diyor musunuz, diye sorulmadı? Bize hiçbir şey sormadan yıllar önce hazırladıkları bir projeyi önünüze koyuyor ve "gelin destek olun bize" diyorlar. Bunun manası düpedüz şudur: "Gelin, siz İslam dünyasındaki şuuraltı müktesebatınızı bir kredi olarak bizim emrimize verin. Biz onu kullanalım, size de şu imkanları sunalım."

Diğer taraftan, projeye aceleden "hayır" dememiz de çok yanlış olabilir. Kim bilir, büyük bir zararı önlemeye kalkmadığımızdan, bir yanlışı bertaraf etme teşebbüsünde bulunmadığımızdan dolayı hata etmiş de olabiliriz. Meseleye hemencecik "hayır" deyip kenara çekilmek de doğru bir şey değildir. O meselenin çok ciddi analitik mülahazalara bağlanması ve "evet" ya da "hayır" kararının o mülahazalarla verilmesi lazımdır. Bu açıdan da, bana göre aydınlarımıza çok iş düşüyor. Meseleyi evvela analitik olarak ele almak; "Neye binaen böyle bir mülahaza ortaya attınız? Bununla nereye varmak, ne yapmak istiyorsunuz? Bölgeyi demokratlaştırma mevzuunda gerçekten samimi misiniz; yoksa bölgeye girip daha rahat hareket etmeyi mi düşünüyorsunuz? Bölgeye girdikten sonra orada etnik grupları birbiriyle vuruşturmak suretiyle hakemliğinizi pekiştirmeyi mi hedefliyorsunuz?" demek, meseleyi derinlemesine tahlil etmek lazım. Bu da yine büyük ölçüde devlete düşen bir vazifedir. İstibaratçılarımızın seferber olmaları, değişik yerleri çok iyi dinlemeleri lazımdır.

Hasılı, Türk siyasi hayatını yönlendirenler, devlet kademelerinde bulunanlar, iktidarıyla-muhalefetiyle, askeriyle-siviliyle bu meseleyi çok iyi düşündüler mi, sıcak bakıyorlar mı bilemiyorum. Ama, şahsen ben, proje en başından itibaren bizim tarafımızdan gözden geçirilmediği için ve projenin muhtevasını tam bilemediğimizden dolayı onun bizim hayrımıza olacağı kanaatinde değilim. Türkiye'nin ve bölge halkının faydası düşünülerek ortaya atılmayan, bizim içinde bulunmadığımız ve kuralları bizim tarafımızdan vaz' edilmeyen bir projede bizim çıkarlarımızın söz konusu olması düşünülemez. Onun için de devlet kemal-i hassasiyetle bu mesele üzerine eğilmeli, bu işi çok iyi gözden geçirmeli, evet mi yoksa hayır mı diyecek, ondan sonra diyeceğini demelidir. Ben buradan "hayır" diyebilirim; ama Türkiye devreye girerse, o projenin rengini, şeklini ve desenini değiştirebilir; değiştirebilir ve mesele hem Türkiye'nin hem de o bölgenin hayrına da olabilir. Dolayısıyla, milletimiz tarih nazarında bir yâd-ı cemîl olur, yâd-ı cemîl olarak anılmayı bir kere daha hak eder. Ama hâl-i hazırdaki durum itibarıyla "evet" demem ve tasvip etmem mümkün değildir. Evet, bu aceleye getirilecek bir mesele değil, hem bugünleri hem de yarınları alakadar eden ciddi bir meseledir. Onun için bunu devlet kurumları, bürokrasi, askeriye, iktidar, muhalefet ve sivil toplum kuruluşlarının biraraya gelip müştereken görüşmeleri ve karar vermeleri gerekir.

Soru: Orta Asya'nın kalkınması ve eğitimi için yaptığınız teşvikleriniz Ortadoğu için de geçerli midir?

Cevap: Herhangi bir hareket ya da faaliyet ne kadar isabetli, ne kadar makbul ve ne kadar doğru olursa olsun, bence devlete sorulmadan hareket etmek ve teşebbüste bulunmak kat'iyen doğru değildir. Size göre çok isabetli de olsa, meseleyi yerli yerine tamamen oturmuş da görseniz, yine de devletin yetkili birimlerine sormadan yapmamalısınız. Orta Asya'ya açılım sürecinde de bu esasa uygun olarak davranılmıştır. Dönemin merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal Bey, onun ardından da sayın Süleyman Demirel değişik ülke başkanlarına eğitim faaliyetlerini, müteşebbislerini tezkiye eden, yardımcı olmalarını isteyen onlarca mektup yazmışlardır. Bazı muhalefet edenler olmakla birlikte, genelde devletin yetkili makamları da "Biz bu hareketin desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu arkadaşlarımız samimi ve hasbi insanlardır. Türk milletinin yararına hizmet ettikleri gibi sizin ülkenizin de faydasına hizmet edeceklerinden emin olabilirsiniz. Bunların temel felsefeleri insanlığa hizmettir" demişlerdir. Kuzey Irak gibi yerlerde askerlerimizin de ciddi destekleri olmuştur.

Evet, ister Ortadoğu isterse de başka yerlerde, devletten "evet" tasdiki almadan bu türlü girişimlerde bulunmak doğru değildir. Devletimizi bazı hususlarda zor durumlara düşürmeme bakımından böyle davranmak şarttır.

Bu gayretlerin isabetli mi, isabetsiz mi olduğunun her zaman münakaşası yapılabilir. Bu ayrı meseledir. Ama, birileri bizi kendi gayeleri istikametinde figüre eder mi, edemez mi meselesine gelince; hayır, kat'iyen birilerinin hedef ve gayesine alet olmamız mümkün değildir. Kimse bizi alet olarak kullanamaz; kullanamaz çünkü kimseye diyet ödeme mecburiyetinde değiliz. Bir zamanlar Söğüt'te göğeren bir ağaç misali beşere insanlığı ve medeniyeti öğretmiş, dünyanın değişik yerlerinde muvazene unsuru olmuş, âleme nizam vermiş bir milletin hamiyetli cocuklarını hiçbir dış güç kendi hedefleri istikametinde kullanamayacak, figüre edemeyecektir. Çünkü, bu vatan evladının hiç kimseye bir diyet borcu ve minneti yoktur.

Büyüme

Bugün Allah rızası için yapılacak dünyalar kıymetinde bir iş var. Öyle bir iş ki, dünyevî cihetle bin defa İstanbul’un fethine takaddüm eder; gavsiyetten, kutbiyetten çok önce gelir. Bu iş, “O”nun âleme tanıtılması, Hz. Muhammed aleyhisselâmın muhtaç ruhlara duyurulmasıdır. Öyleyse, bırakalım büyük iddiaları, boş lâfları da bu vazifeyi yapmaya çalışalım. Dinimizi doğru bir şekilde başkalarına duyurma yolları arayıp bulalım. Allah’ın bize nasip ettiği bu eşsiz hakikatleri çocuğuyla genciyle, kadınıyla erkeğiyle bütün dünyaya birden nasıl duyurabiliriz, bunun derdiyle dertlenelim.

Onun için, “En önemli mesele, Müslümanlarda yeniden, bir kere daha İslâmî heyecan uyarmaktır” dedim. Kendilerini unutacak ve sadece beşerin ebedî saadetini düşünecek kadar, bir kere daha dinî heyecan uyarmak... Zaten sadece nefsimiz için yaşıyor ve kendimizi hatırlıyorsak, hatırlanması gerekli olanı hatırlayamayız. Bizi mahveden de yalnızca kendi nefsini düşünen insanların kabalıkları değil midir?

Ayrıca, yapmamız gereken işin keyfiyeti çok önemlidir. Biz Allah’ın rızasını kazanmak için î’la-yı kelimetullah vazifesinde bulunmaya çalışıyoruz. Yeryüzünde bundan daha yüce ve daha mukaddes bir vazife de bilmiyoruz. Bu vazife cennetlere tercih edilir. Birinin hidayetine vesile olacağımız zaman cennet kapılarının yedisi sekizi birden açılsa, bize “İçeriye buyurun” dense, teşrifatçılar bizi istikbâl etse, arkada hidayeti söz konusu olan o şahsı düşünüp “Biraz durun, ben şununla bir müddet meşgul olayım, sonra gelirim oraya” diyebileceğimiz kadar mukaddestir bu vazife.

Bu sözü daha ileriye de götürebilirim. Yani herkesin ona doğru koştuğu, uçtuğu Cemâlullah’ı müşâhede meselesinde bile “Ya Rab! Tek gelmemek için şunu da yanımda getirmek istiyorum, bana bir dakika müsaade buyur” desek sezâdır. Gerçi, vuslata karşı dayanma âşığın ölümüdür. “Bir dakika müsaade et” demek bu mesleğin yolcuları için bir ölüm olsa da, onlar “Hele biraz daha yanayım” der ve bir insanın daha imanının kurtulmasını her şeye tercih ederler.

“Bir iki kişi tanıyıp kabul etse ne olacak” diyemeyiz. Bu vazifeyi yaparken anlattıklarımızı insanların kabul edip etmemesi ya da “evet” diyenlerin sayısı da bizi çok alâkadar etmez. Ardına düştüğümüz şey, sadece hayalimize yerleştirdiğimiz yüksek idealimiz ve gayemizdir; Allah’ın rızasıdır. İnsanların gönüllerine girip kabul ettirmek bizim elimizde değildir. Ne var ki, Cenâb-ı Hakk’ın izin ve inayetiyle damlalar bir araya gelir; zamanla bir çaya, bir çağlayana dönüşür. Şimdiye kadar da hep öyle olmuştur.

Vazife çok büyük... İsterseniz “Biz o işin eri değiliz” deyin. O da meselenin ayrı bir derinliği... Hiçlikten varlığa yürümek... O kutlu zat da, “Hiç ender hiç olan bu kardeşiniz…” diyor. Evet, kendini “hiç” olarak görmek çok önemlidir; aynı zamanda bu, meselenin en derin yanıdır. “Ben”in (enaniyetin) burnunu kıran bir balyozdur o. Ve hepimizin böyle bir balyoza ihtiyacı var. “Ene”nin burnunu kırdığımız zaman “hüve” (o) görünür.

Allah (celle celâluhû) sizi çağın Ebû Bekirleri yapsın, başka ne diyeyim. Cenâb-ı Hak her birinizi tutup bir yere koymuş. Başkasını değil sizi tutmuş, başka yere değil bulunduğunuz mekâna koymuş. Öyleyse düşünmek lâzım: “Bizi hangi hikmete binâen buraya koydu? Abes iş yapmayacağına ve her işinde hikmetler bulunduğuna göre, acaba ne istiyor bizden?” Sekizinci Söz’de dendiği gibi “Ey bu yerlerin Hâkim’i! Senin bahtına düştüm, sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım. Senin rızanı istiyor ve seni arıyorum. Ey bizi bu gurbete atan Allah’ım! Bundan muradın ne ise onu benim vicdanıma duyur. Ve sadece duyurmakla kalma, beni o duyguyla doyur. Bu işin hakkını vermeye, bu vazifenin gereğini yapmaya muvaffak eyle” demeli. Hiçbir şey öyle tesadüf ve raslantı gibi görünmüyor. Belli ki her hâdiseyle kendini anlatan biri var. O bizi çölün ortasına da atsa, bizimle bir şey yapmak istiyordur; bizden bir muradı vardır. Öyleyse şaşkınlığa düşmemek, ona sığınmak ve bizden istediğini yerine getirmek lâzımdır.

Bu duygularla hareket eder, yaptıklarımızı bir sorumluluk olarak yerine getirir ve bütün başarılarımızı ondan bilirsek; işin kaynağını bulur ve berekete ereriz. Yoksa, kaynağa karşı gaflet, onun etrafında dönüp durduğumuz halde bizi susuzluktan öldürür. Önemli olan onu bulmak, kendimizi nazara vereceğimize “O” demektir. Niye öyle küçük şeylere dayanacağız ki? Kevn ü mekânları evirip çeviren, kabza-yı tasarrufunda tutan, tesbih taneleri gibi döndüren “Sonsuz Kudret” varken; kıskançlık ve öldüren bir hırs derecesinde onu nazara vermek varken; niye sinek kanadı mahiyetindeki nefislerimizden bahsedeceğiz ki? O sinek kanadı yok değil, var; ama o kanadı da yine Cenâb-ı Allah yaratmış. Öyleyse hep onu söylemeli, ondan bahisler açmalıyız.

Mecnun’a deseniz ki, “Gel seninle sohbet edelim.” Başlasanız söze; güllerden, çiçeklerden dem vursanız; o hayret içinde kalacak, “Bunlara ne oluyor ki Leyla varken başka şeyden bahsediyorlar” diyecektir. O halde, niçin biz bütün gönüllerin Leyla’sına karşı gafil yaşayalım. O her şeyle gürül gürül kendini ifade ediyor. Bize de, kendisini duyacak kulak, sezecek gönül ve kitabını okuyacak göz vermiş. Niye gaflet edelim; neden bakışı, duyuşu ve sezişi değerler üstü seviyeye yükseltmeyelim ki! Onu nâmütenâhî değerlendirme mümkünken ve nâmütenâhîye bağlı olan her şey sonsuzluk kazanıyorken biz niçin meseleyi kendi değersizliğimize bağlayalım?

Bu düşüncede olunmazsa, dünya hayatı yaşanmaya ve ebedî bir hayat varken burada kalmaya da değmez. İnsan kıymetli şeyler yapmalı. Her gün bir kere daha cenneti kazanmalı. Her gün bir kere daha Rabb’ini tanımalı. Her gün bir kere daha değişik buudda mehâfet ve mehâbet atmosferi içinde bulunmalı ki, yaşamaya değsin. Hayat onunla irtibatlı götürülürse hayattır. Yoksa cismen ölü olmayanlara da Kur’ân ölü nazarıyla bakıyor. “İnneke lâ tüsmiu’l mevtâ” (Ölülere duyuramazsın) (Neml, 27/80) diyor. Onu duymayan gönüller ölüdür. Onunla beraberlik arkasına düşmeyenler, her gün bir adım daha kendini ona yakın hissetmeyenler ölüdür. Hayatını onun rızasına bağlı götürmeyenler, onun huzurunda duruyor gibi davranmayanlar derecelerine göre ölüdür.

Ayrıca dünya hayatı itibarıyla bazı şeylerden mahrum yaşamak da çok önemli değildir. Bazen insanın aklına yurt yuva, köşk kasr gelebilir; bence bu konuda da Yunus gibi davranmalı ve “Bana seni gerek” demeli. Hatta, “Nasıl olsa ötede verirler” gibi bir beklenti ve telakkî bile, bir makama göre, ona karşı saygısızlık olur. O ister verir, ister vermez. Velâyet talebinde bulunmak bile onunla olan münasebetimize olumsuz tesir eder. Bizim duygu ve niyazımız “Senin sürekli teveccüh buyurduğun ümmî, âciz, zavallı, fakir, muhtaç ve fakat sana müştak bir abd eyle” şeklinde olmalıdır. Cenâb-ı Allah, tebcil makamında “Sübhanellezî esrâ bi abdihî” (İsra, 17/1) diyerek “İnsanlığın İftihar Tablosu”nu bir abd, kul olarak tavsif etmiştir. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) kul peygamberdir, melik değil.

Cahiliye Atmosferi Mazeret Teşkil Eder mi?

Soru: Atf-ı cürümde bulunarak suçu üzerinden atma nefs-i emmârenin bir hususiyeti olduğundan, Müslümanlığı hakkıyla yaşayamayışımızı “Ne yapalım ki hak ve hakikatle geç tanıştık, kötü bir atmosferde neşet ettik.” türünden mazeretlere emanet edebiliyoruz. Böyle bir yaklaşımda haklılık payı var mıdır, izah eder misiniz?

Cahiliye dönemine ait dört özellik

Fethullah Gülen: Cahiliye dönemine ait dört özellik

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إِنَّ فِي أُمَّتِي أَرْبَعًا مِنْ أَمْرِ الْجَاهِلِيَّةِ لَيْسُوا بِتَارِكِيهِنَّ الْفَخْرُ فِي الْأَحْسَابِ وَالطَّعْنُ فِي الْأَنْسَابِ وَالِاسْتِسْقَاءُ بِالنُّجُومِ وَالنِّيَاحَةُ عَلَى الْمَيِّتِ

(Hâkim, el-Müstedrek, 1/539) sözleriyle, soyla övünme, neseplerinden ötürü başkalarını ta’n etme, yıldızlardan yağmur bekleme ve ölünün arkasından ağıt yakma şeklindeki dört cahiliye âdetinin ümmeti arasında bâki kalacağını ifade etmiştir. Bu hadisten çıkarılması gereken dersler nelerdir?

Cevap: Öncelikle şunu ifade edeyim ki, cahiliye dönemine ait bu vasıfların ümmet-i Muhammed’in fertleri arasında aynen baki kaldığını/kalacağını düşünmek doğru olmaz. Çünkü cahiliye dönemi insanlarının sahih bir itikatları yoktu. Ümmet-i Muhammed ise sahih bir inanca sahiptir. Dolayısıyla cahiliye dönemine ait bu vasıflar daha sonra bazı Müslümanlar arasında görülse de, bu özelliklerin keyfiyet olarak birbirinden farklı olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Başka bir ifadeyle cahiliye insanlarının demine-damarına işlemiş bu özellikler onlarda hakikî mânâsıyla bulunmaktaydı. Bu vasıfların, bir kısım Müslümanlar arasında varlığını sürdürmesi ise mecâzî veya zıllî mânâda anlaşılmalıdır. Bu itibarla hadis-i şerifte yer alan, لَيْسُوا بِتَارِكِيهِنَّ“Onlar bu vasıfları terk etmeyecekler.” ifadesini, bu vasıfların bire bir cahiliyedeki şekliyle devam edecekleri şeklinde değil de; şöyle böyle değiştirilerek, tadil edilerek devam edecekleri şeklinde anlamak daha doğru olacaktır.

Neseple övünme boş bir teselli ve aldanmışlıktır

Dört vasıftan ilki olarak zikredilen الْفَخْرُ فِي الْأَحْسَابِifadesi, neseplerle övünme ve fahirlenme demektir. Esasında insan makam, mansıp, ilim, servet, güzellik, zeka vb. hangi husus ile fahirlenirse fahirlensin bu, Allah’a karşı saygısızlığın ifadesidir. Üstad Hazretleri’nin yaklaşımıyla Allah’ın lütuf ve ihsanlarını görmezlikten gelmek nankörlük; onları kendinden bilmek ise fahirdir. O halde insan, nankörlükten de, fahirden de uzak kalmak istiyorsa, öncelikle mazhar olduğu ilim, irfan, akıl, muhakeme, servet, sıhhat vb. bütün nimetlerin O’ndan olduğunu bilmeli, “Bütün bu güzellikler Güzeller Güzeli’ne ait.” demeli, daha sonra o nimetlerin zikredilmesini gerektiren bir durum olduğunda da, onları sadece bir “tahdis-i nimet” olarak zikretmelidir.

Biraz daha açacak olursak; insanın fahirlenmesi ve kendini beğenmesi Allah’ın sevmediği çok kötü bir vasıftır. Fahirlenen ve kibirlenen insanları Allah tepetaklak eder. İşte hadis-i şerifte insanı baş aşağı getirecek bu âfetin özel bir çeşidinden bahsediliyor ki, o da haseple, neseple, soyla, sopla, şecereyle iftihar etmektir. Bu açıdan insan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tertemiz şeceresinden gelmiş olsa bile, “Allah’ım böyle mübarek bir silsile-i zehebten (altın silsile) gelmek benim elimde olan bir şey değil. Biliyorum ki bunu bana nasip eden Sen’sin, bu güzellik Sana aittir ve bu durum aynı zamanda benim için ağır bir sorumluluktur. Ya Rab, bu güzelliği bahşettiğinden dolayı hem Sana hamd u senada bulunuyor, hem de bu sorumluluğun hakkını verebilmem için Senin yardımını diliyorum” demeli ama asla belli bir soydan gelmiş olmayı başkalarına karşı bir faikıyet (üstünlük) unsuru olarak kullanmamalıdır.

İnsanın, “Ben şöyle bir paşadan geliyorum; atalarım şöyle zengindi; bizim Boğaziçi’nde şöyle şöyle yalılarımız, villalarımız vardı.” türünden ifadeleri de soyla sopla fahirlenme kategorisi içine girer. Aynı şekilde bir insanın bakanın, başbakanın, cumhurbaşkanının oğlu olması fahirlenmesine, caka yapmasına sebep olabilir. Hâlbuki bunların hiçbiri nezd-i ulûhiyette bir kıymet ifade etmez; aksine bunlarla fahirlenmek Allah katında merduttur. Bu tür mülâhazalara giren insanın imanı varsa, dünyada bunun cezasını görür; imanı yoksa onun cezası mahkeme-i kübraya kalır ki, bu, çok daha ağırdır.

Bu itibarla insan ne seviyede olursa olsun, soyuyla sopuyla kendisini ifade etme gibi bir seviyesizliğe düşmemeli ve bunları bir üstünlük vesilesi olarak görmemelidir. Çünkü atalarının sahip olduğu meziyet ve üstünlüklerin insana hiçbir faydası yoktur. Asıl olan, insanın zatî kıymete sahip bulunmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ“Nezd-i ulûhiyette sizin en keriminiz, en muttaki olanınızdır.” (Hucurât sûresi, 49/13) yüce beyanıyla bu hususa dikkat çekmiştir.

Evet, insanın Allah katındaki kıymetinin ölçüsü; ibadet ü taatte nerede durduğu, Allah’la nasıl bir münasebet içinde bulunduğu, hayatını ihsan şuuru içinde sürdürüp sürdürmediği, yaptığı her işi Allah tarafından görülüyor, dahası Allah’ı görüyor olma mülâhazasıyla yapıp yapmadığıyla irtibatlıdır. Bu konularda durması gerekli olan yerde durmayan bir insan, kimin torunu olursa olsun ve hangi soydan gelirse gelsin, bunun ona hiçbir faydası olmayacaktır. Nitekim Hazreti Ömer,إِنَّا قَوْمٌ أَعَزَّنَا اللَّهُ بِالْإِسْلَامِ فَلَنْ نَلْتَمِس الْعِزَّ بِغَيْرِهِ“Şüphesiz ki biz, Allah’ın İslâm’la aziz kılmış olduğu bir kavimiz. Bu yüzden asla İslâm’ın dışında bir izzet vesilesi aramayacağız.” (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 7/10; Hâkim, el-Müstedrek, 1/130) sözleriyle, İslâm’ın dışında fazilet ve üstünlük vesileleri aramanın beyhude olduğunu ifade etmiştir.

İnsanlığın kurtulamadığı kast sistemi

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ikinci olarak, وَالطَّعْنُ فِي الْأَنْسَابِlafzıyla, neseplerinden ötürü başkalarının tan u teşniye tâbi tutulmasını zikretmiştir. Hâlbuki bir insanın fakir bir ailede neş’et etmesi, babasının koyun güden bir çoban olması ona bir şey kaybettirmeyeceği gibi, -yukarıda ifade edildiği üzere- onun falanın filanın soyundan gelmesi de ona bir şey kazandırmayacaktır. Önemli olan, insanın zatî değere sahip olmasıdır. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şu beyitleri bu durumu ne güzel özetler:

Hakkı gel sırrını eyleme zâhir
Olayım der isen bu yolda mâhir;
Harâbat ehline hor bakma Şâkir
Defineye mâlik vîrâneler var.

Evet, sizin çok virane gördüğünüz öyle insanlar vardır ki o viranelerin bağrında defineler yatıyordur.

Bu açıdan yetiştiği kültür ortamına, maddî durumuna, içinde bulunduğu muhite, aile çevresine vs. bakarak insanları ta’n u teşniye tâbi tutmak kesinlikle doğru değildir. Esasında kendini üstün görme ve başkalarını hafife alma duygusu, çok daha eski dönemlere dayanmaktadır. Hint dinlerinden kaynaklandığı ve Hindistan’da doğduğu söylenen “kast sistemi” inancı aslında, enbiyâ-i izâmın mesajıyla iyi bir terbiyeden geçmeyen pek çok toplumda varlığını sürdürmüştür. Günümüzde de böyle bir anlayışın açık-kapalı farklı tezahürleriyle, ülkemiz de dâhil, dünyanın pek çok yerinde olduğunu söyleyebiliriz. Eğer insanlık günümüzde bu kadar medenileşme, demokratikleşme ve insan haklarında ilerleme iddiasına rağmen, farklı şekil ve tezahürleriyle hâlâ kast sistemini devam ettiriyorsa, insanlık âlemi olarak durumumuzun yeniden gözden geçirilmesi gerektiği kanaatindeyim.

Bu konunun hususiyle bizim toplumumuza bakan yanı ise şudur: Anadolu, memerr-i akdam’dır; yani pek çok kavmin gelip geçtiği, konup göçtüğü bir uğrak yeri olmuştur. Tarihin değişik dönemlerinde dünyanın muhtelif yerlerinden farklı ırklara, dinlere, kültürlere sahip olan kavimler Anadolu’ya yerleşmiş ve bunların birçoğu da Müslüman olmuştur. Bu açıdan herhangi bir insanın soyunu araştırmaya kalktığınızda birkaç kuşak sonra dedesinin, Yahudî, Ermenî, Musevî, Rum vs. olduğunu görebilirsiniz. İşte buradan yola çıkarak insanları ta’n etmeye hakkınız yoktur. Sahabe-i kiramın bile pek çoğunun babası Müslüman olamadan ahirete gitmiştir. Dolayısıyla insanları geçmişleriyle ve ait oldukları neseplerle değil de kendi durumları itibarıyla değerlendirmek gerekir.

Yıldız falı ve kalbteki derin boşluklar

Cahiliye işlerinden olduğu hâlde ümmet arasında mevcudiyetini devam ettirecek olan âdetlerden bir diğeri de وَالِاسْتِسْقَاءُ بِالنُّجُومِşeklinde ifade edilen yıldızlardan yağmur bekleme ve yağan yağmuru yıldızlardan bilmedir. Hususiyle Mezopotamya’da yıldızlara hususî kutsiyet atfediliyordu. Oranın ahalisi, yıldızların insanların kaderi üzerinde doğrudan doğruya tesirli olacağına inanıyorlardı. Günümüzde bu tür inançlar yıkılmış olsa da onun birer gölgesi olan yıldız falına ve burçlara inanma devam etmektedir. Demek ki bu cahiliye âdeti hâlâ farklı şekillerde varlığını sürdürmektedir.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuyla ilgili bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu ifade etmiştir: “Kullarımdan bazıları Bana iman etmiş bazıları da Beni inkâr etmiş olarak sabahladı. ‘Allah’ın fazlı ve rahmeti sayesinde yağmura kavuştuk.’ diyenler Bana iman etmiş, yıldızları inkâr etmiş olanlardır. Yağmuru herhangi bir yıldızdan bilenler ise beni inkâr etmiş, yıldıza iman etmiş olanlardır.” (Buhârî, megâzî 37; Müslim, îmân 125)

Demek ki yağan yağmuru Allah’tan gelmiş bir rahmet eseri olarak görmek ve hamd u sena ile ona mukabelede bulunmak bir iman alâmeti iken, onu yıldızlar gibi basit sebeplere nispet etmek şirk alâmetidir. Eğer Cenâb-ı Hak yağmurun yağması adına yıldızları izzet ve azametine birer perde yapsaydı, onların bu konuda birer sebep olarak görülmelerinde bir mahzur olmayabilirdi. Fakat pozitif ilimlerin de ortaya koyduğu üzere yıldızlarla yağmurun yağması arasında sebepler dairesinde doğrudan bir münasebet dahi bulunmamaktadır.

Maalesef insanlar inanılması gerekli olan hakikatlere inanmayınca, yani Allah’a, peygamberlere, Kur’ân’a, ahirete sağlam bir iman bulunmayınca, insanların içinde bulunan inanma duygusu bu sefer onları bâtıla inanmaya sürüklüyor. Kimi gidiyor yogizmden medet umuyor, bir başkası meditasyondan keramet bekliyor, öbürü de yıldız fallarıyla tatmin olmaya çalışıyor. İşte bütün bunların sebebi insanın ruhundaki inanma kabiliyet ve istidadının inanılması gerekli olan hakikatlere kapalı tutulmasıdır. Evet, insan tabiatı, yaratılışı itibarıyla hakikat peşinde koşar, fakat bazen hakikati ararken bâtıl külâhı başına geçer de imana muhtaç kalbini gider aklı, şuuru dahi olmayan taşla, ağaçla, yıldızla tatmin etmeye çalışır.

Kadere iman ve yas kültürü

Hadiste وَالنِّيَاحَةُ عَلَى الْمَيِّتِ lafzıyla ifade edilen son husus ise ölen kimseler arkasından ağıt yakmaktır. Hâlâ ülkemizin bazı yörelerinde Kur’an ve Sünnet’in temel disiplinleriyle telif edemeyeceğimiz ağıt yakmalara şahit olmak mümkündür. Ölen kimse arkasından insanlar bir araya gelerek onun iyilik ve faziletlerini sayıp döker, hakkında, “kaşı şöyleydi”, “bakışı böyleydi” şeklinde methiyeler düzerken bilhassa kadınlar ellerini yüzlerine, dizlerine vurur, aktörlerin yaptığı gibi sun’î ağlamaya dururlar.

Hâlbuki abartı ve uydurma ifadeler katılarak dile getirilen bütün bu tazim, tebcil ve takdirlerin ölüye hiçbir faydası yoktur. Faydası olmak bir yana hadis-i şeriflerde ifade edildiği üzere onlar ölü üzerine ağıtlar yakarken melekler “Sen gerçekten böyle miydin?” diye onu hesaba çeker ve böylece o, ağıt yakanların eliyle bir çeşit azap çekmiş olur.

Evet, eğer insan dünyada iken ibadet ü taatle Allah’a yaklaşamamış, iyi bir kulluk ortaya koyamamışsa ne cenazesinin kalabalık olmasının, ne hakkında dile getirilen methiyelerin, ne de cemaatin “iyi biliriz” demesinin kendisine bir faydası olmayacaktır. Ayrıca ifade etmek gerekir ki bile bile fâsık bir insan hakkında “iyi biliriz” demek yalan yere şahitlik etmek demektir. Dolayısıyla Allah, insana söylediği bu yalanın hesabını sorar. Elbette ki camiye gelen, namaz kılan, ahlaklı ve faziletli görünen bir insan hakkında hüsn-ü şehadette bulunabiliriz. Çünkü biz, zahire göre hükmederiz. Kalbleri bilen yalnız Allah’tır. Fakat apaçık din ve diyanet düşmanlığı yapan veya lafta dindarlığı kimseye bırakmadığı halde âdeta mübah görürcesine açıktan hırsızlık, yolsuzluk yapan, iftira ve tezvirde bulunan kişiler hakkında “iyi biliriz” demek hem korkunç bir yalan, hem Allah’a karşı büyük bir saygısızlıktır.

Ayrıca meseleye dinî nasslar açısından bakıldığında imamın, “Bu meyyiti nasıl bilirsiniz?” şeklindeki sorusuna karşılık cemaatin “İyi biliriz.” mukabelesinde bulunmasının Sünnet-i Sahiha’da bir yerinin olmadığını, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir uygulamasının bulunmadığını, bunun toplumumuzun bir icadı olduğunu görürüz. Hatta bazıları bu bid’ate yeni ilâvelerde bulunarak soruyu üç defa tekrar ediyor, sonra da buna, “Hakkınızı helâl ettiniz mi?” sorusunu ekliyor. Fakat bunların hiçbirisinin ne Kitab’ta ve Sünnet’te ne de kütüb-i fıkhiyede yeri yoktur. Dolayısıyla da bid’attir, ne ölüye, ne diriye faydası vardır.

Bilinmesi gerekir ki, insan imanıyla, salih ameliyle öbür tarafa gitmişse isterse onun cenazesini iki insan kılmış olsun, bunun ona bir zararı yoktur. Nitekim benim de çok sevip takdir ettiğim bir insan olan Ahmed Naim’in cenazesini beş-on insan kılmıştır. Bir gün Yaşar Hoca’ya bu hadiseyi zikrettiğimde, “Allah bu günahkâr insanlara nasip eder mi Ahmet Naim’in cenaze namazını kılmayı!” demişti. Keza millet, Mehmet Akif’e karşı da vefasızlık yapmış ve onun cenazesine gitmemişti. Camide namaz kılındıktan sonra üniversiteli talebeler bayrakları alıp gelmişlerdi. Tarihte kıymet-i harbiyelerine göre muamele görmeyen daha nice insan vardır.

Firavun ve tiranların cenaze merasimi

Diğer taraftan Huzur-ı Kibriya’ya giderken gerekli olan donanımı burada kazanamamış, öteye salih ve güzel amellerle gidememiş bir insanın cenazesinin kalabalık olmasının da ona bir faydası dokunmayacaktır. Nice firavunun, nemrutun, şeddadın cenazesini milyonlarca insan teşyi etmiştir; fakat bu durum onları, yaptıkları cinayet ve zulümlerin vebalinden kurtaramaz. Dolayısıyla onların cenazelerini milyonlarca insan teşyi etse, yer yerinden oynasa, bütün insanlık onların cenazesinin başında toplanıp hepsi birden avaz birliği yaparak “Biz, bundan razıyız.” deseler, bütün bunlar o kişi için hiçbir şey ifade etmeyecektir. Böyle birinin gideceği yer yine gayyadır, yine gayyadır, yine gayyadır.

Vakıa, hadis-i şeriflerde vefat eden bir insanın arkasından kırk kişinin hüsn-ü şehadetini ifade etmesiyle onun affolunacağı ifade edilmiştir. Fakat yukarıda ifade edilmeye çalışıldığı gibi bu şehadet, bile bile yalan söylemek suretiyle yapılan yalancı şahitlik değildir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölüm ve ölüm ötesiyle alakalı hatırlatmada bulunduğu bir yerde Ebû Zerr’e hitaben şöyle buyurmuştur: “Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden de haberdardır.” (ed-Deylemî, el-Müsned 5/339)

İşte Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) üzerinde durup değer verdiği hususlar bunlardır. Eğer böyle salih bir daire içinde kalarak Allah’a yürümüşseniz, tertemiz olan ruhunuzun ufkuna yürümüş sayılır ve إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ “Biz hepimiz Allah’a aidiz ve mutlaka O’na döneceğiz.” (Bakara sûresi, 2/156) hakikatiyle serfiraz olursunuz. Aksi takdirde yakılan ağıtların, düzülen methiyelerin, -milyonlarca insan dahi olsa- cenazeye gelen kalabalıkların size hiçbir faydası olmayacaktır.

Bu bölüm ilk olarak www.herkul.org'da yayınlandı.

Canlarla Sohbet

“Sohbet-i Canân”ı acaba “Canlarla sohbet” diye mi “Canan sohbeti” diye mi okumak lazım? İkisinde de sohbet halkasının “can” ve “canân” sıcaklığında oluştuğu açık. Ya cansınız ya da canan... Etrafında sohbet halkasının oluştuğu insan, öyle bir iklimden konuşuyor.

Canlı ve zinde kalabilmek

Cenâbı Allah'ın küllî iradesinin bitki ve hayvanlardaki bir tür tecellîsi olan tabiî insiyaklara (sevklere) mukâbil âdemoğluna cüz'î irade verilmiştir. Onun yönelişleri hep iradî olmalıdır. İnsanın dinî hayat adına canlı ve zinde kalması, şevk ve heyecanını yitirmemesi de her şeyden önce iradesine bağlıdır. Yani onun, iradesini kullanarak "Şu kadar evrâd u ezkâr okumalıyım; benim canlılığım başkalarını hayata kavuşturmaya bağlı olduğuna göre, sürekli Hızır gibi koşup dört bir tarafa hayat üflemeliyim." demesi ve bu istikamette yaşaması lazımdır. İnsan kendi nefsiyle başbaşa kalır, iradesinin hakkını vermezse hiç olmayacak hobiler içine girer ve dini bir kültür olarak yaşamaya başlar. Atalarından tevarüs ettiği (miras yoluyla aldığı) bir kültür gibi "bizim namaz, bizim zekat" deyip onları hafife alma gibi bir lâubaliliğe düşer; ibadetleri vicdanında derinlemesine duyarak eda edemez.

Eğer bir mümin "Allah'ım, sabah namazını kaçırmaktansa emanetini al.. bugün sabah namazını kaçırmış bir münafık olarak bu güneşten istifâde etmeyi düşünmüyorum." diyecek kadar kulluk vazifesinde hassas davranmıyor, bu yakarışı içinde derince duymuyorsa; din, onun için sadece bir kültür mânâsına geliyor demektir. Maalesef bugün din, Arap aleminde de, Türk dünyasında da kültür olarak tevarüs edilen gelenek ve görenekler gibi şuursuzca yaşanmaktadır.

İnsanın, dinî vecîbelerini şuurluca eda edebilmesi kendi ısrarına, kendi gayretine bağlıdır. İbadet ü tâat, tabiatının bir yanı haline gelince insan biraz rahatlar; ama yine de dinî hayat açısından solmama, renk atmama ve zinde kalma irade ister, niyet ve azim ister. Mesela, sürekli başkalarının uhrevî hayatı adına projeler ortaya koymak aynı zamanda bizim canlı kalmamızın da şartıdır. Başkalarının ebedî kurtuluşuyla uğraşmayan insanın burada canlı kalması ve ötede de kurtulması çok zordur.

Öyleyse, acaba biz her fırsatta bir kaç arkadaşımızla müzakereye girip kalb hayatımız için hava ve su kadar ehemmiyetli meseleleri mütalaa ediyor muyuz? İslâm'ın hayat bahşeden mesajına muhtaç birkaç insana bir şeyler anlatma gayreti var mı içimizde ve bu uğurda her gün bir şeyler ortaya koyuyor muyuz? Oysa, "Ne yapsam da şu insanların ruhuna girip Rabb'imi onlara duyursam?" duygusunda olmayan bir müminin pörsüyüp solması mukadderdir.

Dinî şevk ve heyecanımızın devamı için evrâd u ezkâr çok önemlidir. "Ey bizim Kerîm Rabb'imiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma." (Âli İmran, 3/8) şeklindeki Kur'anı Kerîm'den, Peygamber Efendimiz'den (sav) ve selefi salihînden öğrendiğimiz duaları devamlı tekrar etme ve ayaklarımızın kaymaması hususunda Cenâbı Hakk'a sığınma diğer bir önemli faktördür. Kalbin istikameti için kavlî, fiilî ve hâlî ciddi bir gayret içinde olmak; inhiraflara, sürçüp düşmelere karşı daima temkin ve teyakkuzda bulunmak lazımdır.

Üstad Hazretleri Ondördüncü Nota, Üçüncü Remiz'de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve lâtifelerin faklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağı; bazılarının da bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Başın bir batman taşı kaldırdığı halde, gözün bir saçı bile kaldıramadığı gibi; bazı lâtifelerin, bir saç kadar bir sıklete, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve "Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem'a, bir işâret ve bir öpmekle batma!" diyor.

Evet, bazen bir lokma, bir dâne, bir öpme ya da bir bakma insanı batırabilir. Bazen bir bilgisayar ekranı, bir telefon âhizesi kalbin ölümüne sebep olur da insan farkına varamaz. Meşrû dairedeki lezzetler keyfe kâfî iken ve gayri meşrû dairede, bir zevk içinde binlerce elem bulunuyorken bu hakikati görmezlikten gelme kalbi ölüme sürükler. Bazen şahsın içinden gelmeyen, riyakârca bir kelime onu manen öldürür. Riyakârca ağlama, "desinler"e gülme, "görsünler" düşüncesiyle bir davranışta bulunma kalb ve ruhu felakete sürükler. Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir. Kendi hakkı olmayan bir yerde, bir başkasının seccadesinde izinsiz namaz kılmak bile kalb binasının bir tuğlasını düşürebilir.

Öyleyse, pörsümekten, renk atmaktan korkanların bunlara dikkat etmeleri zarurîdir. Bu kadar dikkatli davranmayan bir insan İslâm adına sürekli bir heyecan yaşamıyorsa, sadece nefsini levmetmeli; yorgunluk ve bitkinliğinin sebeplerini, ihmal ettiği bu hususlarda aramalıdır. Kur'an'ın ifadesiyle, şeytan bile, "Fe lâ telûmûnî ve lûmû enfüseküm Beni ayıplamayın, kendi nefsinizi kınayın." (İbrahim, 14/22) diyor. Yani, "Herşeyi bana atfederek beni suçlayacağınıza kendi nefsinizi levmedin. Benim, istediklerimi size yaptıracak bir gücüm yoktu. Ben sizi sadece çağırdım; siz de hemen çağrıma icabet ettiniz. Siz kendinizi ayıplayın." diyor.

Evet, insanda bazı lâtifeler vardır ki, bir ihmal ya da hata neticesi sönebilir. Söndükten sonra tekrar dirilirler mi, bilemeyeceğim. Bazen "Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûn Hayır, gerçek şu ki, yapageldikleri kötü işler onların kalblerini paslandırmıştır." (Mutaffifin, 83/14) hakikati tecellî eder de kalb mühürlenir. O zaman bu lâtifeler hiç dirilmez. Ve şayet onlar insanın solmaması, renk atmaması, aşk ve heyecanını koruması için birer esas ise, insan o dinamikleri kendi içinde öldürmüş olur. Bir kere büyük günah işleyen bir adam hafizanallah bir yönüyle bir kolu, bir ayağı felçli gibi olur. Hayat boyu seke seke, kolunu sallaya sallaya dolaşmaya mahkum hale gelir.

Bir kafir Müslümanlığa girdiğinde iman, küfre ait her şeyi siler, süpürür ve temizler. Fakat imanlı yaşayan bir insanın bu türlü hataları yapması harem dairesinde hata etme demektir. Dolayısıyla bu hizmetin yüksek kulesinin başından düşen de düz zemine düşmez; onun derin bir kuyuya düşme ihtimali vardır. "Bi hasebi'l mağnem, el mağrem." kaidesince ne kadar ganimete mazhar isen o meselenin o kadar ceremesi olur. Müslüman olmamız hasebiyle, bizim belki pek çok mazhariyetimiz vardır. Bu mazhariyetler şükür ister. O mazhariyet şayet bir "konum"sa ona göre bir duruş ister. O konumun gereğini yapamazsak sukût olur. Sukûtun en hafifi de renk atmak, matlaşmak, bütün şevkini kaybetmek; başlangıçtaki heyecanı duyamamaktır.

Cenâbı Hak, "Evfû bi ahdî ûfi bi ahdiküm Bana verdiğiniz sözü tutun ki, Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim, va'dettiklerimi vereyim." (Bakara, 2/40) buyuruyor. Allah (cc) bizimle mukaddes bir anlaşma yapmıştır. Ne talihliliktir ki, bizi anlaşmaya, sözleşmeye muhatap kılmıştır. İman, o muahede (anlaşma) de zımnî bir imzadır; Allah'la aramızdaki mukaveleye "evet" demektir. Yüce Allah (cc) bu muahedeyi asla bozmaz. Sözünde durmama tek yanlıdır ve kullara aittir. Biz verdiğimiz sözde vefalı olduğumuz müddetçe O bizi yalnız bırakacak, sürüm sürüm süründürecek değildir. Sürüm sürüm olmanın ilk alâmeti de matlaşma, renk atma ve heyecan kaybetmedir. Bu durum bizde varsa, biz va'de vefalı olmamışız; O da bizi nimetlerinden mahrum bırakmış demektir.

Sözde durmamanın alâmetleri vardır. Nefsiyle alâkalı bir meselede kalbi duracak gibi olan; ama Allah, Peygamber ve din ile ilgili hususlarda hiç heyecanlanmayan bir insan va'dini unutmuş; öne çıkarması, öncelik vermesi gereken hususları arkaya atmış demektir. Allah'ın inkar edilmesi, Peygamber'e sövülmesi karşısında kalbi duracak gibi olmayan bir müminin, putlaştırdığı nefsine azıcık ilişildiğinde heyecanından çatlayacak hale gelmesi, va'dinden dönme ve açık bir nifak alameti değil midir? Şahsına ait bir meseleden, izzetini, gururunu kıracak bir ilişmeden dolayı "Kan kustum." diyor ve fakat Allah'ın inkar edildiği, Peygamber'in tanınmadığı bir yerde aynı hisleri yaşamıyorsa bu durumda bir yanlışlık yok mudur?

Evet, solma, matlaşma bize aittir; Hâşâ onu Allah'tan bilmek asla doğru değildir. İnsan, ülfete karşı savaşmalı; ünsiyetle yaka paça olmalıdır. Hobiler yaşamaya değil; mesuliyet şuuruyla gerilmeye ve kendisine tevdî edilen vazifeyi temsil etmeye çalışmalıdır.

Bu hususta, birbirimize çok dua etmeliyiz; "Allah vefa, sadâkat ve ihlâsla bu işe sonuna kadar omuz vermeye bizi muvaffak kılsın!" demeliyiz. Bu şekilde, dost ve arkadaşlara, umum Müslümanlara bizahri'lgayb (gıyabında) dua etmek dine karşı çok ciddi bir vefa emaresidir. Ben günde en az beş vakit, uzağıyla yakınıyla, dostlarıma dua ediyor; onlar için Cenâbı Hak'tan ihlâs, samimiyet, vefa, marifet ve yakîn.. istemeyi bir borç biliyorum.

Ferdî günahlar da bir ahit bozma ve Rabb'e karşı vefasızlıktır. Fakat, fert günah işler, sonra tevbe eder; Allah (cc) onu affedebilir. Ama asıl sözünde durmama, dinin ruhuna vefasızlıktır.. hiçbir beklentiye girmeden Allah'ı başkalarına anlatma gayesine vefasızlıktır.. Nesimî edasıyla,

"Bir bîçare aşığım ey Yâr senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem
Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar,
Başıma erre koy neccâr Senden dönmezem.
Ger beni yandırsalar,
Külüm oddan kavursalar
Toprağımı savursalar,
Settâr Senden dönmezem."

duygusuna ihanettir.

Erzurumlu Sümmânî'nin bir sözünü çok tekrar etmişimdir; Azerî ağzıyla;

"Ezelden hudbînim elifi bâya
Hak kulun emeğin vermesin zâya
Bir can borçluydum Bârı Hüda'ya
Vermek için can kurbana geliftim."

der.

İşte insan, "Cenâbı Hakk'a bir can borcum var." demeli; O'ndan gelen her şeyi memnuniyetle karşılamalı ve o borcu ödeyeceği ana kadar sadık bir kul ve köle olarak yaşamalıdır. Adanmış ruh, daima emre âmâde ve elleri göğsünde durarak O'ndan çıkacak fermanı beklemeli; nereye yürü dendiyse arkaya bakmadan oraya gitmelidir.

Üstad Hazretleri bu konuda da çok basiretlidir. Her şeyde vechi rahmet görüyor. Kastamonu'ya sürüyorlar vechi rahmet, Barla'ya sürüyorlar vechi rahmet.. Emirdağ, Denizli, Isparta.. hepsini neticesi itibarıyla hayırlı görüyor ve gerçekten de öyle oluyor. Nereye düşüyorsa kor gibi düşüyor. O koru sağa sola fırlatmak suretiyle hakkından geleceklerini zannediyorlar. Oysa, zaten asıl vazifesi o.. misyonu, düştüğü yerde şûlefeşân olmak, bir kandil yakıp etrafını aydınlatmak.. orada nurlar, lem'alar, şuâlar meydana getirmek..

Üstad bunları samimi, yürekten ve hiç kimseye küsmeden yapıyor; sonra da: "Madem ki nuru hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefâlar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşrû ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddîmânevî füyûzât hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük mânevî kuvveti kaybedecektim." diyor.. diyor ve ehli dünyanın zulmü, kaderin adaleti ve şahsın kendini sorgulaması üçgeninin birleştiği noktayı gösteriyor.

İşte insan, bu hakikati kavradığında hiç kimseyi suçlamayacak; "Suçlu benim, Allah bana vazife yapma imkanı verdi; ama ben vazifemin hakkını tam edâ edemedim; O da bana hicret ve hicranlar yaşatarak adalet etti. Ehli dünya zulmetmişse de onları cezalandıracak ben değilim. O işin Sahib'i var." diyecektir.

Evet, bizim eksik ve gediğimiz başımıza gelen her şeyde bir vechi rahmet göremeyişimiz, ülfet ve ünsiyet hastalıklarına karşı irademizin hakkını veremeyişimiz, aşk u şevkle kulluk vazifemizi gereğince yapamayışımız, başkalarının zulmünü Âdili Mutlak'a havale edip kendi muhasebemizle meşgul olamayışımız, kendi işimize bakamayışımızdır. Niçin bizim sesimiz soluğumuz bir iksir gibi ulaştığı insanları eritmiyor? Neden şu eşsiz güzelliklerle dolu dinimizi azamî ölçüde temsil edemiyoruz? İşte bizim derdimiz bu husus olmalıdır.

Çaresizlerin duası ve ardına kadar açılan rahmet kapıları

Soru: Neml Sûresi’nde geçen,

 أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَۤاءَ الْأَرْضِ أَئِلٰهٌ مَعَ اللّٰهِ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ 

“(Ona ortak koştukları şeyler mi üstün) yoksa muztar dua ettiği zaman, onun duasına ica-bet eden, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünde halifeler kılan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz!” (Neml Sûresi 27/62) âyet-i kerimesini fert ve toplum hayatına bakan yönü itibarıyla izah eder misiniz?

Cenâb-ı Hak bu sûrede,

آَللَّهُ خَيْرٌ أَمَّا يُشْرِكُونَ

“Allah mı yoksa ona koştukları ortaklar mı daha hayırlıdır?” (Neml Sûresi, 27/59) buyurduk-tan sonra, peşi sıra gelen iki âyette kâinattaki icraat-ı sübhaniyesi ve onlardaki tevhit delilleri-ni nazara vermiş ve ardından da,

أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ

buyurmak suretiyle, muztarın duasına icabet etmesini de bir tevhit delili olarak zikretmiştir. İlk bakışta muztarın duası ve o duaya icabet buyrulması, insan hayatında ender bir durum ola-rak görülebilir. Hâlbuki eşya ve hâdiseleri süzerek ve tecessüs ederek yaşayan bir insan, ha-yatında bu mülâhazaya açılmış pek çok pencere müşâhede eder. Ne var ki, bazı insanlar dik-katsiz yaşadığı, başından geçen hâdiseleri hassasiyetle takip etmediği, hayatını bir filtreden geçirmediği ve çevresini doğru okuyamadığından dolayı, çoğu zaman Cenâb-ı Hakk’ın kendi-sine olan bu tür hususi teveccühlerini göremeyebilir. Oysaki insan, geçmişe bakıp hayatını süzdüğünde, nice kereler, naçar kaldığı demlerde, Allah’ı birlediği, O’nu tam duyup tam his-settiği ve sadece O’na dayanıp O’ndan yardım dilediğinde, nur-u tevhit içinde sırr-ı ehadiyetin zuhur ettiğini yani kendi donanımına göre hususi bir ilahî teveccühe mazhar olduğunu anlar. Evet, nice zamanlar sıkışmışızdır, iki ayağımız bir pabuç içine girmiştir de, bu ıztırar ruh hâliyle Cenâb-ı Hakk’a yönelmişizdir; bunun mukabilinde ise O elimizden tutmuş, sıkıntımızı gidermiş ve bizi inşiraha kavuşturmuştur. Fakat yaşadığımız bu hâdiseleri ciddi bir tecessüs içinde ele almadığımızdan, ihsaslarımızın yanında ihtisaslarımızı da harekete geçirmediği-mizden ve onları sebep-sonuç münasebeti içinde ciddi bir analize tabi tutamadığımızdan do-layı bu fevkaladelikleri unutup gitmişizdir.

Tükenen sebepler ve fevkalade inayetler

İnsan hemen her zaman samimiyet ve içtenlikle Rabbine el açıp yöneldiğinde, teveccühü-ne teveccühle karşılık verildiğini vicdanında duyabilir. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın muztar durum-daki insanlara yardımı çok daha açıktan cereyan eder. Meselâ Seyyidina Hazreti Yusuf’un kıssasına baktığımızda, onun bir kuyunun dibine atılarak ölüme terk edildiğini görürüz. Zahirî şartlara bakıldığında Hazreti Yusuf’un atıldığı o kuyudan kurtulma imkânı yok gibidir. Ancak Allah (celle celâluhu) hususî teveccühüyle tam vaktinde bir kervan göndermiş ve kervandaki-lerin eliyle onu oradan çekip almıştır. Müteakiben o, başka bir yere götürülüp saray ahalisin-den birisine satılmış ve orada ihtimam görmüştür. Daha sonra, farklı bir belaya maruz kalmış, bu imtihan karşısında da o, iradesinin hakkını vermiş ve bir iffet kahramanı olarak zindanı saraya tercih etmiştir. Hazreti Yusuf  (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm), Cenâb-ı Hakk’a olan teveccüh-ü tammı sayesinde hapishanede de fevkalade inayetlere mazhar kılınmış, oradan çıkarılmış, anne-babasına kavuşmuş ve neticede Mısır’da gönüllerin sultanı olmuştur.

Allah’ın (celle celâluhu), Firavun’un ordularından kaçan Hazreti Musa’ya yardımı da bundan farklı değildir. Kur’ân-ı Kerim’in:

فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسٰۤى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ

“İki topluluk birbirini görecek kadar yaklaşınca Musa’nın arkadaşları: ‘Eyvah! Bize yetişti-ler!’ dediler. Hazreti Musa; ‘Hayır, asla! Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir.’ dedi.” (Şuarâ Sûresi, 26/61-62) ifadeleriyle tasvir ettiği o anda Hazreti Musa ve beraberindekiler bütün bütün çaresiz kalmıştır. Öyle ki, önlerinde Kızıl Deniz, arka-larında ise Firavun ve askerleri vardır. Tarık b. Ziyad’ın ifadesindeki gibi, önlerinde düşman gibi bir derya, arkalarında ise deniz gibi bir düşman bulunmaktadır. İşte böyle bir anda Hazre-ti Musa:

إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ

“Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir.” (Şuarâ Sûresi, 26/62) diyerek Allah’a yönelmiş ve bunun üzerine Cenâb-ı Hak da:

فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسٰۤى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ

“Biz Mûsâ’ya: ‘Asânı denize vur!’ diye vahyettik.” buyurmuştur. Hazreti Musa, asâsını yere vurunca deniz ikiye ayrılmış, o ve beraberindekiler denizin ortasından geçip gitmiş ve fevka-lade bir lütuf ve ihsanla sahil-i selamete ermişlerdir. 

Evet, çarelerin bütün bütün tükendiği, sözün bittiği, yapılacak hiçbir şeyin kalmadığı bir yerde kalb her şeyden tamamen sıyrılarak Allah’a öyle bir teveccüh ediyor ki, Allah (celle celâluhu) orada hiç beklenmedik şekilde yepyeni bir kapı açıveriyor. Siz nur-u tevhide bir kapı aralayıp onu görünce, bu defa sizin hususi durumunuza, hususi keyfiyetinize ve maruz kaldığınız hususi sıkıntıya göre sırr-ı ehadiyet tecellî ediyor ki, Hazreti Pîr bu tecelliye, cemalî tecellî diyor.

Muztarlara bahşedilen yeryüzü mirasçılığı

Cenâb-ı Hak, mezkûr âyetin devamında

وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الْأَرْضِ

“Ve sizi yeryüzünde halifeler kılan kimdir?” buyuruyor. Bununla ilgili olarak Hazreti Da-vud’un (aleyhisselâm) durumuna bakacak olursanız o, Filistin’e hâkim olan Amalikalılarla savaşta, Frenklerin Golyat dedikleri Calut’u öldürmeye muvaffak olmuştur. Eski Ahit Hazreti Davud’un o dönemde keçileri güden küçük bir çocuk olduğunu ve sapanına koyduğu bir taşı fırlatarak o kocaman Golyat’ı alnından vurup devirdiğini ifade ediyor. (Eski Ahit, Samuel, 1/17-18) Kur’ân-ı Kerim ise bu konuda tafsilata girmeksizin şöyle buyuruyor:

وَقَتَلَ دَاوُودُ جَالُوتَ وَآَتَاهُ اللَّهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَاءُ

“Dâvud Câlut’u öldürdü, Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi ve dilediği birçok şey öğret-ti. (Bakara Sûresi, 2/251) İşte böyle bir anda Hazreti Davud’un Cenâb-ı Hakk’a karşı tevec-cühü tam olunca, kendisine nur-u tevhit içinde sırr-ı ehadiyet tecellî etmiş ve sonra da Cenâb-ı Hak kendisine hükümdarlık ve hikmet vermiştir. 

Aynı şekilde, Medine’ye hicretten önce Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hane-i saadetlerinde istirahat buyururken müşrikler tarafından evi kuşatılmış ve o es-nada sebepler açısından her şey tükenmişti; tükenmişti de

وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ

“Hem önlerinden hem de arkalarından bir set yaparak, onları öylesine çepeçevre sardık ki, artık onlar hiç göremezler.” (Yâsin Sûresi, 36/9) âyet-i kerimesinde de ifade edildiği üzere o anda âdeta farklı bir buut açılmış ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o buut içinden süzülüp çıkmıştı. Mekkeli müşrikler, içeriye girdiklerinde karşılarında Efendimiz yerine Haz-reti Ali’yi bulmuşlardı. İşte sermuvahhit olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Mekke’de yaşadığı ıztırar hâli ve O’nun bu ıztırar hâli karşısında en ha-lis bir tevhidle Cenâb-ı Hakk’a teveccühü sayesinde, fevkalade inayet ve lütuflarla Medine’ye giden yollar açılmış, Âlemlerin Sultanı Medine’ye ulaşınca da orada güller açmıştır. Güllerin Sultanı, o güller içinde yeni bir gül devri başlatmış ve İslâm kısa bir zaman içinde yeryüzünde bir muvazene unsuru hâline gelmiştir. 

Osmanlı Devleti’nin ortaya çıkışını da bu açıdan mülâhazaya alabilirsiniz. Haçlı seferleri neticesinde Selçuklular yavaş yavaş bitme noktasına gelmişti ki, Allah (celle celâluhu) ıztırar içinde kıvranan inanan gönüllere lütufta bulunmuş ve Söğüt’ün bağrında âdeta bir tırtılın me-tamorfoz geçirerek kelebeğe dönüşmesi gibi yeni bir oluşuma giden yolları açmıştı. Böyle bir inkişaf ve gelişmenin devam edeceğine o bölgedeki tekfurlar bile ihtimal vermiyordu. Fakat neticede ıztırarın doğurduğu bir hâdise olarak Devlet-i Âliye ortaya çıkmış ve asırlar boyu yeryüzü muvazenesinde bir denge unsuru olmuştu.

Izdırap: En makbul dua

İster ferdî isterse içtimaî planda olsun ıztırar hâli ızdıraplı bir dönemdir. Izdırap ise en makbul bir duadır. Bazen öyle ızdıraplı dönemler yaşanır ki, millet fertleri çaresizlik içinde dört bir taraftan kuşatıldığını hisseder, içten içe sürekli kıvranır durur. İşte böyle bir hâlde insanlar şikâyet etmez, durumlarını sadece Allah’a arz eder, O’na el açar, yalvarıp ya-karırlarsa, bu, onlar için en makbul bir dua hükmüne geçer. Esasen, içtimaî ahvalin boz bu-lanık bir hâl aldığı, dünyanın dört bir yanında zalimlerin “hayhuy”unun duyulduğu, mazlum-ların iniltilerinin ney gibi dinlendiği ve yığınların çaresizlik içinde kıvranıp durduğu şu gün-lerde Cenâb-ı Hak inanan gönülleri içine düştükleri bu zilletten kurtaracak ve onlara yeryüzü mirasçılığına giden yolları açacaksa, her hâlde bu, ızdırap içinde yaşadıktan ve ıztırar duasıyla Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh ettikten sonra olacaktır. Zaten tam bir tevhit içinde O’na yö-nelmeyenlerin, verilecek emanete hıyanet etme ihtimali vardır. Zira o emanet ancak imtihan-lardan geçmiş, ıztırar haliyle ızdırap çekmiş insanlara devredilir. Rahat içinde elde edilen ni-metleri korumak oldukça zordur. Toplum arasında yaygın olan, “haydan gelen huya gider” sözü de bu hakikati ifade etmektedir. Meselâ miras yoluyla elde edilen mallar genellikle kıymeti bilinemediğinden mirasyediler tarafından saçılıp savrulmaktadır.

Öyleyse emanette emin olmak ve hak yolunda hizmete sahip çıkmak isteyen günümüz Müslümanlarının da,

أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ

“Yeryüzüne mutlaka sâlih kullarım vâris olacaktır.” (Enbiya Sûresi, 21/105) âyet-i kerime-sinde işaret edildiği üzere, his, duygu, düşünce, tavır ve davranışlarıyla salaha kilitlenip acz u fakr duygusu içinde, kendilerine yetmediklerinin şuurunda olarak, halis bir tevhit ve ıztırar ruh hâliyle Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakarmaları gerekir.

Çarşının yiğitleri

Çarşının yiğitleri

Soru: Bir hadis-i şerifte, doğru ve güvenilir tâcirlerin ötede nebîlerle, sıddıklarla ve şehitlerle beraber haşredileceği belirtiliyor. Peygamber Efendimiz'in bu müjdesini nasıl anlamalıyız? Alış-veriş, para-pul gibi dünya işleriyle meşgul olan ticaret erbâbının ahirette böyle büyük bir mükafat elde edebilmeleri hangi hususlara bağlıdır?

Telif Hakkı © 2022 Fethullah Gülen Web Sitesi. Blue Dome Press. Bu sitedeki materyallerin her hakkı mahfuzdur.
fgulen.com, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin resmî sitesidir.